Azınlıklara Karşı Faşizanlık Osmanlı Aklının Cumhuriyet Elbisesi Giymiş Halidir.
Azınlıklara yapılan baskıları devletin faşizan uygulamaları olarak görmek yanlış değildir. Bu belirlemede tutarlı olmak için, toplumun tarihiyle yüzleşmesi gerekmektedir. Bu yüzleşme ne bir başbakanın ne de tek tek bireylerin söylemleri değildir...
Azınlıklara yapılan baskıları devletin faşizan uygulamaları olarak görmek yanlış değildir. Bu belirlemede tutarlı olmak için, toplumun tarihiyle yüzleşmesi gerekmektedir. Bu yüzleşme ne bir başbakanın ne de tek tek bireylerin söylemleri değildir. Yasal, anayasal kurumsal ve işlevsel dönüşümlerle bunun yapılması gerekmektedir. Sonuçta anayasası kurum ve kuruluşlarıyla bu yüzleşmeyi ikame etmeyen toplum, tarihiyle yüzleşmeyi değil tarihi aldatmayı denemiş olur.
Tarihiyle yüzleşmek ikircimsiz bir çabayı ve duruşu gerektiriyor. Bu ülke tarihinde yüzleşmesi gereken çok önemli hatalar yaşamıştır. Bunların başında Ermenilere dayatılan 24 Nisan 1915 tehciri ve soykırımıdır; Rumlara (6-7 Eylül 1955), Kürtlere (19 isyanın her birinde), Araplara (Osmanlı’nın 1516 Mercidabık’tan, Hatay’ın ilhakına kadar 23 Haziran1939 ve bu ilhakla dayatılan Arap (Alevi, Sünni, Hıristiyan ve Ermeni) zorunlu tehcirleri azımsanmayacak kapsam ve hacimde bir faşizanlık taşımaktadır. Dünüyle bugünü arasında bu devlet faşizan dayatmalarla egemenlik sürdüğü topraklarda her zaman bir yabancı işgal kuvveti gibi ayakta durmaya çalıştı. Bir gaspçı psikolojisiyle yerli halklara davranmış, tedirginliğinin, korkusunun ve gerçeklerden kaçışının refleksleriyle katliamlara yönelmiştir. Bunun farkında olmamak çok daha vahim bir toplumsal şizofreni halidir, milliyetçi refleksleri besleyende bu haldir.
Ortak ülkemizin genç kuşakları kendi ilişkilerini oluştururken önceki kuşağın bu yöndeki sorunlarını da aşmaya hazır olmalıdır. Bir yeniden toplumsallaşma sorunuyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği tarihle yüzleşmemiz kadar önem taşımaktadır. Bu süreçlerden başarıyla geçebilmek gerçek anlamda bir demokratikleşmeyi gerektiriyor. Özgürlük ise buna giden tek yoldur.
Bu yol siyasilerin prestij kazanması, popülist yönelimlerin ihtiyaçlarını karşılama adına yapılacak bir şey değildir. Böylesi çabaların kazanımları hiçbir zaman toplumun tarihle yüzleşmesine kapı aralamaz. Bu çabaların kalıcı ve derinliğine bir yol takip etmesi de söz konusu değildir. Bir başbakanın dile getirdiği söylemler tarihle cesurca yüz yüze gelme olayı olamaz. Demokrasi ve özgürlük süreci bir yapılanma sürecidir. Bir dönüşüm kurumlaşma olayıdır.
Tarihle yüzleşme, Davos’ta Siyonistlerle söz düellosu ardından mayınlı tarlaları Siyonistlere vererek başarılacak bir iş değildir. Tutarlı olmak, kalıcı sonuçlar elde etmek ortaya atılan söylemin arkasında durmayı, bunun mantıki sonuçlarına kadar gitmeyi gerektirir. 6-7 Eylül Olayları’nı faşizan uygulamanın ürünü görmek doğrudur ama bunu Ermeni Soykırımı’nı görmezden gelerek yapmak tutarsızlıktır; Kürtlerin Cumhuriyet Türkiye’si boyunca 19 kez toplu kıyıma, sürgüne, tehcire, kovuşturmaya uğramalarını göz ardı etmek, Hatay ilhakıyla göçe zorlanan Arap ve Ermenileri bugüne kadar süren vahim akıbetlerini göz ardı etmek tutarsızlıktır.
Tarihsel yüzleşme öncelikle ikircimli olmaktan çıkmakla başlar. Yüzleşmenin ortaya koyacağı gerçeklerle, sorunları aşma iradesi gerektirir. Bunu yapmayan bir toplum devletinin esiri olarak barışı da yitirmiş olur.
Ortak ülkemiz, birimizin değil hepimizindir. Bu ülkede, eşitler olarak yaşamak istiyorsak tarihle yüzleşmemizi cesurca yapmalıyız, bunun gerektirdiği kurumlaşmalara, özgürlük ve demokratik yapılaşmalara yönelmeliyiz. Bunun yolu da, farklılıklarımızın özgün örgütlenmesini ve özerkliğini kurucu bir eşit olarak algılamayı kabulü gerektirir. Bu zemin üzerinde yükselmeyen özgürlük, tarihle gerçekçi bir yüzleşmeyi üretemez.
Mihrac Ural
|