![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Araştırmaları Güncel alevilik araştırmalarının paylaşılabileceği alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | ||||
|
Kontrollü Üye |
BİR BİDON BENZİN VE BİR KUTU KİBRİT Ne diyeyim şu erkânı kurana Yuf çekerler bu meydana yalana Üç yüz altmış merdiveni bilene Kör meydanı değil, gör meydanıdır Abdal Musa Sultan gerçek er ise Ol hakk’ı sevenler muhip yar ise Hakkı' n maksuduna erem der ise Kemendi boynunda dur meydanıdır Abdal Musa ‘Yarım aydın’ takımından biri benim hakkımda ‘kahvehane ağzı’ ile şunları yazmış Alinti:
Alinti:
Bu egosu yeteneklerinin ve algılama düzeyinin çok ötesinde kabarmış yayıncı beni açıkça Hıristiyan ve Yahudi misyonerliği yapmakla suçlamış Tevrat’ı nasıl Aleviliğin kitabı gibi Alevilerin önüne koyduğumu ve Museviliğin kitabını nasıl Alevilerin değeri gibi sunduğumu merak edenler için ‘Aleviliğin Kayıp Bin Yılı’ adlı kitabımdan geniş bir bölümü buraya almak istiyorum. ‘’Semavi dinlerin ilk kutsal kitabı Tevrat’ta anlatılır ki; “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu yeryüzü şekilleri yoktu...”) Tanrı, birinci gün ışığı, ikinci gün gök kubbeyi, üçüncü gün denizleri, karaları, kara üzerindeki türlü otları ve meyve ağaçlarını, dördüncü gün mevsimleri, günleri, yılları ve yıldızları, beşinci gün kuşları ve deniz canlılarını, altıncı gün yeryüzünde evcil ve yabanıl hayvanları ve nihayetinde insanı yaratmıştır. Yaratılış altı günde tamamlanmış ve her şey Tanrı’nın “olsun” diye buyurması ile vücuda gelmiştir. “Tanrı ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu.” “Tanrı ‘Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın’ diye buyurdu ve öyle oldu.” “Tanrı ‘Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün’ diye buyurdu ve öyle oldu.” Tevrat Yaratılış Kitabı I. Bab Alevi inanışı içinde her şeyin üzerinde evreni yaratan bir ulu yaratıcının varlığı kabul görmez. Alevilikte inanılır ki evren, kendi heybetini taşıyamayan parlak bir nurun (ışığın) gürültüyle genişlemesiyle ortaya çıkmıştır. Bu inanışın aslına uygun ve en anlaşılır ifadeleri Yunus Emre’nin dizelerinde görülür. Yer gök yaratılmadan Hakk bir gevher eyledi Nazar kıldı gevhere eritti inci eyledi Yunus Emre Başka bir nefesinde Yunus, âdeta, evrenin ortaya çıkış anını anlatıyor: Yedi gök yaratıldı ışık ile bünyad oldu Toprağa nazar kıldı aksırıp duru geldim Yunus Emre (Yedi gök yaratıldı ışık ile yapıldı Toprağa himmet etti gürültü ile fışkırarak geldim) Aleviler Hakk’ı gerçek, gerçeği Hakk bilirler. Yunus’un dizelerindeki Hakk ifadesi, gerçek anlamında yorumlanmalıdır. Yunus Emre, parlak ışığın gürültüyle genişlemesi sonucu başlayan evrenin oluşum evrelerini bir başka nefesinde şu dizelerle tamamlıyor: Hakk bir gevher yarattı kendinin kudretinden Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden Gevherden buğ(u) çıkardı buğudan gök yarattı Gökyüzünün ziyneti çok yıldızlar eyledi Göğe haydi dön dedi ay-gün yürüsün dedi Suyu havada kodu üstünde yer eyledi Yunus Emre Semavi dinlerin savundukları, evrenin ve yeryüzünün, ulu bir varlığın (Tanrı’nın) “olsun” diye buyurması ile ortaya çıktığı inancı, Alevi ozanı ve mürşidi Yunus Emre’nin evrenin ve yeryüzünün ortaya çıkışını anlattığı dizelerle hiçbir noktada kesişmemektedir. Bilim çevreleri, evreni doğuran mucize olarak niteledikleri, günümüzden 12–15 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamayı (big-bang), maddeyi anında yok eden olağanüstü yoğunluktaki bir ışığın genişleyerek yayılması olarak tarif ediyorlar. Bu tanım, Yunus Emre’nin dizelerindeki anlatım ile şaşkınlık verecek şekilde örtüşmektedir. Tevrat’ın Yaratılış Kitabı’nda Tanrı’nın önce göğü ve yeri var ettiği, sonra sırasıyla ışığı, gök kubbeyi, denizleri ve yıldızları yarattığı anlatılır. Yunus’un dizelerinde var oluşun başlangıcı farklı ortaya konduğu gibi, yaratılışın ortaya çıkış sırası da farklıdır. Yunus Emre’nin anlatımlarında önce parlak yoğun bir ışık vardır. Bu ışık kendi heybetinden dağılır, ortaya gökyüzü ve yıldızlar çıkar. Gökyüzünde her şey dönmeye başlar. Güneş, ay ve yeryüzü bundan sonra şekillenir. Günümüz gökbilimcileri, Tevrat’ta anlatıldığı gibi önce gökyüzünün ve yeryüzünün sonra ışığın, sonra karaların ve denizlerin, sonra yıldızların ortaya çıktığı fikrine iştirak etmiyorlar. Bu sürecin altı günde tamamlanabileceğine ihtimal bile vermiyorlar.’’(Aleviliğin Kayıp Bin Yılı sayfa 19-20) İşte ben ‘Tevrat’ı Alevilerin değeri’ gibi böyle sundum. Gelelim benim Hıristiyan misyonerliği yaptığım iddiasına .Burada okuyucuyu biraz yorma riskini de göze alarak yine yazdıklarımdan birkaç alıntıyı ard arda sıralamak istiyorum. Aleviliğin Kayıp Bin Yılı Sayfa 61 ‘’O yıl, Divriği merkezli büyük bir deprem oldu. Bunu fırsat sayan ve Alevilerle savaşı daha önce göze alamamış yakınlardaki bir Bizans Ordusu, kaleye saldırdı. Halk, depremin yaralarını sarmakla meşguldü. Savaşacak, karşı koyacak durumda değillerdi. Bizans askerleri yıkıntıların arasındaki halkın üzerine büyük bir öfke ile saldırdılar. Büyük Divriği depreminden geriye kalanlar, acımasız Ortodoks askerler tarafından kılıçtan geçirildiler. Çaltı Çayı günlerce kızıl aktı. Tarihin en hunhar katliamlarından biriydi. Bu olayın öncesinde ve sonrasında hiçbir ordu, deprem yıkıntılarının arasındaki yaralı sivil halka saldırmadı. Ortodoks Kilisesi’nin ve Bizans’ın bu ayıbı, tarihteki tek örnektir.’’ Aleviliğin Kökleri Sayfa 160 ‘Divriği katliamından sonra Bizanslılar Arguvan, Amara, Samsat ve Yukarı Fırat havzasındaki bütün Alevi şehirlerini yakıp yıktılar. Daha doğuya kaçabilenler, daha yükseklere çıkabilenler ve daha tenhalara sığınabilenler kurtuldular. Ele geçirilenlerden öldürülenler de oldu, kafileler halinde İstanbul’a sevk edilenler de. Yollarda telef olmadan yaralı ve yorgun İstanbul’a ulaşanlar işkenceler altında inançlarından dönmeye zorlandılar. İnançlarında ısrar edenler diri diri ateşlere atıldılar. İnançlarını terk edenler ya da terk etmiş görünenler tampon olarak Bizans ile Batıdaki düşmanlarının ortasında zorunlu yerleşime tabii tutuldular. Bizans İmparatorluğu 970’li yıllarda doğu sınırlarını Kuzey Suriye’ye kadar genişletti. Divriği bozgunundan sonra bu bölgelere sığınmış Alevi toplulukları da Bizanslılar tarafından geniş ölçekli bir hareketle tutuklanarak Balkanlar’a sevk edildiler ve Trakya’da Filibe civarına yerleştirildiler. Onlar Bizans tarafından yerlerinden yurtlarından edilen son kafilelerdi.’ Aleviliğin Kökleri Sayfa 118 ‘’Hıristiyan Kilisesi kendi yayılmasının ve kurumlaşmasının önünde büyük engel olarak gördüğü Anadolu’nun eski inanç merkezlerinin direncini kırmak için ard arda topladığı konsillerde çareler aradı… İznik (325), Gangra (340) ve Sahapivan (447) Konsilleri’nden başlayarak Oksford (1160), Flanders (1162) ve Burgundu (1167) Konsilleri’ne kadar uzanan sekiz yüz yıllık süreçte toplanan pek çok Hıristiyan konsilinde Anadolu Işık İnsanları ve onların Avrupa’daki ardılları derin nefret ifadeleri ile anıldılar ve dinmek bilmeyen bir öfke içinde lanetlendiler. Hıristiyan Kilisesi, yerel ruhani merkezlerin halk üzerindeki etkinliklerini ortadan kaldırabilmek için, ağır şiddete, zorunlu göç ettirmeye ve soykırıma varan insanlık dışı çok çeşitli tedbirler aldı. Hıristiyan Kilisesi’nin Sahapivan Konsili kararlarına uygun olarak Işıklara ve onlara yardım edenlere, onlarla işbirliği içinde olanlara ve onları saklayanlara uyguladıkları ceza onların ömür boyu halkla temaslarını kesecek ve Hıristiyan Kilisesi’nin acımasızlığını herkese, her zaman hatırlatacak türdendi. Hıristiyan Kilisesi Sahapivan Konsili’nde alınan kararları hiç vakit geçirmeden uygulamaya koydu. Pisidya’da ya da Anadolu’nun herhangi bir yerinde, Hıristiyan konsilinin emirleri doğrultusunda eski inançlarından dönmeyenler ya da onlara yardım ve yataklık edenler, tespit edilip yakalandıklarında, Sahapivan Konsili kararlarında tarif edildiği üzere diz arkalarında bulunan bağ kirişlerinin ikisi de kesilerek sakat edilmeye başlandılar. Hıristiyan Kilisesi sakat bıraktıkları bu kişileri, toplum içinde kolayca seçilip ayırt edilebilsinler diye üzerinde tilki işareti bulunan kızgın demirle, alınlarından dağlayıp, damgaladılar. Hıristiyan Kilisesi acımasız ve kıyıcı olmakla yetinmedi. Vahşetini sürekli vitrinde tutarak halk üzerinde devamlı bir korku dalgası yarattı. Hıristiyan mezalimi daha inancına karar verememiş çocuklara kadar uzandı, Mezghneanların çocukları ellerinden alındılar, Hıristiyan manastırlarda Yeni İsa Dini’nin kuralları içinde rehabilite edildiler. (Sahapivan Konsili VIX ve XIX no’lu kanunlar). Pisidya kısa zamanda, yuvaları dağıtılmış, çocuklarından olmuş, ayaklarını arkalarından çeke çeke yürüyen sakat, kızgın demirle alınlarından dağlanmış insanlarla doldu. Pisidyalılar yine de inançlarından vazgeçmediler. ‘’ Aleviliğin Katıp Bin Yılı Sayfa 90 ‘Basil’e son ana kadar haçın yanına yürümesi ve inancından dönmesi için fırsat verildi. O tercihini diri diri yakılmaktan yana kullandı. Basil uzun boylu ve inceydi. Beyaz bıyıkları ve sakalı, karşısındakinde derin bir saygı uyandırıyordu. Alevleri dikilitaşın boyunu geçen ateşin önünde korkusuzca, hiç gerilemeden durdu, gözlerinde yılgınlık ve pişmanlık arayanlar boşuna umutlandılar. Bu yaşlı adam haçın olduğu yöne bakmadı bile, kararlı adımlarla yüzünü aydınlatan alevlere doğru yürüdü, kendini dimdik öylece ateşe bıraktı, yanarken acı duyduğuna delil olabilecek en küçük bir ses dahi çıkarmadı. İstanbul’da Alevilere yönelik vahşet Basil’in diri diri yakılması ile sınırlı kalmadı. Urfalı Mateos onlara yapılan mezalimi şu sözlerle naklediyor: “Bu zamanda İstanbul’da aslen Romalı bir rahip olan menfur bir rafizi türedi… O, birçok erkek ve kadını ve dindar bir şehir olan İstanbul halkının ufak bir kısmını bu menfur rafizilikle kirletmişti. O, hatta İmparator Aleks’in annesini de bu rafiziliğin içine almıştı… Dindar imparator Aleks, rafiziliğin başı olan adamı ateşte yakmak suretiyle idam ettirdi, taraftarlarından 10.000 kişiyi de okyanus denizinde boğdurdu.” Bu vahşet miladi 1111 yılında İstanbul’da yaşandı.’ Aleviliğin Kayıp Bin Yılı Sayfa 97 ‘Bu yıllarda Katolik Kilisesi, Avrupa’da engizisyonların katliamlarıyla, yargılamalarıyla, işkenceleriyle, tarihin hiç affedemeyeceği insanlık suçlarının failleri haline geldiler. Onların karşısında cesaretle ve metanetle duran, tavizsiz bir şekilde inanan, hiçbir koşulda baş eğmeyen Batı Avrupa Alevileri, en elverişsiz koşullarda bile insanlık onurunu en yükseklere çıkardılar ve insanlığın yüz akı olarak tarihe mal oldular. En kötü ile en iyi, en acımasız ile en mağdur, en amansız ile en savunmasız, hiçbir dönemde ve hiçbir coğrafyada hiç bu kadar birbirlerine yakın olmadılar. O dönemin sözde güçlüleri vardı ki, yaratılmışın en çirkinleriydiler. İnsana yakışan her şeyi üzerlerinden çıkardılar. İnsanlığı hançerlediler. O günlerde gerçek kahramanlar da vardı ve yaşamdan ölüme giden ince çizgide, üstün değerlere sarılarak insanlığa gelecek kazandırdılar.’ Aleviliğin Kayıp Bin Yılı Sayfa 110 “... Haçlı Ordularının gümüş zırhlı şövalyeleri gözlerini eğdiler, basit askerler ise büyülenmiş gibiydiler. Haçlı Seferinin dinsel kutsayıcısı, tilki kadar kurnaz Narbonne Piskoposu, havada bir hayranlık soluğunun kokusunu aldı. Ölüme gidenlerden hiç olmazsa birine fire verdiremezse eğer, bu olağanüstü manzaranın babadan oğula kalan bir miras gibi yüzyıllarca anlatılacağını sezmişti. Son bir umutla gerilmiş yay gibi yerindenfırlayarak koştu, ateş çemberi ile Albigenlerin arasına dikildi: - Durun, durun diyorum size! Bir kez daha düşünün. Aranızdan cayan yok mu hiç mezhebinden? Engizisyon kararına rağmen ben, son bir şans tanıyorum nedamet getirenlere! Albigenler duymadı... Albigenler durmadı... Kafileye öncülük eden İnsan-ı Kâmillerden Bertrand Marty, başka bir soruya yanıt verir gibi gülümseyerek söylendi: - Biz hepimiz kardeştik.”(46) Montsegur, 16 Mart 1244 Ateşin üzerine uzatılmış merdivenlere tırmanan Albigenler kendilerini tek tek alevlerin içine bıraktılar. Onlar Divriği Kalesi’nden yola çıkmışlar, bir sürgünden bir sürgüne geçerek, Rodop Dağları ve Dalmaçya üzerinden Montsegur’e ulaşmışlardı. Bir yangından kurtulmuşlar başka bir yangına düşmüşlerdi. Pirene Dağları’nın eteklerinde yakılan bu son ateşte kavrulup kül oldular.’ Bu ‘yarım aydın’ın bir de Hz İsa ile ilgili bir suçlaması var.Şöyle diyor;’ Ali, Hasan, Hüseyin dendiğinde tüyleri diken diken olan Erdoğan Çınar İsa denilince Hz. sözcüğünü eklemeyi unutmuyor’ Benim ‘Aleviliğin Kökleri ‘ adlı kitabımın 106 ile 110 uncu sayfaları arasında Hz.İsa’nın anlatıldığı bir bölüm var.Bu bölümün adı; İSA: ÇALINMIŞ BİR YAŞAMIN ÜZERİNDE KURGULANMIŞ PEYGAMBER Bu bölüm şu paragrafla başlıyor. ‘Hıristiyan Kilisesi uydurma bir öykünün eşliğinde kutsal dörtlüyü kendisine mâl etmekle de yetinmedi. Birinci yüzyılın başında Niğde-Kemerhisar’da doğmuş ve aynı yüzyılın sonlarına doğru Hakk’a yürümüş, yaşadığı çağda gizli Hermetik öğretinin en büyük ustası sayılmış Apollonius adlı mürşidin yaşamını çalarak yarattığı peygamber figürünün üzerine monte etti’. Ben çıkmışım ortaya bar bar bağırıyorum.Söylediklerim yazdıklarım kapalı kapıların ardında saklı değil.Kitapçı raflarında duruyorlar.Tüm cümlelerim, aleni ve aşikar. Diyorum ki; ‘Şimdi Alevilerin sorma hakkı vardır. Dünyayı sürekli barışa ve huzura çağıran üç büyük inanç imparatorluğu; Papalık, Patrikhane ve Hilafet, çağlar boyu dillerinden düşürmedikleri hoşgörünün en küçük bir zerresini bile Alevilerden neden esirgediler. Hiçbir zaman iktidar arzusu duymamış, kendi hallerinde kendi inançlarını yaşamaktan başka gayeleri olmayan, “münkirin taşına karşı gerçeği kalkan ederek” varlıklarını sürdürmeye çalışan bu insanlara karşı, din baronlarının duyduğu sınırsız öfkenin kaynağı neydi ? Binlerce yıl boyunca adalet ve vicdan sınırlarının dışında bu kadar yüz kızartıcı cinayet ne adına işlendi?’(Aleviliğin Kökleri sayfa 177) Benim yazdıklarımı okuyup ta başka bir dinin misyonerliğini yaptığımı sonucuna varabilmek için insanda ya akıl tutulması olmalıdır,yada aşırı kötü niyet. ‘’Arabesk kimlikler’’ cehaletlerini sergilemeyi cesaret sayarlar .İçine düştükleri tirajı komik durumların farkında olmak onlar için çoğu zaman imkansızdır. Ben bu densizliği samimi Alevilerin vicdanlarına havale ediyorum. Bu ‘yarım aydın’ mantıksız ,temelsiz izansız suçlamalarla da yetinmiyor.Kendisini, kabarmış egosundan doğan sele kaptırmış devam ediyor. Alinti:
Alinti:
Yalnız bu provakatörün elinde iki eksik var: Bir bidon benzin ve bir kutu kibrit Erdoğan Çınar 2 Mart 2009 Alıntı Alevigündem.com Konu Ali karul tarafindan (03-03-2009 Saat 04:33 ) değistirilmistir.. |
||||
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Ali karul For This Useful Post: | Seyfi MUXUNDİ (09-29-2009), İşcanbaba (03-03-2009) |
|
|
#2 | |||
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 6.063
Thanks: 12581
Thanked 8566 Times in 4033 Posts REP Gücü : 50
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sn.Ünsal ın yazısına karşılık , Sn. Çınardan bir yazı,
Acizene, ben kendi bakışımla değerlendirmeye çalışacağım, Tabi bu yazının , MUHATABI ve ona yanıt verecek kişi, Sn.Ünsal, dır, Ben bu yazıya eleştiri veya bir şey dediğim için , sakın kimse, başkalarının adına konuşuyor, yazıyor sanmasın, böyle bir düşüncem hiç olmadı, sahibinin sesi olmayı hiç bir dönem düşünmedim, yapmadım da, Ancak Sessizlerin sesi olmayı hep düşündüm, bunun için mucadele ettim, tabi ki bedellerde ödedim. Doğru bildiklerimi söylemek için, başkalarından onay beklemedim, başkaları konussun , ben sonra konusuyum demedim, hakı, yada haksız durumları hep kendimce dile getirdim. O nedenle yanlış anlaşılmamak için bu kısa notu düşmek istedim, Sn. Çınar, yine yeni bir deyimle yazısına başlamış. daha önce "Kapalışarşı ingilizcesi, yarım aydın," dan sonra ; Alinti:
her halede alevi, böyle mahlazlar üretmekle olunuyor, ve anlatılıyor. Alinti:
Oysa siz kendiiz, Sn.Hamza Aksüt e, "Tanrı dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Mslüman" söylemii yaftaladığınızda, bunu ISPATLAYAMAMIŞTINIZ, oysa onun size getidiği eleştiri konusunda, MÜSLÜMANLI VE TÜRKLÜK diye de terimler geçmiyordu, Gerçi buna bir yazı geldi amma,(Hakka Yürümüş bir alevi ve türk-islamcı yazarın yazısı aktarılmıştı) bu yazı size mi? Ali ye mi aitti , belli olmadı,ancak sizi suç üstü yaptı, Sn.Ünsal ın yazısına burda ben yanıt görmedim, iddalara yanıtlar okuyucu olarak beni ikna etmedi, tabi ki , ikna olanlar olacaktır. Daha önce ki, tartışmalardan, Pevlikanar, albigenler in, Alevi olmadıklarını, Hırıstiyanlığın bir MEZHEBİ olduğunu öğrendik, Sn.Çınar hala bu topluluklara ALEVİ ismini vermekte ısrar etmesi düşündürücü, Bizler artık biliyoruz ki, Bu topluluk bir HIRISTIYAN topluluğu, Onların KİLİSELERİE, CEMEVİ dendiğini, Papzlara, PİR, MÜRŞİT dendiğini, Öğretmenlere yine PİR dendiğini, bunların bir zorlama olduğunu öğrendik, Moda deyimle Sn. Çınar sayesinde bunları ÇAKMA ALEVİLER yapıldığını biliyoruz. Aleviler, kendi uğradıkları katliamı sormalı, ancak bunlar, diğer dinlerin, kendi mezheplerine yaptıkları zülmü, baskıyı sorma gibi bir derdi olmamalı, ancak genel anlarmda bunuda sorgulamalı, Alinti:
Her katliama uğrayan ALEVİ Mİ? olacak, yok canlar, Tabi ki olmayacak.
2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.
Dinimiz sevgi Kabemiz insan Iscanim ne oldum deme Siirin hakkini yeme Kafiye yok gitmis güme Kim neyi bilir bilinmez |
|||
|
|
|
| The Following User Says Thank You to İşcanbaba For This Useful Post: | Seyfi MUXUNDİ (09-29-2009) |
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||