![]() |
|
![]() |
|||||||
| Murtaza Demir Murtaza Demir'e ait makalelerin takip edildiğ, makalelere ilişkin soru görüş ve yorumların yapıldığı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
GençALEVİLER YAZARI |
Sn. Yüksel Işık Bey, Aksiyon Dergisinde çıkan demecimi eleştirerek, “rotayı kırdığımı” iddia ediyor. Yazının bütününden anlaşılıyor ki, CHP’yi eleştirmem, AKP’nin “Alevi ve Kürt Açılımı” çabalarını özendirecek bir yaklaşım sergilemiş olmam, Sn. Işık’ın böyle bir değerlendirme yapmasına neden olmuş. “Rota kırmak”, bizim oralarda “zelve kırmakla” eş anlamlıdır ve ağır bir ithamdır. Bu yüzden de yanıt vermek zorunlu olmuştur. Şimdi birlikte bakalım; rotayı kimler kırmış?
“Zinhar yapma!” diyor Sn. Işık, “CHP’yi eleştirme!” Yaparsan ben de sana “rotayı AKP’ye kırdı” derim. Bu gerici zihniyetle nasıl savaştığımı, yaşamımı adeta buna adadığımı unutuyor: belki de konumu gereği unutmak istiyor. O yüzden bunca kıyıcı ve incitici olabiliyor. Diyorum ki, bu yanıt keşke parti yetkilisi olan birinden gelseydi de, içimizi dökmek için bir fırsat doğsaydı. Ama yok! Aciz parti kullarına yanıt vermek, baronlara yakışır mı? Tenezzül ederler mi? Biz, birbirimizle kavgaya da, yanıt vermeye de, incitip acıtmaya da yeter, hatta artarız bile... Sn. Işık, mücadelemi ve emeğimi bildiği gibi, hangi iğrenç (içten) saldırılarla, iftiralarla karşılaştığımın da hiç değilse bir bölümünü bilir. Sosyal demokrat olmamı küçümseyen sosyalizm kullanıcılarının ve sonra evet sonra, “biri tutup diğeri vuran” kolektif ortakların, “işte rota böyle kırılır” dercesine rota kırıp, nereye forsa ettiklerini ve nasıl nemalandıklarını da. Hey gidi sosyalizm! Yüksel Bey fena halde yanılıyor. Ve yaşam boyu aşağılayıp tepeden baktıkları partiye boyun büküp-gerdan kıran, sonra da hiçbir şey yokmuş gibi oraya kapılanan arkadaşlarıyla beni karıştırıyor. Bu sitenin değerli okuyup- yazanlarına arz etmek isterim ki, yaşamım boyunca hep sosyal demokrat bir siyaset çizgisi izledim. Ve hep sosyal demokrat bir partinin iktidarından yana tercih kullandım. Çalıştım çabaladım, yöneticilik yaptım, emek verdim, kapı kapı dolaştım vs. Halen aynı çizgideyim: yani sol gösterip sağ vurmadım; “rotayı kırmadım”; değerlerimi satmadım. Ama bu mücadeleyi, birileri tarafından kullanılmak, kapı kulu olmak için değil; demokrasinin kurumlaşması adına verdim. İğrenç olana “iğrenç”, alçak olana da “alçak” dedim. Diktatörlere, emeğimizi, geleceğimizi, beklentilerimizi çalanlara, alıp satanlara kendimce karşı oldum. Gerek siyasal yaşamımda, gerekse örgütsel yaşamımda hiç kişisel ikbal düşünmedim: partiden, örgütten yararlanmadım. Parmağımı da, tükürdüğümü de yalamadım. Evet, 1993 yılına değin partiliydim. Madımak Katliamı sırasında hükümet ortağı olduğu halde bütün “imdat” çığlıklarımıza karşın, güvenlik güçlerini harekete geçiremeyen, bedenimiz, ütopyamız ve her şeyimizle yanmamıza neden olan; üstelik katliam sonrasında da ilgisiz kalan o partinin tutumunu protesto ederek ve bunu kamuoyuna açıklayarak istifa ettim. Ondan sonra da hiç partim olmadı. Kimi zaman bir partiye kaydolarak kendi dünyama hizmet etmeyi çok düşündüm. Ama yönetim kadrolarını tanıdıktan sonra bundan vazgeçtim. Sol ya da sosyal demokrasi adına diktatörlük yaparak, öncelikle parti içi demokrasiyi budayan, demokrasinin evrensel kurumlarına ihanet eden, milletvekilliği, belediye başkanlığı; hatta belediye meclis üyeliği pazarlayan, alan-satan tüccarların yöneticiliğini hazmedemezdim. İşte aşılması gereken paradoksumuz ve “mahkumiyetten” kastım bu!.. Bunun çabası içindeyim… Kendimce… 01.10.2009 Not: ilgilenen arkadaşlarım için Aksiyon muhabirine verdiğim; aslında Hacıbektaş Törenleri çerçevesinde panel sunumum olan demecimin tamamını yazı ekinde takdim ediyorum. HACIBEKTAŞ ANMA ETKİNLİKLERİ ÇERÇEVESİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN “ALEVİ-BEKTAŞİ TOPLUMUNUN SİYASET VE SİYASETÇİLERDEN BEKLENTİLERİ” KONULU PANEL SUNUMU Murtaza DEMİR * 16.08.2009/Hacıbektaş Sayın Başkan, Değerli dostlarım, Siyasi partilerimizin, dernek ve vakıflarımızın değerli yöneticileri; değerli konuklar; sizleri kurumlarımız ve kurullarımız adına sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Hoş deldiniz, sefalar getirdiniz. Konuşmama başlamadan önce başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Sivas Madımak, Gazi, Çorum, Maraş, Malatya katliamlarında kaybettiğimiz canların ve daha yaşanılır bir Türkiye sevdası uğruna canlarını veren tüm insanların anıları önünde saygıyla eğilirim. Bizler, kitle örgütlerinin yöneticileri ve üyeleri olarak kurumlarımızın tüzük, program ve hedefleri doğrultusunda çalışır, ömrümüzü tüketir, fakat bir arpa boyu yol alamayız… Bu durum, kimi görece kazanımları saymazsak çoğunlukla böyledir. Peki, neden böyle? Dergâhın manevi iklimi ve derin etkisi altında özümü dara çekerek ve Bektaşi Veli’yi saygıyla anarak arz etmek isterim ki, kurumlarımızın bu kısırlığına dair birçok tanım getirilebilir ama bana göre en belirleyici neden, “gemisini kurtaran kaptandır” anlayışının iç dünyamızda egemenlik kurmasıdır diye düşünmekteyim. Bu itibarla, demokratik örgütlenmenin temel nedeni toplumsal ihtiyaçların karşılanması olduğu halde, “kurumlarımızı yönetenler bağlamında ifade ediyorum: ben dâhil birçok yönetici arkadaşımın kişisel ikbal beklentisi ve benmerkezci tutumu, siyasette ve dolaysıyla da toplumsal ihtiyaçlarımızın karşılanması noktasında sonuç alamıyor olmamızın temel nedenlerinden biridir” diyebilirim. Bir başka deyişle, Alevi-Bektaşi kurumlarını yöneten bizler, çoğunlukla, toplumsal sorunlarımızın çözümü nedeniyle değil, kurumlarımızı kullanarak siyasette yer bulmak ve kişisel beklentilerimizi karşılamak adına yönetimlere talip oluyoruz. Doğal tabanımızda ve özellikle siyasi arenada bu yüzden itibar kaybediyor ve toplumsal istemlerimizin karşılanması anlamında sonuç alınmasına, dolaylı da olsa engel oluyoruz. Bu anma etkinliklerinde de görüldüğü üzere, “benlik” duygumuz, hırsımız ve siyasi ihtirasımız hem aklın, hem de Alevi-Bektaşilerin “birlik” beklentilerinin önüne geçmiş, kimi yönetici arkadaşlarımızın davranışına “ben yoksam, ben konuşmayacaksam, medya beni yazmayacaksa gerisi tufan” yaklaşımı egemen olmuştur. Bu tutum demokrasiye, laikliğe, özgürlüğe ya da Alevilere hizmet etmediğine göre, kime yararı olmuş, hangi değirmene su taşımıştır? “Bir iri ve diri olmamıza” öğretimize ne yararı olmuştur? Koca Haydar’ın dediği gibi; “bozuk düzende sağlam çark olunmaz ki…” Kirliliği, birbirini tetikleyen, karşılıklı etkileyen bir sonuç olarak görmek gerekir. Bu yüzden “biz ak kaşığız da, siyaset ve siyasetçiler kirlidir” demek, hem eksiktir, hem de yanlıştır. Çünkü hiçbir olgu tek yanlı değildir. İçerden ve projektörü kendine tutmaya çalışan biri olarak birinci tespitim budur: teklifim ise şudur: Alevi kurumlarını yöneten bizler, bir partinin, ideolojinin veya akımın taraftarı olsak dahi, bu kimliğimizin kurumsal işlevimize zarar vermesine izin vermememiz ve dahası siyasi ihtirasımızı, görevimizin bitiminden sonraya ertelememiz şarttır. Bunu ilke haline getirmeyi ve elbette uygulamayı önemsiyorum ve altını da çizerek Alevi-Bektaşi kamuoyuna ve kurum yöneticisi arkadaşlarıma öneriyorum. Siyasetle ilgilenmeye evet ama bireysel değil, toplumsal olması kaydıyla… Aksi halde “siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır” Diyen Eflatun’un dediği oluyor; günümüzdeki sıradanlıklara ve siyasetçilere mahkûm oluyoruz. Herkes şunu soruyor: bin kere anlatıyoruz ama işlerine gelmediği için dönüp tekrar soruyorlar: Aleviler ne istiyor? Ya da Aleviler siyasetten ve siyasetçiden ne bekliyor? O halde bir daha söyleyelim: bayrak, sınır, rejimin değişmesi ve Atatürk sorunu olmayan biz Alevi-Bektaşiler, yurdumuzda hiçbir baskıya maruz kalmadan özgür ve çağdaş şartlarda yaşamak istiyoruz... Ve bölmeye, bölücülüğe, bölenlere karşı olduğumuzu, dosta-düşmana bir kez daha ilan ediyoruz… Sünni, Şafii, Yezidi, dinli, dinsiz tüm kardeşlerimizle birlikte yedi düvele karşı savaşan canıyla, kanıyla ülkeyi kurtaran bizler, ülkemizin nimetlerinden de eşit olarak yararlanmak istiyoruz. Çocuklarımıza iş, yoksulumuza ekmek istiyoruz: vali, büyükelçi, müsteşar, rektör, profesör olmak istiyoruz. Din, mezhep, aşağılama, devlet, mahalle ve çoğunluk baskısı görmeden; ayırımcılığa tabi tutulmadan yaşamak... Yani eşitlik: bütün isteğimiz bundan ibaret... Bu meşru istemimizin kaynağı, laikliği ve çoğulculuğu teminat altına alan Anayasamızdır. Anayasamızda devlet yapımız kendisini; “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif etmekte, mezhep baskısına, çoğunluk tahakkümüne ve şer-i devlet istemlerine set çekmektedir. Anayasamızın eleştirilecek birçok yönü olmasına karşın, konuştuğumuz çerçevedeki sorun Anayasamızın noksanlığından değil; “gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olan” muhalefeti ve iktidarıyla, siyaset adamlarının çapsızlığındandır. BU ANLAMDA BİZLERİN TUTUMUNDAN KAYNAKLANAN SORUN İSE ŞUDUR: beklentilerimizin laik-demokratik sistemle sağlanabileceğinin farkındayız ama laik demokratik değerlerin salt talep edilerek değil, aynı zamanda o uğurda çalışılarak ve sorunların göğüslenerek sahip olunacağını yeterince içselleştirmiş değiliz. Yukarda arz ettiğim gibi bunun “gereğini yapmak” konusunda tereddütlerimiz, geçmişten kaynaklanan korkularımız ve demokrasi algımızda hatalarımız var. Demokrasinin seraları olarak görmemiz gereken kurumlarımıza destek verme noktasında hiç olmadığımız halde, acımasızca eleştirerek yerden yere vurmakta hiçbir ölçü tanımıyoruz. Etkisiz ve cılız kalmamızın nedenleri arasında bu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir. Şimdi, temcit pilavı haline getirdiğimiz ve henüz hiçbir sonuç alamadığımız temel taleplerimizi bir daha sayalım: 1. Cemevlerine yasal ibadethane statüsü tanınsın, 2. Zorunlu Din Dersi işkencesine ve Diyanet İşleri Başkanlığı hukuksuzluğuna son verilsin, 3. Madımak Oteli kamulaştırılarak müze haline getirilsin, 4. Alevi-Bektaşi köylerine cami yaptırma kampanyası ve devletin misyoner faaliyetleri durdurulsun, 5. Kamusal alandaki ayrımcılığa ve eşitsizliğe son verilsin, 6. Kamu kurumlarındaki Alevi-Bektaşilerin terfileri engellenmesin, 7. KPS sonrası “Alevi engelleme” barajına dönüşen “mülakat” bölücülüğüne, ayrımcılığına, ilkelliğine son verilsin, 8. Anayasamızın 2. Maddesinde yazılı olan “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” ilkesi uygulansın, 9. Hükümet ve siyasi partiler, Alevi-Sünni kardeşliğini özendirecek projeler geliştirsin, 10. Alevi-Bektaşi kültürünün yaşatılması ve geliştirilmesi için kaynak ayrılsın. İncelediğimizde de göreceğimiz gibi bu istemlerimizin tamamının muhatabı hükümet, TBMM velhasıl SİYASET KURUMUDUR… Bizim siyaset ve siyasetçilerden talebimiz de, yukarda saydığım istemlerimizin hayat bulmasıdır. Ama nasıl? Bütün bunlar salt istemekle olmuyor ki… Şu kadar milyon seçmene sahibiz, şöyle etkili böyle büyük kurumlarımız-örgütlülüğümüz var ama yukarda saydığım ivedi ve yakıcı sorunlarımızı çözmek üzere kurumlarımızın veya Alevi-Bektaşi lobilerinin inisiyatifiyle seçilerek TBMM’ne gönderilen bir Allah’ın kulu yoktur. Peki, Kamer Gençlerin sayısın neden çoğaltmıyoruz? Çünkü denemiyoruz ve bu medeni cesareti gösterip deneyenleri de “partinin oylarını düşürüyorsun” diyerek aforoz ediyoruz. Öyleyse demokrasi algımıza ek olarak, siyasi tercihlerimiz ve tutumumuzla ilgili de vahim yanlışlarımız olmalı. Pirimiz Bektaşi Veli der ki, “her ne arar isen kendinde ara…” O halde elin adamını suçlayarak beyhude zaman kaybetmek yerine, dönüp kendimize bakalım: nerede yanlış yapıyoruz? Siyaset ve siyasetçiden sonuç alamıyor olmamızın nedenleri bağlamında II. tespitim de şudur: “el gövde de kaşınan yeri bilecek ve kendin yoksan sorunlarına çözüm gelmeyeceğini kabul edecek.” Ve TBMM’ne, parti diktatörü tarafından tayin edilen ve o diktatörden izin alamadığı için bu panele katılmayı dahi göze alamayan adamları değil, kendi eli ve vicdanıyla seçtiği gerçek vekilleri gönderecek. Düştüğümüz yada düşürüldüğümüz rezil duruma ve trajediye bakın ki, haklı olarak onca hedef aldığımız AKP hükümeti “Alevi Açılımı” laflarıyla ortaya çıkıp adeta bizlerle oynarken, “güya partimiz CHP,” çözüm bekleyen sorunlarımızla ilgili “doğru yada yanlış” hiçbir fikir üretmediği gibi tutup bir de “Kuran Kursu ve çarşaf açılımı” yapıyor!.. Bu milletin sorunlarını, milleti ciddiye almayan bu liderler mi çözecek? TRT Yönetmenlerinden Yörük Alevi’si Nevzat Üçyıldız arkadaşımız anlatıyor: TRT'de yönetmenlik yaptığım dönemde bir gün İkbal Gürpınar, “Başbakan'a gidiyorum” dedi. Başbakan'a bir mesaj göndersem söyler misin, dedim. 'Söylerim' dedi. Dedim ki, 'Sayın Başbakan Alevileri bu kadar dışlamasın; kabul etmese bile bizim de Başbakanımız. Bu duyguyu hissetmek sanırım hakkımız!' İkbal Gürpınar, bu mesajı ilettiğini söyledi. Sayın Başbakan aynen şöyle demiş: “ben Alevilerin neden başbakanı olayım ki; bir sebep mi var?” Eminim ki, sizler de, Sn. Başbakana bu içerikte yüzlerce mektup yazdınız. Ben de yazdım ve özetle şu hususları naklettim: “Sn. Başbakan; Siz, “inancınızı yaşayamadığınızı” iddia ederek, iktidar oldunuz. Bu iddianın analiz edilmesi mektubun konusu değil: ama izninizle sormak isterim; inancını yaşamak uğruna bunca mücadele eden, hapislere giren ve sonunda kazanan ve istediğini alan bir lider olarak, “nefsinize ağır gelen” uygulamaların daha da katmerleşerek devri-iktidarınızda bizlere uygulanması sizi rahatsız etmiyor mu? Bu bir çifte standart değil midir? Yedi yıldır tek başınıza iktidarsınız ve halen iyileştirici bir adım atmadınız. Biz söyledik, siz sustunuz. “Sükût ikrardan gelir” özdeyişine ve susmanıza bakılırsa bu eşitsizliği görmektesiniz. Peki sonuç? Bektaşi Veli der ki, “nefsine ağır geleni, karşındakine tatbik etme!” Sn. Başbakan, insan hakkı çiğnemek günahtır. Dediğim gibi bu günah sizinle başlamamış olsa dahi, bunun vebali artık sizin sorumluluğunuzdadır. “Şunu-bunu yapmayı istiyorum ama” diyerek başlar ve makul nedenler sayabilirsiniz. Ancak ben, bir hakkın iadesi noktasında mutlaka bir tören düzenlemenize, Aşure, iftar, Muharrem orucu tutmanıza, “açılımlar dizisine” ya da Alevilerden birilerini aracı kullanmanıza gerek olmadığı kanaatindeyim. Alevi cemlerinde sürekli okunan bir dua vardır: “seyir için değil aşk için ola” denilir. Acaba diyorum; yetkinizi bir kez de “siyaset için değil aşk için” kullanamaz mısınız?” Sonuç bildiğiniz gibi; cevap bile yoktur! Görüldüğü gibi oy verdiğimize de, vermediğimize de yaranamıyoruz. “Trajedi” dememden kasıt işte bu; çaresizlik ve ne yapılacağını bilememe durumu… AKP, sözüm ona “çalıştaylar” düzenleyecek ve sonunda da Alevi- Bektaşilerin sorunlarını çözecek diye bekliyoruz… Neden? Çünkü çare üretmekten, çare üretecek anlayış, bilgi ve nitelikli kurumlardan yoksunuz da ondan. Kendi kendimizi çaresizliğe ve tutsaklığa mahkûm ettiğimiz için iktidar da, muhalefet de bizimle oynuyor, hatta alay ediyorlar. Sanki sözleşmişler gibi ağızlarından, Alevi-Sünni iklimini yumuşatıcı-kaynaştırıcı tek kelam çıkmıyor. Hükümet “açılım” diyor ama daha ötesi yok: bu aleni haksızlıkları düzeltmek için daha ne bekliyorsun Sn. Başbakan? Alevi çocuklarının 12 Eylül ürünü olan ZDD’inde (Zorunlu Din Dersleri) zulüm gördüklerini ulusal ve uluslar üstü mahkemeler tespit etmiş, Alevi-Bektaşilerin ibadetlerini cemevinde eda ettiklerini sağır sultan bile duymuş ama siz, iki adım ötemizde duymuyor, görmüyor, bilmiyorsunuz… Bu gösteriye biçimine tiyatro dilinde tuluat denilirmiş: ışıklar içinde yatsın, rahmetli Aydın Güven Gürkan ağabeyimiz böyle derdi: “Murtaza bunlar siyaset değil tuluat yapıyorlar… ” Anısı çok olsun, Mahzuni Babanın dediği gibi: bilinçsiz siyaset adamları, toplumumuzu “parsel parsel eylemişler…” “Alevi-Sünni, Türk-Kürt” diyerek feodal anlayışlarına göre ayrıştırıp, kamplaştırmışlar; oylarımıza da ipotek koymuşlar, yapışmışlar bedenimize habire sömürüyor, kanımızı içiyorlar. Bu ilkel kamplaşmayı değiştirmek gibi bir niyetleri de görünmüyor. Al Birini Vur Birine/Koydu Bizi Hiç Yerine Gönlümün Gözü Çıkaydı/İnandım Körü Körüne Gel Mahzuni Söyle Sözü/Harap Ettik Yazı Güzü Daha Karanlık Basmadan/Üsküdar’ı Geçti Dürzü Kabul etsek de etmesek de bu ilkel şekillenmenin nedenlerinden biri de bizleriz. Hem Aleviliğin özünden, hem de “ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Bektaşi Veli’nin yolundan, eğitim ve bilgiden uzaklaştığımız için kendi gözümüzdeki dikeni görmeye, özümüzü dara çekmeye ve aynayı yüzümüze tutmaya hiç niyetli olmuyoruz. Asimilasyon uğruna ulusal bütçemizi har vurup harman savuran Diyanete hakkımızı haram ederiz de, paradan çok daha kıymetli olan oylarımızı, har vurup harman savuran, eşine, dostuna peşkeş çeken; partiye ait paranın hesabını verememekten dolayı partinin mahkûm olmasına neden olan Baykal’a oy vermeye devam ederiz… Neden? Çünkü demokratik parlamenter sistemde “oy”un nelere kadir olduğunu yeterince fark etmiş değiliz de ondan… İzin verirseniz ben kendi adıma bu partiye verdiğim emeği ve oyları haram ediyorum ve demokratik kuralları uygulamaması durumunda bir daha oy vermeyeceğimi, Pirimin huzurunda ilan ediyorum. CHP’yi değil de Baykal’ı söz konusu etmemin elbette birçok nedeni var: Alevi-Bektaşilere siyaseti yasaklayan Baykal hizbidir. Siyasetin lider diktatörlüğü haline gelmesinin, ön seçimin kaldırılarak Alevilerin seçilme şansının ortadan kalkmasının, siyasette ve bürokraside önümüzün kesilmesinin büyük sorumlusu da O’dur. Bir örnek vermek gerekirse, hiç değilse Çankaya İlçesinde olsun, üçyüzbin Alevi seçmenden birini dahi belediye başkanlığına layık görmeyen ve ille de kendi familyasından birini getirerek hırsızlık yaptıran yine Baykal Hizbidir. Bunu geçen dönem için söylüyorum. Bu dönem için söylenecek tek şey, ilçemizin pislik içinde olduğudur. “Baykal ekibi giderse düzelir” savına da katılmıyorum; çünkü bu, başlı başına ayrı analiz gerektiren, önemli bir tez konusudur. Bu konuda üniversite çevrelerini göreve çağırıyorum. Peki, Baykal’ı mı, yoksa kendimizi mi suçlamalıyız? Nazım’ın dediği gibi “kabahatin çoğu sende canım kardeşim…” Siyasal irademizi bir “hizip” anlayışına “emanet” ederek tribüne çıkmış gibiyiz. Onlarca yıldır olan biteni oradan seyredip, sadece konuşuyoruz… Çalışmadan, gereğini yapmadan bir şey istemek anlayışı, ormanları yakıp doğayı kuraklığın pençesine attıktan sonra yağmur duasına çıkmaya benziyor. Oysa yağmurlu, yani bereketli bir coğrafyaya sahip olmak istiyorsak, öncelikle ormanın değerini bilmemiz; kuruyan, yakılan, tahrip edilen ağaçların yerine yeni fidanlar dikmemiz ve bakımını yapmamız gerekmez mi? Özgür ve çağdaş yaşamak iyi ama... Her şey gibi bunun da bir bedeli var. Çağdaş yaşamak, ancak çağdaş siyasi araçları öğrenmek, kullanmak ve hak etmekle olasıdır. Türk toplumu olarak, Aleviler-Sünniler olarak bunu hak ettik mi? Bu araçların çok temel ve belirleyici olanlarından biri şudur: siyasi irademizi aracıya, tefeciye, bezirgâna, delege ağasına kaptırmayacak, emanet etmeyecek; aracısız ve doğrudan kendi ellerimiz ve vicdani kanaatimizle kullanacağız. Doğrudan irade kullanımına; kota, yoklama, kontenjan gibi kural ve kısıtlamalar konuluyorsa bunu reddedecek, oy vermeyeceğiz! Ve bu davranışın toplu reflekse dönüşmesi için, siyasetin dışında ve ayriyeten “çağdaş sivil toplum ve lobiler” şeklinde de örgütleneceğiz. Baykal ekibinin korktuğu işte bu... Alevi örgütlenmesini istemiyor ve örgütlü talep getirilmesinin ihtimalinden ürküyor. Parti oylarının %80-90’ı Alevilerden geldiği halde, konu Alevilerin TBMM’de ve yerel yönetimlerde temsil edilmesi hakkına gelince; size %5 yeter diyen (bazen o da olmuyor ya…) Baykal ekibi, Alevilerin sırtından sürdürdüğü ve “bedavaya getirdiği eş, dost düzeninin” bozulmasını istemiyor ve bu olasılık nedeniyle uykuları kaçıyor. Kimin ne düşündüğü bir yana, laiklik ve demokrasi duyarlılığı ve en az onun kadar Alevi duyarlılığı da olan, sorunlarımızın nihai çözümünün demokrasinin kurumlaşmasıyla mümkün olduğunu özümseyen, güçlü ve nitelikli bir parti grubuna gereksinim olduğu ortadadır. Bana kızacak arkadaşlarımız olabilir ama ben yine de söyleyeceğim: Hizip’in CHP’sinden bağımsızlaşmadan ve göbek bağımızı kesmeyi göze almadan sosyal, siyasal ve inançsal sorunlarımızı çözemeyiz. Yukarda konu ettiğimiz örgütsel taleplerimiz TBMM’de neden hiçbir karşılık bulmuyor? Gayet basit; çünkü oy verdiğimiz partiyi yönetenler, taleplerimizi grup kararı haline getirip TBMM’ye sevk etmiyor, desteklemiyor ve iktidarlara “bu sorunu çözelim” talebinde bulunmuyorlar da ondan. Çünkü partiye egemen olan Abbasi yönetim anlayışı sorunlarımızın çözülmesini istemiyor. Bu yüzden kimi duyarlı milletvekillerimizin, Alevilerin sorunlarıyla ilgili kişisel konuşmaları ve soru önergeleri de “dostlar alışverişte görsün” şovundan öteye geçmiyor. Defalarca denendi ve görüldü ki, bizim teslimiyetçi ve özgüvenden yoksun tavrımız, parti yönetiminde oligarşiyi ve çeteleşmeyi; Alevi-Bektaşiler bakımından siyasi körlüğü, makro siyaset anlamında da yığınla sorunu beraberinde getirmiştir. Köle düzenine dönüşen parti içi ilişkilere isyan eden ve partiyi terk etmek zorunda bırakılan Alevi-Sünni demokratlar, eski partilerinin, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditler karşısındaki çelişkilerle dolu, etkisiz ve işlevsiz konumunu hüzünle izlemektedirler. Öyleyse artık kabul etmemiz gerekir ki, parti içi demokratik geleneği bitiren, partiyi de çürüten bu uygulayıcıların, kendileri dışında Alevilere, Sünnilere, Türkiye’ye bir hayrı yoktur ve olmayacaktır da... Bu anlamda Alevilerin siyaseten teslimiyetçiliğinin negatif sonuçları, kendilerine verdiği zarardan daha da anlamlı ve kapsamlıdır. Şöyle ki: bir kere Aleviler, Atatürk’ün siyasi mirası ve Türkiye toplumunun laik-demokratik birikimi üzerinde oturan CHP’sine olan bağlılıklarını her durumda sürdürerek, parti yönetiminin tembelliğine ve tutucu çizgiye evirilmesine neden olmuşlardır. Bu nedenle CHP, emek cephesinden olduğu gibi, Türkiye toplumunun çağdaş, demokratik ve laik beklentilerinin öncülüğünden ve sorumluluğundan da savrulmuş, bir “hizip’in” siyasal ihtirasını karşılayacak düzeye kadar daralıp, küçülmüş; hiçbir toplumsal beklentiyi karşılayamaz duruma gelmiştir. Yani CHP, demokrasiye olduğu gibi çalışmaya, kariyere ve kaliteye de kapalıdır. Öyleyse sorunumuz, laik cumhuriyetten kalan birikimi yok etmek ve çağdışı amaçlarını karşılamak üzere canı pahasına çalışan AKP değil, sorumluluklarına karşı sorumsuz davranan CHP yönetimidir. Toplumumuzun, Atatürk’ün mirasını korumakla yükümlü kıldığı CHP, bu yükümlülüğünü genel başkanlık, genel sekreterlik makam koltuklarını korumak düzeyine kadar indirmiş, koskoca ana muhalefet görevini sabah vaazlarında ibaret sayarak, gaflet ve delalet içine düşmüştür. Peki, ne yapalım? Her anlamda dışlanan ve atıl hale getirilen konumumuz üzerinde düşünelim ve artık siyasal ezberimizi bozalım! Tutsaklığa dönüşen siyasi alışkanlığımızı eleştirmekten kastım; yeni bir siyasi parti daveti veya kuruluşu değil, sosyal ve siyasal sorunlarımıza çözüm aramak ve herkesi düşünmeye çağırmaktan ibarettir... Çünkü istesem dahi vereceğim bir parti adresi de, siyasi partilerin Alevileri tatmin etmeye dönük bir açılımları da, demokratik yapılanmaları yoktur. Önerdiğim şey, bu kısır döngü ve çözümsüzlüğümüzü aşmak için siyasal arayış içinde olunması ve bir ortak akla ulaşılması gerektiğidir. Sorunun nasıl aşılacağına dair karar vermek benim değil, hepimizin hatta demokrasi-laiklik gereksinimi olan herkesin sorumluluğudur. Tamam: elimiz ırkçıya, dinciye oy vermeye gitmiyor, bu doğru; ayrıca da iyi... Ama bu duyarlılığımız, söz konusu parti tarafından yıllardır aleyhimize kullanılmıyor mu? Demem o ki, demokratik duyarlılığımızı sürdürelim ama kullanılmasına da itiraz edelim; “artık yeter; yakamızdan düşün; sırtımızdan inin!” demesini bilelim. Saygılarımla, *Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğt. Vakfı Bşk. |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| and#8220rotayi, kirmakand#8221 |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||