Efendim, rivayet olunur ki, Sahip Tayip Efendi, AKP kongresinde yaptığı konuşmada Taifeyi Kızılbaş’tan biri olan Sebahat Akkiraz’ın adından övgüyle söz edince, CHP cenahında ortalığı bir telaş kaplar ki, sormayın gitsin! Bu övgüden nem kapan Sahip Deniz Efendi, taifeden Sebahat’ın; “Tayip Bey lütfedip adımdan söz etmiş, oysa biz babadan CHP’li olduğumuz halde bu partiyi yönetenlerin bizi arayıp sorduğunu hiç görmedim” dediğini, hem de kameralara konuştuğunu duyunca, ‘acaba kölelerim beni terk mi ediyor!’ diyerekten büyük bir yeise kapılır. 1999 seçimlerinde baraj altında kaldığı günler aklına gelir ve ürperir.
Sonra kendini toparlayan Sahip Deniz: “Sebahat benim has kullarımdan biridir: nasıl olur da Tayip ona övgü dizer. Arka bahçemden gül dermeye kimselere izin vermem!” diyerekten baş kölelere emir verir: “tiz Sebahat kulumu bulup makamıma getirin de, işin aslı astarı nedir anlayalım” der. Baş köleler harekete geçer, dört bir yana haber salınır ve nihayet Sebahat Hanım muştulanır. Alevi-Bektaşi müziğinin sevilen yorumcusu Sebahat Hanım, bu muştuyu büyük bir lütuf olarak karşılar: Tanrıya dualar edip, adaklar adayarak saraya duhul olur ve makama kabul edilmiş olmaktan çok büyük haz duyar.
Sahip Baykal, bu görüşme üzerine politik bir senaryo kurgular. İyice çalışır ve her bir şeyi inceden inceye hesap eder. ABD Krallarının OVAL OFİS’İNDEN esinlenerek inşa ettirdiği sarayında oturur, görüşmeye dair mesajının güçlü olması, Taifeyi Kızılbaş’tan herkese ulaşması, taifenin “has durması” ve bir yerlere ayrılmaması için her türlü desiseye başvurur. “Kürt Açılımı” konusundaki güncel vaazını, Sebahat Hanımı kabulü sırasında vereceğini ilan eder. Basına haber edilir… Aslında sorunlarıyla hiç ilgilenmediği, kılını dahi kıpırdatmadığı Kürt ve Alevilerin sorunları hakkında konuşacaktır yine. Ve her zaman olduğu gibi sadece konuşacak, konuşacak, konuşacaktır…
Yığınla televizyon kamerası ve basından adamlar Oval Ofisi doldururlar. Sahip Deniz, kurguladığı üzere konuşmasına Kürtlere dair vaazıyla başlar. ‘Vatan’ der demez alkış tufanı kopar. ‘Sınır, toprak, askerlerimiz, şehitlerimiz’ der: kölelerden oluşan alkış görevlileri her kelimeyi uzun uzun alkışlarlar! Sonra, sıra Alevi vaazına gelir. Suya sabuna dokunmaz; hiçbir taahhütte bulunmamaya özen göstererek sürdürdüğü uzun konuşması sık sık alkışlarla kesilir yine… Vaazların bitmesinden sonra basın ve köleler dışarı çıkarılır.
İyice yorulan Sahip Deniz ve siyaseten köle Sebahat, ceylan derisinden mamul yumuşak koltuklara gömülürler… Kahveler söylenir… “Rahat ol!” der Sahip Deniz, Sebahat’a; Sebahat rahat olur. Tatlı tatlı konuşurlar: hatıra fotoğrafları çekilir, bi güzel muhabbet eylerler. Ve memleketin hal-ü ahvalinden söz ederek; Kürtleri ve Taifeyi Kızılbaş’ı nasıl kurtaracaklarına dair değerli fikirlerini karşılıklı olarak birbirlerine ifade ederekten, konuşur ha konuşurlar… Konuşurlar babam konuşurlar…
Oval Ofis bereketli günlerinden birini yaşamaktadır. Baş köleler, büyük bir iş becermenin ve “taifeyi yeniden fethetmenin” tatlı telaşı ve mahur yorgunluğu içinde sağa sola koşturmaktadır. Yeni politikacı Sebahat dâhil, herkes rolünü bir güzel oynamıştır. Bu duygulu tuluat ve icracılar, akşam haberlerinde kullanılmak üzere kameralara bir güzel kaydedilir. Haber bültenlerinde bu mutluluk tablosunu gören Taifeyi Kızılbaş, Sahip Deniz tarafından önemsenmiş olmanın mutluluğuyla gevşer, rahatlar; sahiple ilgili eleştirilerini, işsizliğini, adam yerine konulmamasını, siyaseten esir durumunda olmasını, inancının yok sayılmasını, hatta inancına küfredilmesini ve her bi şeyi bir kez daha unutur: unutarak mutlu olur, uyur. Uyur! Uyur! Uyur!
Bilindiği gibi köle Afrika’sında yerel ve genel düzlemde feodal düzeni yönetenlere “sahip” denilirdi. En büyük sahip ise malum olduğu üzere kral idi. İşte bu feodal ağalar köleler üzerinde; almak satmak, cezalandırmak ya da ödüllendirmek gibi her türlü hak ve yetkiye sahiptiler. Bu yetkiler; yani alım, satım, pazarlama vb. işler sahip adına baş köleler tarafından kullanılırdı. Köleler, iradi olarak bir değer ifade etmedikleri gibi, meta olarak herhangi bir mal ya da eşyadan da farkları yoktu. Fiziki olarak güçlü-kuvvetli olanlar görece daha iyi para eder; yaşlı, zayıf ve güçsüz olanlar da sahipsiz kalır, ölüme terk edilirlerdi.
İşte günümüzün modern sahiplerden biri olan ve siyasal irademizi, taammüden ipotek ettiğimiz CHP ve onun değişmez-değiştirilemez başkanı Sahip Baykal ile Sebahat arasındaki muhabbetin ‘özel bölümü’ şu minvalde sürer: “bak Sebahat, ben bu köle düzenini kolay kurmadım; kimseye de bozdurmam. Bu düzeni korumak uğruna bütün Türkiye’yi Tayip’e verdim: az şey mi bu!.. Şimdi de kalkmış bizim taifeye el atmak istiyor, olur mu hiç… Bir şey istemeden yıllar yılı oy veren; kapıdan kovsan bacadan giren böyle bir oy potansiyelini bir daha nereden bulurum? Siz de azat olursanız bu saltanatı nasıl sürdüreceğim?
Tayip’in milletvekili olmasını ben sağladım: bunu herkes biliyor. Dolaysıyla onu başbakan yapan benim. Biz anlaşmıştık: ben onun önce milletvekili, sonra iktidar ve başbakan olmasının önünü açacaktım: o da benim ekip arkadaşlarımla birlikte 50–100 milletvekili çıkaracak kadar oy almama ve muhalefet lideri olmama itiraz etmeyecek, arka bahçeme girmeyecekti.
Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaktım: hem solcuları, demokratları, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş taifesini iktidardan ve iktidar nimetlerinden uzak tutarak aşa ekmeğe muhtaç edecek, hem de hizbim ve kölelerimle birlikte ömür boyu milletvekilliğinden ve devlet imkânlarından yararlanacaktım. Sen, benim arka bahçemde sevilen kölelerden birisin ve bu yüzden Tayip senin adını kullanarak benim arka bahçeme el atmış oldu. Bu sorunu çözelim ama önce söyle bakalım, onunla bir görüşmen, ya da bir talebin oldu mu?”
???…
Anlaşıldı… Yarın Akşamki konserini baş kölelerimle birlikte şereflendireceğim. Bundan böyle irtibatı kaybetmeyelim. Sana, ne yapman gerektiği ayrıca söylenecektir. Hadi bakalım vatana millete hayırlı olsun…
Efendim onlar ermiş muradına…
The Following User Says Thank You to Murtaza Demir For This Useful Post: