Devletle ilişkiyi “zina suçu” işlemekle eş kabul eden bir kültürün “evlatları”, devlet çağırdığında “iradeyi bizlere emanet ederek” koşar adım “Huzur”da sıraya girdiler. “-Hayır, iradeyi bize bırakmayın, bu size lâzım!”, diye feryat ettikse de duyan olmadı.
Devlet beni-bizi çağırmadı. Eğer çağırsaydı reddederdim: Kültürümüzün diliyle “-Beni sen çağıramazsın, beni çağırsa çağırsa örgütlerim çağırır”, derdim. İşin gerçeği örgütlerimiz istese de beni/bizi çağıramazdı: Çünkü “Çalıştay” takviminin yaşama taşınmasında örgütlerimizin Alevilik adına kullanabilecekleri bir “iradeleri” yoktu. Yani örgütlerimiz iradeden “yoksundu”; sadece “devlet çağrılısı” idi onlar. Bu çok acı bir durum. Daha önce söylemiş-yazmıştım, Alevi topluluğu adına “irade kullanan” örgütlerimizle devlet masaya oturmadığı sürece “çözümün yolu açılmaz”, diye. Yine aynı kanıdayım.
Aleviliğin siyasal iktidarlar tarafından tehlikeli görülmesinin nedeni temelde “özgürlük ideali”dir: Özgürlük ideali “bireysel-toplumsal bir rüya biçiminde görünüşe taşındığı” için “risk” kabul edilmiştir. Bu nedenle, bir gün bulundukları makamdan-aşamadan uzaklaştırılabilecekleri algısını öne çıkardığı için “liderde” ya da “yöneticilerde” korku yaratarak, ezilenlere günün birinde kendilerini yönetecek denli özgür olabilecekleri “umudunu” aşıladı ve yaşadığımız ana taşınabildi. “Gerçekçi ol, olanaksızı iste”, özdeyişinin altında toplandıkları için “yasaklamayı yasaklayarak düşü iktidara taşımaya” çalıştılar. Bu Yol’da, başarının karşıtı anlamında her “başarısızlık”, başarıyı “besleyen” bir “yaşam kaynağı” oldu: Bu kapsamda Alevilik kimi kez, kendi “başarısızlığından doğan” bir “anka”dır.
Ne yapalım: Seçeneksiz; yöneticilerimizin aymazlığını, “başarısızlığımızdan doğma konusunda, başarıyı besleyen bir kaynak olarak algılayacağız”.
Devlet ne yaptı: Devlet koşullarını hazırladı; kendi “yakasından ve kendine hizmet edenlerden” kimleri çağıracağını saptadı, “bizim yakadan” da “seçmece” temsilcileri davet edip “zorunlu” çağıracaklarına çoğunluk sağladı. “Niteliği niceliğe boğduracak” koşulları hazırladığında, “-Haydi beyler buyurun!”, dedi. Sözcülerimiz-temsilcilerimiz ne yaptı? “-Devlet bizi ciddiye aldı; aman kaçırmayalım; koşalım; isteklerimizi bir kez daha yineleyelim”, çabasına girdi. İşte burada açık açık belirtiyorum: Benim bulunduğum noktadan bakıldığında “Çalıştay kendi sonucundan utanacaktır”. Utanılacak bir sonuç üretmek için bu çaba niye?, diye sormadan edemiyor insan. “Çalıştay”a katılan örgüt temsilcilerimizin “değerlendirmelerini” okudukça Arnavut atasözü gelip “çakılıveriyor” beynime: “Akıl külahta bir çividir, yumruk vurmadan girmez”.
Her zaman söylüyoruz-yazıyoruz. Örgütlerimiz “kocaman insan”dır, bizler “küçük insan”ız. “Kocaman insan” durumundaki örgütlerimiz “az hata” ile çalışır, “küçük insan” olan bizler, doğruyu yakalayabilme şansımızı yükseltebilmek için “bedeli” anlamında “hata yapma özgürlüğünü kesintisiz biçimde kullanarak” çalışırız. Tasarımın mantığı gereği, örgütümüzün/örgüt yöneticilerimizin “az hata” yapması için “çok hata” yapan aydınının “bilgisiyle beslenmek” durumundadır. Yöneticilerimiz aydınından sakındığı için zaman zaman devreye sokulan “aydın bilgisi” onda “yumruk” etkisi yaratıyor. “Doğru söylemek acıdır ama sen yine de doğruyu söyle”, özdeyişinin izinde bir kere daha belirtelim: “Tam da bu nedenle yöneticiye bilgi dışarıdan verilir”. Bu süreç sağlıklı çalışmazsa yöneticilerimiz, “bilme-yorumlama-yapma” konusunda bir “beslenme bozukluğu” içine düşerler. Devletin “çağrılısı” olarak toplantıyakatılan örgüt yöneticilerimizin “Çalıştay”ı olumlayan görüşleri bunu kanıtı durumundadır: Utanılacak sonucu bize/bizlere “onur” diye “pazarlıyorlar”. Aradan bir ay kadar zaman geçti; Federasyonumuz “malumu” algılamış gözükerek bize sesleniyor: “… Siyasi irade; Alevilerin üzerinde uzlaştıkları talepler konusunda adım atmak yerine, çalıştaylar dizini düzenlemektedir.
Alevi Bektaşi Federasyonu ve diğer Alevi Kurumları yapılan ikinci çalıştay ve yapılacak olan çalıştaylarda sürecin dışında bırakılmaktadır. Yapılacak olan çalıştaylara gözlemci olarak katılma talebimiz dahi Bakanlıkça reddedilmiştir….
İkinci çalıştayla birlikte bu çalıştayların amacı dışına çıkma ihtimali güçlenmiştir. Alevi Bektaşilerin sorunları ve buna ilişkin çözümlerinin konuşulduğu bir çalıştaylar serisi olmaktan öte, Alevilere hakaret edildiği toplantılar haline dönüşmektedir….”
Kendilerini kutlarız ve hatırlatırız; devlet ikna olmaz, devlet, yaşamın çelişkisiyle “dövülerek terbiye edilir”. Biz devleti “ikna etmek” için değil; devleti, onun siyasetini “terbiye etmek” için çalışırız.
Açılım’la devlet-hükümet, özel anlamda Sünnilik ile Aleviliği “evlendirmeye” çalıştı: O zaman ben de bu “evlilikte, evlilik içi bir tecavüz durumu var, böyle giderse yarın bu tecavüzden doğacak çocuklar bizi Alevi zeminden kovacaktır”, değerlendirmesini yaptım. Anlaşılacağı gibi böylesi bir son “Aleviliğin ölümü” demektir. Hükümetin arkada durduğu, içimizden biri “dönen kimlik” Reha Çamuroğlu’nun “koçbaşı” göreviyle ön aldığı bir girişimdi Alevi Açılımı. Her köktendinci kimliğin mayasında bulunan Alevilere yönelik “öc güden içgüdü”, istemdışı hatalar yaparak Alevi Açılımı’nı hükümet açısından verimsiz kıldı. Hatalardan ders çıkarmış görünen hükümet, Alevi Açılımı’nı Alevi Çalıştayı’na dönüştürdü; bir günlük evlilik töreni, kırk gün kırk gece sürecek bir şölen durumuna geldi. Değişen bir şey yok, yine devletle Alevilik, güncel dille söylersek Sünnilik ile Alevilik evlendiriliyor. Yine “evlilik içi bir tecavüz” söz konusu: Bu tecavüzün çocukları “Aynı Allah, aynı peygamber, aynı kitap”, diye bağıracak; “Sünnilik büyük din, Alevilik küçük din”, diye haykıracak. “Allahımız aynı Allah değil haberiniz olsun; biz peygamberli din değil okullu bir kültürüz; bizim kitabımız doğadır”, diyenleri kovacak. Çocuklar babaları-anaları kovduğu gün de Aleviliğin ölüm törenini yapacağız. Örgütlenerek gericileşiyoruz derken biraz da bunu kastediyorum ben. Diyanetin kaldırılmasını savunan temsilcilerimiz, Diyanet’in son sözü söyleyeceği toplantılar sürecine “koşarak” gidiyor; daha önce Reha Çamuroğlu ile aynı masada oturmam diye ortalığı velveleye veren yöneticilerimiz, şimdi “hazım zorluğu” çekmiyor.
Yine de ben umutsuz değilim. Ancak tehlikeli bir gidişin altını çizmek istiyorum: “Tehlike bizim için iyi bir öğretmendir”. Örgütlü Alevi hareketi “kanalına oturduğunda”, Aleviliği temsil karasevdasında olan yapay örgüt ve kimlikler meydanı terk edeceklerdir. İşte o zaman umudu çağırdığımızda o bize koşacaktır. Bunu başaramazsak “kendimizi gömeceğimiz anıtmezarı hazırlamaktan başka seçeneğimiz kalmayacaktır”.
The Following User Says Thank You to Esat Korkmaz For This Useful Post: