![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Tarihi Alevilik Tarihine dair paylaşımların yapılacağı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Kontrollü Üye |
KADIN ANA’NIN ÜLKESİ
BİR IŞIK MÜRŞİDİ Tohum Toprağa Düşmeden Beylerimiz elvan elvan üstüne Ağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Urum Abdalları postun eğnine Bağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Urum Abdalları gelir dost deyu Giydikleri hırka ile post deyu Hastaları gelir derman isteyu Sağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Meydanında dara durmuş gerçekler Çalınır koç kurbanlara bıçaklar Döğünür kudüm, açılır sancaklar Tuğlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Her matem ayında kanlar saçarlar Uyandırıp Hakk çerağın yakarlar Demine hü deyip gülbenk çekerler Nurlar gelir Şahım Abdal Musa’ya İkrarıdır koç yiğidin yuları Muhannedi çeksen gelmez ileri Akpınar’ın, Yeşilgöl’ün suları Çağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Benim bir isteğim vardır, Kerim’den Münkir bilmez evliyanın sırrından Kaygusuz’um ayrı düştüm pirimden Ağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Kaygusuz Abdal Akdeniz yalısında, Aydın illerinde, Fethiye’de, Antalya’da, Burdur ve Isparta’da, Adana, Urfa ve Maraş’da, yukarıda; Malatya, Sivas, Çorum, Tokat, Yozgat, Niksar, Merzifon ve Ordu’da, Karesi yöresinde; Bursa, Çanakkale ve Edremit’de, Rumeli’de; Kırklareli, Tekirdağ, Edirne ve Filibe’de ve daha nice yerlerde, yükseklerde unutulmuş ya da ovada kendilerini unutturmuş nice Alevi köyleri vardır ki, buralarda binlerce yıldan bu yana her kışın gidişi ve her yeni baharın gelişi ile birlikte, büyük çoşkular içinde bereket törenleri düzenlenir ve bereket ayinleri yapılır. Düzde buzlar çözülürken, yükseklerde çok yükseklerde; Hasan Dağı’nda, Yıldız Dağı’nda, Çengelli’de, Tekeli Dağı’nda, Toroslar’da, Kazdağları’nda, Erciyes’de ve Rodoplar’da daha karlar erimeye başlamadan, kuşlar ilk yumurtalarını vermeden, kuzular ana rahmine düşmeden, tohumlar toprağa karışmadan, Anadolu’da ve Balkanlar’da tüm Alevi köyleri doğanın uyanışına on bin yıldan beri sürdürdükleri gelenekle bir ‘evvel bahar bayramı’ ile ‘hoşgeldin’ ederler. Zemheri derler, kış aylarının sonuna doğru kış uykusuna yatmış canlıların mahmurluğu sürerken henüz, Anadolu’nun ve Balkanlar’ın Alevi köylerinde tatlı bir heyecan, bir hareket başlar. Önce köyün yaşlıları bir araya gelirler, baş başa verirler, az biraz hal-hatır sorduktan sonra, vakur ve bilge bir edayla, söz birliği etmişcesine: -Soğukları savuşturduk. Vaktidir, Abdal Musa’yı yapalım, derler. ‘Abdal Musa’ adını verdikleri bereket töreni ve bereket ayini için gün kararlaştırırlar ve Abdal Musa hazırlıklarını yürütmek üzere köyün ahalisinden kadınlı, erkekli yedi kişilik bir hizmetliler ekibi seçerler. Köyün yaşlıları tarafından atanan hizmetliler ekibine ‘Abdal Musa’nın Askerleri’ denir. Abdal Musa’ya asker olmak, köy sakinleri için bir gurur kaynağı olur. Hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, hangi ocağın talibi olurlarsa olsunlar, Arnavutluk’dan Hazar Denizi’ne kadar olan geniş coğrafyada tüm Alevi köyleri; tarım ve üreme mevsiminin başlangıcında, doğanın yeniden canlanışını, yaşamın çoğalmasını, toprak ananın kış sürecinde bağrında sakladığı hayatı yeniden filizlendirmesini, ‘Abdal Musa aşkına’ ondan bolluk ve bereket dileyerek karşılarlar. Aleviler her yeni baharda, toprak ananın onlara zarif ve cömert davranması için Abdal Musa’yı vekil ederler, onu aracı tutarlar. Her kışın sonunda tüm Alevi köylerinde düzenlenen bereket törenlerine ‘Abdal Musa Lokması’ ya da ‘Abdal Musa Aşı’ adı verilir. Abdal Musa adına düzenlenen bolluk ve bereket kutlamalarından sonra yapılan ayine de ‘Abdal Musa Ayin-i Cemi’ denir. Anadolu’nun bin bir renk ve kokuyla donanmış, olağanüstü zengin florasının en sabırsız çiçeği çiğdemdir. Daha karlar erimeden çiğdem çiçekleri karın altından toprağı delerek gün yüzüne doğru yolculuklarına başlarlar. Bu yüzdendir ki Anadolu platosunda karların kalktığı yerler birdenbire çiğdemlerle dolar. Çiğdem çiçekleri Abdal Musa törenlerinin yegane ziynetidir. Anadolu’ya ‘evvel bahar’ çiğdem çiçekleri ile gelir. Alevi köylerinde bereket törenleri, ‘Abdal Musa’nın askerleri’nin iğde dallarından yaptıkları tören tak’ını çiğdem çiçekleri ile süslemeleri ile başlar. Kutlamalar ‘Abdal Musa’nın Askerleri’nin ellerinde çiğdemlerle bezeli iğde dalları, kapı kapı dolaşarak evlerden ‘Abdal Musa aşkına’; zahire, hububat, yağ, tuz ve durumu müsait olanlardan para toplamaları ile devam eder. Ev sahipleri Abdal Musa’nın askerlerini izzet ile ağırlarlar. Onlara kurutulmuş meyve, pestil ve kuruyemiş ikram ederler. Sonra kilerlerindeki aşlık denilen çuval ya da tenekelerden bir kap ile Abdal Musa’nın askerlerinin çuvallarına zahire, hububat, yağ ve benzeri yiyeceklerden koyarlar. Bunu yaparken son kabı tam olarak boşaltmazlar. Son kabın dibinde bıraktıkları az miktardaki yiyeceği ‘bu Abdal Musa bereketi olsun’ diyerek tekrar geri kendi aşlıklarına dökerler. Abdal Musa’nın askerleri de ‘Abdal Musa kabul eylesin’ diyerek ev sahibine dua verirler. Abdal Musa’nın askerleri ayrılırken, ev sahibi onları avlu kapısına kadar yolcu eder. Son olarak evin sahibi evin avlusunda duran, kış aylarında ‘bu odun da Abdal Musa’ya’ diyerek seçip kenara ayırdığı, en düz ve en kuru yakacak odununu Abdal Musa’nın askerlerine verir. Abdal Musa’nın askerleri köyün bütün evlerini gezdikten sonra topladıkları yiyecekleri köy meydanında açık artırma ile satarak paraya çevirirler. Evlerden toplanmış para varsa, yiyecek satışından elde edilen paraya katarlar. Yettiği kadar kurbanlık koç satın alınır. Köy meydanında kazanlar kurulur, kurbanlar tığlanır, köyün kadınları bir araya gelerek bütün köy halkına yetecek kadar etli bulgur pilavı yapılır. Kazanlardaki et ve pilav kış aylarında köylülerin tek tek seçerek Abdal Musa için ayırdığı odunlarla ‘Abdal Musa ateşi’ ile pişirilir. Hazırlanan etli pilava ‘Abdal Musa Lokması’ denir. Abdal Musa Lokması, perşembe günü hazırlanır. Perşembeyi cumaya bağlayan, Aleviler’in kutsal gecesinde yapılan ‘Abdal Musa Ayin-i Cem’inde’ dağıtılır. Abdal Musa Cemi birlik cemidir. Bu cemde delil ‘ışık’ uyarılmaz. Bu ceme henüz yemin etmemişler (ikrar vermemişler) ve yol kardeşi (müsahibi) olmayanlar dahil yaşlı, genç, bekar, evli, çoluk ve çocuk -düşkünler hariç- tüm köylüler katılırlar. Cem bir şölen havası içinde geçer. Dede önce küskünleri barıştırır, sonra sazlar kurulur, deyişler söylenir, semahlar dönülür ve lokmalar dağıtılır. Alevi erkanı içinde Abdal Musa’dan başka adına kurban tığlanan, aş pişirilen ve Ayin-i Cem düzenlenen başka bir Alevi ulusu yoktur. Bu yönüyle Alevi yolu içinde Abdal Musa benzersizdir. Abdal Musa adı Aleviler’in gözünde; ana rahmine düşmüş taze bir cenin ve tohuma can veren ilk su damlası kadar azizdir. Bu erkanda inanılır ki, bire kırk veren başaklar, çifte kuzulu koyunlar ve gülen çocuklar onun yüzü suyu hürmetinedir. Alevi inanışı içinde bolluğun, bereketin ve yeniden canlanışın piri olarak üstün bir konuma sahip olan Abdal Musa, aynı zamanda Alevi nizamının da son büyük kurucusudur. 13. yüzyılın ortalarında, Malya Ovası’nda yaşanan büyük Alevi kıyımından sonra dağılan Alevi erkanını ve ocak sistemini tekrar kurumlaştıran Abdal Musa’dır. Onun asıl önemi bu vasfından, Alevi yoluna yaptığı bu unutulmaz hizmetten gelir. Malya Bozgunu 1240 senesi, Anadolu Alevi’lerinin son bin yıl içinde yaşadıkları en talihsiz ve en uğursuz yıl oldu. O yılın ikinci yarısında Aleviler, Konya Sarayı’nın beklenmedik ihaneti ile sarsıldılar. Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev’in adamları, Amasya’da yaşayan Alevi mürşidi Baba İlyas’ın hayatına kastettiler. Ortada hiç bir sebep yoktu. Gül yüzlü Mürşit Amasya Kalesi’ne sığınarak hayatını kurtardı. Mürşidin tehlikede olduğu haberi çabuk yayıldı. Anadolu tek bir vücut oldu kalktı yürüdü. Dedeler, babalar, dervişler, muhipler, talipler; ocaklarını, tekkelerini, dergahlarını geride bırakarak tez elden Amasya’ya, mürşitlerine doğru yola koyuldular. Olağanüstü bir yürüyüştü. Yollar insan kaynıyordu. Anadolu bir sel olmuş Amasya’ya doğru çağlıyordu. Yollara dökülmüş büyük kalabalıklar engel ve sınır tanımadan pirlerine doğru akıp gidiyorlardı. Önlerine çıkan Selçuklu ordularını önce Samsat’da, Adıyaman-Gerger’de, Kahta’da, sonra Malatya’da, Elbistan’da ve Sivas’da peş peşe, defalarca bozguna uğrattılar. Amasya önlerine geldiklerinde kara haberi duydular: Baba İlyas, güzel dost, ulu mürşit; Hıristiyan aristokratları tarafından pusuya düşürülmüş ve boğularak öldürülmüştü. Aleviler bu katlanılmaz felaket haberi ile birlikte Amasya önlerine mevzilenmiş büyük bir Selçuklu ordusuna saldırıp koca orduyu tarumar ettikten sonra Konya’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Bu defa önlerine Kırşehir’in kuzeydoğusunda, Seyfe Gölü’nün kıyısında, Malya Ovası’nda çok kalabalık bir birleşik ordu çıktı. İttifak ordusunun merkezinde zırhlı Frenk askerleri vardı. Sağ ve sol cenahlar Selçuklular, Araplar, Kürtler ve Gürcüler tarafından tutulmuştu. İttifak ordusunun askerleri tam donanımlıydılar. Aleviler dört aydan beri savaş meydanlarındaydılar. Kavganın biri bitmiş, on-on beş gün geçmeden diğeri başlamıştı. Aleviler, önceki kavganın yaralarını saramadan bir başka boğaz boğaza dövüşün içine düşmüşlerdi. Sevgi dinine inanmışlardı, savaşmak üzere eğitilmemişlerdi. Yorgundular. Evlerinden uzakta, her türlü tahkimattan yoksundular. Kışın önü görülmüş, soğuklar başlamıştı. Alevilerin üzerlerinde dört aydır çıkarmadıkları ince giysiler vardı. Ellerinde derme çatma silahlarla baş-açık, ayak-çıplaktılar. Aleviler, Malya Ovası’nda Orta Çağ Anadolu’sunun en donanımlı ordusuna yenildiler. On üçüncü yüzyılda Anadolu’da İslamiyete karşı sonu gelmez düşmanlık güdüleri içinde ve devamlı çatışma halinde yaşayan Hristiyanların ‘Arap dini’ne karşı girişilen bir başkaldırıya karşı Müslümanlardan daha fazla telaş ettiler, daha fazla korku duydular ve onları durdurmak için Selçuklu’lardan çok daha fazla çaba sarf ettiler. Alevi Mürşidi Baba İlyas, Hrıstiyan asilzadeler tarafından pusuya düşürülerek boğuldu. Selçuklu’ların bir türlü durduramadığı Babai kuvvetlerin önü Hırıstiyan Frenk askerleri tarafından kesildi. Büyük Babai Başkaldırısı’na şahit olmuş Hristiyan papazı ve tarihçi Bar Hebracus, bu ünlü kalkışmayı ‘Arapların dinine karşı fena bir aykırılık hareketi’ olarak niteledikten sonra, Malya savaşının acı sonucunu ve bundan duyduğu memnuniyetini şu cümle ile dile getirdi: ‘Bunlardan kadın, erkek, çocuk ve hayvan velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamadı ve böylece bir fitne bastırıldı’. Hrıstiyan papaz Bar Hebracus’un 13. yüzyılda Anadolu’da, Hrıstiyanlığın amansız düşmanı konumundaki İslamiyet’e karşı gelişen bir başkaldırıyı ‘ fitne’ olarak nitelemesi ve Alevi kalkışmasının önünü kesmek için tüm Hristiyan’ların seferber olmaları; XIII. yüzyılda Alevilerin İslamiyet’den daha çok, Hrıstiyanlık için korku ve endişe kaynağı olduklarını ortaya koymaktaydı. Aleviler semavi dinlerin ortak öfkesinden doğan işbirliğine mağlup oldular. Yenenler, yenilenleri kılıçtan geçirdiler. Çok cana kıyıldı. Büyük katliam oldu. Öyle kan döküldü ki, ovada akan kan Seyfe Gölü’ne kadar ulaştı. Seyfe Gölü’nün sazlıkları kızıla boyandı. Yaban kuşları ovadan yükselen insan iniltilerinden ürktüler. Kanatlarında kandan lekeler, uçup gittiler. O kış başka yerlerde kışladılar. Savaşın üzerinden çok geçmeden Anadolu Platosu’na ilk karlar düşmeye başladı. Bozkır zemherinin soğuğuna teslim oldu. Büyük katliamdan her nasılsa tenlerini kurtarabilmiş az sayıda derviş, mürit; yorgun argın, mecalsiz ve dermansız ayazda açıkta kalakaldılar. Çaresizdiler. Seyfe Gölü’nün göçmen kuşları kadar bile olamadılar. Gidecek yerleri, uçacak kanatları yoktu. 1240 yılının kışında Malya mağluplarının üzerlerine çok soğuklar düştü. Her zemheride bıyıklar buz içinde kalırdı. Bu defa yürekler de dondu. Alevi köyleri acılar içinde yalnız ve perişan kaldılar. Kar kapıları kapadı. Yollar geçilmez oldu. Gidenler geri gelmiyorlardı. Bir haber bile yoktu. Alevi yolu bozulmuş, erkan dağılmıştı. Alevilerin her parçası ayrı bir yerdeydi. Yaralar kanıyordu. Zaman, her zaman olduğu gibi yine zalimden yanaydı. Havada, derviş sabrını bile tüketen bir yılgınlık, uçsuz bucaksız bir hayal kırıklığı vardı. Umutlar buz kesmişti. Alevi bacılarının insan üstü dirençleri ve kadın metaneti tam da o yıkılmış, kararmış günlerde ortaya çıktı. Büyük bozgundan geride kalanların içini ısıttı. Erkeksi giysileri ve kısa saçları ile Alevi bacıları bu zor günlerde, tekkelerini, dergahlarını ve zaviyelerini terketmediler. Hatta terk edilmiş, ıssız kalmış mabetleri de sahiplenerek hayata döndürdüler. Ancak kadın doğasının gösterebileceği bir özveri ile yokluk ve zorluk içerisinde, ocakları ve mabetleri çekip çevirdiler. Yollarını şaşırmış çaresiz dervişler bu dergahlarda; tüten bir baca ve bir kap sıcak çorba buldular. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Ali karul For This Useful Post: |
|
|
#2 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: Rusya
Yas: 43
Üye No: 28
Mesajlar: 244
Thanks: 426
Thanked 544 Times in 172 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 229
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Karacahöyük Dergahı ve Abdal Musa
Karacahöyük, Malya Ovası’nın güneyinde kalır. O unutulası, akıllardan çıkmaz felaketin yaşandığı savaş alanına kuş uçusu 30 km mesafededir. Büyük bozgunu takip eden günlerde, burada bulunan eski bir Alevi mabedine kendi halinde, gösterişsiz bir derviş geldi. Çarpışmalarda kardeşini kaybetmişti. Üzgündü. Hayli zayıflamıştı. Bitap haldeydi. Gelecek kuşaklarda Hacı Bektaşi Veli adı ile ünlenecek olan bu derviş, Karacahöyük Dergahı’nın yönetimini elinde tutan ‘Anadolu Bacıları’ tarafından şefkat ile karşılandı, itina ile ağırlandı. Hatun Ana (Kadıncık Ana ya da Kadın Ana olarak da bilinir. Bu metinde Kadın Ana olarak anacağız) adı ile bilinen dergahın ‘Pir Bacısı’ ona ihtimam etti. Hacı Bektaş, kalan ömrünü bu dergahta tamamladı. Karacahöyük’de, alçakgönüllü ve münzevi bir yaşam sürdü. Keramet sahibiydi. Pek çok sırra sahipti. Hakka yürümeden önce taşıdığı tüm sırları, vakıf olduğu bilgeliği, Karacahöyük Dergahı’nın Pir Bacısı’na, Kadın Ana’sına devretti. Karacahöyük Dergahı, Malya bozgunundan sonra Hacı Bektaş başta olmak üzere kıyımdan kurtulabilmiş; bozkırın ayazında yalnız ve umutsuz kalmış pek çok mürşide ve dervişe kapılarını açtı, bir yandan son günlerinde onlara rahat ve huzur verdi, bir yandan da bu yılgın dervişlerden Alevi yol bilgilerini ve Alevi sır ve hakikatlerini sonraki kuşaklara aktarmak üzere derleyip toparladı. Malya Ovası’nın mağlupları, canlarını katliamdan kaçırabilenler, koca bir erkanın yok oluşuna ve nice ocakların sönüşüne tanıklık ettiler. Savaştan sonra kalan kısa ömürlerinde keder hiç eksik olmadı. Dağarcıklarındaki bilgileri, kerametlerini ve emanetlerini; aç, susuz, yaralı ve yorgun sığındıkları Karacahöyük Dergahı’nın Pir Bacısı’na bırakarak bu yeryüzünden göçüp gittiler. Hüzün dolu son bir çaba ile Alevi sırlarının, sonsuzluğun boşluğunda kaybolup gitmesinin önüne geçtiler. Malya bozgunu yaşandığında Abdal Musa daha doğmamıştı. Abdal Musa 13. yüzyılın son çeyreğinde Antalya yakınlarında, Toros Dağları’nın eteklerinde dünyaya geldi. Çocukluğu; kaybettiği babasının, kocasının ve çocuğunun acısını bir türlü içinden söküp atamamış Alevi kadınlarının ağıtları, feryatları içinde geçti. Bazen birinci elden, bazen ikinci elden dinlediği, talan edilmiş hayatların hikayeleri ile kavruldu. İlk gençlik yılları ile birlikte çocukluğunun geçtiği yerlerden ayrıldı. Abdal oldu. Büyük acılar altında mahsur kalmış bir coğrafyada yıllarca dolandı. Savaştan sonra yok olmaya yüz tutmuş Alevi yolunun izlerini sürdü. Bıkmadan, usanmadan Anadolu ve Balkanlar’daki Alevi dergahlarını ve tekkelerini gezdi. Bir büyük yıkımdan kurtarılmış ne varsa özenle bir araya getirdi. Yangın yerinden çiçekler topladı. Abdal Musa’nın, memleketine dönmeden önceki son durağı Kapadokya’daki Karacahöyük Dergahı oldu. Karacahöyük Dergahı, 14. yüzyıl başlarında, eski görkemli günlerinden hayli uzak bir görünüm içindeydi. Dergah, ‘Anadolu Bacıları’ (Bacıyan-ı Rum) adı verilen Anadolu’nun ünlü kadın örgütlülüğü tarafından canla başla ayakta tutulmaya çalışılıyordu. Abdal Musa, aradığını uzun süre kaldığı Karacahöyük Dergahı’nda buldu. Burada, usulden olmamakla birlikte, dergahın ‘Pir Bacısı’ onu -Tarikat Kapısı’ndan- kendisine muhip aldı. Ona el verdi. Abdal Musa Karacahöyük’de önce muhiplikten derviş oldu. Sonra erenler sınıfına katıldı. İnsanı Kamil (olgun insan) sayıldı. Abdal Musa, Karacahöyük Dergahı’nda erkan içinde, hakikat mertebesine ulaştı. Alevi Bacıları ve onların önderleri Kadın Ana, -bu yolun en çok çile çekenleri ve felakete dayanma gücü en yüksek olanlar- kadın önsezisi ile Abdal Musa’ya güvendiler. En kıymetli hazinelerini, binlerce yılın mirasını, savaş sonrasının acılı hasadını, Malya bozgunundan kurtulmuş ve Karacahöyük Dergahı’nda misafir kalmış dervişlerden on yıllar boyunca derlenip bir araya getirilmiş savaş sonrasının acılı hasadını, yolun sırlarını ve Aleviliğin kutsal emanetlerini Abdal Musa’ya, bu yetenekli ustaya teslim ettiler. Aleviliği o yüzyılın koşullarında daha güvenli gördükleri başka bir coğrafyaya yolcu ettiler. Abdal Musa, uzun sürmüş arayışlarının nihayetinde Karacahöyük Dergahı’ndaki Alevi Bacıları tarafından bin bir meşakkat altında toplanmış ve on yıllar boyunca itina ile saklanıp korunmuş sırları ve kerametleri, Alevi yolunun temsil hakkını ve temsil hakkının nişanı olan üç parça kutsal emaneti (Kara Sancağı, Sarı Alemi ve Mermer Çerağlığı) Kadın Ana’dan devir aldı. Toroslar’ın eteklerine, doğduğu topraklara geri döndü. Burada, Antalya’nın güney batısında, bin yıldan beri kapıları kapalı duran, viran olmuş bir Alevi dergahını hayata geçirdi. Alevilik on dördüncü yüzyılda Toros’larda ve Akdeniz yalısında Abdal Musa’nın hünerli ellerinde yeniden ayağa kalktı. Antalya’nın batısında, halen yürümekte olan bu dergah onun adı ile anılır. Aşık Paşazade (1393-1491), 15. yüzyılda kaleme aldığı ‘Osmanoğulları’nın Tarihi’nde, Alevi sırrı hakikatlerinin Anadolu’nun orta yerinde unutulmuş bir dergahta, 13. yüzyılın meczup ve yorgun dervişlerinden devşirilip sonraki kuşağın bu usta örgütçüsü ve kuramcısına aktarılmasının hikayesini şu sözlerle nakleder: ‘Anadolu’ya gelen dört grup insan vardır. Biri Anadolu Gazileri (Gaziyan-ı Rum), biri Anadolu Ahileri (Ahiyan-ı Rum), biri Anadolu Abdalları (Abdalan-ı Rum), birisi de Anadolu Bacılarıdır (Bacıyan-ı Rum). Hacı Bektaş Sultan, bunların arasında Anadolu Bacıları’nı tercih etti ki, o da Hatun Ana’dır.’ ‘Hacı Bektaş; sırrını, keşif ve kerametlerini, her nesi varsa Hatun Ana’ya emanet etti. Kendisi meczup bir dervişti. Şeyhlik ve müritlikten uzaktı. Abdal Musa derler, bir derviş vardı. Hatun Ana’nın muhibbi idi. O zaman da şeyhlik ve müritlik fazla yoktu. Tarikat silsilesi de bulunmuyordu. Hatun Ana, onun (Hacı Bektaş’ın) üstünde bir mezar yaptı. Geldi Abdal Musa bir nice gün burada kaldı’. Abdal Musa, Aleviliğin yetiştirdiği son büyük dahi oldu. O; 14. yüzyılda Aleviliği, korku zulüm ve telaş altında çekildiği köşelerden çıkarıp yeniden hayata döndüren, yaşadığı yüzyılda dağılmış, perişan halde bulunan, yedi büyük Alevi ocağını yeniden biçimlendirendir. Bu sebeptendir ki, Alevi sosyal hayatını ve inanç kurumlarını düzenleyen formların ve kuralların bütünü olarak adlandırılan ‘Alevi erkanı’ ondan başlayarak bugüne değin ‘Abdal Musa Erkanı’ olarak anıla gelmiştir. |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Ali karul For This Useful Post: | Kul Seyyid (10-19-2008) |
|
|
#3 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: Rusya
Yas: 43
Üye No: 28
Mesajlar: 244
Thanks: 426
Thanked 544 Times in 172 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 229
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Abdal Musa’nın Sırrı İnsan nur-i kadimdir. Hasta değil hekimdir. Sen dahi insan isen Anla bu esrareden Işık olan bu yolda Can ile baş oynatır Sen dahi ışık isen Bakma gel kenarlardan Kaygusuz Abdal Alevi erkanının kurucusu ve son büyük üstadı,Abdal Musa , Pir Sultan Abdal,Hacı Bektaş-ı Veli,Yunus Emre ve benzeri diğer Alevi mürşitleri gibi çok sayıda araştırmaya konu olmamıştır.Onun hakkında şimdiye kadar yapılan az sayıda araştırma, onun tarihi kişiliğini ve misyonunu ortaya koymaktan çok uzak ,ciddiye alınması mümkün olmayan son derece sığ ve çoğunlukla da art niyetli olduğu her satırından belli olan metinlerdi. Abdal Musa’yı olabildiğince gözlerden uzakta ve anlaşılmaz bir bulanıklık içinde tutabilmek,bunun yapılamadığı durumlarda da ,onun kimlik bilgilerini ve yaşam öyküsünü karartmak ,Abdal Musa’yı Türk-İslam sentezinin tornasından çıkmış sanal bir hikayenin içine oturtmak araştırmacıların (!) başlıca amacı oldu.Abdal Musa’nın içine atıldığı yapma tarihin yazıcıları ‘Abdal Musa Velayetnamesi’nde yer alan Abdal Musa’ya ait bir nefesin iki dizesini tahrif ederek işe başladılar. Musa Tur’da durup münacat eyler Neslimiz sorarsan asıl Hoy’danız Başta Abdurrahman Güzel,Atilla Özkırımlı,Abdülbaki Gölpınarlı,S.Nüzhet Ergun ve Ahmet Yaşar Ocak olmak üzere pek çok isim bu uydurma dizelerin peşinden gittiler ve bu tahrip edilerek asıl anlamından çok uzaklara düşürülmüş dizeleri dayanak yaparak,Abdal Musa’nın aslen Azerbaycanlı olduğunu ve Azerbaycan’ın Hoy şehrinde dünyaya geldiğini öne sürdüler. Uydurma olduğu sonradan ortaya çıkacak olan yukarıdaki dizeleri de iddialarının kanıtı olarak sundular. Abdal Musa’nın kendi vatanında uzaklardan gelmiş bir yabancı gibi gösterilmesi ,onlara bir hareket alanı sağladı, bir çıkış kapısı oldu.Abdal Musa’nın yaşam öyküsü üzerinde buradan başlatıldılan tahrifatın ikinci adımında Abdal Musa’ya kendi yapay senaryoları ile uyumlu bir etnik gömlek giydirildiler,boynuna da hiçbir zaman mensubu olmadığı bir inancın paftasını astılar. Abdal Musa’yı başka bir amacın adamı,inanmadığı bir dinin misyoneri olarak takdim ettiler.O göçmen değil, bu ülkenin yerli halkındandı ve kendisini, bir zamanlar üzerinde gezindiği bu yaşlı topraklarla nikahlı, o kadim bir inanca adamıştı. Hoyrat ellerin müdahalesine uğramadan Fransa’da bir kütüphanenin raflarına sığınmayı başarabilmiş bir ‘Abdal Musa Velayetnamesi’ nüshasından elde edilmiş bir kopya birkaç el değiştirdikten sonra 2005 yılında araştırmacı İsmail Kaygusuz’a ulaştı ve onun tercümesi ile yukarıdaki dizelerin tahrif edilmemiş gerçek sözleri ortaya çıktı.Ve görüldü ki bu dizeleri ile Abdal Musa Alevi inanışının temeli olan ‚’varlığın birliği’ kavramına vurgu yapmaktadır. Musa durup biz münacaat eyleriz Neslimiz sorarsan aslı HÜ’deniz Hü ve Hakk ,sözcükleri Alevi terminolojisinde aynı anlama gelen ve yaradılışın/varoluşun zamana ve mekana inmeden önceki halini tanımlayan sözcüklerdir Bu nefeste Abdal Musa’nın aslının Hakk olduğunu,kendisinin Hakk’tan geldiği ifade edilmektedir.’Hakk’tan gelme’ yada ‚’Hakk’la Hakk olma’ ünlü sufi Hallac-ı Mansur’un katline sebep olan ‚’enel Hakk/ben Allahım’ deyiminin bir başka söyleyiş biçimidir. Abdal Musa’nın kimlik ve aidiyet bilgilerini,misyonunu,ülküsünü,kısaca ona ait ve onun içinde yetiştiği geleneğe ait her ne varsa el birliği ile tarumar edenler ,ürettikleri yapay senaryonun bir sonraki adımında,onu eli kılıçlı bir savaşçı, bir fetihçi olarak olmadık kalıplara sokmayı da ihmal etmediler.’Abdal Musa Velayetnamesi’nde Abdal Musa’nın ateşle imtihanını hikaye eder bir bölüm vardır.Abdal Musa Velayetnamesinde rivayet olunur ki; Günlerden bir gün Teke Beyi Abdal Musa’yı huzura getirtmek için bir askerini gönderir, ’Giden kul geri dönmedi,Yeniden bir kul daha gönderdi,o da geri dönmedi.Her gün iki üç tane kul göndermiş idi.Varanlar hemen Abdal Musa’ya derviş oluyorlardı.Bu şekilde yaz oluncaya kadar tam beş yüz kul geldi ve gelen kullardan hiç birisi geri gitmedi.Hepsi Abdal Musa Sultan’ın yanında toplanıp kaldılar.Teke Beyi de silahlanıp yaylağa çıktı.Abdal Musa Sultan dahi Genceli’ye yaylağa gitti. Teke Beyi bu kez günde beş-on kul gönderdi.Derler ki , Abdal Musa Sultan’ı getirmek için gönderdikleri kulların toplam sayısı sekiz yüz kadar oldu.Cümlesi de Abdal Musa’ya derviş olup yanında kaldılar…Teke Beyi de köy halkına emir buyurdu; -Ev başına birer yük odun getirin.,ateşe atalım.Eğer gerçek er ise gelsin ateşi çiğnesin geçsin.Ben de ona inanayım, dedi. …Abdal Musa Sultan bütün dervişleriyle ateşin içine girdi,semah tuttu.Ateş söndü ve yerinde çayır çimen bitti.’ Teke Beyi bilmedi ki bu sevdaya tutulana hiçbir ateş kar etmez.Gördüklerinden korktu ‘ormandan ormana kaçtı’ İmgelerle donatılmış bu anlatımın içinde gizlemiş olan gerçek şudur:Abdal Musa herkesin odun taşıyarak beslediği bin yıldır değdiği her yeri kavuran bir ateşi söndürmüş, üstelik yangın yerine yeniden can vermiş alevlerin kararttığı topraklarda yaşamı yeniden filizlendirmiş,her yanı çayır-çimene döndürmüştür.Bunları yaparken Abdal Musa eline ok ile yay almadı ,beline kılıç kuşanmadı. Abdal Musa ateşle olan kavgasını etrafına sevgi tohumları saçarak kazandı. Abdal Musa üzerinde yapılan tahrifatlar onun kimlik ve aidiyet bilgilerini karartmakla ve onu olmadık biçimlere yerleştirmekle sınırlı kalmadı.,Tahrifatın boyutları onun inancını ve tüm ömrünü adadığı davasını da kapsayacak biçimde genişletildi. Mantık izan ve insaf sınırlarının çok üzerine çıktı.Abdal Musa ve onun ünlü müridi olan ve yedi ulu Alevi ozanından biri sayılan Kaygusuz Abdal hakkında asılsız ve mesnetsiz iddiaların tetikçiliğini Prof. Dr. Abdurrahman Güzel yaptı. Prof. Güzel eliyle pek çok safsataya bilimsel(!) bir esvap giydirilmiş oldu.Yapılanlar Aleviliği bir başka inancın içinde görmek ve göstermek isteyenleri dahi çileden çıkarttı. ‘Abdal Musa Sultan’ı gerçek anlamda ne tarihsel ne de inançsal olarak tanımayan ve yüzü kızarmadan Kaygusuz Abdal’ı Hanefi mezhebine dahil ettiği gibi ona da ehli sünnetten yani Sünni olduğu iftirasını atan Prof. Güzel bu kitabının arkasına altmış sayfa olan elyazması metnin kırk iki sayfasını koyduğu tıpkıbasımın ‘transkripsiyonlu metnin birinci elden nüshası olduğunu’ belirtmektedir.Ancak kitabın hiçbir yerinde,kendi kitaplığında bulunan bu orijinal nüshayı nereden ,nasıl ve ne zaman ele geçirdiğine dair bilgi vermemesini de fazlasıyla yadırgadık.’ Abdal Musa’nın sırrının ve onun temsil ettiği geleneğin gizeminin kendi gerçeklerinden çok uzakta olduğu muhakkaktır.Abdal Musa geleneğinin kendi aslından uzakta kalmasının nedenlerinden biri elverişsiz koşullarda Alevilerin varlıklarını sürdürebilmek için başvurdukları bilinçli bir gizlenme , bir diğer sebebi ise Abdal Musa ile ilgili elde bulunan sınırlı bilgilerin hoyrat ellerde ağır tahrifata uğramış olmasıdır. Son iki yüz yıldan beri uzak geçmişin anılarının ağırlığından ve sorumluluğundan kurtulmaya çalışan bir topluluk , bu toprağın hafızasını sıfırlamaya çalışan sözde aydınlar bu büyük tutku ve sevgi imparatorluğunda büyük yaralar açtılar Bu topraklar üzerinde binlerce yıl boyunca kesintisiz bir biçimde yaşanmış bu olağan üstü serüven,bir kuşaktan bir kuşağa ,bir bin yıldan başka bir bin yıla heyecanından hiçbir şey kaybetmeden aktarılmış bu müthiş yürüyüş etrafımızı sarmalamış,baktığımız her nesnede,adımımızı attığımız her yerde,duyduğumuz her sesin içinde karşımıza çıkıyor.Biz yalanlar ortasında bütün duyularımızı sakatlamışlar hiç bir şeyi algılayamıyor,duyamıyor ve göremiyoruz. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Ali karul For This Useful Post: | Kul Seyyid (10-19-2008), |
|
|
#4 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: Rusya
Yas: 43
Üye No: 28
Mesajlar: 244
Thanks: 426
Thanked 544 Times in 172 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 229
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Elimizde bulunan, 16. yüzyılda kopyasından kopya edilmiş ‘Abdal Musa Velayetnamesi’ nüshalarında, bolluğun ve bereketin piri büyük Alevi kuramcısı, Alevi örgütlenmesinin son büyük üstadı Abdal Musa’nın kimliği hakkında ilk bakışta hiçbir bir bilgi verilmez. Aksine, daha velayetnamenin ilk satırında ‘Hakk onun (Abdal Musa’nın) aziz sırrını kutsasın’ denilerek, gizemli bir cümle ile Abdal Musa’nın kimlik bilgilerinin sorgulanmasının önüne geçilir. Abdal Musa Velayetnamesi’nin ilerleyen sayfalarında yine Abdal Musa’nın geçmişini yok etmaden ,ustaca kem gözlerden kaçıran pasajlar vardır. Abdal Musa Velayetnamesi’nde anlatılır ki; bir gün Abdallar’dan biri merak etti: ‘-Acaba bu Sultan (Abdal Musa) ne soydandır?’ Diye sordu. Orada bulunan diğer Abdallar bu soruyu: ‘-Biz bu Sultan’ın ötesini sormayız. Sadece onun dualarının aşıkıyız. Dediler. Abdallara bu vesile oldu ve gönül evinde onu öğrenmek istediler. Abdal Musa Sultan duydu ve şu nefesi deyiverdi. Kim bilir biz ne sırdanız Ne bir zerre oddan, ne hod sudanız Bizim hususumuz marifet söyler Biz Horasan mülkündeki babdanız .... Ali oldum adım oldu bahane Güvercin donunda geldim bu hana Abdal Musa oldum geldim cihana Arif anlar biz nice sırdanız’ Bu nefesiyle Abdal Musa, gönül evinde en yakınlarına, güneşin yerindeki (Horasan) yüksek kapıdan geldiğini,bir sırrı olduğunu ve sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini söylemekle yetindi. Abdal Musa kendi soy ağacı ve geçmişi hakkında yaşadığı dönemde, ona en yakın olanlara bile açık ve anlaşılır bilgiler vermekten kaçınmış olması bir ihtimaldir.Bir başka ve daha büyük bir olasılıkla, bu bilgiler Abdal Musa’nın yaşadığı dönemde sır değildi ve herkes tarafından biliniyordu ,’Abdal Musa Velayetnamesi’nin yazıya geçirildiği,yada elimizdeki nüshanın asılılından kopya edilidiği,büyük sıkıntıların ve acıların yaşandığı Aleviliğin eziyetli çağlarında bu sırların açıkça yazılmasından imtina edilmiştir. bir şekilde yazıya geçirilmesi güvenlik açısından sa Bizlere Abdal Musa’nın - kendi çağında ve bugün - mistik bir buğu perdesinin gerisinde tutulmuş aidiyet bilgilerine ulaştıracak anahtar sözcük Abdal Musa Velayetnamesi’nin satırları arasında gizlidir. Abdal Musa Velayetnamesi’nde yine rivayet edilir ki; üzerine gönderdiği askerlerinin geri dönmeyip dergahta derviş olup dergahta kalmaları üzerine Teke Beyi Abdal Musa’ya düşman olmuştur. Bunu duyan Teke Beyi’nin Veziri, Teke Beyi’ne gider ve Abdal Musa’yı kastederek şöyle der: ‘- Emret Sultanım, ben gideyim o Işığı huzura getireyim.’ Teke Beyi’nden olur aldıktan sonra askerleri ile Abdal Musa’nın dergahını basan Vezir, Abdal Musa’ya seslenir. ‘- Çık Işık, padişahın yanına gideceğiz. Suçlusun’. Teke Beyi’nin veziri her defasında Abdal Musa’ya ‘Işık’ adı ile seslenir. Onu Işık olarak isimlendirir. ‘Alevi Erkanı’na son şeklini ve kendi adını veren Abdal Musa, kendi kitabında ‘Alevi’ olarak değil ‘Işık’ olarak tanımlanmıştır. Abdal Musa’nın kitabının (Abdal Musa Sultan Velayetnamesi) sararmış tozlu sayfalarında ‘Alevi’ sözcüğüne hiç rastlanılmaz. Abdal Musa Velayetnamesi’nde yalnızca bir yerde, Abdal Musa’nın müritlerine söylediği nefesinde ‘Ali’ adı geçer. ‘Ali oldum adım oldu bahane Güvercin donunda geldim bu hana Abdal Musa oldum geldim cihana Arif anlar biz nice sırdanız’ Abdal Musa Sultan Velayetnamesinde yer alan Abdal Musa’nın bu nefesinde Abdal Musa, sırrını ‘Ali’ adının altına gizlediğini ve ‘Ali’ adının aslında yalnızca ‘bir bahane’ olduğunu anlaşılır ve kesin bir dille ifade eder. Yine Velayetnamede, çok açık bir biçimde nakledilir ki Abdal Musa, bir ‘Işık İnsanı’ ,bir ‘Işık Mürşidi’ dir. Kendi yaşadığı yüzyılda ‘ Işık Mürşidi Abdal Musa’ olarak ünlenen ‘ Işık erkanı’nı yeniden kurumlaştıran Abdal Musa, birkaç yüzyıl sonra ışıklar üzerine yoğunlaşan mezalimlerle birlikte tebdil-i kıyafet ederek ‘Alevi Mürşidi Abdal Musa’ oldu. Kurduğu erkan da, kendisi de zulüm ikliminde ‘bir bahane’ ile ‘Ali’ adının ardına gizlenerek yürüdü bugüne geldi. Alevi yolunun temel düsturlarından biri, erkan Alevi sözlü geleneği içinde sıkça tekrar edilen bir cümle vardır:‘Gözlüye gizli yoktur’ Bu deyim imgeler ardına saklanarak kör kalabalıkların talanından kaçırılmış sırlarının görmesini bilen gözlere kapalı olmadığını ifade etmektedir. Aleviliğin sınırlı sayıdaki yazılı kaynaklarında ve Alevi sözlü geleneğinde simge dili kullanılmıştır.Bu simge dilinden gerçek ancak bu dili bilenler anlar.Simge dili ve imgeler kullanılarak , yazıya dökülmüş Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, taşıdığı sırları her türlü kötü niyetten kaçırmakta usta olduğu kadar kendisini ehil ellere açmada son derece istekli, gizliliklerini dikkatli okuyucu ile paylaşma konusunda da hayli cömerttir. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ne zaman kim tarafından kaleme alındı bilinmiyor. Eldeki bir kopyadan kopya edilmiş nüshaların asıl ile aralarında farklar var mı yok mu tahminde bulunmak zor. Muhakkak olan şu ki; velayetnamenin bugüne ulaşmış kopyadan kopya edilmiş el yazmalarında, Abdal Musa’nın geçmişi bir yandan özenle sır edilip gizlenirken, bir yandan da gerçeğe ulaşmak isteyenler (arif olanlar) için önemli ipuçları verilmiştir. Yazarın ‘hem kimse tarafından bilinmesin, hem de kaybolmasın’ tavrı ve uslübu Abdal Musa Sultan Velayetnamesinin yoğun güvenlik endişesinin hakim olduğu çok meşakkatli ve çok sancılı bir zaman diliminde yazıya geçirildiğini göstermektedir. Velayetnameyi kaleme alan muhtemelen Abdal Musa Dergahı’nda yetişmiş, Abdal Musa’nın müridi olduğu muhakkak olan isimsiz yazar; arzu edilen amaca ulaşmış ve sırrı kaybetmeden saklamada mutlak başarı sağlamıştır. Abdal Musa’nın sırrı onun hünerli kalemi ile ‘yazılmadan yazılmış ve kimselere bildirilmeden’ yüzyıllar sonrasına, bugüne taşınmıştır. Abdal Musa bir başka nefesinde; Kimse bilmez bu dünyada sırrımı Ta ezelden çağırırım Hü deyu Diyerek temsil ettiği geleneğin başlangıcının ‘ta ezel’den geldiğini ve sırrını bu dünyada kimsenin bilmediğini ifade eder. Önceki sayfada aktarılan nefesinde de sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini dile getirmiştir. Onun sırrına ulaşmak için bir ‘arifler yolculuğu’na ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Abdal Musa’nın kimliğinde saklanan sır yalnızca onum sırrı değil, aynı zamanda bugün adına Aleviler dediğimiz o mazlum topluluğun da sırrıdır. Abdal Musa’nın adı ile ifade bulmuş ve ‘ince yol’dan yürütülerek bugüne taşınmış Alevi sırrına ulaşmak için yapılacak ‘arifler yolculuğu’nda Teke Beyi’nin vezirinin Abdal Musa’yı tanımlamak için kullandığı o gizemli ‘Işık’ sözcüğü yolcuların önüne düşen ilk aydınlıktır. Alevi sırrına erişmek gayesi ile ‘arifler yolculuğu’na çıkanların ufkunu aydınlatacak ikinci ışık huzmesi bir ünlü Alevi dörtlüğünden etrafa yayılır. Hararet nardadır sacda değildir. Keramet baştadır tacda değildir. Her ne arar isen kendinde ara. Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir. Hacı Bektaşi Veli’ye atfedilen bu ünlü Alevi deyişi; kendisini kendi doğasının, kendi coğrafyasının dışında arayanlar için söylenmiştir. Aleviliği Kudüs’de, Mekke’de, Kerbela’da ya da Necef çöllerinde aramanın sonu gelmez beyhude bir uğraş olduğunun, Hünkar’ın dilinden ifadesidir. Alevilik Anadolu’da başladı. Kaynağını bu topraklardan aldı. Burada kök saldı. Işığını bu güneşten aldı. Dallarını gökyüzüne buralardan yaydı. Bu dağlarda saklandı. Yarasına bu toprakların tuzunu bastı. Acısını bu topraklara gömdü. Her türlü sevdaların ve yangınların içine burada düştü. Aleviliğin iyice soluklaşmış hafızasında sakladığı sır aslında bu coğrafyanın da sırrıdır. Bu toprakların köşe-bucak saklanmış gerçek tarihi ‘Kadın Ana’nın ve Kadın Ana’nın çocukları ‘Işık halkı’nın tarihi ile birlikte başladı. Onlar Anadolu’da geçen beşeri zamanın her diliminde bulundular. Bu yaşlı coğrafyada yaşanan her olayın tanığı çoğu kez de yaratıcısı ve sebebi oldular. Tarihi yazdılar ama yazılı tarihte kendilerine yer bulamadılar. |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Ali karul For This Useful Post: |
|
|
#5 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: Rusya
Yas: 43
Üye No: 28
Mesajlar: 244
Thanks: 426
Thanked 544 Times in 172 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 229
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Işık Erkanı Ölçüsüz spekülasyonlar ,uydurma belgeler ve asıl nüshalar üzerindeki tahrifatlarla ortadan kaldırılmaya çalışılan Abdal Musa’nın yeniden kurumlaştırdığı ‘Işık Erkanı’ hayatın bütün alanlarına müdahale eden, yaşamın tamamını bünyesinde barındıran,geniş katılımlı bir kardeşlik örgütlenmesiydi..Bu erkan’ın amacı ve esası özetle şöyleydi: Katılımcılarının sosyal yaşamlarını da düzenleyen bu örgütlenmenin iki büyük amacı vardı . 1- Işık erkanının ilk amacı,asıl misyonu ve varlık sebebi,insanlığın uzun geçmişinde biriktirdiği yada başka bir kaynaktan insanlığa aktarılmış olan ,kadim bilgileri (insanlığın gizli sırlarını) semboller içine saklayarak , iyi yetişmiş yetkin ,donanımlı ve erdemli bireyler aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılmasını temin etmekti Işık erkanı mensuplarının ömürlerini adayarak , gerektiğinde canlarını vererek koruma altına aldıkları ve büyük bir gizlilik içinde sonraki kuşaklara aktardıkları bilgiler,sıradan basit bilgiler ve batıl dogmalar değil,evrenin ve yeryüzünün uzak geçmişi ve insanlığın,bu gezegen üzerindeki serüveni ile ilgili çok önemli ve kaybolmaları durumunda bir daha ulaşılmaları mümkün olmayan sırlardı. Bu örgütlenme içinde, herkese her bilgi verilmez , bilgi ancak yetkin olana, hak ettikçe ve hak ettiği kadar aktarılırdı ki değeri bilinebilsin. Kolay ulaşılan ve ehil olmayan elde toplanan bilgi değerini bulamayacağı, amacından uzaklaşıp ya heba olur gideceği yada zalimin elinde kötüye hizmet edeceği düşünülürdü. Örgütlenme içinde gizli sırlar kuşaktan kuşağa olgun insanlar tarafından aktarılırdı Işık toplumunda ‘’olgun insan’’ (insan-ı kamil) olmak bireylerinin önüne ulaşılması gereken üstün hedef olarak konulmuştu.Olgun insan olmak,Işık insanı için yaşamın ütopyasıydı 2-Işık erkanının ikinci büyük amacı topluluk üyesi ‘can’ların sosyal yaşamlarını ‘’sevgi ‘’yi esas alarak düzenlemekti. Yemin vererek topluluk içine katılan herkes asgari ölçüde sevgi toplumu içinde yaşamanın gereklerini yerine getirmek zorundaydı. Erdemli olmak toplumun tüm fertleri için olmazsa olmaz bir yasaydı. Topluluğun geniş tabanı bir yemin töreni (ikrar cemi) ile topluluğun kurallarına ve disiplinlerine uymaya söz verip topluluğun geniş bahçesine alınmış eli,dili ve beli bağlı olarak yaşayan yeminli yurttaşlardı.Talipler adı verilen yeminli yurttaşlar kendi köylerinde şehirlerinde yaşarlar,topluluğun rutin İbadet törenlerine (ayin-i cem) katılırlar,sürekli olarak mürşitin,pirin,dedenin kutsal gücünün denetiminde olurlardı. Abdal Musa’nın yeniden kurumlaştırdığıIşık erkanında, ‘ışık/nur’ yaradılışın öncesi sonrası ve kendisi olarak kabul edilirdi.Abdal Musa ehil olan müritlerine sırası geldikçe ‘talim ve tembih’ ettiği Işık inancının esası ana hatları şunlardı; -Alemde bulunan her nesnenin kaynağı kendi kudretinden fışkırıp yayılan ulu bir nurdur/ışıktır (Nur-u Kadim) . -Nur-u Kadim’den (Zat-ı Mutlak yada Şah-ı Merdan olarak da adlandırılır) dağılıp yayılan kudret (ruh-enerji) milyarlarca yıl sürmüş bir yolculuktan sonra, bir yıldızdan,bir yıldıza geçerek güneşe gelmiş ve güneşten yeryüzüne inmiştir. İnsanın temeli, Nur-u Kadim’den kopup güneşte toplanan bu kudrettir. Güneş Nur-u Kadimden kopan kudreti yeryüzüne aktarandır. Yaradılışın kaynağının bilinebilen, görülebilen, seçilebilen yüzüdürTüm canlar, güneş vasıtasıyla nurdan hasıl olmuştur, asılları ışıktır/nurdur.Alevi sözlü geleneği içinde bu inanış çok çeşitli biçimlerde ifade edilmiştir. Hakk-ı Tala nura tecelli kıldı O nurdan payımı aldım da geldim. (Ulu gerçeklik ışığı ğörünür kıldı O ışıktan payımı aldım da geldim) -Nurdan koparak evrenin dört kuvvetinin denetiminde ,kosmosda vücut bulmuş yaşam formlarının içinde en mükemmel olanı insandır. İnsan olağanüstü maceralarla süslü varoluş sürecinin sonunda yeryüzünde açmış nadide bir çiçektir. O yüzden yaradan (Nur-u Kadim, Zat-ı Mutlak) en görünür ve en müstesna hali ile insanda gizlidir.. - İnsanın canı sonsuz kudrettir, asla kaybolmaz ,İnsanın teni ölür,canı (ruhu) ölmez Aslolan candır . Can kaynağını başlangıcı ve sonu olmayan ilahi kudretten aldığı ve onun bir parçası olduğu için doğal olarak ölümsüzdür. Yoktan var olmamıştır bu nedenle yok da olmaz.Can geldiği kudret kaynağına geri dönünceye kadar kesintisiz bir devinim içinde bin bir değişik formda kendisine yeni yaşam alanları bulur ve yeniden doğuş döngüsü içinde, sürekli bir bedenden diğer bir bedene transfer olur. - - Bu biçimden biçime geçişlerin nihayetinde,’’her şey aslına rücu edecektir’’ ilahi yasası işleyecek ve evrende bulunan tüm varlıklar ve yaşam biçimleri gibi insan da geldiği asıl kaynağa dönerek kendisini sonlandıracaktır. -Evrende bulunan her şey parçalara ayrılmış tek bir bütündür. Yaratan bu bütünün tamamı, yaratılanlar da bu bütünün parçalarıdırlar. Yaratan, yaratılmış olan varlıkların uyum içinde birliğidir. O ulu nurdan(ışık) koparak alemlere yayılmış,evreni oluşturmuş her nesne o yüce varlıktan bir parçadır ve ondan ayrı değildir - İlahi kudretin içinde büyük ve küçük yoktur.. Yaratan yaratılmış olanın içinde zaten vardır. İnsan da tüm diğer yaşam biçimleri gibi kosmosun içinde kosmosun tüm niteliklerini içinde barındıran bir mikrocosmostur’ En büyük en küçükte gizlidir -Yaratan yaratılmışların dışında her şeyi denetleyen, yargılayan, ödüllendiren ve cezalandıran bir üstün irade değildir. Varlık birdir ve varlığın esası sevgidir. Varlığı yaratan ve yaratılanlar olarak ikiye bölmek ve bir parçayı diğer parçaya üstün ve amir tutmak, yaratılışın esasını, onu ayakta tutan sebebi anlamamaktır. Varlıkta ikilik gütmektir ki,bu da o ulu hikmete karşı gelmektir -Yaradılış zıtlıkların ve tamamlayıcı güçlerin dinamik uyumu ile dengede durur. Yaradılışı birbirinden uzak - ayrı parçalar halinde ama birbirleriyle uyum içinde ve bir bütün olarak tutan güç ,en küçük canlı hücreden, en büyük gök adası kümelerine kadar varlığın tüm parçalarını çekip çeviren ilahi döngüdür. Ayin-i Cem içinde pervanelerin döndükleri semahlar bu sonsuz ritmi tasvir eder. Erdogan Çınar Aleviligin kökleri Konu Ali karul tarafindan (10-20-2008 Saat 17:18 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Ali karul For This Useful Post: | Agnia (07-13-2009), ArdaBaran (05-30-2008), Kul Seyyid (10-19-2008), |
|
|
#6 |
|
Can Bulunduğu yer: Bajarî Sînemil
Üye No: 17
Mesajlar: 4.031
Thanks: 2990
Thanked 6016 Times in 2689 Posts REP Gücü : 27
REP Puanı : 542
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Teşekkürler abi. Kitaba giriş yaptım. Yardımlarını alıp, ciddi bir konu yazacağım.
Demdir.. Alevîlik adı ile...
ELİNE BELİNE DİLİNE SAHİP OL!!!
DERSİME SEFER OLUR; ZAFER OLMAZ (Seyit Rıza) |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Hakka Yürüdü
Üye No: 24
Mesajlar: 1.449
Thanks: 2715
Thanked 2786 Times in 1022 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 422
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ARİF ANLAR BİZİ NİCE SOYDANUZ
Kim ne bilür bizi nice soydanuz Ne bir zerre oddan ne hod sudanuz . Bizim hususumuz marifet söyler Biz Horasan mülkündeki boydanuz. Yedi deniz bizim keşkülümüzde Hacım umman ise biz de göldenüz. Hızır-u İlyas bizim yoldaşımızdur Ne zerrece günden ne hod aydanuz. Yedi tamu bize nevbahar oldu Sekiz uçmak içindeki köydenüz. Bizüm zahmımuza merhem bulunmaz Biz kader okuna gizlü yaydanuz. Tur'da Musa durup münacat eyler Neslimizi sorar isen Hoy'danuz. Ali oldum adım oldu bahane Güvercin donunda geldüm bu hane |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to kızıl_can For This Useful Post: | Ali karul (10-20-2008) |
|
|
#8 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: Rusya
Yas: 43
Üye No: 28
Mesajlar: 244
Thanks: 426
Thanked 544 Times in 172 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 229
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Tohum Toprağa Düşmeden
Beylerimiz elvan elvan üstüne Ağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Urum Abdalları postun eğnine Bağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Urum Abdalları gelir dost deyu Giydikleri hırka ile post deyu Hastaları gelir derman isteyu Sağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Meydanında dara durmuş gerçekler Çalınır koç kurbanlara bıçaklar Döğünür kudüm, açılır sancaklar Tuğlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Her matem ayında kanlar saçarlar Uyandırıp Hakk çerağın yakarlar Demine hü deyip gülbenk çekerler Nurlar gelir Şahım Abdal Musa’ya İkrarıdır koç yiğidin yuları Muhannedi çeksen gelmez ileri Akpınar’ın, Yeşilgöl’ün suları Çağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Benim bir isteğim vardır, Kerim’den Münkir bilmez evliyanın sırrından Kaygusuz’um ayrı düştüm pirimden Ağlar gelir Şahım Abdal Musa’ya Kaygusuz Abdal Abdal Musa Alevilikte birligin bereketin simgesidir,adına lokma dagıtılan ,Cem yapılan tek alevi mürşididir ,Abdal Musa. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to Ali karul For This Useful Post: |
|
|
#9 | |
|
Yeni Üye Bulunduğu yer: Gaziantep
Üye No: 1808
Mesajlar: 34
Thanks: 42
Thanked 37 Times in 22 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 32
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Aşk olan bu yolda Can ile baş oynatır Sen dahi Aşık isen Bakma gel kenareden Cemlerimizde sac çalan ve söyleyen canlarımıza Neden Aşık denir düşündünüz mü? Bu kelimenin aslı aşktır. ışık değil. |
|
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Baslatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Alevilikte Evlenme Erkânı (video) | Devrim06 | Üye Arşivi | 2 | 11-10-2009 01:21 |
| ışık Taifesine Ne Oldu? | Hüseyin Demirtaş | Hüseyin Demirtaş | 0 | 08-06-2008 15:31 |
| Alevilikte Cenaze Erkânı | Devrim06 | Üye Arşivi | 1 | 08-04-2008 15:41 |
| Alevilikte Cenaze Erkânı | Esat Korkmaz | Karışık Köşe Yazıları | 1 | 08-04-2008 15:39 |
| Aydınlatma ve ilk yapay ışık | Türkü | Bilim ve Teknoloji | 0 | 05-30-2008 11:14 |
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||