![]() |
|
![]() |
|||||||
| Mihrac Ural Mihrac Uralın Makalelerini soru ve görüşlerin paylaşıldıgı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Yeni Üye |
Nusayrilik bir kimlik tanımlaması olmamalıdır. Kimliğin tek başına bir inançla belirlenmesi çok güçtür. İslam açısından bile öyle kolay değildir. İslam ümmeti dediğimizde bile, bunun yeterli olmadığı görülür ki İslam, yasama-fetva gibi işlerlikte olan kurumlarına karşın, bir kimlik olarak ayakları yere basamaz. Nusayrilik ise bu açıdan çok geridedir. Suriye’de Nusayrilik tedavül edilmeyen bir kavramdır, Alevilik tek tanımlamadır, o da Arap kimliğinin yanında bir inanç referansıdır (senin birey olarak, bunu kimlik görmen ise genel kaideyi değiştirmez).
Nusayri tanımlaması, tamamen Osmanlıdır ve Osmanlıların yakıştırmasıdır. Alevilik ise bölge açısından da daha kapsayıcı, birleştirici yakınlaştırıcı özelliklere sahiptir. Son günlerde gündeme gelen Anadolu Aleviliği tartışmaları, bu açıdan izlenmeye değerdir. Bu konuda, iletimle beraber ayrıca bir dosya göndereceğim. Tartışmalar hakkında özetle söyleyeceklerim, aynı zamanda önermelerimle de yakından ilgilidir. Bu tartışmalar esas itibariyle Hamza Aksüt ile Erdoğan Çınar arasında geçiyor gibi. Birincisi Aleviliği İslam zemininde, bölgenin değişik etnik yapılarıyla ilgilendirmekte Horasan ve ötesiyle de ilintili ele almaktadır. Tam olarak Türkmen, Türk ya da Orta-Asya kökenli demese de armonisinde bunun olduğunu söyleyerek, Aleviliği Türkleştirme çabalarını dışa vurmaktadır. Erdoğan Çınar ise olayı genetik verilere dayandırmak istiyor. Bio-coğrafi bir ele alışa yöneliyor. Aleviliği Anadolu ve sınırlarında tutmaktadır. Genetik verilerden de bu kanaatini desteklemeye çalışıyor; biz ezelden beri buralıyız diyor. Ve Anadolu’nun genetik yapısında Türk öğesinin çok az olduğu noktasına dayanarak da Alevileri etnik olarak Türklere bağlayamayız diyor. Yerli olarak ele alınan alevi insanının genetik ve coğrafi nedenlerle Hıristiyan geçmişinin olması sonucuna varmak zor olmaz. Bu tezin bu yaklaşımındaki sakatlığın başında Anadolu Alevilerinin bu güne kadar basit bir iz bile olsa Hıristiyanlıktan bir şey taşımamış olmaları gösterilebilir. Ancak aynı tezi Arap Alevilere uygulamaya kalkışırsan çok güçlü veriler elde etmek zor değildir. Çınar, Alevilik ne İslam’dır ne de Türk’tür, diyor. Kadim zamandan gelen Hıristiyanlıkta bile gizli gizli ritüellerle bu güne gelen bin inançtır, dindir demeye eğilim gösteriyor. Bu iki farklı yaklaşımın eleştirilecek çok yanı var. Bilim adına da, siyaset adına da. Öncelikle her iki yaklaşım da geçmiş dönemden bu yana hiçbir yazılı metine dayanmamaktadır. Bu yanıyla sorunlarını bilimsel olarak ortaya koymakta çok zorlanıyorlar ve öyle zorlama şeylere gidiyorlar ki, E. Çınar çevresinden biri, büyük patlamayla evrenin oluşumundan, evrenin tüm sırlarına ve bilimin ulaştığı her şeye, kuantum fiziğine kadar ama her şeyin, Aşıkların saz eşliğinde aktardıkları nefeslerde yattığını iddia edebiliyor. Buna o kadar da inanmış ki, eski dönemde “ışık” insanları olanların kamuflaj için “Aşık” kelimesiyle örtüldüklerini, ışığın ise evrenin oluşumunda her şeyin, patlamayla başlayan hadron, lepton dönemine kadar uzatıyor (Evrenin saniyenin 10 üssü -43 anındaki hali). Bu komedi Sünni kuran yorumcularının, evrendeki her olayı ve tekniğin her gelişimini, ayetlerle açıklamasına çok benziyor. Buna rağmen siyaset bağlamında bu her iki önermenin de benim açımdan uzak-yakın anlamlı olabilecek yanları var diyeceğim. Konumuz bu değil, buna rağmen sana ipucu vereyim. Aleviliği Anadolu’nun kadim kültür ve insan dokusuna oturtmak (Bio-Coğrafi yaklaşım) Anadolu Aleviciliğinin, Türk milliyetçiliğinin arkasına yedeklenmesi önünde önemli bir engel olması dolayısıyla, olumlu karşılanabilir derim. Ama diğer açıdan Hamza Aksüt’ün ele alış tarzında, Aleviliği İslam zemini üzerinde bir eğrilme (ışık eğrilmesi anlamında fiziki bir kavram kullanıyorum burada, sapma dememek için) olarak ele alması ve bunu farklı etnik, dilsel unsurların bileşkesi olarak görmesi, bölgemizin gelecek siyasal haritası açısından önem arz etmektedir. Bölgemizdeki direnme güçlerinin, daha çok ortak paydalar üzerinde dayanışmasının sağlanmasına, katkı yapıcıdır derim. H. Aksüt’ün yaklaşımında (konusunu etmemesine karşın),Arap Aleviliğinin 960’lı yıllara kadar inen yazınsal kültürü ve literatür birikimleri bu bölgede Aleviliğin düşünsel köklerinde, önemli bir ortak çıkış noktasının olduğuna da bir işaret sayılabilir. Benim belirlemeye çalıştığım, notlarını almaya başladığım kimi temel ritüeller, kavramlar ve kurumları, bunun öyle olduğuna işaret etmektedir. Bu açıdan E. Çınarın bir adım daha geri giderek bunu Hıristiyanlıkla da ilgilendirmesi ise ancak bir ileri adım olan Alevilik içinde kalıntı halinde olmasından söz edilebilir. Bu nedenle ve iddiayla diyorum ki, gerçekçi bir bölge Alevilik tarihi, Arap Alevileri belgeleri, yazınları, risaleleri akademik bir derinlikte ve bilimsel incelemeden geçirilmeksizin yazılamaz. Eksik ve muğlak kalır. Konuyla ilgili bu kadar ipucu yeter sanırım. Pragmatik siyasal belirlemeler açısından bu ipuçlarıyla düşünsek bile, gerçek öyle değildir. Alevilik siyasal bir akım ya da siyasallaşabilir bir düşünsel veri değildir diyeceğim. Bu noktada İslam’da Hz. Ali taraftarlarıyla, Muaviye arasındaki siyasal ayrışmada taraf olmak diye yorumlanması çok yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Okumalarım, Hz. Ali döneminde bile ayrışmanın çok farklı boyutta olduğuna işaret ediyor. Muaviye tamamen, çıkarlar, egemenlik, iktidar, devlet, dünyasal verilerle düşünüp İslam imparatorluğunun kuruluşuna, Arapları bir imparatorluk altında birleştirecek yönelimlerle çalışırken; Hz. Ali, İslam çağrısının insani boyutuna önem veren bir yaklaşım içinde kalmıştı. Bu sadece Hz. Ali’yle de ilgili değildir, çevresinde yer alan ve geçmiş tutumlarıyla da bilinen Ebu Zer El Ğifari, Mikdad gibi sosyal davranışları nedeniyle eziyet görmüşlerin dile getirdiklerini de hesaba katmak gerek. Tabi ki bu başlangıç çok sonraları 960’lı yıllara doğru Hemadani devleti koşullarında, devlet lideri Seyf El Devli’nin hocası ve müsteşarı olan Hüseyn Bin Hemdan El HASİBİ tarafından derli toplu bir öğreti haline gelmiştir. Çağının üstün aydınlarından biri olan ve büyük birikimlerini yazdığı kitaplarda açıkça ortaya koyan bu şahsın, bu çağın aydını bir ate ve materyalist diyalektikle dünyayı kavrama durumunda olan beni bile yoğun etki altına aldığını itiraf edeceğim. Olayları evrimci bir gelişimle ele alışındaki bilimsel yaklaşım, “aklın süzgecinden geçmeyen şey şer-i olamaz” mealinde dile getirdiği ve yaşamın sırrını el Mana = Akıl olarak yorumlaması müthiş bir şeydir. Bu, Hz. Aliye biçtiği metafizik değere rağmen öyledir. Kaldı ki, Hz. Ali’ye biçtiği metafizik değeri, tarihi 7 dorukla (uygarlık olarak oku) ve bu dorukları oluşturan düşünsel üçleme simgesiyle ele alıp, Muhammediye kubbesinden (İslam uygarlığında) önceki 6 kubbede yaptığı gibi; Ali, Muhammed, Selman AMS diye belirlemesini, evrimci bir akıl gelişimine oturtmuş olmaktadır. Böylece bu uygarlığın aklı, manası Hz. Ali ve ehlibeytin öğretisidir, diyerek de metafizik değerlerini ayakları yere basar hale getirmektedir. Başkalarının yaptığı gibi, anlatımlarımın zorlama bir çaba olarak anlaşılmaması için, Arap Aleviliğinde laikliğin, İslam şeriatına uzaklığın yarattığı değerleri, maddi bir veri ve kanıt olarak gösterebilirim. Alevilik siyasal bir araç değildir. Alevilik; felsefi, düşünsel boyutta bir sosyal yaşam ifadesidir. Bunu, siyasal yaşamdan ne ölçüde kopuk ele alabiliriz? Bu yönde yapılacak itirazlara, Aleviliğin siyasal hiçbir önermesinin olmamasıyla, yani şer-i önermelerinin, dayatmalarının, fetvasal belirlemelerinin olmamasını dile getirerek cevap verilebilir. Ancak Aleviliğin sosyal yaşam tarzının, her tarihi kesitte ilerici güçlerin önermeleriyle kesişmesi doğrudur. Böylesi dolaylı bir sonuç olarak siyasal tutumu vardır. Ama bu gün Alevilik dün gibi sol değildir ondan çok daha ilerdedir, dersem abartılı görülmesin. Benim üzerinde ısrarla durduğum ve çoğu Aleviye söylediğim de bu oluyor: Aleviliği sakın ola ki Sünni mezhep gibi, temel dayanağı şeriatlı (kanunlu) olan bir mezhep gibi algılamayın. Böylesi bir algıyı, Aleviliğin benim bildiğim ve kütüphanemde olan tüm Batini kitap ve risalelerinde, isteseniz de bulamazsınız. Bu nedenle de, Arap Alevi şeyhlerine, şeriatımız nedir? diye sorarsanız, kestirmeden Kuran derler. Arap Aleviliğinin İslam’ın 5 şartıyla olan mesafesini burada anlatmayacağım. Başımdan geçen kısa bir anekdotla yetineceğim. Ramazan ayına denk gelen bir bayramımızda, oruç açma vakti gelmeden, yapılmakta olan ibadet esnasında NAKFE’nin (mayasız üzüm suyu) elden ele dolaştırılıp içilmesi gündeme geldi. Şeyhe orucun bozulup bozulmayacağı sorulunca, bir yudumdan bozulmaz dendi, oruç yorumları yapıldı ve orucun, aç kalmanın ötesindeki anlamlarından söz edildi. Bunlar ileri ve olumlu açıklamalardı ama aynı zamanda, Arap Aleviliğinin İslam’dan söz konusu eğrilmesinin de ifadesiydi. Oysa Sünni mezhep; dokusu gereği, Kuran’ın yetersiz kaldığı yerde bile, kanun üretmek fetva vermek için her yola başvurur. Sünnilik kendi içinde tutarlı olarak, 1400 yıldır şer-i hükümler üretmek için Kuran yanı sıra; hadis, icma ve kıyasa dayanmaya çalışıyor. Alevilik de kendi tutarlılığı gereği; bu tutucu, donuk, değişmeyen yasalara, uzak yakın dönüp bakmıyor. Yaşadığı çağın kolektif akıl ürünü yasalarını içselleştirip, yoluna devam ediyor. Arap Aleviliğinin Batini yanları, ritüelleri, Kuran’la ilgisi, İslami zeminden oldukça etkilenişine rağmen, laikliğini bu akıl yöntemiyle beslemeye devam ediyor. Şimdi sizinle olan konumuza gelelim. Konuyu dağıtmamak için kestirme ve reçeteci bir yola sapmak istiyorum. Anlatmak istediklerimi kategorileştirerek kolay bir açıklama yapmak isterim. Ele aldığız konunun üç boyutu var. İnanç boyutu, ulusal boyutu ve tarih boyutu (ki, bu sonuncuya bio-coğrafi boyutu da katabiliriz). Birincisi; İnanç boyutunda Alevilik, İslam zemininde Hz. Ali ve ehlibeytle çok yakından ilgilidir. Arap Aleviliğinin zengin tarihsel yazım literatürlerine baktığımızda; heterojen düşünsel, felsefi yaklaşımlar görsek de, İslam zemini kendini güçlüce hissettirir. Kuran’ın farklı yorumlanmasına karşın, kuransız bir ibadet, kuransız bir cenaze, kuransız bir dini kutlama yoktur olamaz da. Her ayetinin Batini yorumu olsa da gerçek budur. Hz. Ali, Hz. Muhammed, seyyid Selman ve ehlibeyt bu inancın merkezindedir. Alevi Arapların zaman zaman geri planda kalan Arap ulusalcı eğilimleri, tarihleri boyunca Araplığı İslam adı altında tekele almış Muaviyeci akıl dayatmalarıyla çok yakından ilgilidir. Atatürk’ün Türkiye Arap Alevilerinde oluşturduğu karizmanın altında da bu vardır; kim olursa olsun bir kurtarıcı arayışıdır bu. Bu arayışın siyasal bir boyutu yoktur tamamen inançları üzerindeki baskının kalkmasıyla ilgili yanı vardır. Osmanlının çöküşüyle bölgeyi işgal eden Fransız kuvvetlerinin dahi bu eğilimi istismar ettiği bilinmektedir. Arap Aleviliğinde İslam’dan eğilme ise, Anadolu Aleviliğiyle bir kesişme, bir kök birliğine işaret eder. Bunlar arasında ilk göze çarpan, ibadetlerinde Arap Alevilerinin kıblesiz Cem’i yer alır (cem, tamamen Arapça bir kelime olup; toplanmak, toplamakla ilgilidir. Arap Alevileri ibadet topluluğunu ifade eder, ibadete giderken de “rayhin ila el cem” derler. Ancak Türkçede ayn sesi ve harfi olmadığı için cem’in sonuna gelmesi gereken ayn harfi konmuyor ve telafüz edilmiyor). Anadolu Aleviliğinin farklı “don”da yeryüzüne yeniden gelme olayı ise, Arap Alevilerinin reankarnasyonudur. Ruhun ölümsüzlüğüne inanılmasıdır. Bu açıdan da Kerbela olayını, Şiilerin anladığı anlamda ele almazlar (intikam alma, dövünme gibi dünyevi algılarla Hz Hüseyin’in katlini anmazlar) ve Hz. Hüseyin’in ölmediğine, Hz. İsa gibi gökyüzüne yükseldiğine inanırlar. Talip ise Arap Aleviliğinde tilmizdir, inancı talep eden, öğrenmek isteyen, taşıyacak olan kişidir, ilk öğretileri alabilecek ve şahitler huzurunda bunu taşıyabileceği onaylanan kişidir. Anadolu Aleviliğinde Nakib, Arap Aleviliğinde, cemin (ibadetin) olmazsa olmaz erkanıdır, ritüellerin sunucusu ve Şeyhten (dede) sonra gelen ön önemli elemandır. Anadol’u Alevilerinde Hz. Muhammed’ten 40 eşit parçaya bölünmesi istenen üzüm tanesi olayı vardır. Hz Muhammed bu sorunu, üzüm tanesinin suyunu sıkarak 40 kişiye eşit olarak dağıtarak çözdüğü rivayet edilir. Bu anekdot, Arap Alevileri Ceminde ortak bardaktan herkesin birer yudum aldığı NAKFE denilen mayasız üzüm suyu olarak belirir (Taze üzüm sıkılarak ya da üzüm kurusu suda çözülerek, ritüellerin yapılacağı günde, mayalanmasına müsaade etmeden ritüellerin bir unsuru olarak yudumlanır). İki Alevilik arasında kelime olarak aynıyla geçtiği için bu birkaç örneği seçmekle yetindim. İkincisi; Ulusal boyutta Arap Alevileri Arap’tır. Ulus tanımını burada çözümlemeyeceğim. Ancak ulus; kapitalizmin şafağında, tarihten gelen coğrafi, kültür, ortak ruhi şekillenme üzerinde dil birliği ve ekonomi birliğidir. İşgal altında da olsa, uzun sömürgecilik koşulları altında da olsa, toprakları farklı devletler tarafından işgal edilmiş ya da devletlere parçalanmış da olsa ulus, bu özellikleriyle canlı bir toplumsal organizmadır. Bu Kürtler için olduğu kadar, Liva İskenderun Arapları için de geçerli bir durumdur. Ulusal aidiyet, Liva İskenderun’da kendini her yerden çok daha etkin olarak gösterir; hüzün ve sevinçlerinde, inanç ve yaşam tarzlarında, reflekslerinde ve devletlerinin askerlerini getirip sınır diye ilan ettikleri dayatmalar biraz çözüldüğünde, ulusun geneliyle olan ilişkiler ve kültürel, ruhsal tutumlar çok açık olarak kendini gösterir. Bu açıdan benim algıladığım önemli bir örnek daha var. Avrupa’ya işçi olarak çıkan Hatay’lı Araplar, çoğunlukla çalıştıkları ülkenin dilini hızla öğrendikleri gibi, kendi anadillerini ön planda tutup, bunu ikinci kuşaklara öğretiyor. Türkçe ise, yabancı dil olma vasfını bile kaybediyor, öğretilmiyor. Devlet baskısı, dayatması ve yaşamı tek dile endeksleyen egemenlik alanlarından çıkar çıkmaz, insanlar kendi anadillerine ve öz kültürlerine, ruhi şekillenmelerinin davranışlarına yöneliyorlar. Bildiğim onlarca aile ve özellikle Samandağlı ailelerin, Avrupa’daki davranış eğilimleri bu yöndedir. Bunun ifade ettiği çok şey vardır. Ben sadece ulus açısından Hatay Arap Alevilerinin davranış ve özellikleriyle ilgili olarak bu örneği vermek istedim. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Yeni Üye
Üye No: 1480
Mesajlar: 23
Thanks: 0
Thanked 36 Times in 11 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Bu veriler, bizlerin Araplığı için yeterlidir sanırım. Detayda ise; Arap Alevilerinin Araplığı, daha çok Suriye standartlıdır. Bunu şu nedenle belirtiyorum; Arap âleminde yaygın olan ve daha çok Baas ideolojik söyleminin merkezini teşkil eden “okyanustan Haliç’e” Arap ulusu tanımlamasının kimi zaafları nedeniyle, Suriye Araplarının daha tutarlı bir toplumsal doku oluşturduklarını vurgulamak için belirttim. Kimi siyasi eğilimlerin ( Kavmiyin el Suriyin) Büyük Suriye tezleri ( Hilal el hasibi toprakları; Irak, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan) Arap ulusunu tanımlamaya yetmeyeceği gibi coğrafi bir yerel alanı ulus için yeterli görmekte yanlıştır. Bu yaklaşım daha çok Hıristiyan kökenlidir ve Arapların İslami dev coğrafyası içinde kaybolma kaygısının etkisiyle beslenmiştir (Suriye sahil Alevilerinin önemli bir kısmı, aynı nedenlerle bu eğilim içinde olmuşlardır. Ta ki, Baas içinde ve özellikle askeri kanadında güçlü bir Alevi birikim olup etkin hale gelene kadar. Bugünkü durumda Suriye’deki Aleviler, Müslüman Kardeşler terör örgütünden çektikleri ve bölgedeki gerici güçlerin yarattığı kaygılarla, laik ve ilerici rollerini hala taşıyan Suriye Baas Partisi içinde tutunmayı uygun görüyorlar. Suriye Baas Partisi ile Saddam’ın Baas Partisinin on yıllar boyu sert çatışmalar içinde olduğunu burada ayrıca hatırlatıp aradaki farkın unutulmaması gerektiğine dikkat çekeceğim, her iki partide sosyalizm söylemleriyle iç içe ulusalcı söylemler ağır bassa da).
Bu belirlemelerin ışığında, “Araplık bence İslam sonrasına özgü bir olaydır ve yayılmacılık sonrası diğer halk objelerine bir örtü çekmiştir” söyleminiz, sanırım bölge tarihi üzerinde eksik okumalarınızla ilgilidir. Unutmamak gerekir İslam’dan önce, Hıristiyan Araplar bölgede yaşıyorlardı ve onlardan da önce proto-Arapçanın yaşandığı bir bölgedir Ortadoğu. Bu güne kadar ibadetini Arapça yapmaya devam eden Hıristiyanların olduğunu göz önüne alacak olursak, Araplığı İslam’a bağlamak çok yüzeysel bir yaklaşım olur. Hatta bu Arap inanç topluluklarının bu gün kendilerini Rum Ortodoks vb gibi tanımlamaları etnik bir tanımlama değildir. Siyasi aidiyetle ilgili bir tanımlamadır. Unutmayın Selçuklular bile doğu Roma toprakları üzerindeki hakimiyetlerini bir böbürlenme ya da üstünlük kurma propagandası “Salatin el Rum” olarak kendilerini tanıtmayı isterlerdi. “Selaçike El Rum” tabiri Anadolu Selçuklularını tarih kitaplarında tanımlayan bir sıfat olarak görürüz. Rum tanımlaması burada tamamen siyasi-coğrafi bir tanımlama olarak yerini alır. Rum Ortodokslukta, Bizans egemenliğine bağlı Hıristiyanları tanımlamak için kullanılırdı bu güne bunun üzerinden gelmiştir. Etnik değil siyasi bir tanımlamadır. Arapların bölgemizde varlıkları ve davranışlarıyla ilgili kadim tarihsel yazılı belgeler açısından Heredot tarihinde sürülebilecek izler vardır; Pers-Grek savaşlarında bu bölgelerden Arap tugaylarının savaşlara katılımı anlatılır, Bizans tarihinde, bölgemizdeki Arap toplulukları üzerindeki hakimiyetten söz edilir, İslam öncesi dönemde Hıristiyan olan Gassaniler devletinin de olduğu bilinir. Buna rağmen ulus ve genetik yapının eşit olması gerektiği gibi bir yaklaşımın, yanlış olduğunu size belirtmeyeceğim. Böyle bir düşünce Irkçıdır, Nazi’lerin deneyiyle de fiyaskosu belli olmuştur. Bu konuya ilişkin sohbet ettiğim Sabri Yıldız arkadaşın “Bu günkü dokumuzu baz almazsak, evrimsel süreci düşündüğümüzde biz maymunuz demeliyiz” diyor. Bu tabiî ki kabul edilebilir bir şey değildir. Bu kanıda olmadığınızı tahmin ediyorum. Genetik olarak Araplık aramak ise Arap ulusu aidiyetiyle ilgili bir şey değildir. Arap ulusunun şekillenişinde en önemli yanlardan biri İslam’dan bu yana alsak da 1400 yıllık bir yerleşiklikten söz etmemiz gerekecek. Göçebeliğini İslam’la genel olarak aşmış olan, Cami etrafında medenileşmeden yana yerleşim yapan bir şehirleşme örgüsü taşımaktadır. Göçebe toplumların çadırları ile yerleşik toplamların camisi arasındaki farkın anlamı burada kendini gösterir. Demem o ki İslam, Arapları bir ulus olma yönünde birleştiren çok önemli bir unsur. Modern Arap ulusunun doğuşu, doğal olarak 20.yy ortalarına doğru olmuştur. Ancak İslam’ın Arapça dille ilgili referansları, Arapları çok erken dönemlerde modern ulus olmaya hazır hale getirmiştir. Bu yüzden 22 devlet olmalarına ve kaçınılmaz olarak 22 ayrı ekonomi olmalarına rağmen Araplar, modern kıstaslara sahip bir ulus olarak dünya uluslar topluluğu içindeki yerini almıştır. Osmanlının sür git Batıya doğru göçebeliği, sık sık başkent değiştirmeleri, resmi dilin zaman zaman Farsça, Arapça olması, uzun imparatorluk dönemlerine rağmen gecikmiş uluslaşma sürecine girmiştir. Bunun sancıları ise ayrı bir konu; bu gün ortak ülkemizde, ortak bir üst kimliğin olmaması, kimlik bunalımını takip eden kaosların zemininde bu gerçekler bulunmaktadır. Bu noktada; “Belki Asur ve ya Fenike kökenli olduğuma inanırım da ama Arap olduğuma inanmıyorum. Sonradan İslam’ı seçmiş bir Süryani de olabilirim” söylemini sanırım daha dikkatli kullanma durumunda olacaksın. Ben de genetik olarak El cezire El Arabi’yeden (Hicaz, Yemen) fütuhat nedeniyle İslam ordularının öncü kabileleri olarak geldiğimiz hakkında kuşkulara sahibim. Fenikeli ya da daha sonra gelen etnik dokudan da olabiliriz. Bu bizim coğrafi ve genetik tarihimiz olabilir. Bunun için çok şey de söylenip yazılabilir. Ancak bilimsel konuşacak olursak, bu günkü Arap Alevileri taşıdıkları tüm özgünlüklere rağmen, Arap ulusuna mensuptur. Kimlik hakları arayışlarının gündeme getirdiği ya da getireceği özgürlük ve demokrasi sorunlarının merkezinde de bu vardır. İnanç hiçbir zaman sosyal yaşam için bir kimlik oluşturamaz. En fazla bir alt kimlik olarak yerli yerini bulur. Siyonizm’in, bölgemizde binlerce yıldır diğer inanç ve halklarla barış içinde yaşayan Yahudi inançlı insanları aldatarak giriştiği İsrail deneyi, gerçekçi olmadığı kadar, kaoslarla doludur. Halkların yaşam süreleri itibariyle çok toy olan (60 yıl) İsrail deneyi hala saf bir Yahudi devleti olmadığı gibi, insanlığın, dünyanın barışını tehdit eden duruşu ve yapısıyla, uzun tarihi kesitlere dayanıp yaşamasının mümkün olmayacağı açıktır. Arap Alevilerinin Araplıkları, ulusal bilince ilk adımı atanların Antakyalılar olmasıyla da çok önemli belirtilere sahiptir. Bu açıdan Zeki el Arsuzi önderliğindeki URUBA hareketini iyi değerlendirmek gerekir. Arap ulusal uyanışının merkezinde Antakya’nın, Arap Aleviliğinin merkezi olan kadim şehrin olmasının anlamlı yanları vardır. Tarihleri boyunca İslam’la Araplığı özdeşleştirenler modern çağda ulusal uyanış için ciddi hiçbir girişimlerinin olmaması araştırılmaya değer yanlar taşımaktadır. Buna karşı bu araştırmayı önerme ve fiili Arap Alevilerinin yapması ise oldukça anlamlıdır. Böylesi bir öncülük, gerçekte bir tür özgürlük arayışının kendini ifade etme biçimlerinden biri olarak algılanması yanlış olmayacaktır; Arap ulusal uyanışında Hıristiyan Arapların katkısının Arap Alevilerinin katkısıyla eş zamanlı olması bu algıyı güçlendiren bir veridir. Arap ulusal uyanışının öncüleri Antakya’lıdır. Zeki el Arsuzi ve arkadaşları. Bunlar arasında hala yaşayan bir tarih olarak babam Zeki El Kasım (Ural), URUBA hareketi önderleri olarak ilk Arap ulusal uyanış hamlelerini URUBA hareketiyle ortaya koymaları, potansiyel etkinlikleri kadar bu uyanışın fiili unsurları olduklarını da göstermişlerdir. Buradan başlayan uyanış, tüm Arap alemine yayılmıştır (1920-1940). Değişik yazılarımda bu konulara zaman zaman değinmekteyim belirtmekle yetineceğim. Hatay ve Hatay Arapları, Arap ulusal uyanışın teorisyenleri ve ilk fiili adımlarını atanlardır. Bunun nedenleri arasında, Antakya gibi tarihin en kadim başkentlerinden birinin mozaik yapısı olduğu kadar, şehir örgüsünün insan bilincinde yarattığı dinamiklerin de etkisi olduğu söylenebilir. Arap ulusal uyanışı öncülerinin hala diriliğini koruyan verilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır; unutulmamalı ki, 130 yıl Fransız işgali altında “Fransız Cezayir’i” denilerek anılan Cezayir, sonunda bağımsızlığını Arap Cezayir olarak kazanmıştır. Üçüncüsü; Genetik açıdan durum nispeten farklıdır. Arap Alevilerinin yaşadığı saha üzerine verili araştırmalar çok azdır. Hala sorunsuz bölgeler olması itibariyle de, ağlamayan çocuğa meme vermeme durumları sürmektedir. Ancak bilimsel verilerde renkli gözlülerin, beyaz tenlilerin genellikle kuzey ülke kökenli olduğu belirlenir. Bu türün Arap Alevilerinde yaygın olması anlamlı olabilir, ancak bilimsel bir değeri olup olmadığı belirlenmemiştir. Kavimler göçü ve büyük göçlerin yarattığı genetik karmaşada bu gün, kendimizi geçmiş atalarımızın genetik mirasçıları olarak ifade etmemiz ve buradan hareketle de kültürel, tarihi bir sosyal yapıyı temsil ettiğimizi dile getirmek güçtür. Irk araştırmaları çok çetrefilli olup; tarihi, kültürel oluşumlardaki rollerinin çok az olduğu bilinir. Ve var olan roller de, coğrafi etkinin dışında değildir. Fenikeli ya da Süryani olup olmamızın bu gün için, özellikle siyasal davranışlarımız açısından çok önemli bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bu arayışları kimlik bunalımından kurtulmamış bireyler açısından anlamlı bulsam da, istisnaların genel kaideyi bozmayacağını düşünüyorum. Olumlayabileceğim şey, Arap Alevilerinin bu toprakların yerlisi olduklarıdır. Bin yıllardan beri, bu topraklarda oldukları gerçeğine daha yatkınım. Öncü Arap fetihçi kabilelerinin, fethedilen alanların uç beyleri yapıldığı gerçeğini göz önünden çıkarmadan. Böylesine sınır yerlerde gerçek Arap kabilelerinin olma ihtimalini de dışlamadan. Genetik geçmişimiz, inanç ve ulusal ölçeklerimizi değiştirmez. İkisi birbirinden ayrı şeylerdir. İnanç ve ulusal ölçeklerimiz, sonradan kazanılmış tarihi kültürel unsurlardır. Belli tarihsel kesitlerde de değişme eğilimi içindedir. Genetik verilerimizin, kültür ve tarih verilerimizin oluşmasında hiçbir rolleri yoktur. Böylesi rolleri arayanların Hitler gibi deneyleri de, tarihsel bir fiyasko olduğu kadar, büyük bir trajedi olmuştur. Genetik verilerimizde, mutasyon ve çevreyle uyumlaşma nedeniyle bir farklılaşma olmazken, inanç süreçlerimizde farklı aşamalar çok iğreti şekilde izlenebilir. Mesela Samandağı’ndaki Hıdır aleyh el selamın makamının; önceleri bir meteor olduğu ve öyle tapınıldığı, sonra çok tanrılı dönemde ise Apollon tapınağı olduğu, ardından Hıristiyanlıkta Mar Circuos olduğu ve bu gün İslami Alevilikte de Hıdır’a kadar geldiği bilinmektedir. Bunu tüm ziyaretgahlarımız için söylemek abartılı olmayacaktır. Dolayısıyla genelimiz için (bireysel anlamda özgür inanç tercihlerine sahip olsak da) inanç tercihimiz bu tarihi aşamalardan biri olmayacak, bu günkü inanç var oluşumuzla tanımlanacaktır; o da Aleviliktir. 84’e yakın dini bayramımızın önemli bir kısmının Ortodoks Hıristiyan bayramıyla aynı olması, aynı isimleri taşıması (Bırbara, Salip, Cuma el Mukaddesi, Milad, Şamun el Safa vb) ve aynı tarihlerle kesişmesi tesadüf değildir. Buna rağmen inancın temel zemini İslam’dır, eski inançlar yeni inanç içinde belirleyici bir unsur değildir. İnanç evrimimizin mutasyonu; Hıristiyanlık döneminde üzerimize gelen İslam hamlelerine karşı, malımızı, mülkümüzü, ırzımızı koruma reflekslerimiz sonucu, İslamlaşmakla ilgili bir süreçte olabilir. Böylece İslam’ı kabul edip; eski inancımızdan çok şeyi sokuşturarak, içsel reflekslerimizi, muhalif olan Alevilik içinde ifade etmiş olabiliriz. Bütün bu önermeler aynı kapıya çıkar, inanç, bu gün itibariyle bizler Aleviyiz, artık ne Hıristiyan ne de Arap dışı bir etnik toplumuz. Yadsınmanın yadsınması kuralı gereği, bilim de öyle olduğunu söyleyecektir. Yeni eskinin içinden doğar, eskinin izlerini alır. Yeni nitelik olarak eskiden farklıdır. Bu kategorik ayrım; bizim siyasal, sosyal, kültürel tercih ve yönelimlerimizi oluşturacaktır. Siyasal jargonumuzdan programlarımıza kadar da her şeyi belirleme durumunda olacaktır. Genetik köklerimizin araştırılması ve bundan çıkacak sonuçların oynayacağı roller ise akademik alanda anlamlı olacak ve varsa başka sonuçları onunla ilgili tutumlarımıza yön verebilecektir. Tersi duruşlar, bulanıklığı, kimliksizliğimizi, saf tutuşumuzdaki kararsızlıkları, tutarsızlıkları gündeme getirecektir. Kah şu ulustan, kah bu inançtan sathi eğilimler içinde, insani mesajımızı ve sorumluluklarımız karşısındaki tutumlarımızı kaypaklaştıracaktır. Bizleri şu ya da bu güçlü etkilerin uydusu haline getirecektir. Birey olarak öyle olsak da bunu toplumumuza dayatma durumunda olmamız mümkün değildir. Bizden sonraki kuşaklar bu konuda net ve açık tutumlarla dik durmayı başarabilecektir.. |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| aleviliğin, gen, sorunu |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||