![]() |
|
![]() |
|||||||
| Murtaza Demir Murtaza Demir'e ait makalelerin takip edildiğ, makalelere ilişkin soru görüş ve yorumların yapıldığı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Can |
Değerli dostlarım,
Vakıf kurucularımız, siyasi partilerimizin değerli mensupları, dernek ve vakıflarımızın değerli yöneticileri; sizleri vakfımızın tüm kurulları adına sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Hoş deldiniz, sefalar getirdiniz. Konuşmama başlamadan önce başta pirimiz Pir Sultan Abdal’ın, Sivas Madımak cehenneminde kaybettiğimiz canların, daha yaşanılır bir Türkiye ve adil bir dünya yaratmak uğruna canlarını veren tüm insanların anıları önünde saygıyla eğildiğimi söylemek isterim. Değerli dostlarım, eğer izin verirseniz adet olduğu üzere önce vakfımızın çalışmaları, sonra da ülkemizin gündemindeki konular hakkında, yaklaşımlarımızı özetleyerek sunmaya çalışacağım. Vakfımız, PSAKD öncülüğünde 2000 yılında 3 yıllık hukuki bir mücadele sonunda kurulabilmiştir. Hâlihazır 141 kurucu üyesinin yanında, PSAKD de, kurucu kurum olarak vakıf bünyesinde yer almaktadır. Vakfımız, vakıf senedinde yer alan sorumluluklarını reklâm yapmadan yerine getirmenin çabası içindedir. Özellikle Sivas davasının takibine ve suçluların cezalandırılması çabasına omuz vermekte, demokrasi ve laiklik mücadelesinin bir unsuru olarak çaba göstermekte, Alevilerin hak ve eşitlik mücadelesi platformlarında gücü oranında yer almaktadır. Pir Sultan Abdal’ın yurdu olan Banaz’ın ve Banazlının tüm sorunlarına, alt ve üst yapı gereksinimine el atmakta, muhtarlık ve dernek şubesiyle dayanışarak bu sorunları çözmeye çaba göstermektedir. 2001 yılında 65 dönüm arazi üzerine 2500 çam ekerek gerçekleştirdiğimiz Pir Sultan Abdal Çamlığı, 2005 yılında açılışını yaptığımız Topuzlu Baba Kültür Merkezimiz ve yine 2007 yılında açılışını yaptığımız Sivas Şehitleri Anıtı bu çalışmalardan birkaçıdır. Banaz’ın, Pir Sultan Abdal’ın ozanlığına, yiğitliğine ve Alevi-Bektaşi kültür birikimine yaraşır bir kültür kenti haline gelmesi için çaba harcadığımızı ve belki biraz ütopik ama Banaz ve Pir Sultan Enstitüsü adları birbirine ne güzel yakışır! diyerek, Banaz’ımıza Pir Sultan Abdal Enstitüsü kazandırmak amacında olduğumuzu ve bu anlamda siz değerli dostlarımızın desteğine ihtiyaç duyduğumuzu belirtmek isterim. Güzel ne güzel olmuşsun/görülmeyi görülmeyi. Siyah saçın tel tel olmuş/örülmeyi örtülmeyi diyen, böylesine ulu, böylesine büyük saz ve söz ustası olan Pirimiz Pir Sultan’a ne kadar hizmet etsek, yine de azdır: öyle değil mi dostlarım? Ve 2007 yılında Vakıf Merkezi olarak satın aldığımız Kızılay Onur Çarşısındaki dairenin borcunu bu yıl tamamlayabildik ve nihayet tapusunu da aldık. Yukarda saydığım ve sayamadığım tüm hizmet konularında büyük payları olan arkadaşlarıma, Emel sungur’a, Alaaddin Türkoğlu’na, İlyas Türkan’a, İhsan Kılıç’a, Muharrem Yılmaz’a, İlhami Eroğlu’na, İsmail Ateş’e, Haydar Çelik’e, Hüseyin Demir’e, Aziz Kaçmaz’a, Nedim ve Bülent Şahhüseyinoğlu’na, Banaz’lı Doğan Ailesine, yine Kılıç Ailesine, Yusuf Aslan’a, Kadın Komisyonumuzun tüm üyelerine, Ayrıca Vakıf Kurucu Başkanımız Sn. Hasan Basri Özbey’e ve bugüne değin hizmet veren tüm yöneticilere teşekkür ederiz. Vakıf Bşk. Yrd. Sn. İlyas Türkan’a sağlıklar dileyerek, biran önce aramıza dönmesini niyaz ederim. Dostlarım: Ülkemizin sosyal, siyasal, ekonomik ve moral anlamda her geçen gün biraz daha olumsuz noktaya itildiğini söylemeye gerek yoktur. Bana, “içinde bulunduğumuz şartları tek cümleyle tanımla” derseniz şunu söylemek isterim: “mağduruz; Müslümanlığımızı yaşayamıyoruz” masallarıyla erki eline geçiren günümüzün siyasi iktidarı, ülkemizi bilerek ve isteyerek, yani hukuki deyimle taammüden bir bilinmeze, hatta bir maceraya doğru sürüklemektedir. Dostlarım: Örgütlü toplum olmak, hayati öneme haizdir. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve bu nedenle de rehber sayılması gerektiği doğruysa ki, kesin doğrudur, içim acıyarak şunu söyleyebilirim: demokrasi ve özgürlük yanlısı kesimin bireyleri olan bizlerin, ülkemizin sürüklendiği karanlık gelecekte, her türden acı ve trajediyle karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır. Bu yüzden örgütlenme çabalarına lütfen daha istekli olunuz. Görüldüğü üzere; cumhuriyetçiler, laik yaşam tarzından yana olanlar, liberaller; basın, üniversite, hukuk ve yargı çevreleri, gözlerinin yaşlarına dahi bakılmadan kapının dışına bırakılıyor, tasfiye ediliyor ve sistemden dışlanıyorlar. Siyasi iktidarın sahipleri, hiçbir muhalif sese tahammül edemiyor. Bu yüzden meşru iktidar gücüyle yetinmiyor; sermayenin, medyanın ve erkin tümünü denetimleri altına almak istiyorlar. Demokratik sistem; yargı, yürütme ve yasama erklerinden oluşan, hepsi de birbirinden bağımsız olan ve dahası birbirini denetleyen üçayak üzerinde durmaktadır. Demokrasilerin sağlıklı yaşaması, bu üç erkin de etkin ve yetkin olmalarıyla mümkün olabilmektedir. Dostlarım; iktidarı ve yasama erkini ele geçiren siyasi iktidar, yerini sağlamlaştırmak adına yargıyı denetim altına almak istemektedir. Daha da ileri giderek demokratik kitle örgütlerinin sesini kısmak, hatta susturmak için ÇYYD örneğinde olduğu gibi aba altından sopa göstermektedir. Medyada söz sahibi olmak ve yanlışlarını onaylatmak için hileli yolları kullanarak medya patronu olmak istemektedir. Vakıf olarak suç duyurusunda bulunduğumuz, ATV’nin ve Star Gazetesinin devlet bankalarından alınan kredilerle eş-dosta peşkeş çekilmesini anımsatmak isterim. Bunların, bütün olup bitenlerin bir anlamı vardır: mevcut hükümetin yetkilileri, gelmiş geçmiş bütün yönetim anlayışlarından farklıdırlar. Bu yüzden bugüne değin gerçekleştirdikleri tasfiyeyle ve tahribatla yetinmeyecekleri gerçeğin den hareketle, kitlesel bir siyasal örgütlülüğe gereksinim olduğunu kabul etmek gerekir. Görüldüğü üzere, hiçbir kural tanımadan tahribatlarına devam edeceklerdir. Özledikleri düzeni kurmak adına pervasızca dinliyor, fişliyor, dışlıyor ve “ötekileştiriyorlar.” Şimdi evlerimize girmeyi tasarlıyor; hatta giriyorlar da. Evin içini, masumiyetini, teslim almakta dahi hiç duraksamıyorlar… Gecenin bir yarısında ya da sabahın kör karanlığında evin içine uğrular gibi dalıyor, korku salıyor, özelinize dair neyiniz varsa tarumar ediyor, aşk mektuplarınıza değin her şeyinizi alıyor, gerisini de en hoyrat şekilde sağa sola savurarak yine kör karanlıkta kayboluyorlar. Ancak, bir önemli unsuru da unutmamak gerekiyor: şu anda gözümüzün önünde cereyan eden kavga, tarafların bize söyledikleri gibi iyi ile kötünün; vatansever ile vatan haininin masum ile saldırganın kavgası mıdır? Gerçekten böyle midir? Dostlarım: şüphesiz bu kavga bizim koşullarımızı daha da olumsuz noktaya taşıyacaktır. Ama farkında olmamız gereken şudur: taraflar bizim kavgamızı vermemektedir. Bunlardan biri veya diğeri laikliği, demokrasiyi, Türkiye’yi, insan hak ve özgürlüklerini, emeği, işçiyi, fukarayı, Alevileri savunmamaktadır. Evrensel hukuku ve üniversite özgürlüğünü de savunmamaktadırlar. Dostlarım: o halde bu kavga, devlet gücünün bir bölümünü olsun elinde tutan ve bunu bırakmak istemeyenlerle, gücün tamamını ele geçirmek isteyenler arasındaki çıkar kavgasıdır. Deyim yerindeyse bu kavga, iki ucu da pisliğe bulaşmış bir değneğe benzemektedir. Bir ucunda bu ülkeyi, olanaklarını ve insanlarını kişisel çıkarları adına tepe tepe kullanan eski derin devletçilerle, daha da karanlık bir döneme hazırlanan ve kendi derin devletini inşa etmek sevdasında olanların kavgasıdır. Bizler, bu kaos durumu karşısında “Türkiye’de yargıçlar var” diyor ve adaletin tecelli edeceğine olan inancımızı korumak istiyoruz. O halde şunu söylemek doğrudur; ne darbe ne şeriat: insan hak ve hukukuna dayalı demokratik, laik devlet!!! Bu dönemde zarar gören ve itilip kakılan herkesin Ergenekoncu kategorisi içinde yer aldığını iddia etmek ve bir genellemede bulunmak elbette yanlıştır. İktidar çeşitli bahaneler üreterek, kendisine muhalif olan herkesi ezmeye, büyük bir gayret göstermektedir. Bunları onaylamamız elbette mümkün değildir. Şimdi Türkan Saylan’a, demokrasinin en temel unsurları olan siyasi parti mensuplarına, İlhan Selçuk’a Ergenekoncu ya da satükocu diyebiliri miyiz? Veli Küçük ve benzerleriyle, meşru ve açıktan demokrasi mücadelesi veren siyasi insanların iç içe olduklarını söyleyebilir miyiz? Filozofun dediği gibi; adaletli olun! Çünkü “adaletsiz kuvvet zalim, kuvvetsiz adalet aciz olur.” “Türkan Saylan’ın ellerine kelepçe değil, öpmek yakışır!” diyen yazar ne güzel yazmış… Aslında “aklımızı başımıza toplayalım” demek isterdim ama korkarım ki, dostlarım bunu söyleyecek zamanı oldukça geçtik. Yani bizlere bu raundu kaybettirdiler. Bu konudaki teşhisimiz şudur: Devlet yönetimini 2000’li yıllara değin elinde tutanlar, Türkiye’ye olduğu gibi bizlere, çocuklarımıza, bölgemize, dünyamıza ve hatta kendilerine dahi ihanet ettiler. Dinci baronları besleyip bizim üzerimize salanlar, o baronların, kendilerine döneceğinin hesabını yapmadılar. Şaşaa içinde sürdürdükleri saltanatın rehaveti içinde bizim; “laiklik bitiyor, demokrasi tasfiye ediliyor!” türünden feryatlarımızı duymak bile istemediler. İstemediler çünkü yananlar, yakılanlar, zindanlarda, işkencelerde ömür tüketenler onların değil, bizim evlatlarımızdı. Bu nedenle, şimdi içinde bulunduğumuz iğrenç durumun tek sorumlusu olarak mevcut iktidarı sorumlu tutmak hiç de akıl karı değildir. Bugünün sorumluları en başta dünün siyasileri olmak üzere; basını, muhalefeti, Tüsiadı, sermaye ve askeri çevreleri, sendikaları ve diğer unsurlarıyla birlikte bugün bas bas bağıran çevrelerdir. Onlardır gerçek sorumlular. Yönetim erkini ve ihtişamı, ellerinden kaçırdıkları için yüzleri dahi kızarmadan bağıran bu aymazların maskeleri de her zaman olduğu gibi; Atatürk ilkeleri ve laikliktir… Oysa ne yazık ki, gelmiş geçmiş yönetimlerin hiçbiri, bu değerlerin kurumlaşması konusunda samimi olmamışlardır. Şöyle hafızalarımızı yoklayıp, düşünelim: 80’li yıllara değin tek tük gördüğümüz türbanı, yobazı, Atatürk düşmanını kim ihya etti, kim besledi, kim yarattı bu canavarı? Kimler? Hangi çevreler? Bugün “laik, demokratik devlet” diyen dünün sahte demokratları ve muktedirleri; başta emperyalist ABD olmak üzere, onların ülkemizdeki taşeronları olan Erbakan’ın, Fetullah’ın, Kenan Evren’in ve benzerlerinin tuzağına düşmüşlerdir. İzninizle sormak isterim: düz liselerden daha fazla imam okulu ve onbinlerce kuran kursu açan, din derslerini “zorunlu” olarak yasalaştıran, Fetullah zihniyetinin bu ülkenin kamu kurumlarına egemenliğini sağlayan ve sermayesini oluşturanlar, bugün feryat edenler değil midir? Evet, canavarı yaratan, göz yuman ve eyyamcılık yapanlar, yaptıkları ihanetin karşılığını görmüşlerdir. Görmüşlerdir ama her zaman olduğu gibi kurunun yanında ne yazık ki, yaş olanlar da yanmıştır. Yarattıkları canavar, zincirleri kırmış, dönüp sahiplerini sokmuş, zehrini zerk etmektedir. Zehir bünyeye ulaştıkça feryat sesleri daha da yükselecektir. Bu Ergenekon davası, bir rövanş alma ve muhalif sindirme harekâtı mıdır; yoksa gerçekten suçlu mu aramaktadır? Eğer amacı suçlu aramak ise, “1000 operasyon yaptık” diyenlere, “bu vatan için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir,” diyenlere, gizli cinayetlerin faillerine, Sivas, Çorum, Maraş, Katliamlarının perde gerisine de uzanacak mıdır? Derin ilişkilerin perde gerisindeki esas katiller bunlar değil midir? Bunlara halen neden uzanılmamaktadır? Keza, Deniz Feneri sanıklarıyla suçüstü yakalanan AKP’li bürokratların üzerine gitmeyen sorumluların, bunlarla bir ortaklığı mı vardır? Yukarda arz ettiğim gibi eğer bu dava sorunun esasına inmiyor, bazen altından, bazen de üstünden geçerek, işine gelmeyeni görmezden gelerek, AKP Hükümetine muhalif olan herkesin gırtlağına yapışıyorsa ki, kanıtları ortadadır; o halde bizler bu kavganın memleketin hayrına olan bir kavga olduğuna hiçbir şekilde inanmayacağız. Ergenekon Savcılığının, Alevi kurum yöneticisi olan kimi arkadaşlarımızı çağırarak “bak siz de ölüm listesindesiniz” demesi, Alevi camiasını AKP hükümeti yanında taraf olmaya teşvik etmesi, AKP derin kadroları tarafından uydurulmuş bir senaryodur. Baktılar ki, Alevi taleplerini isteseler dahi karşılayamıyorlar; buna her şeyden önce Diyanet “izin” vermiyor ve Alevilerin muhalefetini kırmadan “İslami Devlet ve İslami Toplum” amacını gerçekleştirmek noktasında da güçlük yaşıyorlar; o halde Alevilerin muhalefetini kırmanın, onlara şirin görünmenin bir çaresi olmalıdır… Ne yapalım? Onları Ergenekon meselesinin mağduru gibi gösterip, “bak bu Ergenekoncular sizi öldürecekti: biz bunu açığa çıkarıp sizi koruduk” diyerek, bir taşla iki kuş vurmanın hesabını yapmaktadır. Bu yüzden AKP Hükümeti Alevilerin temel istemleri konusunda bugüne değin bir tek adım dahi atmadı. “Sorunu” çözmek yerine, ortaya içi boş bir“Alevi Açılımı” lafı attı ve bu lakırdıdan çıka çıka işte bu Ergenekon masalı çıktı. Artık akıl ve izan sahibi herkesin ayıpladığı Alevilik konusunda adım atmamakta hükümet neden direniyor? Çeşitli gerekçeler var. AKP zihinselinin ve devletin Alevilere bakışının somut kanıtı olması bakımından sabrınızı dileyerek, bu nedenleri de arz ettikten sonra konuşmamı bitireceğim. Dostlarım: ülkemiz o hale gelmiş ki, devletin Alevilerle ilgili kırmızıçizgilerini artık Diyanet denilen kamu kurumu belirliyor. Yani bu konuda iktidarların elini kolunu bağlayan kurum Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu kurumun kadroları başbakan dahil neredeyse herkese talimat veriyor. Devletin, emperyalist istemlere karşı tespit ettiği kırmızıçizgileri berhava oldu, hatta ülke yolgeçen hanına döndü ama Diyanetin Alevilere karşı oluşturduğu kırmızıçizgilerinde hiçbir esneme yoktur. Bunun anlamı şudur: Ermenistan kapısını aç, Irak’a girmem için kolaylık sağla, Kıbrıs’ı ver, Afganistan’a asker gönder vb. gibi Fetullah üzerinden gelen her emperyalist talebi karşıla, ama Aleviler ne isterse istesin reddet! Neden böyle? Çünkü Alevi-Sünni gerginliği istenmektedir. Diyanete göre Alevilik inanç değil, Rafızîlik yani din dışılıktır; cemevi ibadethane değil çümbüş evidir; semah, Alevi ibadetinin bir ritüeli değil, folklorik bir oyundur. Evet, şeriat devleti özlemini ve zihniyetini seslendiren Diyanet, böylesi bir cehalet ve karşıtlık çizgisinde ısrar etmektedir. Soruyoruz: Diyanet mi siyasi otoriteye bağlıdır; yoksa siyasi otorite mi Diyanete? Bu sorunun yanıtını vermekte güçlük yaşamaktayız. Hükümetlerin de üzerinde bir siyasal güç olduğu izlenimi veren Diyanet, gerçek inanç sahiplerinden ve sağduyu sahibi herkesten bu sorunun çözümü noktasında telkin ve tavsiye almasına karşın, çözümsüzlükte ısrar etmektedir. O halde şunu rahatlıkla söyleye biliriz: Diyanet, Hak için görev yapan bir inanç kurumu değil, bir misyonerlik ve adamakıllı bir siyaset kurumudur. Dostlarım: Diyanet çevresi, sorunu çözümsüz bırakarak ve buradan yeni kavga nedenleri üretmek istiyor da olabilir. Bunu bilemiyoruz: nedenleri ne olursa olsun, kimler hangi ihanet, hangi tuzak ve ne tür karşıtlık içinde olurlarsa olsunlar bizler; çelişkiyi, kavgayı, ayrışmayı değil; huzuru, eşitliği ve sevgiyi istemeye devam edeceğiz. Ve Yunus, Pir Sultan, Hace Bektaş, Taptuk, Mevlana, Aşık Veysel’lerin aşk ve sevgi pınarlarından su içmeye, feyz almaya devam edeceğiz. Pirin dediği gibi; barış ve aşk yolundan asla dönmeyeceğiz: “yolumuzdan dönüp, münkir olmayacağız.” Arabi yaşam tarzının, bir kültür ve sanat coğrafyası olan Anadolu’muza egemen olma mücadelesinde, her zaman çoğulculuğun, toleransın ve Anadolu kültür değerlerinin safında yer alacağız. Bu duygularla, gerçekten demokratik, gerçekten laik Türkiye’de, hep birlikte eşit yurttaşlar olarak yaşamak özlemi ile saygılarımı, sevgilerimi sunarım. Afiyet olsun… 26.04.2009 Murtaza DEMİR
|
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| değerli, dostlarım |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||