![]() |
|
![]() |
|||||||
| Karışık Köşe Yazıları Alevilikle ilgili değişik yazarların makalelerinin ve Köşe yazılarının yer aldığı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
|
Sayın Esat KORKMAZ' ın yazılarına yapacagınız yorumlarınızı ve
sorularınızı bu baslıkta sıralayabilirsiniz. saygılar....
Hakk'ı görmek diler isen
Suret-i insana bak Arayıp gezme bu halkı Cismin içre câna bak. Noksani Baba |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Arjin Efruz (07-11-2008), Renas (08-28-2008) |
|
|
#2 |
|
Can Bizden Biri Yas: 30
Üye No: 8
Mesajlar: 1.246
Thanks: 2074
Thanked 2237 Times in 788 Posts REP Gücü : 11
REP Puanı : 324
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() |
Esat Korkmaz öncelikle Fethi beyin basın açıklamasında bizi yanlız bırakmayarak duyarlı davrandığınız için çok teşekkürler.Sizce Alevilik nedir?Gençlik alevilige sahip çıkabiliyor mu?Alevi olarak doğmak alevi olmak için yeterlimi?
Teşekkürler.
Rengimiz güldür bizim gül gibi açacağız
Gönüller aşk ile sevgiler saçacağız Hak hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız. Hacı Bektaşi Veli |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Forum Katılımcısı Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 107
Thanks: 291
Thanked 269 Times in 88 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi :
![]() |
Sevgili Esat Bey, izninizle size sorum şu: Biliyorsunuz ki Alevilik İslam'dan iki kanaldan etkilenmiştir. Bu kanalların biri zor ve baskı yoluyla olurken, diğeri gönüllü olmuştur. Gönüllü kanal da İslam tasavvufu ve İslam içinde şekillenen İsmaililik, Karmatilik, Hürremilik, belki Vefailik ve Mutezile gibi Heteredoks veya muhalif akımlardır. İslam tasavvufuyla Batıni tasavvufun en önemli farkları nelerdir? Nerelerde ayrılırlar, nerelerde birleşirler? Bu konu çok ilginç olmalı. Hatta birden fazla kitap çıkar bu sorunsaldan. Şimdilik özetle bu konuda beni ve başkalarını aydınlatabilir misiniz? Alevileri yanıltan da bu galiba. Sanırım meramımı anlatabilmişimdir. Unutmadan söyleyeyim, Serçeşme'ye Hüseyin Akın yoluyla aboneyim. Derginizi beğeniyorum. Boyutu/ebatı hariç. Pratik değil. İçerik fevkalade! Gerçeklerin demine hü diyelim. Saygılarımla.
Hüseyin Demirtaş/Almanya |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post: | İşcanbaba (08-07-2008) |
|
|
#4 |
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 5.918
Thanks: 12393
Thanked 8353 Times in 3929 Posts REP Gücü : 49
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevgili Esat Bey;
Cenaze Erkanı ile ilgili yazınızı ilgi ile okudum, geneli anlamında çok güzel çok , aydınlık bir yazı, Acizane bazı yerlerde sıkıntılarım oldu, 1-Cenaze yııkamada, bedenin tekrar tekrar yıkanmsı ve dip nottada belirttiğiniz gibi, Zerdüşt ritüelinin uygulanmasını onu anlatmanızı anlamadım, Niye yıkamadan sonra sağ,sol,sağ,sol diğe bedenin bir çok uvzunu bu şekilde suluyoruz, Acıklamda ŞEYTAN çıkması ima ediliyor amma, bizim inancımızda, ŞEYTAN kavramı, Vahiyli ve vahiysiz dinlerdeki gibi değil, ve şeytan olgusunu kabul etmediğimizi biliyorum (Sizin kitaplarınızdan) O Nedenle o tekrar ,tekrar su dökmeleri çıkaramazmıyız, 2-Tekbir getirilmesi, yani 4 kez bunun tekrarlanmasının sebebi nedir, Niçin 4 kez, bir kez değil, 3-7 değil, Niye İSLAM daki gibi tekbir kullanılıyor, Ve Hak -muhammet-Ali söylemi de aynı şekilde, Biz Aleviler, şii/şia öğretilerini içselleştirmeden önce, ne söylüyorduk, cenazelerimizi böyle tekbirli vs. mi yapıyorduk, bu konuda elimizde bilgiler varmı? 3-Helallik erkanında ve, Toprağa verme erkenında da DELİL yakılıyor, Semah dönme ,semaha durma işini helallik meydanında yapılamaz mı? Bu semaha durmak için mezarlıklar genelde uygun olmuyor,pratikte, Acizene düşüncem, takıldığım yerler buralar, İyiki varsınız, IŞIK olarak aydınlık ve ısı veriyorsunuz. Hak yardımcını olsun. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.099
Thanks: 7481
Thanked 12213 Times in 5714 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
arkadaslar bir duyuru yapayım;
esat hocamızın soruları begendiğini ve ciddi bir cevap yazmak icin hacı bektaş veli şenliklerinden sonra soruları cevaplayacağını bildirdi. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: |
|
|
#6 |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Sorulara Yanıtlar
Bana soru yönelten canlara teşekkür ederim. Yanıtım biraz gecikti onun için de özür dilerim. “TÜRKÜ” kullanıcı can ile “SEYHLERLİ 1970” kullanıcı canın sorusunu Birlikte yanıtlıyorum. “Geriye dönüş tapımı” gereği Anadolu Aleviliği, kendini yaratan kaynaklardan biri ya da birkaçının izini sürerek kendini geçmişe taşır. Anadolu Aleviliğinde geçmişe taşınma, heterodoksi bir zeminde “Ali Yandaşları Hareketi” geriye doğru izlenerek gerçekleştirilmiştir. Böylece son tek tanrıcı din olan İslam’ın şeriatına ve şeriatçı kimliklerine, bu dinin doğuş koşullarında değişim-dönüşüm kazandırılarak, şeriatçı İslam’ın karşısında, değişim-dönüşüme koşut biçimde gelişen ve vahiy ile aklı “barıştırma” gibi bir işlevi yerine getirmeye çalışan “dinsel felsefe”nin sınırları aşılarak bir “felsefi din/öğreti” yaratılmıştır. Ancak bu yaklaşım geleneksel anlatım dilinde “tapım” izlerini yitirir; nesnelliğin tarihin geçmişine taşındığı bir “sanı” yaratır. Özkaynaklarından sentezlenen Alevi felsefesi ve onun insan, evren ve Tanrı tasarımı “ikirciksiz” gün yüzüne çıkarılamadığı için, bir Alevi kendi çağdaşlığını, aydınlanmacılığını, demokratlığını, ilericiliğini ya da ahlaklılı-ğını, iyiliğini, güzelliğini “sorgulayacak”, dünya görüşüne uygun biçimde “ayakları üzerine dikecek” ölçütten de yoksun kalıyor. Bu durum bilgisiz kalmanın, kendi kökeniyle iletişimi kesmenin ötesinde, yoğun bir ya-bancılaşmayı da beraberinde getiriyor. Süreç içinde; l.- Alevi felsefesinin Doğa tanrıcılık yanının, “Tanrı-evren-insan” üçlemesi biçiminde dışa vuran doğasal diyalektiği; toplumsal diyalektiği yansıtması gerekirken bu diyalektiği gizleyen İnsan tanrıcılık anlayışı “Hak-Muhammet-Ali” üçlemesi biçiminde öne çıkarılarak “perdeleniyor”. 2.- “Hak-Muhammet-Ali” üçlemesinin özündeki diyalektik kavranamadığı için, evren, insan ve toplum so-runları akıl alanından inanç alanına, felsefe alanından tanrıbilim alanına taşınıyor; Alevi felsefesi tanrıbi-lim olup çıkıyor. 3.- Sonunda olan hem Alevilere, hem de Aleviliğe oluyor. İnancını aklına indirgemek, idealizmini mater-yalizmine dönüştürmek için nesnel-toplumsal bir evren görüşü (Dört Kapı Kırk Makam), insanlığı kurtulu-şa taşıyacak bir toplumsal proje (kâmil toplum) yaratan dünün Aleviliği bugün; aklını inancına taşımak, materyalizmini idealizmine dönüştürmek isteyen kimi Alevilerce egemen sınıflara “altın tepsi”de sunulu-yor. “Anısız” ve “geleceksiz” bir Alevilik, Ortaçağ’ın “günümüz kılıklı” sömürücülerinin elinde, “iç kimlik bunalımını şifa sayan” bir “dine” dönüşüyor; çağdaş toplumun “karnına”, sindirilmesi zor bir lokma olarak “balyoz” gibi iniyor. Cumhuriyet’ten bugüne gelinen süreçte, toplumsal altüst oluşa koşut olarak sınıflar konumlanmasında önemleri ve durumları değişen sınıf ilişkileri “cangılında” yerlerini bir türlü bulamadı Aleviler. Genelde, kendini yaratan ezilen sınıfın, yani dünün köylü sınıfının, bugünün köylü tabakalarının nesnel ola-rak yaslandığı Ortaçağ toprak değerlerini, özelde Cumhuriyet’le birlikte edindikleri “burjuva değerleri” (ulusal burjuvazinin önder yargısıyla kutsanmış dünün ilerici, bugünün gerici değerlerini) ağırlıklı olarak terk edeme-diler. Nesnel açıdan geçmiş tarihten gelen, nicelikçe ve nitelikçe “azalma” sürecini yaşayan toplumsal taba-kalara, yani “köylülüğe, küçük mülkiyete”; ideolojik açıdan ise modern güdümün ürünü olan “küçükburjuva” aydınlara bağlanıp kaldılar. Toplumsal zeminde köylülükle “kader” ortaklığı yaparken, küçük mülkiyetin “sığ ufku” içinde siyaset yapma-ya soyundular. Yeri geldi; toplumsal/ bireysel aklıyla çelişen “uçlara” taşıdılar kendilerini. Yeri geldi; burju-va gibi davrandılar; davranmakla kalmayıp bu yolda “burjuvalaştılar” da. Bu gelişmeler nedeniyle “geçmişte” buluşulan “ortak payda”nın sınırları zorlandı. Açılan “gedikten” Alevi kim-liği kendini yadsıyarak, kendini yaratan toplumsal temele “sırt çevirerek” sağ siyaset temeline; inançla kut-sanmış bir zeminde inancından “yedilerek” devlet katına taşınmak istendi, isteniyor. Aleviler eğer bu oyunu bozmak istiyorlarsa, kendi öğretilerini “bilimsel” olarak tanımlamak ve yerli yerine oturtmak zorundadırlar. Ancak o zaman halk memnuniyetsizliğinin taşıyıcıları olarak aşağıdan yukarıya bir baskı unsuru olabilirler. Resmi dünyaya onlara rağmen girdiklerinde, o yapıları halk yararına “dönüşüme-de-ğişime” uğratabilirler. Ortodoks (dogma) dini ve onun her türlü kurum ve değerini “felsefeleştirebilirler”. Bu yolla şeriattan bağımsızlaşma zemininde, insanı ve doğayı “özgürleştirebilirler”; laikliğin düşünsel yapısını ve kitle temelini yaratabilirler. Bu nedenle Alevilikte doğasal çevrim, “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim-dönüşüm”le açıklanır. Tasarım gereği, “nesneye yönelme”, felsefenin temel eğilimi durumundadır. Nesne, ister düşünce evreninde olsun, isterse duyulur evrende bulunsun, bilgiye kaynak oluşturan ve belli nitelikler taşıyan bir “varlık”tır. Temel düzeyde ele alındığında varlık, “dört öğe”den, yani su, hava, ateş ve topraktan oluşur; bu dört öğe önsüz-sonsuzdur; bu dört öğenin çeşitli oranlarda bir araya gelmesinden ve bu anda dört öğe’nin “yapımı-na” giren niceliklerin karşılıklı yer değiştirmesi ile “görünüşteki” varlıklar belirir. Algıyla kavradığımız nesnelerin, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen, varedilemeyen ve yokedileme-yen dört temel öğenin çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşması, “varlığa gelen” nesnenin yoktan va-redilemediğini kanıtlar; onun varlığa gelmesi, doğması bir bileşim iken; yok olması ise bir ayrışmadan baş-ka bir şey olmayacaktır. Alevilikteki bu tasarım felsefeden yola çıkar, giderek bir kuram durumuna dönüşür. Şöyle bir soru yöneltile-bilir: Alevilik ciddi kuramsal bir öğreti midir? Yoksa akıl dışı, sorgulama dışı bir kurgu mudur? Bunu anlayabilmek için doğa bilimlerinin ve Aleviliğin “bilgi üretimini” nasıl yaptığına bakalım: Doğa bilimle-rinde doğal görüngüler, bir “atom içi” süreçler kuramı çerçevesinde açıklanır. Sözgelimi; elektronların atom çekirdekleriyle ilişkisi, Güneş çevresinde dönen gezegenler örneğindeki gibi-dir. Alevilikte ise doğal görüngüler, doğaya dirilik veren “can” çerçevesinde açıklanır. Bu “can”, ruh olarak algılanır. Buradan şöylesi bir sonuca ulaşabiliriz: Alevilikteki “ruh tasarımı” ile doğa bilimlerindeki “atom ta-sarımı” arasında “yapısal” bir benzerlik bulunmalı ki “bilgi üretimleri” benzer olsun. Alevilikte “ilk akıl” (akl-ı evvel), kendisini “evrensel ruh” biçiminde dışa vurur. Bu bağlamda ilk akıl, varlığın oluşturucu özüdür; bütün hareketlerin, hareket başlığı altında toplanan bütün olayların; ayrışmanın, birleş-menin, türlenmenin ve düşünmenin başlıca kaynağı ilk akıl’dır. Bu nitelikleri nedeniyle ilk akıl, “diriliği” olan, etkili, üstün nitelikli, yaşatıcı-geliştirici bir “erk”tir, ya da “erk” biçiminde “görünüşe çıkan” harekettir. Demek ki “ilk akıl” soyut değil somuttur, yani maddeseldir. Ancak onun maddesi, bizim duyu organlarımızla algılama sınırlarımızın üstünde olduğu için sonuçları dışın-da kendisini algılayamayız. İlk aklın somutluğu, özellikle vahdet-i mevcut anlayışında açıkça gözlenir: Çün-kü, vahdet-i mevcut’ta ilk akıl, kutsal gerekçesini, kendisine verilen bilgilerin ya da kendisinde varolan “gizil” güçlerin görünüşe çıkmasında, yani “nesnelleşmesi”nde bulur. Tanrısal akıl gibi gözüken “ilk akıl” nesnelleşince insan aklına, daha doğrusu soyut insanın “toplumsal aklı-na” dönüşüverir. Anlaşılacağı gibi Aleviliğin ruh tasarımında “maddeci” bir yan vardır: Maddesel, yani somut olduğu için ruh ya da ruhsal varlıklar da tıpkı gördüğümüz ve duyu organlarıyla algıladığımız nesneler gibidir. Bizim gör-müyor ya da duyu organlarıyla algılayamıyor olmamız, ruhun maddeselliğini ortadan kaldırmaz. Ürettiği so-nuçlarla biz onu somut olarak algılarız. Demek ki ruh da herhangi bir nesne gibi atomlardan kuruludur: Atomlardan kurulu bir “bütün”dür demek daha doğru.”Dirilik” denilen şey ruhu oluşturan atomların birleşme-sinden oluşur; “ölüm” ise bu atomların dağılması-ayrışması anlamına gelir. Bu nedenle “dirilik” bir birleşme, “ölüm” ise bir “çözülme”dir. Anadolu Aleviliğinin ruh tasarımı, “varlık”tan esin alan ancak akıl yürütme yoluyla “kurgulanan” düşsel tasa-rımın “mistik maya” olarak kullanıldığı bir “maddeci” tasarımdır. Bu tasarımda “birey”, “toplum” ve “doğa” gibi somut kimlikler, doğasal ve toplumsal nesnel gelişim sürecinin bir parçası olarak açıklanır. “Ben”,”Tanrı”, “Hak” gibi soyut kimlikler, görünmeyen ancak görünen nesneleri kuran atomlardan kurulu “nesnelerin” nes-nelleşmesiyle/doğalaşmasıyla açıklanır. Demek ki doğa bilimlerinin “bilgi üretim süreci” ile bir “felsefi din”, bir “bilgelik öğretisi” olan Aleviliğin “bilgi üretimi” arasında “tasavvufi” kutsanmışlığına karşın, onu bilimsel bir kuram durumuna yükselten bir “koşut-luk” bulunmaktadır. Bu koşutluk gereği Aleviler-Bektaşiler metafiziğin tersine: l.- Doğayı; nesne ve olayların rastlantısal bir yığını olarak değil, birbirine organik olarak bağlı ve bağımlı nesne ve olayların bir bütünü olarak görür. 2.- Doğanın; hareketsizlik ve değişmezlik içinde değil, her an değişip yenileşen ve gelişen bir süreç için-de olduğunu ileri sürer. 3.- Gelişme sürecinin; basit bir büyüme süreci olmadığını, niceliksel değişmelerden niteliksel değişme-lere sıçramalarla geçen bir süreç olduğunu savunur. 4.- Gelişmenin; alttan üste doğru sarmal bir gelişim izleyerek gerçekleştiğini, nesne ve olayların içindeki çelişmelerden doğduğunu savlar. Diğer yandan idealizmin tersine: l.- Maddenin bilinçten önceliğini ve bağımsızlığını, hareket eden olayların hareket eden maddenin farklı biçimleri olduğunu, olayların ve nesnelerin bağlılıklarıyla bağımlılıklarının maddenin gelişme yasası gere-ği olduğunu, evrensel gelişmenin bu yasaya göre oluştuğunu ileri sürer. 2.-Evrenin ve yasalarının bilinebileceğini, bilgi sürecinin evrensel yaşamla birlikte pratikle doğrulanarak sonsuza değin gelişeceğini belirtir. Anadolu Aleviliğinin inanç ya da tasavvufi yanının “doğurgan tarlası” idealist-düşünceciliğin “düşüncede görme” tasarımı ilk esin kaynağını, düşünce tarihinde derin etkisi olan İlkçağ’ın ünlü filozofu, Elea Okulu’nun kurucusu Parmenides (İ.Ö.540?) ‘in görüşlerinden alır: Parmenides, algıyla bildiğimiz dünyayı aldatıcı bulur. Buna karşılık; akılla anlaşılan, akılsallık sınırları içinde kalan her düşüncenin, algıladığımız dünyanın olgularına hiç uymasa da doğruya daha yakındır, yargısını ileri sürer. Gerçekliğin, algılanan dünyanın dışındaki bir varlık alanı olduğu savı, O’nun temel savıdır. İnsanların sıradan deneyimleri, algıları ile ulaştıkları inançları yalnızca sanı ve görünüştür. Oysa bu doğruluğu vermez; doğruluğa ancak akılla ulaşılabilir. Çünkü, der Parmenides, “Varolan ve düşünülen aynı şeydir... varolmayanı düşünmek, hiçbir şey düşünmemektir.” Görüldüğü gibi Parmenides’te, hakkında düşünce yürütebildiğimiz her şey varlıktır. Algıyla kavrananların varlıkları anlamında varlık taşımasalar bile, bundan daha “gerçek” bir anlamda vardır, onlar. Gelelim materyalist tasarıma: “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim-dönüşüm” kapsamında nesnel tasarım kaynağını Anadolu İlkçağı’nın büyük bilgesi Empedokles’in (İ.Ö.492-432) “dört öğe öğretisi”nden alır. Algıyla kavradığımız nesneler, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen dört temel öğenin (hava, su ,toprak ve ateş) çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşur. Bu iki tasarımın idealist-düşünceci ayağı Parmenides düşünceciliğinin izini sürerek Platon’un “idealar tasarımı”na; Aristoteles’in (İ.Ö.384-322) “potansiyellik tasarımı”na; oradan Plotinos’un (205-270) “ışık tasarımı”na uzanır. İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i vücutçu” bir tasavvuf anlayışına evrilir; Ortodoks İslama “dinsel felsefe” açılımları getirir; süreç içinde Irak, İran ve Horasan’a kadar “gider”. Tasarımın “maddeci düşüncecilik” ayağı, Empedokles’in “dört öğe öğretisi”nin izini sürerek Demokritos’un (İ.Ö.460-370) “atomculuğuna”; Platon’un “kopya-gölge kuramı”na ve Aristoteles’in “aktüelliğine” uzanır. Daha sonra İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i mevcutçu” tasavvuf anlayışıyla Ortodoks İslamın doğasına başkaldıran bir “materyalist açılım” getirir. Süreç içinde bu anlayış da Irak, İran ve Horasan topraklarına ulaşır. Bu topraklarda her iki tasarım Asya’dan gelen “sezgici-doğacı” değerlerle beslenir ve Anadolu’ya taşınır. Anadolu’da “maddeci düşüncecilik” temelinde “vahdet-i mevcut” anlayışında bir felsefe olarak yapılanırken, “inanç” yanını “idealist düşüncecilik” doldurur. Sonuçta temel tasarım “vahdet-i mevcut” yolunu izler; “vahdet-i vücut” anlayışını edilgenleştirir; giderek “dinsel felsefe”nin sınırlarını aşar ve bir “felsefi din”, bir “bilgelik öğretisi” olarak yaşama geçer. Görüldüğü gibi Alevilik, idealist düşüncecilik-maddeci düşüncecilik bileşimi bir felsefe-öğretidir. Bu felsefede, öğretide, maddeci düşüncecilik, yani materyalizm egemen, idealist düşüncecilik, yani idealizm tamamlayıcı ve kutsayıcıdır. Bu nedenle Alevilik-Bektaşilikte amaç akıl insanı olmaktır. “İŞÇANBABA” kullanıcı canın sorusuna gelince; sorudan çok bir açıklama istediğini anlıyorum. Alevi felsefesini anlayabilmek için -ki o bir yaşam felsefesidir- ölüm felsefesini bilmek gerekir. Alevilikte “cenaze erkânı”, Hakk’a yürüyenin “tanık” olmadığı ancak bizim “tanıklık” yaptığımız bir “karşı-alandır”. Yaşamı ve bir yaşam felsefesi olan Aleviliği “daha iyi anlatabilmek” için erkânda “ayrıntı” verdim. Ölüm beni “azarlasın” istemedim. Bedenin tekrar tekrar yıkanması bu nedenle verildi. Zerdüşt ritüeli, “esin kaynağı” olduğu için verildi: Oradaki “şeytan” bizim tanıdığımız şeytan değildir. Şeytan Terimleri Sözlüğü’ne bakmanızı öneririm. Alevilikteki “tekbir” ile Ortodoks İslam’daki “tekbir” farklı şeylerdir: Orada “Allahu ekber!” iken Alevilikte “Hak-Muhammet-Ali”dir. Uygulamada tekbirin 4 kez yinelenmesi “üçleme” gereği üç kez, bir kez de Hakk’a yürüyene söz verildiği için benimsendi. Delil uyandırma, “tanık bilinci”, yani Tanrı’yı “tanıklığa çağırma” uygulamasıdır. Bu nedenle erkânın gerekli yerlerinde “uyandırılır”. Yaşamın yeryüzüne en yakın olduğu yerler “mezarlıklardır”: Hakk’a yürünen yerde dönülecek “veda” semahı ile yaşamla bağlantı kurulmaya çalışılır. Semah dönmek için mezarlığın seçilmesi bu yüzdendir. Konu Esat Korkmaz tarafindan (08-28-2008 Saat 12:23 ) değistirilmistir.. Sebep: Sorulara Yanıtlar |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Esat Korkmaz For This Useful Post: | Arjin Efruz (09-14-2008), Devrim06 (08-28-2008), Renas (08-28-2008), taja_naz (10-22-2008), İşcanbaba (09-05-2008) |
|
|
#7 |
|
Bizden Biri Bulunduğu yer: Balıkesir
Üye No: 163
Mesajlar: 861
Thanks: 1452
Thanked 1393 Times in 571 Posts REP Gücü : 12
REP Puanı : 437
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sayın hocam,
Yol tv de yayınlanan Hiçlik Meydanı adlı programın birinde dünyayı tanımanın bir yolunun da dünyadaki sesleri anlayabilmekten geçebileceğini söylediniz ve bu sav'ı ileri süren bir düşünürden söz ettiniz. Andığınız düşürün kim olduğunu merak ediyorum ve bu sav'ın Hurufilik ile ilişkisi var mıdır, yok mudur? Beni aydınlatırsanız sevinirim. Sevgi ve Saygı ile...
Akarsu'yum bir anadan doğmadım
Aşkımdan gayrıya boyun eğmedim Koskocaman şu dünyaya sığmadım Bir fındık içine sığmış gibiyim |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Yanıt: I
“Bilimin başlarında” bir bakıma Pisagor bu durumu sezmişti; kesirleri ve rakamları kullanarak “armoni ve müzik aralıklarını” tanımladı. Pisagor, doğadaki her şeyin “ritmik kalıplar” taşıdığını, yani her şeyin “ritmik kalıplar olduğunu” savundu. Bu nedenle doğanın dili “matematikseldi”, bu dil “ritmik kalıpların ölçülmesi” ile çözülebilirdi. “Varsayım” durumunda bulunmasına karşın Pisagor’un söyledikleri bilim tarihi açısından son derece önemliydi: O dönemde “müzik aralıklarını rakamların diline çevirmesi yaratıcı bir çözümlemeydi.” O günden bugüne çok yol alındı: Yaşadığımız günler fiziğinin en ileri teorilerinden biri olan Edward Witten’in “Sicim Kuramı” ve bu kuramla ortaya atılan modeller, ancak Pisagor’un çözümlemeleri göz önüne alınarak anlaşılır olur. Sicim Kuramı, “tellerdeki titreşimlerden” yola çıkarak açıkladığı “karmaşık” gibi görünen dünyanın, önünde müziksel olduğunu kanıtlamaya çalışır. Örneğin bir bağlamanın tellerinin çıkardığı titreşimlerden “karmaşık” evrenler oluşur. Elektronlar, protonlar ve nötronlar, titreşen bağlamanın tellerinin çıkardığı “sesler”dir: Yani tel sese “titreşerek” dönüşür. Bu “söz” için de geçerlidir. Özetle günümüzde fizikte en gelişmiş teorinin temeli, Pisagor’a dayanıyor. Ağacın içinde yaprağa duran su gibi bağlamanın içindeki “titreşimler sese durur.” İki eşik arası yaşamdır; iki eşik dışında kalan bölümler “yaşamıyor” kabul edilir ve “ses” denilen “mirastan yoksun bırakılır.” Şimdiki zaman sona ermeden bağlamanın bedeni içinde yolculuğa çıkmasını bilmeliyiz: Zorda kaldığımızda ruhumuzu “rehin bırakabilmeliyiz.” Bağlamayı çalarken zâkir “canlı değildir”; kendisi “cesettir ama bağlamadır.” Zâkir bağlamayı “ses” yaptığında kendisini “hiçliğe” taşır; hiçlikteki bâtıni kimliğinin “kuklasıdır artık.” Bedeni cesettir ama “acı çeker”; ya canım-ruhum gelmezse diye. Böylesi durumlarda bağlamanın göğüs yüzeyi “ayna hükmünde” devreye girer ve yitik ruhun bulunmasına yardım eder. Bağlama, bedenin deliklerinden dışarı bizim ses olarak algıladığımız “titreşim” saçar. İki eşik arasında titreşim duyabildiğimiz sese dönüşen bir “eşiği” daha vardır: Zâkir, titreşim ya da ses olduğunda, bu eşikten atlar ve göğün ortasına geçer. Ses donunda titreşimler “eşiklerden geçerek”, evrensel katlar arasında dolaşır. Her eşikten geçişte evrenin ekseni “yerinden oynar”; dünya yörüngesinden “şaşar.” Yanıt: II Zerdüştlükle başlayan ve tektanrıcı dinlerle devam eden algılanışta, “iyi-kötü” karşıtlığının “iyi” yanı Tanrı, “kötü” yanı ise Şeytan olarak inanca taşındı. Bir yanda, “kötü” yanından koparılarak bağımsızlaştırılan ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz İyi”; diğer yanda, “kötü” de “iyi” yanından bağımsızlaştırıldı ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz Kötü” olarak kimliklendirildi. Böylece hem “iyi” hem de “kötü”, canlı-cansız her şeyin var olma nedeni olarak algılanan “karşıtlar dünyası”ndan koparıldı ve “metafizik bir alana” taşındı. Ortodoks inanç alanında insan soyunun en büyük “yabancılaşması” olarak algılayabileceğimiz bu açılımlar dünyasında “Metafizik İyi” ve “Metafizik Kötü”, insanları ve doğayı “satın aldı-zincire vurdu”. Tam da bu nedenle kendimizi hem “Önsüz-Sonsuz Metafizik İyi”den hem de “Önsüz-Sonsuz Metafizik Kötü”den korumak durumundayız. Esat Korkmaz |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Esat Korkmaz For This Useful Post: |
|
|
#9 |
|
Can Yas: 27
Üye No: 61
Mesajlar: 2.905
Thanks: 3837
Thanked 3736 Times in 1896 Posts REP Gücü : 29
REP Puanı : 874
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
esat bey alevilikte evlenme erkanı yazınızı okudum alevilikle ilgili çok fazla bilgim olmadığı için sormak istiyorum tüm bunlar nikah anındamı gerçekleşiyor ve alevi ile sünni bir insan evlendiğinde yine aynı şeyler yapılıyormu...
Konu nihal84 tarafindan (10-10-2008 Saat 12:05 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 5.918
Thanks: 12393
Thanked 8353 Times in 3929 Posts REP Gücü : 49
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevgili Esat Hocam,
Bu sorum yazılarınızla ilgili değil, Yol Tv de, Sevgili Hasan Harmancı ile birlikte yaptığnız, programın tekrarını bu pazar izledim, sorum ordan, Siz orda; Aleviler, Bedenin kötü, pis, Ruhun ise temiz olduğunu söylerler, diye bir eleştiri getirdiniz, Ben ne sizin eserlerinizde, nede başka yerde, Alevilerin bu tip bir ayırım yaptığını okumadım, hatırlamıyorum, (Hafızam beni yanıltmıyorsa) Bildiğim kadaarı ile bu öğreti ZERDÜŞTlükte, yani MAZDA inancında var, aleviler bedeni tüm olarak gördüklerini düşünüyorum, İslamda böyle bir ayırım varmıdır, Ben islamda, Ruh ve beden ayırımı yapılmadığını, insanın GÜNAH, SEVAP bütünlüğü içinde ele alındığını düşünüyorum, Saygılarımla,
2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.
Dinimiz sevgi Kabemiz insan Iscanim ne oldum deme Siirin hakkini yeme Kafiye yok gitmis güme Kim neyi bilir bilinmez Konu İşcanbaba tarafindan (10-23-2008 Saat 09:58 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to İşcanbaba For This Useful Post: | Arjin Efruz (10-22-2008), Devrim06 (10-22-2008) |
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Baslatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İsmail Kaplan'a Sorularınız Ve Yorumlarınız | ismail kaplan | Karışık Köşe Yazıları | 2 | 09-24-2008 05:30 |
| Soru ve Yorumlarınız | Durak Aslan | Durak Aslan | 0 | 08-23-2008 12:49 |
| Soru Ve Yorumlarınız | Hüseyin Demirtaş | Hüseyin Demirtaş | 2 | 08-20-2008 18:43 |
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||