![]() |
|
![]() |
|||||||
| Karışık Köşe Yazıları Alevilikle ilgili değişik yazarların makalelerinin ve Köşe yazılarının yer aldığı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#11 |
|
Üyemiz |
YANIT: I
Evlenme erkânı ile ilgili olarak bana soru yönelten canımıza şunu söylemek isterim: Erkân özünde, evlenecek canların birbirine ve Yol’a karşı yükümlülüklerinin hatırlatılmasına, hatırlatılan yükümlülüklerin “ikrara bağlanmasına” dayanır. Yersel ve göksel “ezber dışında” bireysel ve toplumsal bir “sorumluluk” altına girmek isteyen her can “evlenme erkânından” geçmelidir derim. Ancak bunun bir “gönül işi” olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir: Evlenen taraflardan birinin “Sünni” olması bu gerçeği değiştirmez. Belirlenmiş bir mekân yoktur; belediye nikâhından sonra saptanacak herhangi bir yerde gerçekleştirilebilir. YANIT: II Hiçlik Meydanı’nı izleyip bana soru yönelten canımızın sorusunu önemi nedeniyle ayrıntılı yanıtlamak istiyorum: Bedenimiz Suçlu Değildir: Çevremizi sardığı denli bedenimizi de içine alan “doğa”ya karşı ilişkilerimiz ya doğrudan “gözleme” dayanarak ya da “dinsel öğretilerde” belletildiği, felsefi tasarımlarda gösterildiği biçimde oldu. Bu noktada farklı algılanışlar ortaya çıktı: A) İnsan, kendini doğanın bir parçası kabul etti; karnını doyurmak ya da kendini korumak için öldürür, yaşar ve ölürdü; öldüğü zaman kendi bedenini diğer bitki ve canlılara “yem” olarak sunardı. Bu algılanış, tüm ilksel tasarımlarda egemendir; doğal olarak “zorunlu” karşıtlara dayanır; iyi olan kötü, kötü olan iyi olabilir. B) Bu gelenek sonraları iki açılım gösterdi: 1) İçinde “zararlı bir alan” olduğuna inanılan “doğa” insana düşman sayıldı; beden doğanın bir parçasıydı ve “ruh”un kimliklendirilmiş biçimi olarak algılanan insana o da düşmandı; “ruh”un ve bedenin, ötesinde doğanın eğilimleri “karşıt” olarak tasarımlandı; “ruh”un eğilimleri “iyi”, bedenin eğilimleri “kötü” idi ve kötü “nefis” olarak algılanıp kimliklendirilerek öne çıkarıldı. Bu açılım sonraları tektanrıcı dinsel tasarımlarla yer yer özdeşleşti. Çünkü, doğal olandan, bedenden bir “uzaklaşma”, “sapma” idi. Burada nefsi “olumlama”, kötülük kaynağı olduğuna inanılan “dünyasal olana, doğasal olana bağlanma” anlamını taşır. Ben izlediğiniz programda “halde yaşanan Aleviliğin” yer yer böylesi bir “yabancılaşma”, yani “bedenine düşmanlık” içinde bulunduğunu belirtmeye çalıştım. 2) “Doğa” ve doğanın bir parçası olan “beden”, ötesinde “doğanın aklı” ve “bedenin aklı” hatasız kabul edildi; “doğa” ve “beden” değişerek/dönüşerek “önsüzden-sonsuza” akıyordu; bedenin ve doğanın yapısında var olan “karşıtlar”, doğanın ve bedenin varlığa gelmesi için koşuldu; bu nedenle “karşıtlardan” birini “iyi”, diğerini “kötü” olarak tanımlamak yanlıştı. Hatayı, “bedenin düşüncesi”nin, doğanın verdiğinin ötesinde yarattığı “ruh” ya da “bilinçte” aramak gerekirdi. İyi ve kötü, doğru ve yanlış buradaydı. İnsan kendini bilmek, yani bedenin ve doğanın “bilgeliyle buluşmak”, iyiyi ve kötüyü ayırdetmek durumundaydı. Açılımın mantığı gereği, “ruhlar”da ya da “bilinçler”de var olan “olumsuz” yan, “kötü” yan “nefis” olarak kimliklendirildi ve öne çıkarıldı. İlksel tasarımların devamı durumundaki bu anlayış tektanrıcı dinsel tasarımlara karşı “direnmiş” bâtıni zeminde günümüze kadar taşınmıştır. Ben izlediğiniz programda Alevilik kendisini ancak bu biçimde “güncelleyebileceğini” anlatmaya çalıştım. Aleviler, “bedeni ve doğa”yı felsefelerinde böyle okumak durumundadırlar. Burada nefis, bedenin ve doğanın “olumsuz” yanıyla özdeşleştirilirse ne iyidir, ne de kötüdür; algılanması gereken, ayırt edilmesi gereken bir “zorunluluk”tur. “Bedenin düşüncesi”nin bir “parçası” olarak algılanan ve doğanın verdiğinin “ötesinde” üretilen ruhlardaki-bilinçlerdeki “olumsuz” yanla özdeşleştirilirse mücadele edilmesi gereken bir “kötü”dür. Burada nefsi “olumlama”, ister “zorunluluk” olarak, ister “kötü” olarak algılansın temelde “karşıtlara dayalı düşünmeye bağlanma” anlamını taşır. C) Zerdüştlükle başlayan ve tektanrıcı dinlerle devam eden algılanışta Tanrı, “iyi-kötü” karşıtlığının “iyi” yanı olarak algılandı, “kötü” yanından koparılarak bağımsızlaştırıldı ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz İyi”; buna koşut olarak “kötü” de iyi yanından bağımsızlaştırıldı ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz Kötü”, yani Şeytan biçiminde, kimliklendirildi. Böylece hem “İyi”, hem de “Kötü”, canlı-cansız her şeyin var olma nedeni olarak algılanan karşıtların dünyasından, yani “somutlar” dünyasından “koparıldı” ve “metafizik bir alan”a taşındı. İnanç alanında insan soyunun en büyük “yabancılaşması” olarak algılayabileceğimiz bu açılımla “Metafizik İyi” ve “Metafizik Kötü” insanları ve doğayı “satın aldı”, “zincire vurdu”. İnsanlığın bu alandaki kazanımlarının “tersine dönüşüm” ürünü olarak algılanabilecek bu açılımda, Şeytan’ı “olumlama” ya da Şeytan “tapımı”, kötülük yapmaya kendini adama, kötülüğü kötülükle “besleme” anlamını taşır. Günümüz “Satanizmi” bunun en çarpıcı örneği durumunadır. |
|
|
|
|
|
#12 |
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 5.918
Thanks: 12393
Thanked 8353 Times in 3929 Posts REP Gücü : 49
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevggili Esat Hoca;
Yİne IŞIK gibiaydınlatıcı bir yazı,bir inancın, felsefenin anlatımı; Bir de bu Harflerin sayılar üzerinden hesaplanması var, Buna EBCED hesabı diyorlar sanıyorum, bu konuda bir yazınız olcak mı? diğer bir konu bu HARF SİMGECİLİĞİNİN, HURİFİLİK i tarihsel gelişimini verecekmisiniz, Pisagor un Sayılar üzerine söylemleri, bu öğretinin tarihi olabilir mi? yoksa bu harf ve sayı Simgeciliği daha eski KADİM uygarlıklara mı? çıkıyor, Mısır,Uygur,Atlantis, Mu vs. gibi; Bu SİMGECİLİĞİN TARİHSELLİĞİNİ de bize aktarırsanız seviniriz-m-, bilileniriz -m- Saygılarımla,
2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.
Dinimiz sevgi Kabemiz insan Iscanim ne oldum deme Siirin hakkini yeme Kafiye yok gitmis güme Kim neyi bilir bilinmez |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to İşcanbaba For This Useful Post: | Devrim06 (11-17-2008) |
|
|
#13 |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
YANIT: I
Evlenme erkânı ile ilgili olarak bana soru yönelten canımıza şunu söylemek isterim: Erkân özünde, evlenecek canların birbirine ve Yol’a karşı yükümlülüklerinin hatırlatılmasına, hatırlatılan yükümlülüklerin “ikrara bağlanmasına” dayanır. Yersel ve göksel “ezber dışında” bireysel ve toplumsal bir “sorumluluk” altına girmek isteyen her can “evlenme erkânından” geçmelidir derim. Ancak bunun bir “gönül işi” olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir: Evlenen taraflardan birinin “Sünni” olması bu gerçeği değiştirmez. Belirlenmiş bir mekân yoktur; belediye nikâhından sonra saptanacak herhangi bir yerde gerçekleştirilebilir. YANIT: II Hiçlik Meydanı’nı izleyip bana soru yönelten canımızın sorusunu önemi nedeniyle ayrıntılı yanıtlamak istiyorum: Bedenimiz Suçlu Değildir: Çevremizi sardığı denli bedenimizi de içine alan “doğa”ya karşı ilişkilerimiz ya doğrudan “gözleme” dayanarak ya da “dinsel öğretilerde” belletildiği, felsefi tasarımlarda gösterildiği biçimde oldu. Bu noktada farklı algılanışlar ortaya çıktı: A) İnsan, kendini doğanın bir parçası kabul etti; karnını doyurmak ya da kendini korumak için öldürür, yaşar ve ölürdü; öldüğü zaman kendi bedenini diğer bitki ve canlılara “yem” olarak sunardı. Bu algılanış, tüm ilksel tasarımlarda egemendir; doğal olarak “zorunlu” karşıtlara dayanır; iyi olan kötü, kötü olan iyi olabilir. B) Bu gelenek sonraları iki açılım gösterdi: 1) İçinde “zararlı bir alan” olduğuna inanılan “doğa” insana düşman sayıldı; beden doğanın bir parçasıydı ve “ruh”un kimliklendirilmiş biçimi olarak algılanan insana o da düşmandı; “ruh”un ve bedenin, ötesinde doğanın eğilimleri “karşıt” olarak tasarımlandı; “ruh”un eğilimleri “iyi”, bedenin eğilimleri “kötü” idi ve kötü “nefis” olarak algılanıp kimliklendirilerek öne çıkarıldı. Bu açılım sonraları tektanrıcı dinsel tasarımlarla yer yer özdeşleşti. Çünkü, doğal olandan, bedenden bir “uzaklaşma”, “sapma” idi. Burada nefsi “olumlama”, kötülük kaynağı olduğuna inanılan “dünyasal olana, doğasal olana bağlanma” anlamını taşır. Ben izlediğiniz programda “halde yaşanan Aleviliğin” yer yer böylesi bir “yabancılaşma”, yani “bedenine düşmanlık” içinde bulunduğunu belirtmeye çalıştım. 2) “Doğa” ve doğanın bir parçası olan “beden”, ötesinde “doğanın aklı” ve “bedenin aklı” hatasız kabul edildi; “doğa” ve “beden” değişerek/dönüşerek “önsüzden-sonsuza” akıyordu; bedenin ve doğanın yapısında var olan “karşıtlar”, doğanın ve bedenin varlığa gelmesi için koşuldu; bu nedenle “karşıtlardan” birini “iyi”, diğerini “kötü” olarak tanımlamak yanlıştı. Hatayı, “bedenin düşüncesi”nin, doğanın verdiğinin ötesinde yarattığı “ruh” ya da “bilinçte” aramak gerekirdi. İyi ve kötü, doğru ve yanlış buradaydı. İnsan kendini bilmek, yani bedenin ve doğanın “bilgeliyle buluşmak”, iyiyi ve kötüyü ayırdetmek durumundaydı. Açılımın mantığı gereği, “ruhlar”da ya da “bilinçler”de var olan “olumsuz” yan, “kötü” yan “nefis” olarak kimliklendirildi ve öne çıkarıldı. İlksel tasarımların devamı durumundaki bu anlayış tektanrıcı dinsel tasarımlara karşı “direnmiş” bâtıni zeminde günümüze kadar taşınmıştır. Ben izlediğiniz programda Alevilik kendisini ancak bu biçimde “güncelleyebileceğini” anlatmaya çalıştım. Aleviler, “bedeni ve doğa”yı felsefelerinde böyle okumak durumundadırlar. Burada nefis, bedenin ve doğanın “olumsuz” yanıyla özdeşleştirilirse ne iyidir, ne de kötüdür; algılanması gereken, ayırt edilmesi gereken bir “zorunluluk”tur. “Bedenin düşüncesi”nin bir “parçası” olarak algılanan ve doğanın verdiğinin “ötesinde” üretilen ruhlardaki-bilinçlerdeki “olumsuz” yanla özdeşleştirilirse mücadele edilmesi gereken bir “kötü”dür. Burada nefsi “olumlama”, ister “zorunluluk” olarak, ister “kötü” olarak algılansın temelde “karşıtlara dayalı düşünmeye bağlanma” anlamını taşır. C) Zerdüştlükle başlayan ve tektanrıcı dinlerle devam eden algılanışta Tanrı, “iyi-kötü” karşıtlığının “iyi” yanı olarak algılandı, “kötü” yanından koparılarak bağımsızlaştırıldı ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz İyi”; buna koşut olarak “kötü” de iyi yanından bağımsızlaştırıldı ve yapısında “karşıt” taşımayan “Önsüz-Sonsuz Kötü”, yani Şeytan biçiminde, kimliklendirildi. Böylece hem “İyi”, hem de “Kötü”, canlı-cansız her şeyin var olma nedeni olarak algılanan karşıtların dünyasından, yani “somutlar” dünyasından “koparıldı” ve “metafizik bir alan”a taşındı. İnanç alanında insan soyunun en büyük “yabancılaşması” olarak algılayabileceğimiz bu açılımla “Metafizik İyi” ve “Metafizik Kötü” insanları ve doğayı “satın aldı”, “zincire vurdu”. İnsanlığın bu alandaki kazanımlarının “tersine dönüşüm” ürünü olarak algılanabilecek bu açılımda, Şeytan’ı “olumlama” ya da Şeytan “tapımı”, kötülük yapmaya kendini adama, kötülüğü kötülükle “besleme” anlamını taşır. Günümüz “Satanizmi” bunun en çarpıcı örneği durumunadır. |
|
|
|
|
|
#14 |
|
Forum Katılımcısı Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 107
Thanks: 291
Thanked 269 Times in 88 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi :
![]() |
Sevgili Esat Hocam, bana burada veya özel olarak Alevilik ve çevreyle uyumlu yaşamaya ilişkin ortaklıklar, çevre bilinci ve bunun nefes ve deyişlerdeki kaynaklarıyla ilgili bilgi sunabilir misiniz? Geçen Hiçlik Meydanı'nında bu konuya değindiniz ama ayrıntıya girmediniz. Bana biraz ayrıntılı bilgi gönderir misiniz? Çünkü ben bu konuda Yeşiller Partisi ve onların yan kuruluşu Heinrich Böll Vakfı'na bu konuda bir proje sunacağım. Elimde bazı bilgiler var ama sizden de katkı bekliyorum lütfen. Bu kardeşinizi kulak abdestinden mahrum bırakmayınız. Selamlar. Emailim: H.Demirtas@web.de
|
|
|
|
|
|
#15 |
|
Forum Katılımcısı Bulunduğu yer: yok
Yas: 27
Üye No: 311
Mesajlar: 161
Thanks: 438
Thanked 493 Times in 143 Posts REP Gücü : 5
REP Puanı : 222
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() |
Meraba. Birkaç soruda ben sormak istedim. Bunlar cevaplarini bilmedigim degil ama dahada genisletmek istedigim kavramlar. Daha oncede farkli platformlarda sorarak farkli cevaplari topladim.
Sevgili Esat Korkmaz, Alevilerin Yaratilisi reddedip varolusa sarilmasini anlatan dusunceleri okuduk, tartistik. Bizzat Alevi deyislerinde varolusun resminin çizildigini gorduk. Oysaki bu gerçek tarih sahnesinde ancak içinde oldugumuz yuzyillarda pozitif bilimlerce kanitlanip ispatlanabildi. Sizce Aleviler kesfedilmesinden yuzlerce yil once bingbangi biliyor muydular? Dunyanin yuvarlak oldugunu biliyor muydular? Ilk insanlarin sudan çiktigini daha sonra degisimler geçirdigini biliyor muydular? Ornegin Alevilik insanin atasinin espirisel anlamda soylemek gerekirse maymun oldugundan haberdar miydi? Evrimden, haberleri var miydi? Sayet inançlarinda ilericilik var ise en azindan yaratilis sirrina onca zaman once vardiysa bu bilgiler onlara hangi yolla, nereden, nasil ulasti? Allah Kul ve Tanri insan olarak siniflandirilmis iki tanim var.Biri semavi diyeri batini inançlara mahsus. Alevilik inanci 4 semavi dinin yani sira bir çok farkli mezhebin, yolun tarikatinda aksine bir inanca sahip. Insan Tanrida, Tanri Insandadir. O halde Tanri yoktan var eden degil, vardan var olandir. Peki vardan var olan bir Tanriya ihtiyaç nedendir? Alevilikteki Tanri islam ve diger semavi dinlerle açiklanamiyorsa, (Alevilik tamamiyla bilimsellikten yanaysa) varliginin kaniti nasil sunulur? Alevilik yaratilisa, insan ve evren olusumuna tamamiyla bilimsel yaklasiyorsa inanmasi gereken Tanrisal guç nasil olmalidir? Kurei har Ates (SERIAT) Bir anadan doğmak (ILK OKUL) = Aslan Kurei hava Hava (TAKIKAT) Ikrar verip bir yola girmek (ORTA OKUL) = Merdan Kurei ma Su (MARIFET) Hakkı kendi özünde bulmak (LISE) = Mucize Sahibi Kurei hak Toprak (HAKIKAT) Tanrisal Makama Ulasmak (UNIVERSITE) = Allah Ilk ornektede goruldugu gibi, bir ELEMENT (ates) bir kapiya (seriat), bir KAPI bir basamaga (Bir anadan dogmak), bir BASAMAK bir egitim duzeyine (ilkokul), ve bir o EGITIM duzeyide elde edinilen kisi ve bilgiler bir SIMGEYE denk dusmektedir. Sadece birinci kapida yasanan bu seyir diger uç seyirinde basi. BAslibasina bir denklem, basli basina bir seyir... Peki bu seyir içinde ruhun surekli ayni cografyada, ayni inanci yasayan bir anadan (Anne baba alevi olmali) dogma olasiligi nedir? Bedenden ayrilan Ruh bunu seçebilir mi? (ki biz Devriye olgusuna inandigimiz için secebilirligine inanmak zorundayiz. Cunku eger seçemeseydi dunyada var olan baska bir inanctaki anadan dogabilir, buda Alevilikteki devriyesini tamamlamasina engel olurdu. Cunku ruh, artik baska bir inancin bedenindedir) Konu karan tarafindan (03-10-2010 Saat 20:19 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to karan For This Useful Post: | Devrim06 (03-10-2010) |
|
|
#16 |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Merhaba Sevgili Can Karan. Uzun uzun yazmak için ne yazık ki zamanım yok. Dilerim bir gün can cana oturur, genişçe tartışırız. Tektanrıcı dinlerin “Yaradılış Tasarımı”na karşı, ezilenlerin kendilerini kurtuluşa taşıyabilmek için yüzyıllar içerisinde tuğla tuğla ördükleri “Varoluş Tasarımı”, Aleviliğin Anayasası’dır. Alevilik adına üretilen her düşünde-değerlendirme, bu yasaya “uymak” zorundadır. Varoluş Tasarımı, vahdet-i mevcutçu tasavvuf gereği “doğuran enerji, doğuran doğa, doğuran Tanrı” izlenerek, yani değişimin-dönüşümün yasaları algılanarak yapılandırılmıştır. Bu yapılandırılmanın gerçekleştirilebilmesi için Yeryüzü ile Evren’le “taraf” olmak, metafizik tanrının oturduğu akla aşkın alanlar olarak tanımlayabileceğimiz “Gökyüzü”ne karşı “kavga” vermek gerekmiştir. Kavga koşullarında Sessiz Tanrı(doğa) ve Sesli Tanrı(İnsan), deneyim konusu olmuş ve evren “bilinmez olmaktan” çıkmıştır. Bu yolla Alevilik, “inanç yanı da olmasına karşın kendisini bilimsel olarak ifade etme şansına sahip ender bir kültür”dür yargısını hemen her kafaya kazımıştır. Görüldüğü gibi Alevilerin “akıllı” ya da “daha akıllı” olması, deneye gelen şeylerle “taraf” olmasında aranmalıdır. Taraf olma durumunun koşulları, “Devriye” adını verdiğimiz nefeslerde anlatılır. Devriyelerde iki evrim anlatılır: Biyolojik evrim ve Kültürel evrim. Hangi evrim söz konusu olursa olsun koşul, “başlangıca dönmektir”. Biyolojik çevrimde, “anne karnına dönmek”, kültürel çevrimde “gönle dönmek” gerekir. Biyolojik çevrimde anne karnına dönüp “bir damla kızıl kan” olunduğunda, dağların-taşların da “ilkteki sıvı” durumuna dönülmüş olur. Oradan hareketle günümüze ve geleceğe uzanılır. Dünyanın yuvarlak değil de “düz” olarak algılanması, maymundan değil de bir ağaçtan-taşdan doğulması bizi “yanlış” bilgiye götürmez. Çünkü “düz” dünyanın ya da ağaçtan doğmanın yasalarıyla, “yuvarlak” dünyanın ya da maymundan doğmanın yasaları “aynıdır”. Bu nedenle Aleviler, “doğa yasalarından farklı bir yasayı insana, ötesinde doğaya dayatmaya kalkan tektanrıcı dinlerin yaradılış tasarımına başkaldırmıştır”.
Vahdet-i mevcut belirleyici tasavvufta “güzellikler dünyaya şölenle gelmez, acı ve inlemelerle gelir”. Doğa Tanrı’yı doğururken tıpkı annelerimiz bizi doğururken feryat ettiği gibi feryat etmiştir. Annemizin feryat ve inlemeleri eşliğinde nasıl doğum kanalından dışarı fırlıyorsak doğa da Tanrı’yı “içinden dışarıya” fırlatmıştır. Bu fırlatma, fırlatma anındaki doğanın feryadı, bu olağanüstülük bir “büyük patlamadan başka bir şey değildir.” Devriye nefeslerinin konu ettiği değişimi-dönüşümü algılamak, eğitim “miracını” tamamlamak anlamına gelir. Doğal olarak Alevilikte eğitim programının adı, “Dört Kapı Kırk Makam” olduğuna göre bu adı taşıyan programı öğrenmek koşuldur. Eğitim kapsamında “bu-dünyayı terket, öbür-dünyayı terket, hiç durma terkettiğin yeri de terket” ya da “Tanrı’ya yolculuk, Tanrı’yla yolculuk, Tanrı’dan yolculuk” üçlemeleri mühürlenerek Hakk’tan halka göç edilir. Yaşayanlar Hakk’a yürüyenleri, Hakk’a yürüyenler yaşayanları “dâr’dan indirdiğinde”, bizler, yeni bedenlerde “geçmiş” oluruz. Hakk’a yürüdüğümüzde doğaya lokma olarak sunulan bedenimizden ne yapılacağı konusunda biz değil, doğa karar verir. Hakk’a yürümüş bir canımıza beden olmak konusunda irade bize aittir: Kendimizi yetiştirmiş isek Hakk’a yürüyenlerimize don olabiliriz, yetiştirmemişsek olamayız. Çalışmalarında başarılar diler aşk-ı muhabbetlerimi sunarım. Esat Korkmaz. |
|
|
|
|
|
#17 | |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Merhaba Hüseyin Demirtaş Can. Biliyorum yanıtım çok gecikti. Bağışla lütfen. Alevi tasavvufu iki “ayaktan” oluşur: Doğa-tanrıcılık ve insan-tanrıcılık. Doğa-tanrıcılıkta “Çevre” dendiğinde, doğanın çocuklarının ya da Tanrı’nın çocuklarının(hava, su, toprak ve ateş) çeşitli oranlarda bir araya gelmiş “toplamı” anlaşılır. Parçası olduğumuz ya da içinde yer aldığımız bu toplam, bir “somutluğu” betimlediğinden Aleviliğin “deneyimlenebilen” (bilinen ya da yabancılaşmaya karşı direnen) yanını oluşturur. Doğa-tanrıcılık anlayışında Tanrı ancak “kendi yasaları” içinde özgürdür; bir bakıma kendi yasalarınca “zincire vurulmuş bir köle”dir. Çocukları olarak hava, su, toprak ve ateş de bu yazgıyı paylaşır. Bir Kızılbaş olarak bize düşen yükümlülük hava, su, toprak ve ateş denilen “kitabı” okumak, “evren denilen şey dıştan değil, içten yönetilir” ilkesinin izinde “doğanın aklını algılamak”, Tanrı’nın(doğal olarak kendimizin) “özgürlük ve tutsaklık” alanlarının sınırları çizmek olarak tanımlanabilir. Bu nedenle nefeslerde havaya, suya, toprağa ve ateşe ilişkin her değinme, “çevre”yle bağlantılıdır. Yine icazetnamelerde konuya yönelik olarak sıralanan görevler birer “çevre yükümü”dür. Vahdet-i mevcutçu tasavvuf anlayışı gereği havanın, suyun ve toprağın “gebe” kalıp ateş olması, ardından da doğurması(21 Mart), evrenin yasalarının yakalanabilmesi için dikkatle izlenir. İzleyebilmek için insan hava, su, toprak “niteliğinde bir nesne” donuna bürünür: Açıkçası “tuz” olur: Tanrı’nın bu evrene “varolma nedeni” olurken ne gibi bir “plan” içinde bulunduğu anlaşılmaya çalışılır. Tam da bu nedenle Bektaşi sofrası “tuz” ile açılır, “tuz” ile mühürlenir. Eğitim “tuz” olmak için yapılır. Yüz yüze konuşma olanağı yakaladığımızda daha genişçe tartışırız. Çalışmalarında başarılar diler aşk-ı muhabbetlerimi sunarım. Esat Korkmaz. |
|
|
|
|
| The Following 7 Users Say Thank You to Esat Korkmaz For This Useful Post: | Bülent ÜNVER (04-14-2010), Devrim06 (03-27-2010), DoğAcAn (03-27-2010), esonto58 (03-26-2010), karan (04-01-2010), Seyhlerli1970 (03-26-2010), İşcanbaba (03-27-2010) |
|
|
#18 |
|
Gönül Dostu
Üye No: 1417
Mesajlar: 411
Thanks: 667
Thanked 409 Times in 219 Posts REP Gücü : 3
REP Puanı : 67
REP Seviyesi :
![]() |
Sayin esat korkmaz size sorum gayet kisa olacak ilgi gosterirseniz !
1- Dogru ve yanlis hakinda ki gorusunuzu almak istiyorum . 2- Iyi , kotu hakkinda daki dusuncelerinizi ogrenmek istiyorum . 3- Yaratan , yaratici insanmi ? Tasarici tasarliyan mutlak guc ve hikmet insanlarmi ? Yoksa bilmedigimiz gormedigimiz uzaklarda yasayan baska bir varliklarmi gorunur veya gorunmez ? Hurmetlerimi sunuyor cevabinizi bekliyorum esen kalin Tesekkurler . |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Baslatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İsmail Kaplan'a Sorularınız Ve Yorumlarınız | ismail kaplan | Karışık Köşe Yazıları | 2 | 09-24-2008 05:30 |
| Soru ve Yorumlarınız | Durak Aslan | Durak Aslan | 0 | 08-23-2008 12:49 |
| Soru Ve Yorumlarınız | Hüseyin Demirtaş | Hüseyin Demirtaş | 2 | 08-20-2008 18:43 |
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||