![]() |
|
![]() |
|||||||
| Rıza Aydın Yazarımız Rıza Aydın'a ait makalelerin paylaşıldıgı, soru ve görüşlerin paylaşıldıgı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
GençALEVİLER YAZARI |
“Allah bana haber verse
Yezid’de suç yoktur dese Ben böyle istedim dese Ona lahnet ona lahnet” Feyzullah ÇINAR. Kalan Müzik arşiv serisi 10 MUHAREM (ÂŞÛRÂ) TARİHTEKİ ANLAMI Anadolu’da Kızılbaş – Alevi diye adlandırılan toplumlarca, Muharrem ayının ilk 12 günü yası- matem günleridir; bu on iki gün boyunca cem olup (bir araya gelip)[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] muhabbet eden canlar Hüseyin’in Kerbela’daki direncini, Yezit’in bunlara yaptığı vahşeti anarak bu vesile ile tarihsel bilinçlerini tazelerler. Bizim yörede, çeşitli zamanlarda çeşitli amaçlar için cem yapılırdı, o zamanlar buna yol diliyle cem birlemek denirdi [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. Bunlara yapılış amaçlarına uygun adlar verilirdi ya da verilirmiş. Bunlar Abdal Musa cemi, Hızır cemi, adak cemleri, görgü cemleri, Aşura cemi ile muhabbet cemleridir[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. Her yıl, zamanı gelince mutlaka olan cemler, Abdal Musa cemi ile Hızır cemidir; bunlar her yıl yaklaşık olarak aynı mevsimlerde yapılırdı. Hızır cemi kışın bitip, karların kalkmasının istendiği sıralarda yapılırdı, bu cemde kurban edilmez mihmanlara çörek börek ikram edilir, birde gavut topu yapılırdı, cemde garba yelinin esmesi için dualar edilirdi; buna gavut cemi de dediğimiz olurdu. “Garba Yeli” esince karları eriten bir yeldi. Mevsimi gelince bu yelin eseceği sırada Hıdır Ellez cemi olur gavut yoğrulurdu. Abdal Musa cemi Kış ayına denk gelirdi. Muhabbet cemleri ile görgü cemleri (müsahiplik cemleri) ihtiyaç hâsıl olduğunda her an yapılabilinirdi. Bunun dışında görgü olup (görülüp) yola girecek kişiler için görgü cemi yapılır, düşkünler, dargınlar burada görülürdü, buda ihtiyaca göre yapılırdı. Adak kurbanları da böyle ihtiyaca göre adak adayan kişinin isteğine göre yapılırdı. “İhtiyaç hâsıl oldukça” yapılan birde muhabbet cemleri, muhabbet için yapılan toplantılar vardı. Muhabbet erbabı bir aşığın ya da bir dedenin mihman olarak geldiğinde, onunla konuşmak için köylü toplanıp cem olurdu. Böylesi bir konuk geldiğinde, o konuğun bir konak evi, yani misafir kaldığı bir evi olurdu, o mihman, konuk olduğu o hanede kalırdı ama o konuğu her hane evine davet ederek, bir muhabbet sofrası kurar o mihman vesilesiyle köylüyü toplayarak (Cem olup) birlikte yemek yenir muhabbetler edilirdi. Öyle konuklar olurdu ki geldikleri köyde bir ay, iki ay, bazen daha da fazla o köyde kalır, bu süre içinde de her hanede bir gün muhabbet ceminin olmasına vesile olurdu. Bu muhabbet cemleri de -babamın tabiriyle söylersem - “ihtiyaç hâsıl oldukça olurdu.” Bizim yörede canların bir araya gelip muhabbet etmesine üç can bir cem diye özel bir anlam verilirdi. Bugün geriye baktığımda, bu muhabbet cemleri sayesinde Nesimi’nin “Gerçek aslımız sorarsan /biz muhabbetten geliriz / Kabdan kaba süzülerek aşk ile hâsıl oluruz” dediği gibi, bu kültürün, yöreden yöreye, kuşaktan kuşağa süzüle süzüle yetkinleşerek bu günlere gelmesi sağlanmıştır diyorum. Bu muhabbet cemleri bize oturmamızı, kalkmamızı, söze nasıl kadir olunup nasıl konuşmamız gerektiğini, bir kişinin gönlünün nasıl alınacağını, yememizi, içmemizi, gelen bir dostu, evimize konuk olan bir mihmanı nasıl ağırlamamız gerektiğini bize gösterirdi; kısacası bunlar farkında olunmadan geleneğin gücüyle yaşamın içinde bizlere öğretilirdi. Burada destursuz yenilip içilmez, destursuz konuşulmazdı, oturmadan kalkmaya her işin bir adabı vardı. Şemi Baba’nın “Aşığın derdi çok amma / Sırrın ishar eylemez / Söylemesi terki edep / Çünkü destur olmadan[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]” dediği gibi, bu cemlerde insana dair - Aleviliğe dair aklınıza gelebilecek her şey muhabbete konu olur, usulünce üzerinde muhabbetler edilip tartışılırdı. Muhabbette sınır yoktu. Öyle olurdu ki bu muhabbetlerde aşığın söylediği deyişin bir sözü konuşulur, burada murat edilenin ne olduğu hatta bunun şöyle dense daha uygun olmaz mıydı diye, o deyiş üzerine iyileştirmeler, onarmalar yapılırdı. Bu sayede söyleniş daha da olgunlaşırdı. Bu yüzden deyişlerimiz bu tarihsel yolculuğumuz sırasında her geçen gün olgunlaşarak bu günlere gelmişlerdir. Anadolu’daki oluşan bu kültürel söylem birliği ile ortak dilin oluşmasında, ortaklaştığımız bu duyguların gelişmesinde bu muhabbet cemlerimizin, bu muhabbet cemlerinde bulunan gezici ozanların, Dedelerin büyük katkısı olmuştur. Tekkelerde, ocaklarda yetkinleşen muhabbet erbabı Dedeler - Âşıklar buradan aldıkları ışığı bütün cem-i cümleye yaymak için, bu muhabbetin asaletini yeniden bu âleme hâkim kılmak için “baş açık ayak yalın” diyardan diyara dolaşarak bu kültür elçiliğini, bu kültürün taşınmasını hakkıyla yerine getirmişlerdir. İrşad edilen kişinin işi, oradan aldığı o ışığı başka bir cana da iletip onu da irşad etmesidir. Yunus Ermenin “Taptuk manasını saçtık Elham dülüllah” demesi bunun içindir. Bunu yapmak için o kişi, ruhunun bütün güzelliklerinden yararlanarak onu ortaya koyardı; güzel giyinir, güzel - güzel konuşur, bunun için sazlardan, semahlardan, ozanların dizelerinden, bu yolun yolcusu olup bu topluma mal olmuş bu yolla ismi özdeşleşmiş kişilerin sözlerinden yararlanırdı. Örneğin, Emlek bölgesinin Kızılbaş köylerinde muhabbet cemlerinde bulunan bu muhabbet erbabı kişiler dedeler- âşıklar buradan kalkıp Kaz dağlarındaki Kızılbaş köylerine de konuk olur buralardan topladığı bilgiyi, görgüyü dili, edebiyatı oralara da taşırlardı. Alevilerdeki bu ortak duyuşun, ortak düşünüşün nedeni budur. Bu yüzden, Nesimi o dizelerinde dile getirdiği hakikatten dolayı yerden göğe kadar haklıdır. Bizim gerçek aslımızı sorup merak edenler olursa, işte bu muhabbet cemlerine baksınlar; her şey burada gizli. Muharrem “yası matemi” her yıl değişik zamanlarda olurdu ama mutlaka yapılırdı. Bu ayda yapılan muhabbetlerin ağırlıklı konusu Muharrem ayında olan ÂŞÛRÂ günü idi. Şehirlerde “Demokratik Alevi Hareketini” oluşturan dernekler süreci başladığından buyana, bu muharrem sohbetlerini derneklerimizde ya da derneklerimizin düzenlediği ev ortamlarımızda yapıyoruz. Bu muhabbetlerimizde, insanlığa ait, bizlere ait her şey gündeme gelip, üzerine muhabbet edilse de ağırlıklı gündem konumuz Âsûra oluyor. Burada maksat Hüseyin’i anlamak, bunun için empati (duygudaşlık) yaparak onu hissetmektir. Bunun için O’nun gibi aç susuz kalınır. Bu asla Ramazan orucuyla karıştırılmamalıdır. Bu klasik bir oruç değildir, Nesimi’nin “biz bir oruç tutarız ramazana benzemez” dediği gibi, bu ona hiç mi hiç benzemez. Burada önemli olan Hüseyin’i hissetmek, O’nun gibi aç susuz kalıp onun gibi haksızın, arsızın karşısında eğilmemeyi bükülmemeyi haksıza boyun eğmemeyi öğrenmektir. Hüseyni direnişin özü budur[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. Kızılbaş, Hüseyin gibi tek başına olup, darda kaldığı zaman, Hüseyin’in düşünür, aklına hemen Pir Sultan gelir. O güçsüzde olsa, esirde düşse, ipe de çekilse doğru yolundan sapmaz, haksızın karşısında eğilmez, bükülmez onuruyla yaşamak için gerekirse canını yoluna koyar; Hüseyin’den Pir Sultana, Pir Sultandan Nesimiye, Nesimiden Seyit Rıza’ya, Seyit Rızadan Hüseyin İnana; ondan ona, ondan buna, onlardan da günümüzün Kızılbaşlarına uzanan onurlu çizginin özü budur. Bu yüzden Pir Sultan “Şimdi bizim aramıza / Yola boyun veren gelsin / Sevdasıyla dalgasıyla hakikati bilen gelsin / Kişi halden anlayınca Hakikati dinleyince / Üstüne yol uğrayınca ayrılmayıp duran gelsin / Pir Sultanım Çelebiye[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] / Eyvallahım var Veliye / Yoldaşına yol diliyle / Yolun sırrın soran gelsin” diyor. Bu muhabbet cemlerinde işlenilen öz budur. Muharrem ayı boyunca, ele bıçak alınmaz, bir canlının canı incitilmez, su içilmez. O ayda köylünün bir malı hastalansa onu kesmez ölürse mundar ölür, ağaç bile budanmaz.[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Aşura Muharrem ayının onuncu günü demektir, Aşur Arap dilinde on, onuncu demektir; bu deyim, bu söyleniş buradan geliyor. Bizim 12 Eylül, 12 Mart dediğimiz gibi, o gün onlarda yaşanılan bu olayı anmak için bu adı verilmişler, kısaca “Âşûrâ”, ONUNCU GÜN demişler. Peki, ne olmuş bu Muharremin onuncu gününde, şu olmuş: aynı zamanda Sünnilerin Halifesi de olan, bu göreve yani Emevi Tahtına babası Muaviye’den sonra gecen Halife Yezit (Yani 6. Halife) iktidarının önünde bir engel olarak gördüğü Hz. Muhammed’in torunu, İmam Ali ile Fatima’nın oğlu İmam Hüseyin’in kellesini Kerbela’da kestirmiş. Hüseynin kellesini bir sancağa takarak Kerbela’dan Başkentleri olan Şam’ görüp Şam sokaklarında Hüseynin kellesiyle top oynar gibi oynayıp eğlenmişler[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. Bu ziynetin sonunda Hüseynin kesik başı Halife Yezidin sarayına getirilip bir tepsi içinde Halifelik makamında oturan Yezid’e sunulmuş. Orada “Elerindeki değnekle Hüseynin dişerine vurduklarını, sonrada Halife’nin şu şiiri söylediği” bilinir: “Keşke Bedirde bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, toplumun öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarından yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Halife Yezidin önderliğindeki Emeviler bunu (Hz. Hüseyin’in başının kesilmesini) bir zafer olarak görüp, o günü (Âsurâ gününü) bayram günü diye ilan ederek bu günü her yıl bayram diye kutlamışlardır. İşte bu vahşetin yaşandığı gün, Muharrem ayının onuncu günüymüş; on muharrem yani âşûrâ tabiri oradan kalmış; bu anın yaşandığı o anki tarihi zaman dilimi ise, İsa’nın doğumundan 680 yıl sonra, Muhammed’in Mekke’den Medine göçtüğündense 61 yıl sonra yaşanmış. Miladi yada hicri takvimlerinin farkı buradan geliyor. Bu tarihi, bugünkü kullandığımız güneş yılını esas alan miladi denilen takvim ile anlamak ya da öyle kavramak istersek, bu vahşet İsa’nın Doğumundan 680 yıl sonra 18 Ekim’de yaşanmış. Araplar ay takvimi kullanırlar, Kameri denilen bu ay takviminde bir yıl 354 gün olduğundan dolayı bu ay her yıl 11 gün önce gelir; yani Hicri de denilen Kameri ay takvimine göre hesaplanan Âşûrâ - On Muharrem günü bu yüzden her yılın değişik zaman dilimlerinde gelmektedir[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. Bir ara, Âşura gününde Hüseynin anılmasını, miladi takvime göre, her yıl onun tam olarak şehit edildiği 18 Ekimde yapalım diye önerilmişti[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]; ama bu öneri sonraları gündemden düştü, niye gündemden düştü onu bilmiyorum. Bunu başka bir yazıda tartışmak gerekebilir burada şu kadarını söyleyeyim sanırım gelenekleşmiş anlayıştan kop ulunamadı. Bu konu ilerde belki yine gündeme gelip tartışılır, biz burada kafamızdaki şu bilmeceyi (sorunu) söylemden geçmeyelim: Tarih kayıtları tutulurken, İncil miladi denilen takvimi esas alarak tarihi belirliyor, Kur’an’a –eskiden beri Arapların kullandığı- kameri denilen ay takvimini esas alarak tarihlerini belirliyor bunlar açık ama, Allah’ın esas aldığı takvimin nasıl bir şey olduğunu yâda bunlardan hangisine bağlı kaldığını henüz bilmiyoruz; en azından benim ciddi kuşkularım var. Bu önemli an, bu olaydan sonra Emevi devletinin resmi güçleri ile Emevi hanedanlığına karşı olanlarca kendi çıkarlarına, kendi duyuş kendi düşünüş şekillerine göre, yani onların kendi anlayışlarına, kendi kavrayışlarına uygun olarak anılmış. Bu iki kutbun, bu olayı tarihi zaman dilimi içinde nasıl görüp, bunu nasıl andığına kısaca bakalım. Bu olay, Emevi Hükümdarı olan 6. Halife Yezit[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] ile onun taraftarları tarafından hayırlı bir olay olarak anılıp, Âşûrâ günü bayram günü olarak ilan edilmiş. Çünkü bu olayla Yezit’in Emevi imparatorluğunu kurmasının önünde hiçbir engel kalmamış, Yezidin dolayısıyla da Emevi iktidarının önü açılmıştı. Emevi devleti resmi olarak 661 yılında kurulmuş 750 yılında yıkılmıştır ama etkileri onun mantığı daha uzun bir süre bilinçlerde yer etmiştir. Yaklaşık olarak bir asır süren Emevi iktidarı boyunca topluma empoze edilen bu zihniyetin etkileri insanlık tarihinin bilincinde derin izler bırakmıştır, bunlar kolay kolayda silinecek gibi değildir. Çünkü bu süre İnsanlığın bilinci açısından çok uzun bir süredir bu yüzden insanlığın bilincinde söküp atmak kolay değildir. Bunların koyduğu kurallar, yaptıkları propagandalarının etkileri günümüzde de hala sürmektedir. Bu etkiyi birçok yerde görmek mümkündür. Emeviler iktidarları boyunca bayram günü olarak kutladıkları Âşûrâ gününün, dünyadaki hayırlara vesile olan en önemli gün olduğunun propagandasını yapmışlardır. Emevi Propagandasına göre, bu Âşûrâ günü öyle hayırlı, öyle kutsal bir gündür ki, bu gün gözlerine sürme çekerlerin gözleri bir daha ağrı görmeyecektir, o gün evine, eşine dostuna coluğuna çocuğuna bir şeyler alanın evine darlık girmeyecektir, çünkü bugün yapılan her iş hayırlı, her iş kutsal olduğu için Yüce Allah’ın bu zaferi, (Hüseyini Kerbela’da yenilmesini) Yazit’in ordularına bugün nasip ettiğini söyleye gelmişlerdir. Emevi devletinin taraftarlarına göre on Muharrem (yani Âşûrâ) öyle bir kutsal gündür ki bu güne kadarki bütün iyiliklere vesile olan gelişmeler, insanlığa faydalı olan bütün kutsal günler, örneğin bütün peygamberlerin doğum günleri bu güne denk gelmiştir; insanlığa faydalı olan her şey bu gün başlamıştır. Bu yüzden Yüce Allah bu zaferi Yezit’ın ordularına kutsal Âşûrâ günü nasip etmiştir; çünkü bu gün hayırlara vesile olmuş hayırlı bir gündür. Emevi propagandistleri bir asır’a yakın iktidarları boyunca 10 Muharremde (Âşûra gününde) olan hayırlı günleri şöyle anlatırlarmış: “KUTSAL KİTAPLARDA VE TARİHTE 10 MUHARREM: Arapça'da 10 "Aşr" demektir, Aşura'da 10 Muharremdir. Kutsal kabul edilen kitaplarda, Mısır, Sümer ve Hitit tabletlerinde tarihin önemli olaylarına yapılan atıflar hep muharrem ayına özellikle de 10 Muharrem'e verilen önemi, kutsallığı anlatır. Bu günde şunlar olmuştur: 1- Adem'in Havva ile buluştuğu gün. 2- Nuh'un tufandan kurtulduğu ve gemisinde kalan yiyeceklerden"AŞURA" pişirdiği gün. 3- Hz.İbrahim'in Nemrud'un attığı ateşten kurtulduğu gün. 4- İshak veya İsmail Peygamberin kurban olmaktan kurtulduğu gün. 5- Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuştuğ ve gözlerinin tekrar görmeye başladığı gün. 6- Eyyüb'ün ağır dertlerinden kurtulduğu gün. 7- Yunus'un balığın karnından kurtulduğu gün. 8- Musa'nın Firavun'un gazabından kaçarken Kızıldeniz'in yarılıp kendisine yol verdiği gün. 9- İsa'nın semaya (Göğe) çekildiği kabul edilen gün. 10- Hz. Muhammed'in Mekkelilerin zulmünden kurtulmak için Mekke'den Medine'ye Hicret ettiği (göçtüğü) gün. Saydığımız bütün bu önemli olaylar Muharrem ayı içerisinde, özellikle 10 Muharrem "AŞURA" günü meydana geldiği, eski kadim toplumların kitabelerinde, tabletlerinde ve kutsal kabul edilen kitaplarda (Zebur,Tevrat, İncil ve Kur'an) geçmektedir. Rivayete göre Hz. Muhammed Mekke'den Medine'ye 10 Muharrem günü Hicret etmişti. Medine'ye vardığında Yahudi'lerin "AŞURA" orucu tuttuğunu görünce nedenini sordu. Yahudiler Tanrı'nın bu günde Hz.Musa'yı ve "Ben'i İsrail'i" Firavun'un zulmünden koruduğu gündür. Hz. Musa şükür için oruç tutardı, bizde tutarız dediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed " Biz Musa'ya sizlerden daha yakınız diyerek O'da oruç tuttu, ashabına da tutturdu ve "AŞURA" pişirip dağıttı. (Sahih-i Buhari Hadis no:945.DİB yayınları)”. Bu alıntıyı, 10 Muharremi (yani Âşûrâ gününü) anlatan Alevi bir dostumuzun yazısından aldım. Ama ne acıdır ki bazı alevi arkadaşlar gibi oda bu Emevi propagandasının doğruluğuna inanmış. Hem bu dostumuz rencide olmasın hem de boşu boşuna bir tartışma yaratmayım diye bu dostumuzun adını anmıyorum. Ama bilinmeli ki bu kuyruklu yalanların kaynağı Buhari. Tarihin hiçbir döneminde yalan söyleyenden vergi alınmadığı gibi Buhari’de bu hizmetlerinden dolayı ödüllendirilmiş. Tarihi sorgulamadan olduğu gibi kabul edersek bu tür kazalar ne yazık ki hep başımıza gelecek. Anılan kitapların sonundaki fihristlere bakarsanız Âşûrâ sözcüğünün ne Kur’an ne Tevrat’ta nede Zebur’da geçmediğini göreceksiniz. Buhari’nin söylediklerinin gerçekle bir akrabalığı olsaydı bu söz en azında Kur’an’da bir kez bari anılırdı buralarda âşûrâ diye bir sözcük geçmiyor, merak eden bu kitapların sonundaki indekslere baksın. Bu Emevi anlayışının bir etkisi olarak, bugün hala, ÂŞÛRÂ denilince aklına tatlı çorbayı getirenler var. Geçtiğimiz yıllardan birinde Türk Hava Yollarının çıkardığı dergide AŞURA başlığı altında sadece Aşura aşı tanıtılıyordu. O zamanlar bunu ibreti alem için eşe dosta göstermiştik. İşte bu, bu Emevi anlayışının bir kalıntısıdır. Bu Emevi propagandasının yalan olduğunu ben her yıl lisanî münasiple anlatırım; bunun içinde aşağıda aktaracağım Abdülbâki Gölpınarlının yazısını internette yayınlarım, eşe dosta gönderirim. Geçen yıl âşûre güne denk gelen, SÜREK DERGİSİ’nin o ayki sayısında da bu yayınlandı ama ne acıdır ki bunu en yakınımızda olan dostlarımıza bile anlatamamışız. Hala bu kuyruklu yalanları, adi propagandayı bize yapıyorlar. Bakın, bu konularda derin bilgisi olduğuna inandığım A. Gölpınarlı şöyle diyor: “Âşûrâ, Arapça onuncu gün anlamına gelir; (Arap takvimine göre düzenlenen), Hicri yılının ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe bu ad verilir. Hicretin 61. yılı Muharremin onuncu günü ( Miladi:18 Ekim 680), İmam Hüseyin, Muâviye’nin oğlu Yezîd’in emriyle Kerbelâ’da Kufe ve Şam ehlinin büyük bir ordusu tarafından, kendisine uyanlarla (yanında bulunan 72 kişiyle) beraber şehîd edilmiştir. Bunu unutmayan, her yıl, bu yası tazeleyerek Ümeyye oğullarına düşmanlığı güçlendiren Ehlibeyt taraftarlarına karşı, o günü bir bayram günü -olarak- tanıtma gayretine düşen karşı taraf da, Âdem Peygamber’in o gün yaratıldığına, yerlerin, göklerin, Cebrâil’in, meleklerin o gün halk edildiğine, Nuh Peygamber’in o gün tufandan kurtulduğuna, Yusuf’un o gün zindandan çıktığına, Yakub’un gözlerinin –o gün- açıldığına, Yunus’un balık karnından –o gün- halâs olduğuna, bütün peygamberlerin, dertlerden, belâlardan o gün halâs olduğuna, o gün sürme çekenin göz ağrısı görmeyeceğine, ehline – ayâline bir şeyler, evine yiyecek – içecek alanın, darlık çekmeyeceğine... hâsılı o günün bir bayram günü olduğuna, hattâ Hazreti Peygamber’in o gün doğduğuna dair hadisler uydurmuşlar, o günü bir bayram günü gibi kutlamışlardır ( Süyûti: El Leâl’il- Masnûa Fi’l- Ahâdis’il Mevzûa: Kahire 1317.c. s.61-64). Aliyy’ul – Kaari de bu yalan hadislerin bir kısmını “ Mevzûâtu Kebir” inde nakleder ve bunların, İmâm Hüseyin’in katilleri tarafından uydurulduğunu da bildirir. ... Bütün bunlara rağmen gene de Ehlisünnet arasında, o gün Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu, gemide kalan hubûbâtı karıştırarak bir “Selamet Çorbası” yaptığı inancı yayılmış, aşure yapmak, eşe dosta dağıtmak, bir adet olup kalmıştır.” [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] “Hangi nedenle olursa olsun, Emevi iktidarına karşı olanlar, Hüseyni sevenler, Şiiler, Kızılbaşlar – Aleviler Muharrem ayını hep yas ayı, Hüseynin matem ayı olarak anıp bu vahşetinden dolayı hem Yezit’i hem de Emevi iktidarına lanetleyip kınamışlardır. Önceleri bu anmalar Kerbela’da yapılır, bunun için oraya gidilirmiş, Hüseynin torunu İmam Bakır “Her gün Âşûrâ, her yer Kerbala” diyerek bu anmanın her gün her yerde yapılabileceğini söyleyerek önemli bir çığır açmıştır”[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]. |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Rıza Aydın For This Useful Post: | esonto58 (11-09-2010) |
|
|
#2 |
|
GençALEVİLER YAZARI
Üye No: 1700
Mesajlar: 41
Thanks: 2
Thanked 64 Times in 27 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Kızılbaşların bu konuya nasıl baktığına gelince: Kızılbaşlar hayır ile şerrin Hak’tan geldiğine inanmazlar. Bu tartışma, adı dillere destan HÜSNİYE adlı kitabın “Hayır ve Şer Hakkında Tartışma” adlı bölümünde uzun uzadıya yapılır. Uzunca tartışılan bu bölümün bir yerinde Hüsniye, şöyle diyor: “Peygambere kadere inananların kimler olduğunu sorduklarında, ondan şu cevabı aldılar: “Hem kötülük yapıp hem de bu fillerinin sorumlusu olarak Allah’ı gösterenlerdir. Allah, yapacağımız kötülükleri ezelden yazmış, çizmiş diyenlerdir.” Hüsniye kitabı Harun Reşid’in Sarayında Sünni ulama ile Hüsniye’nin yapmış olduğu tartışmayı nakleden bir kitaptır. Bu tartışmada şöyle diyor Hüsniye, “Allah kâfiri kâfir, küfrü küfür olarak yaratmış olsa, kâfirin iman getirmeye gücü ve imkânı olmaz. Buna rağmen, kendisinin yaratıp taktir ettiği küfr için kâfire işkence eder ve azap çektirirse, bu açık bir zulüm olur. … Bir çocuğun elini bağlayıp suya attıktan sonra, çıkarıp, niçin elbiseni ıslattın diye dövmek zulüm ve gaddarlık değil de nedir? … Allah küfrü kâfirde, zulmü zalimde ve kötülüğü kötüde yaratmış olsaydı, insanları peygamberler aracılığıyla doğru yola davet etmek saçma bir davranış olmaz mıydı? … Eğer Allah kâfirin küfrünü kâfirde yaratmış olsaydı, kâfirler bu davranışlarıyla Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmiş olurlardı. Çünkü madem onların öyle olmasını Allah istemiştir, küfürleri Alah’ın emrini yerine getirmekten başka bir şey değildir.” Lütfi Kaleli bu konuda “Şah Hatayi ve Pir Sultan” adılı kitabında: “İnsanları iyiliğin ve kötülüğün Tanrıdan geldiğine inandırmak kötülük yapanları korumak demektir[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]” diyor. Sayfa: 112.
Hacı Bektaş Postişini, Hamdüllah Çelebi’ye, yargılanması sırasında, Kadılar bu konuyu da soruyorlar, o mahkemedeki bu tartışmanın o bölümünü olduğu gibi buraya alıyorum: Kadı: “Şeyh Efendi, hem Allah’a inanıyoruz diyorsun, hem hayr-ı şerik-i min Allah-ı teâlaya inanmıyorsunuz. Hayrın, şerrin Allah’tan geldiğine niçin inanmıyorsun? Bu sapıklık değil mi? Bu küfür değil mi?” Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “Efendi Kadı Hazretleri, Allah hayır yaratır, çünkü bizim yaradılışımız fitrat-ı ilahi hayırdır. Görmemiz, duymamız, söylememiz, yememiz, içmemiz, gözümüz, kulağımız, hayırdır. Elimiz, ayağımız hayır için yaratılmıştır. Kişi bunlarla yaptığı kötülükten mesuldür. Allah’ın adı ve sıfatları içinde acıyan, bağışlayan, esirgeyen, seven, af eden, nimet veren adları olduğu halde şer veren şeyler, kötü, kötülük, şer adı yoktur. Kötü olayın faili fiildir. Suçlu o fiili işleyendir. Mücrim mahkemeye geldiğinde kadı cezayı mücrime verir. Allah’tan geldi şeytandan geldi diye başka fail aramaz. Niğde’den Gelen Müftü: “Şeyh Efendi, Allah’tan kork, Peygamberden utan! Her şeyi yaratan Allah’ın kuvvet ve kudretine küfrü kafirlik yapıyorsun. Hayrı şerri, kazayı kaderi yaratan Allah’tır. Küllü şeyin halikin ayetine inkârın var senin.” Hamdüllah Çelebi’nin cevabı: “ Efendi Müftü Hazretleri, insan hayra da şerre de bizzat kendisi vesiledir. Hayrı da kendi yaratır. Şerri de kendi yaratır. Hayrı yaratıp hayırlı hayır iş yapana Allah ecri lütüf verir, hayırdan faydalanan kullardan dua alır. Mükâfat, devlet maaşı, taltif alır. Şerri yaratan şer iş yapar. Şerri işleyen Allah’tan günah cezası alır. Kullardan beddua ve hapis cezası alır. Kişi kazayı da kendi yaratır. Mesul kendisi tutulur. Biz Müslümanlar[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] kadere inanmayız. Eskiden beri kaderci değiliz. Bize böyle yerleşmiş böyle devam eder. Biz Müslümanlar her işimizde Allah adını anarak, Allah adına hayır işleri yaparız. Şer iş ise Allah adına Allah namı hesabına yapılmaz. Bu da böyle biline.”[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Eğer hayır ile şer Allah’tan gelseydi, Hüseynin büyüklüğünün de sebebi Allah olacaktı, Kerbela’daki vahşeti yaşatan Yezidin vahşetinin sorumlusu da yine Allah olacaktı. Burada hiç biride ne kahraman nede suçlu diye nitelenemeyecekti. Çünkü bu – o zaman- bir tiyatro sahnesinden farksız olacaktı; bir tiyatroda sahnede oyun oynayanlar değil o oyunda o eserin yazarı - senaristi sorumludur. Her oyunda, rol alan herkes senaryodaki kendilerine verilen role göre rollerinin gereğini yaparlar, bunda bir sorumlulukları olmaz; bu rollerinden dolayı suçlanamazlar. İşte bu tartışmalara bir nefesiyle (bir şiirle) yanıt veren Feyzullah Çınar şöyle diyor: “Allah bana haber verse / Yezid’de suç yoktur dese / Ben böyle istedim dese / Ona lahnet ona lahnet.” Feyzullah Çınar’ın Arşiv kaseti Kalan müzik. Bütün bu yüzden, Âşûrâ bir yazgı değil tarihi süreçlerin sonucu yaşanılan bir dramın, bir vahşetin yıl dönümüdür. Aleviler bu olayın yasını tutup bunu anarak hem bilinçlerini tazelerler, hem uğradıkları travmaya karşı ruhlarını rahatlatırlar hem de bu vesileyle insanlığın böyle bir şeyi bir daha yaşamaması için çalışırlar. Konu birçok açıdan değerlendirilebilinir, ama biz bu günlük konun bu yanını aydınlatmakla yetineceğiz. Çünkü hem bu yazının yayınlanacağı derginin sayfalarındaki yerimiz bu kadar hem de okurumuz şimdilik uzun uzadıya yazılmış yazıları okumaya alışkın değil. Sözü köyümüzden derlediğim iki nefesle bağlıyorum. Aşk ola. Bugün mahi muharrem yası matem Ali evlattır Hüseynin matemidir ağlayacak vakti sahattir Tutar matemini bizle şahidanı diri etmez Hüseynin matemini tutmak mühip bana ibadettir Derildi kerbelaya ehli Küffe askeri Şamlar Hüseyin Ali eshabın şehit eylediler cümle Suzuz koydu nihayette o şaha kıldılar hamle Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir Şimil melun çekip hançer hüseynin başını kesti O mundar payını (ayağını) şahın mübarek başına bastı Hicap eylemedi haktan o nazik başını kesti Nasıl kıydı behey zalim bu evladı Muhammettir Hüseynin başını alıp ehli beytin yanına vardı Bakıp çün hazreti Zeynep Hüseynin başını gördü Dizinin üstüne alıp yüzünü yüzüne sürdü Dediki vvaaahh ciğer köşem bu haletler ne halettir Ümmül Gülsüm kapanıp yerlere hem bağrı tutuştu Gelip feryada Şehriban gözünden kanlı yaş saçtı Anı görüp ehli beytin içine bir velvele düştü Nazar kıl ya Muhammet gör bu ümmetler ne ümmettir Figan etti İmam Zeynel yetim kaldım dedi yarap Anı gördü hemen katletmeye vardı o Şimil kelp İmamın üstüne düştü o demde hazreti Zeynep Dedi zalim gel insaf et elin çek gayri mürvettir Egahi eyle efkarı Hüseynin derdine ağla Gece gündüz hemen durma yana yana yana ağla Tefekkür eyle ol şaha uyu ağla uyan ağla Çihanda dert çok amma Hüseynin derdi kat katır. Not Aşık bunu cemde söylerken her kıtanın sonuna nakarat gibi kendinden şu dizeleri eklemiş: Ya niçin ağlamayım inlemeyim ah Ya niçin ben bağrımı dövmeyeyim vah bana vah Kaynak: Âşık Hasan Aydın Kufeliler mektup saldı ya Hüseyin gel deyi Cettine ikrar vermişiz bunu böyle bil deyi Bütün biyata hazırız bize imam ol deyi Gel diyerek getirdiniz ben garibim kıymayın Atların ayağı altında şehitlerin her biri Göğdeki melekler ağlaşır zari zai Pare pare eylediniz oğlum Ali Ekberi Hemdikestim hem yetimim hem garibim kıymayın Şehribanı Zülcanah ile durmayıp avdet eyle Revzayı Resulullahta dedeme selam söyle Hangi peygamber ümmeti cefalar kıldı böyle Ben Muhammedin torunu Şah Hüseynim kıymayın Dedem Muhammet Mustafa anam Fatime bilin Atam Aliyel Murtaza doğru Iraka gelin Susuzluktan bitap düştüm bana merhamet kılın Ben Muhammedin Torunu Şah Hüseynim kıymayın Söylen nazlı Sakinemi ne haldedir göreyim Belalı bacım Zeynebin ahvalini sorayım Son olarak şu meydana yek başıma gireyim Ehli eyalim perişan ben garibim kıymayın AŞİK HÜSEYİN dergahına yüz sürüp durdu egah Nası ağlamasın gözüm çünkü şehit oldu şah Bu sözümde hilafım yok ancak şahidim Allah Ben Muhammedin torunu şah Hüseynim kıymayın Bu nefesi anam Kaymaklı Navruz Aydın’dan yazdım. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Aleviler muhabbet ettikleri toplantılara da Cem derler, bunu “üç can bir cem” diye de vurgularlar. Bir Alevi nefesi söyleder: “Akdeniz dibinde bir cem uğradım / Oturmuş üç kişi bir mana söyler / muret Allah dedim darına durdum / Alinin kurduğu erkanı şöyler.” [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Burada üzerine basarak vurgulamak isterim ki geleneğin yol dilince “cem yapmak” yerine “Cem birlemek” denir. Bizler son dönemde bu geleneğin diline göre konuşamaz olduk, sorun buradan kaynalanıyor. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Yapılan cemleri kategorik olarak üç şekilde sınıflandırmak gerektiğine inanıyorum, bunları kısaca şöyle izah edebilirim. Bir: Cem birlenen yerdeki, örneğin cemin olacağı köydeki katılmak isteyen herkesin o ceme katılabildiği, cemde 12 hizmetin yürütüldüğü (yapıldığı) cemler; İki: “Üç can bir cem” mantığı ile muhabbet için toplanılan, muhabbet Cemi olarak ta adlandırılan, cemin yapıldığı yerdeki o muhabbete katılmak isteyen herkesin o muhabbet ortamına katılabildiği ama 12 hizmetin yürütülmediği (yapılmadığı) “Muhabbet Cemleri” buna Cuma akşamı (Perşembe) cemide denir, Üç: “Görgü cemi, yada musahip cemi” diye adlandırılan sadece görgüden geçip yola alınan canların katılabildiği, 12 hizmetin de yürütüldüğü (yapıldığı) cemler. Görgü cemlerine Müsahip adayı olan, yani yenile yola girecek dört can da gözleri bağlı olarak rehberlerinin öncülüğünde alınırlar ama yola girmeleri cemdeki hazır bulunan o toplumca kabul edilene kadar gözlerinin bağı açılmaz. Bu yüzden görgü cemlerinin diğerlerinden farkını bu cemlere görgüden geçenler gelebilirler diyorum. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Şemi Baba’nın bu sözlerinin geçtiği deyişini “Divan” adıyla Ruhu Su “Pir Sultan Abdal” kasetinde söyler. Bakınız Ruhi Su Türküleri sayfa 27–28. Ruhi Su Kültür Sanat Vakfı Yayınları. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Hüseyin’in şöyle söylediği rivayet edilir. “Yezit güçlü ise bende kararlıyım. Yezid yanına topladığı adamlarına güveniyorsa bende kendi irademe güveniyorum Yezid’e biat etmeyeceğim. Yezid bir gün kellemi kestirip Şam sokaklarında gezdirtirse şu iyi biline ki o kelle Yezidin karşısında eğilmemiş, bükülmemiş Yezid’e biat etmemiş bir kelledir. Bu yüzden haksızlığın önünde eğilmeyen o kelleyi toprağa gömerken bile dik gömün, toprağa gömerken bile yatırmayın.” [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Nejat Birdoğan’ın “Çelebi Cemalettin Efendi’nin Savunması (Müdefa) adlı yapıtına yazdığı önsözde (bakınız sayfa 9) belirttiği gibi “Çelebilik din tarihi bakımından bir unvandır. Hacı Bektaş Veli soyunun” erkelerine verilen bir unvandır. Bu Nefeste kastedilenin (anılan ) kişinin Çelebi zadelerden Şah Kalender Çelebi olduğunu sanıyorum. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Bu konuda bir anımı paylaşmak isterim. Cezaevinden yeni çıktığım yıllardı 1985 ya da 86 yılları köyde kalıyordum. Karşımızdaki Alaçayır köyünden kirvelerimizin ağaçlarını budayıp dikme dikecektik. Köydeki gençleri toplayıp gidip ağaçları budadık, traktöre yükleyip Alaçayır’a geldik. Köylüler bize bir garip, bir soğuk bakıyorlardı, kendi kendime ne oldu acaba diye düşünüyordum ki Şıh Baba yanımıza geldi. Şıh Baba Eyüp TEK in büyük dedesi, biz onu Şıh yada Şıh baba diye severdik. Şıh Yanımıza gelince eline vardık, Şıh Baba bana döndü ağlamaklı hiddetli bir sesle “Yahu Rızam” dedi ellerini göğe doğru açarak “şu yaptığını beğendin mi, bunu senden ummazdık, bu hiç sana yakışıyor mu” diye Traktörde yüklü olan dikmeleri gösterdi. Ben şaşkınlık içinde “bunlara ne olmuş ki kirvenin haberi var” dedim. Şıh Baba “ben sana kirveyin haberi yok demedim ki, istersen bütün köyün ağaçlarını götür, bunu senin yüzüne mi geliriz, sen bikez düşün, hıfset bu ay hangi ay, bu ay Muharrem ayı, bu ayda hiçbir canlının canına kıyılır mı, bu ağaçların canı yok muydu, hiç mi insafa gelmediniz, hiç mi düşünmediniz bunu nasıl yaptınız” dedi. Şıh Babanın gözünden yaşlar geliyordu, etrafımızda toplanan köylüler bize bakıyordu, bende ağlamaya başladım. Hayatımda aldığım bu muharrem dersini hiç unutamam. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Yezid’in ordusu - taraftarları Hüseynin kesik başını sancağa takı Şama götürmüşler, peki gövdesi ne neonmuş bunu kimse sormaz, kimse bunu düşünmez, hâlbuki asıl dram ordadır. Atların ayağı altında kalan Kerbela şehitlerinin üstüne bir avuç toprak saçacak bir Antigone bile çıkmaz oralardan, günlerce orda öyle kalırlar. O toprakların insanları bugün beklide kendi kendilerini atalarının bu suçundan dolayı dövüyorlardır. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Abdülbâki Gölpınarlı. “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK.”, kitabının : 381ile 388- 398. sayfaları [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Muharrem yası mateminin başlangıcı pratik olarak, Kurban Bayramının birinci gününden sonraki yirminci günün bitiminden sonraki gün başlanılır. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Burada bu önerinin sahibi, Şinasi Koç’u saygıyla anmak gerekir. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] O zaman bu isim Hazreti Yezit diye ala ile vala ile Âluyul ala diye anılırmış. Şimdi Hz. Yezid desem bizden alınanlar olur ama bilinmesini isterim ki Ebubekir, Ömer, Osman, … Yavuz ne kadar hazreti iseler buda o kadar (onlar kadar) hazretidir bu böyle bilinmelidir; çükü bu onların açtığı çığırdan gelmiştir buraya.) [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]Abdülbâki Gölpınarlı. “Tasavvuf’tan dilimize geçen Deyimler ve Atasözleri”. Sayfa 33–34 [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Abdülbaki Gölpınarlı konuyla ilgili şöyle diyor: “ Ehlibeyt taraftarları, İmam Hüseyin’i ziyaret etmeyi büyük bir sevap ve bir vicdan borcu bilirler. Kerbelâ’ya gidemeyenler de, oldukları yerde ziyaret ederler. “Âşûrâ”, onuncu gün demektir. On iki imamın beşincisi ve İmam Hüseyin’in torunu İmâm Muhammet’ül-Bakır, “Her gün Âşûrâ, he yer Kerbelâ” buyurarak İmam Hüseyin’in her gün ve her yerde ziyaret edilebileceğini (anıla bilineceğini ) bildirmiştir. .Tasavvuf’tan Dilimize Gecen Deyimler ve Atasözleri, Sayfa 198 [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Lütfi Kaleli Şah Hatayi ve Pir Sultan” sayfa 112. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Hamdüllah Çelebi savunmasında Sünniliği İslam’ın bir kolu, İslam’ın bir mezhebi olarak değil sapkın bir din olarak görüyor, öyle niteliyor; bu yüzden onları Sünni dinin temsilcileri olarak kendini de Müslümanlar olarak belirtiyor. [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Hamdüllah Çelebinin Savunması sayfa 123–124–125, birinci baskı. Yayına hazırlayan İsmail Özmen – Yunus Kocak. Rıza Aydın. irizaaydin@hotmail.com |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| anlami, anlamı, âşûrâ, muharem, tarihteki |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||