Genç Aleviler  

ANASAYFA Bugünkü Mesajlar Sohbet & SohbetRadyo
Go Back   Genç Aleviler > ALEVİLİK ÖĞRETİSİ > Alevilik Araştırmaları

Alevilik Araştırmaları Güncel alevilik araştırmalarının paylaşılabileceği alan.

Reklam Alanı
Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 01-12-2009, 18:02   #1
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7743
Thanked 12727 Times in 5991 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart Haşim Kutlu: Yol ve Sürek ya da İki Zıt Uygarlık Çizgisi

Kızılbaş Alevilikte (Alevi = Elevi =
Elawi = Alawi = Işık, aydınlık,
ateş), farkındalık’ını biraz canlı
tutan her “Yol Evladı” bilir ki, Kızılbaşlıktan
söz edildiği her yerde,

onu nitelerken, din ya da mezhep ya da inanç gibi kavramlardan çok,
“Yol” kavramı kullanılır. Daha doğrusu, daha öncesine gitmeğe gerek
yok, son dört ya da beş asırlık sürecin Âşıklık geleneğine bakan her insan,
Âşıkların ait oldukları yapıyı açıklarken kullandıkları esas kavramın
“Yol” olduğunu görürler ve bu son derece harika bir seçimdir.
Söze “Yol” kavramıyla girmem nedensiz değil. Kızılbaş Aleviler olarak,
sözgelimi bundan on beş yıl önceki, konumda değiliz. Hem kendimizi
tanımak ve tanıdığımız şeyi bilgiye dökmek bakımından hem de
örgütlenmek ve maddi ve manevi etkinliğimizi yeniden yaşama durdurmak
bakımından, on beş yıl öncesinden daha anlamlı bir yerdeyiz ve
daha anlamlı birikime sahibiz. En azından önümüze çıkan her sorunda
önce birbirimizin gözüne bakıp ne diyeceğimizi kestirmeğe çalışmak
durumundan, birilerinin bir diğerlerine göre yanlış görülse bile anında
verebileceği bir cevabı var artık.

“Kendini bilme” deyimi, Alevilikte başlı başına bir öğretidir ve tabii
ki ahlaki bir öğreti değildir. Ya da ahlaki olanla sınırlandırılamaz. Maddi
ve manevi etkinliğin tamamına ilişkin öğretinin ana halkasını oluşturur.
Her edinimin yürüyeceği yol güzergâhı ve ulaşacağı her merhale hedefinde,
“Kendini Bilme” edinimi vardır. Bu bağlamda, genel eğilimini saptadığım
gelişmenin bu aşamasında açıktır ki, “kendini bilme” yolundaki
farkındalık’ımız, yeni aşamayı gerçekleştirmenin eşiğindedir. Yolun aşılacak
ve bir üst evrede yeniden kendini üretecek kısmına girebilmek için,
birikim, kendine uygun çözümleyici anahtarlara, kavramlara, kategorilere
gereksinim duyar. Zaten eğer yeni bir evreye aşma, tespiti doğruysa,
sözünü ettiğim kavramlar, kategoriler ya da anahtarlar da ortaya çıkmış
demektir.

Bir başlangıç olması bakımından gelinen aşamanın temel özelliklerinin
ana hatlarını birkaç ara başlıkla ifade etmeye çalışacağım. Kavramlar
ve anahtarlar ise anlatımın içine serpiştirilecektir. Yöntem olarak insanlara
kalıp sunmaktan elimden geldiği kadar uzak durmaktayım. Çünkü
Kızılbaşlık hiçbir kalıba, hiçbir tanıma, hiçbir karara, bu bağlamda dine
ve diyanete sığmaz. Sığdığını sananlar ise artık Kızılbaş değil başka bir
şeydir!..


Bu açıklamadan sonra başladığım yerden devam etmek istiyorum:

Yol, Bir Süreği, Bir Geçmişi ve Bir Geleceği

Anlamlandırır

Yukarda, Âşıklık geleneğinde, Âşıkların, ait oldukları yapıyı tanımlamak
için kullandıkları esas kavramın “Yol” olduğunu ve bunun son derece harika
bir seçim olduğunu belirttim. Harikadır, çünkü kavramı tayin eden
zihniyet, “Marifet Makamı”nın hüner sahibi bilgeliğine dayanır ve bu,
başka bir halin dışavurumudur. Kızılbaş Aleviliğe giriş yapmanın ya da
üye olmanın temel tanımı, “Yola Girmek” olarak verilir. Bu bile süreği
anlamlandıran son derece önemli bir tanımlama örneğidir. Yol’a, yolun
bir yerinden Yolcu olarak katıldığınızı belirler ve bu ifadede Yolculuk,
sonsuzluk ereğine doğru yol alır. “Ölüm ölür biz ölmeyiz” diyen günümüz
Yol Âşığı, işte bu süreğe işaret eder. Çünkü “Hakk’a Yolculuk” süreği,
geçmişten geleceğe “don değiştirerek” kesintisiz sürer.

Eğer “Yol” kavramının başına sözgelimi, kısa, uzun, ince, geniş, vb.,
sıfatlar getirilmemiş ve “Yol” çırılçıplak “Yol” olarak kullanılmış ise
“Yol” kavramı, başlangıcı ve sonu olmayan bir kesintisizliği, bir süreği
ifade eder. Tabii ki “Yol” bir duruşu değil bir yürüyüşü, bir hareketi,
devinimi de ifade eder. Niçin? “Kamâlata giden yol” budur da onun
için!.. Erenler bu yüzden;
“Âlemde meşhûd olan bu devran
Tekâmül içindir kemale doğru”
buyurmuşlardır.

Bu bağlamda, Kızılbaş Alevilik bir “Yol”dur ve gerisinde bıraktığı
geçmiş, insanlığın yaşama duruşu kadar eskiye gider. Bu nedenle,
Kızılbaşlıktan söz ettiğimiz her yerde; “Kadim”likten ve yine bu bağlamda,
insanlığın bu güne kadar ürete geldiği bir ayrı ama kendine özgü
uygarlık çizgisinden söz etmekteyiz. Kuşkusuz ki gerideki ucu açıktır ve
bu güzergâhtan yürüyenlerin tarih içinde
uğradıkları her durakta, kendine özgü koşullarla
çevrimlenen her tarihi evrede ona uygun
muhtevalar, ona uygun biçim ve adlandırmalar
almış da olsa, “Yol” gerçekliği değişmemektedir...

Nasıl ki içinden geçmekte olduğumuz tarihsel uğrak noktasında adı
Kızılbaş Aleviliktir ve geçmişe ucu açık bir güzergâhla bağlıdır; kimsenin
kuşkusu olmasın ki Yol’un geleceğe yönelik ucu da açıktır. Daha
sonra açıklayacaklarım da göz önünde bulundurulduğunda, insanlık,
tarihin belli bir evresinde uğradığı “yabancılaşma” ve “doğal güzergâh”
tan sapmaya önünde sonunda son vermeyi başaracak ve bu güzergâhta
buluşacaktır. Evveli baştan kendini bilmeme; ikincisi, “Yol”u
bilmeme nedeniyle içinden geçmekte olduğumuz uğrakta görülen
dağınıklık, başka başka din ve tarikatlara savruluş, kimilerinde “acaba
Aleviliğin geleceği olacak mı” kaygısını yaratmaktadır. Bu kaygı bana
göre boşunadır.

Herkese Ihtiyacına Göre Ilkesi Evrenseldir

ve Yol Kadar Kadimdir

Sosyal-toplumsal bağlamda Kızılbaşlık, kadim “Ortaklık Toplumu”
olarak tarih sahnesindeki yerini alır. Âlem olarak, On Iki Âlem’den
Dünya’ya bağlı olarak ortaya çıktığı anlayışıyla hareket eden bu topluluk,
başlangıcından itibaren, dünyanın doğal yasalarını keşfetmeye,
onunla kendisi arasında bağ kurmaya çalışmıştır. Dünyanın da diğer
Âlemler gibi kâinata, Evrene bağlı bir temel yasa üzerine hareket ettiğini
gören kadim topluluk insanı, “Kendini Bilmek”, “Doğayı Bilmek” ve
“Evreni Bilmek” şeklindeki üçlü bilgi kapısını kadim öğretisinin temeline
koymuştur. Ona göre bu üçlü bilme kapısı arasında müthiş bir illiyet
ve özdeşlik vardır. Kendinin varlık ve hareket yasalarını, doğanın ve
evrenin varlık ve hareket yasaları olarak görmüş, “Kendini Bilme” ereğini
tekmil bilmelerin merkezine oturtmuştur. Onun yolu ya da onun dini;
bu nedenle, bir “Insan Yolu/Dini”; buradan hareketle bir “Doğa Yolu ya
da Dini”; ve nihayet buradan da hareketle bir “Evren Yolu ya da Dini”
olarak biçim ve öz kazanmıştır.

Bu bağlamda, telakkisini ya da düşünme şeklini, mantığını bu zemine
oturtan, dünyayı, evreni ve nihayet kendisini bu zeminde algılayıp,
anlayıp açıklama yolunu benimseyen bu topluluk, Sosyal-toplumsal düzenini
de bu temelde inşa etmiştir.

Ona göre, “Güneşin altındaki hiçbir şey hiç kimsenin değildir, herkesindir.
Yetmiş iki topluluk, onsekiz bin âlem bu zeminde, ihtiyacına göre
yaşar. Ihtiyacına göre hakkını alır.” Ihtiyaç sahipleri bir tekmil “Hak”tırlar
ve “Can”dırlar. Aynı Âlem üzerinde oldukları için de aynı özdendirler
ve kardeştirler.

Yol’un bu özelliğini dünden bugüne sürek halinde belirleyen çok sayıda,
kavrama ulaşmak mümkündür. “Rızalık Şehri”, “Ocak”, “Imece”,
“Kom”, “Komal”, “Mir-Miri” gibi kavramlar, hep bu süreği ve bu toplumsal
zemini anlatan kavramlardır. Tabii ki bu kavramlar otantik olarak
kadim tarihe değil yakın tarihine ilişkindir.

“Yol” gibi daha kapsayıcı olan, kesintisiz bir süreği belirleyen bir
kavramın yanında, daha dar ama içinden geçmekte olduğumuz uygarlık
kavrayışının ürettiği bir kavram olarak “Din” kavramını da kullandım.
Çünkü din ve devletin tarih sahnesinde yer alışları, aynı tarihsel sürece
denk gelir ve birbirlerinin varlık nedeni olarak belirirler. Bu bağlamda,
eğer din, insanın siyasi ve ruhani etkinliğinin tamamını ifade edecek şekilde
ortaya çıkıyorsa -ki çıkıyor- o halde din, devlet aygıtının bir kurumu
değil bizzat kendisidir. Onu “inanç” olarak tanımlamak suretiyle,
siyaset dışı ilan eden, modern toplum dini olan milliyetçiliktir. Günümüzün
tekmil analizlerini ise Millet Dinin kavramları ve mantığı belirlemektedir.
Bir başka açmaz da buradadır.

Kızılbaş Alevilik için, hemen üstte, bir doğa dini olarak kendini açığa
vuran “Yol”un sahipleri, “sosyal-toplumsal düzenlerini de bu temelde
inşa ettiler” derken de kastettiğim şey buydu. Kızılbaşlık da din olarak
tanımlandığı ölçüde, Kızılbaşlığın maddi ve manevi etkinliğinin tamamını
kapsayan organizasyonun yani devletin adıdır. Bir farkla ki o, “devlet
olmayan devlet”tir. Çünkü sözcüğün siyasi ve ideolojik anlamıyla
devlet, hangi biçimle ortaya çıkarsa çıksın, bir sınıf çıkarı olarak kendini
açığa vurur. Kızılbaşlık ise sınıfı değil sınıfsızlığı, özel mülkü değil ortaklığı tanımlar. Bu yüzden de, anlatılanın anlaşılması için örnek olsun
diye “devlet” dedim, ama sınıfsızlığa ve ortaklığa dayandığı için de
“devlet olmayan devlet” dedim. Bu oluşumun yine bir diğer doğru tanımını
Kızılbaşlığın kendisi vermiştir, “Rızalık Şehri”!.. Bundan böyle
“devlet” yerine “Rızalık Şehri”ni kullanacağım.

Erkek, Sınıf, Devlet ve Şiddet

Modern Toplumun Başlangıcıdır

ve Tarihsel Sapmanın Adıdır

Konumuzla ilgili bilim dallarıyla uğraşanlar, insanın tarihini beş milyon
yıl olarak belirliyorlar. Iki ayakları üzerine doğrulan insanın, tarihsel
yürüyüşünün günümüze ulaştığı süreci ise yaklaşık bir milyon yıl olarak
bildiriyorlar.

Gordon Childe, ateşin keşfedilmesinin tarihini iki yüz bin yıl olarak
belirtse de, Beka vadisinde çıkartılan bir ocak kalıntıları, ateşin günümüzden
800 bin yıl önce bilindiğini ortaya çıkartmaktadır.(*) Ister 200
bin, ister 800 bin olsun fark etmez, ateşin kontrol altına alınması insan
için bugünkü aya gitme eyleminden daha aşağı ve daha küçük bir eylem
değildir ve ateşin kontrol altına alındığı tarih, bugünkü tarihle az zaman
da değildir.

Bu süre zarfında, insanlık acaba kaç büyük uygarlığın sahibi oldu?
Bu sorunun yanıtı doğru dürüst verilmemiştir. “Uygarlık” denilen insanlık
etkinliğini, yazının icadıyla başlatan zihniyet, aynı uygarlık dizgesinin
kapitalist aşamasına ilişkindir. Onun ideologlarının, söyledikleri
şeydir. Dikkate alınsın ya da alınmasın, en basitinden günümüze bir
biçimde ulaşmayı başarmış Çin’in, Çin Hindi’nin, “Latin Amerika” diye
tanımlanan kadim Aztek, Maya ve Inka ülkesinin ve nihayet Mısır ve
Mezopotamya’nın piramitleri başka dilden konuşmaktadırlar. Açıktır ki
doğru tarzda çözümlenmeyi beklemektedirler.

Bunu şunun için ifade ediyorum: Yeraltından çıkartılan bilgiler,
bugünkü uygarlık bilgisinin verilerini altüst etmeye devam ediyor. Tıpkı
kâinatın bilgisine ilişkin ulaşılan noktanın, henüz deryada damla
olmadığı gibi.

Kadim Kızılbaş Aleviliğin ürettiği birçok kavram, kişisel düşüncem
odur ki, “Hiyeratik”(**) anlamlar içermektedir ve insanlığın kadim
geçmişine yollama yapmaktadır. Bu bağlamda görülen ve sezilen odur ki
içinden geçmekte olduğumuz uygarlık süreci (içinde kimilerine göre
birkaç yıl, kimilerine göre yetmiş yıllık bir “sosyalizm” de olsa) kapitalist
format içinde kalan ve yaşanılan bir uygarlık düzeyidir. Bu uygarlık,
cins olarak erkeğin devir alıp getirdiği, maddi ve manevi etkinliği
bakımından hangi isimle adlandırılmış olursa olsun, hangi kutsallıkla
kutsanmış olursa olsun, erkek damgasını taşıyan bir uygarlıktır. Cins
egemenliği, sınıf egemenliği, şiddet ve devlet egemenliği süreği olarak
günümüze gelen ve günü belirleyen uygarlık!..

Bu uygarlık düzlemi ise bu günkü tarihle altı, yedi bin yıldan öteye
geçmez. Geçtiği yerde de henüz bir başlangıç olma belirtilerini veya bir
başka deyimle geçiş süreci ilişkilerini kapsamaktan başka anlama
gelmez.

Insanlık, şiddeti, sömürüyü ve özel mülkü erkekle tanıdı ve bütün bu
olgular, erkek bir kimlikle örgütlü düzeye ulaştılar ve tanrısal olarak kutsandılar.
Kapitalizm, bunu en yaygın ve en örgütlü bir temele oturttu.

Devlet, ister köleci bir devlet, isterse feodal bir devlet olsun, ister “Çok
Tanrılı” isterse “Tek Tanrılı” olarak betimlensin, devletler, “Tanrılar ya
da Tanrı Devletleri” olarak kutsandılar. Tabii ki erkek olarak kutsandılar.
Kapitalizm, bütün bu süreçlerin tamamını “Akıl Dışı”lığa iteleyip üstünü
örterken, erkek cins adına bütün zamanların en akıl dışılıklarını “Akıl”
olarak koydu ve insanın kendine, insanın insana, insanın dünyaya ve kâinata,
ondan hareketle, adı edilen uygarlık sürecinin bütün zamanlarında
görülmedik bir şekilde yabancılaşmasının kapısını araladı. Bilimi, doğal
sürecinden kopartarak bu yabancılaşmanın örtülmesine koşturdu. Bunu
ne kadar yoğun ve yaygın gerçekleştirdi ise o denli, tarihsel sapmanın
erkekçil karakteri, onunla birlikte insanlığın tanışmaya başladığı şiddet
ve onun en örgütlü biçimleri, özel mülk ile birlikte sömürün koruyucusu
ve kollayıcısı olarak devlet, o denli anlaşılmaz oldu. Insana, doğaya ve
evren gerçekliğine en aykırı, en akıldışı bu insan edinimi, müthiş bir akıl
ustalığı olarak ortaya kondu ve aklı meydandan kovalayarak, akıl devleti
oldu. Böylece müthiş bir meşruiyet kazandı.

Bu oluşum ise adına milliyetçilik ya da ulusçuluk denilen Modern
Din’in genel karakterini vermektedir. Modern toplumun dini, Ulus ya da
Millet Din’dir ve en asli görevi, bir akıl dini (rasyonalizm) olarak sözünü
ettiğim meşruiyeti sağlamaktır.(***)

Kızılbaşlık Kadim Uygarlık Çizgisinin Varisi

Olarak Devam Eder

Yukardan beri, epeyce kaba olarak yaptığım açıklamalardan anlaşılacağı
üzere insanlık, adı edilmemiş iki uygarlık düzeyine sahip olarak bu güne
gelmiştir. Birinci ve kadim olanı; insanlığın yabancılaşma denilen olguyla
tanışmadığı; ne yaşamında ne de sözcük dağarcığında şiddet, mülk,
sömürü, devlet, demokrasi, adalet ve ahlak gibi ne yaşam tarzının ne de
kavramların olmadığı; “Doğal Düzen” olarak tanımlayabileceğimiz bir
uygarlık çizgisidir. Diğeri ise, erkek cins hükümranlığıyla başlayan ve
kapitalizm ile bugünkü düzeyini alan; şiddetin, sömürünün ve mülkün
egemen olduğu; egemenliğin devlet olarak gerçekleştiği; insanın insana,
insanın doğaya ve evrene yabancılaşmasının en uç noktaya ulaştığı uygarlık
çizgisidir.

Bu ikincisini bugüne taşıran tarihsel insan etkinliği, tarihcil Mezopotamya’nın
ve Mısır’ın tapınaklarında başlatıldı. Bu tarihten sonra bizzat
“Tapınak = Ta-Penak” kavramının kendisi bile anlam değiştirdi. Dişil bir
format içinde “Ürün üretilen ve sunulan yer” anlamı taşırken Tapınak,
bu tarihten sonra cinsiyet değiştirerek, “Tanrılara hamd-ü sena edilen ve
yakarılan yer” anlamına kullanıldı.

Bu çizginin ulaştığı her çöküş ve bunalım noktasında, adına Peygamber
denilen uyarıcılar ve haberciler, “yoldan saptınız” diye tarih sahnesine
çıktılar ve sapmayı “Yol”a girmeye çağırdılar.

Kadim Kızılbaşlık ise, geçmişin devam eden özü ya da çekirdeği
olarak yürüyüşe devam etti. Kızılbaşlıkta ne dün ne de bugün peygamberlik
kurumu bulunmadığı gibi sınıfsal anlama gelebilecek bir ayrıcalıklı
şahsiyet, soy ve boy da yoktur. Ama adını ettiğim ve süreç içinde
egemen hale gelen sapma dinlerinin ve aynı anlama gelmek üzere
devletler güzergâhının içinden, sözünü ettiğim tapınak süreğinin devamcıları
olarak Peygamberler çıkmıştır. Ancak her Peygamber bu sapmaya
karşı tutum alarak kendini ifade etmiştir. Bu nedenle de sonunda hüsrana
uğramış da olsalar, ilk inanırları ya da dayandıkları temel güçler hep bu
“Ortaklık Toplumu” insanları olmuştur. Bu özellik kimseyi yanıltmamalıdır.

Bu geleneğin etkisiyle olacak bu gün bile Kızılbaş süreğinde bu peygamberler
süreği, bizzat kendileriyle sınırlı kalacak şekilde sahiplenilmiş,
ama kendilerinden sonra devam eden süreçler hep reddedilmiştir.

Örnek olsun, Ibrahim için de böyledir, Isa için de, Muhammed için de.
Kadim Ortaklık Toplumu yapılanmaları doğal olarak, çıkışları itibariyle
bu Peygamberlerden yana oldular, onlara güç ve destek verdiler, ama Bu
Peygamberler süreği hiçbir zaman Ortaklık Toplumundan yana olmadı.
Yukarda “yanıltmamalıdır” derken kastım budur.

Insanlık sözünü ettiğim yabancılaşmanın sultasından çıktığı ölçüde,
farkındalık’ını geliştirecektir. Bunu geliştirdiği ölçüde erkekle başlayan
şiddet, sömürü ve mülk dünyasının hükümranlığı daralmaya başlayacaktır.
Şimdilerde, hele de Türkiye gibi doğuya özgü yapılanması nedeniyle
en özgür olan devlettir. Devletlerin özgürlüğüne sınır koyarak ve giderek
de onun özgürlüğüne son vererek insanlık özgürleşecektir. Kızılbaşlık
Yolu, insanlığı bu güzergâha çekebilecek en kadim yollardan biridir ve
daha öğrenilecek çok şey vardır.

serçeşme dergisinden alıntı


Hakk'ı görmek diler isen

Suret-i insana bak

Arayıp gezme bu halkı

Cismin içre câna bak.


Noksani Baba
Devrim06 isimli Üye suanda  online konumundadir   Alinti ile Cevapla

Alt 01-12-2009, 18:12   #2
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7743
Thanked 12727 Times in 5991 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart ll. Bölüm

Beni yakından takip eden okuyucular, Kızılbaş Aleviliğin de
içinde yer aldığı “ortaklık toplumu” yapılanmasının kadim
köklerini Kadın Ata tarihi dönemine dayandırdığımı bilmektedir.

Bu ikinci bölümde yazacaklarıma girmeden önce
de iki zıt uygarlık çizgisi derken, uygarlığı erkek egemen
süreçle başlayan, sözgelimi, devlet, yazı, ticaret gibi ölçeklerden hareket
etmediğimi belirtmek durumundayım. Bu ölçekleri dışlamamakla birlikte,
onları cins egemenliği zemininde duran ve yine erkekle tarih sahnesine
çıkmış olan sınıflaşmayı temel alan bir tarih anlayışının ölçekleri
olarak görmekteyim. Bu yaklaşımın, uygarlık zemininde tam bir karşıtlığı
ifade eden “Ortaklık” (Komün) süreğini ve bu sürekte başlangıç
zemini olarak Kadın Ata’nın başat rolünü örttüğünü düşünmekteyim.

Dahası erkeğin egemenliği ile tarih sahnesine düşmüş ilk toplumsal
çelişkinin tarafı olan kadını, kadın-erkek çelişkisini ilk kez bilimsel olarak
bilgilenme meydanına çıkartmış olmasına karşın, tali konumda, özel
bir konu olarak ele aldığını düşünmekteyim.

Diğer yandan, insanlık tarihi açısından oldukça uzun bir süreğe damgasını
vurmuş Kadın Ata’nın ilk yaşama durduğu Anadolu ve özellikle
Yukarı Mezopotamya’nın “bereketli toprakları”nda, yeraltından
çıkartılmış, ezici çoğunluğunu Kadın Ata damgasını taşıyan bilgilerin
oluşturduğu belgelerin, bu bağlamda, henüz değerlendirildiğine ve tarih
açıklamalarına katıldığına rastlamış değilim. Haddini bilen yaklaşımım
ve sınırlı olanaklarım çerçevesinde, elime geçen belgelerin bu yönden
değerlendirilmesi, yazı da dâhil olmak üzere, uygarlığı bir başka boyutta
tanımlayacak birçok etkenin Kadın Ata tarafından üretildiğini göstermektedir.

Kamuya açıklanmış haliyle bile, söz konusu yaklaşımı doğrulayacak
ve ikna edecek yeterlilikte kanıt bulunmaktadır. Dahası, bu belgelerin
hak ettiği anlamı ve değeri gerçekte vermesi gerekenler vermediği
için, ortalık, çoğu kez tarih spekülatörlerine, arkeoloji falcılarına
kalmaktadır!..

Ortaklık süreğinin ve bununla anlam kazanan uygarlığın üreticisi
olan Kadın Ata, “Bereketli Hilal” olarak tanımlanan Zagros-Toros-Kafkas
üçgeninde ürettiği uygarlığında, erkek egemenliği ile bugüne dek
evrilerek gelen devlet bağlamında bir devleti olmadı. Onun yeteneklere
dayanan ve bu zeminde iş bölümünü “Rızalık” esaslarına göre dağıtan
organizasyonu oldu. Otantik Kızılbaşlığın kendilerini tanımlarken kullandıkları
“Rızalık Şehri” kavramı, tarihi köklerini bu esastan alan
simgesel bir kavramdır. “Bilmeyen bilmez, bilen de demez” erkânı içinde
kalan temel bir tanımlamadır ve Kızılbaş Aleviler, kendilerini hep
“Rızalık Şehri” çocukları olarak görürler. Otantik yapılanmanın çözülmesinin
öngününe dek, devlet olma anlayışı hep reddedile gelmiştir.

Ortaçağ boyunca bile ortaklık toplumu bağlamındaki tüm ayaklanmaların
hedefinde devlet olduğu gösterilemez. Bu, toplumsal/sınıfsal konumları
gereği devlet olmayı, bu bağlamda iktidar olmayı başaramayacaklarından
değil, gerçekte hedeflerinde ve eylemlerinde böyle bir talebe
yer vermediklerindendir.

Adını ettiğim bu süreci, oldukça sınırlı bir kapsam içinde, “Kızılbaş
Kadın” adlı kitabımda, “Naciye Cennet, Âdem ise Devlet” başlığı altında
inceledim. Oldukça sınırlı belge ve bilgilerin ışığında, daha çok da
Kızılbaş Aleviliğin bâtın süreğinde yer alan kimi simgelerden ve kavramlardan
hareketle sezgisel olarak ulaştığım sonuçlardı onlar. Oysa söz
konusu alanda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan belgeler, erkek egemenliğiyle
birlikte tarih sahnesine çıkmış olan dinlerin, Kadın Ata’nın uygarlık
adına hünerli elleriyle ürettiği gerçeklikleri nasıl ve hangi yollarla örttüğünün,
özel çıkarlar adına nasıl ve hangi yollarla gasp edip, bin bir
türlü örümcek ağlarıyla örerek hırsızlığına meşruluk oluşturduğunun trajik
hikâyesini açığa vurmaktadır. Ve tabii ki yine aynı şekilde kadim ortaklık
toplumlarının bu süreç boyunca neden bu dinlerin şekillendirdiği
devletlerin hedefinde olduğunu da.


Kandaş-Karındaş Ortaklığından Yol Kardeşliğine
Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın Kadın Ata’sına ait süreğin ne kadar
geriye gittiği hususunda herhangi bir tespit bulunmamaktadır. Bugün
için bilinebilenler, insanlık tarihine “Büyük Tufan” olarak kayıt düşen,
son buzul çağının bitimiyle gerçekleşmiş felaket sürecine kadar çıkmaktadır.

Bu çerçeveden anlaşılmak üzere Kadın Ata’nın ortaklık toplumunun
geriye giden ucunda ortaklık, Kandaşlık-Karındaşlık kardeşliğine
dayanıyordu. Geleceğe dönük ucunda ise “Yol Kardeşliği” bulunmaktadır.
Yol Kardeşliği, Kadın Ata sürecinden Erkek Ata sürecine geçiş
evresinde üretilmiş bir ortaklık toplumu yapılanmasına işaret eder. Yol
Kardeşliği günümüz Kızılbaşlığında hâlâ temel sayılan yapılanma şeklidir.

Yol Kardeşliği, kandaşlığa-karındaşlığa dayanmaz. Ortaklık
toplumu örgütlülüğünün yeniden üretilmiş koşullarına (erkân) dayanır.
Bölge bölge varlığına rastlanılsa da günümüzde esas olarak çözülmüş
olan ve “Musahip Kardeşliği” (Braye Musawiye=Eşitlik kardeşliği) diye
bilinen kural, Yol Kardeşliğine giden ilk kapıyı belirler.

Bu oluşuma göre aile olarak tanımlanan birim, “Eş ve Eşit” olmayı
gerektirir. Sürek sadece bir ev ya da aile yapılanmasını böyle tanımlamaz,
toplumsal işbölümlerinin tamamında kural ya da erkân bu zeminde
işler.

Bu işlek günümüzde, kendilerini sosyalist olarak tanımlayanlarda
bile görülür olmasa da, Kızılbaşlıkta son beş asırlık sürece kadar devam
ede geldiğini gösterir birçok işaret bulunmaktadır. Kaldı ki, günümüzde
dahi “tek eşli evliliğin” bir biçimde devam ediyor olması, adını ettiğim
süreğin ne denli köklü bir zemine dayandığını göstermektedir.
Bu anlatıma niçin gerek gördüm?

Aleviliğin örgütsel yapılanmasında son derece işlevsel olan Pirlik
makamının güncel yürütülüşünde, özellikle de Aleviliği bir karabasan
gibi kuşatan “Seydi Saadet Evladı Resul” seçkinliğinin kendini dayattığı
yürütülüşte, örneğin kadınların da Pirlik makamında yer alıp almayacağından
tutun da Cem meydanında başlarını örtüp örtemeyeceklerine,
haremlik-selamlık ayrışmasına tâbi olup olmayacaklarına kadar birçok
rahatsız edici tartışmanın yürütülmekte olduğu bilinmektedir.
Bütün bu gibi söylemler, yaklaşım ve anlayışlar, Kızılbaş Aleviliğe,
“Rızalık Şehri” erkânına göre değildir. Erkek egemen kuşatmanın, kimi
“ümmet dinci” yapılanma kılıklı şeriatının, kimisi ise milliyetçi kılıklı
şeriatının süreğe sokuşturduğu anlayış ve yaklaşımlardır. Süreğin geriye
dönük yüzünün tamamında sayısız Kadın Pirler, Yol ve sürek sahibi Pir
Analar bulunmaktadır. Geçerken örnek olsun, Batılı literatürünün bile
hakkını teslim ettiği ve yine Batılı bir kavram olarak “Sosyalizmin isim
anası” olarak tanıdığı, Hürremettin Ana, sürekte Islamiyetin öngününe
denk gelen bir kesitte varlık göstermiştir. Kaç yol evladının bundan
haberi var? Anamisi Seide’ler, Kadıncık Analar, Güzide Analar ve diğerleri
yakın tarihin Pir Analarıdır ve erkân sahipleridirler. Bunlar ise ilk
elden bilinen isimlerdir.

Dolayısıyla, bütün bu tartışmaların ve diretmelerin altında kendi öz
ve otantik gerçeğinden müthiş bir kaçış vardır. Kaçışın yönü ise “Kendinden
kendine gelmeye” değil, kendinden bir başkası olmaya doğrudur.

Görmek ve zamanında gereğini yerine getirmek gerekmektedir
Anlamsızlığın Anlamı ve Güncel Olan
Kendisi olmayı başaramamış bireyin ya da toplumun, kendisi için kazanabileceği
bir şey yoktur. Yol insanı, yeniden kendini aramaya başladığı
güncelin karmaşası içinde, eğer kazanmak istiyorsa, Yol âşığının “kendimden
kendime geldim” deyişindeki erkân üzere hareket etmelidir. Kendisinden
başlamalı kendini aramaya. Kendinden ne kadar uzaklaşır ve bir
yerlerde bulacağı yanılsamasına kapılırsa, açıktır ki, kaybedecektir.
Içinde yaşadığımız ve hem maddi olarak hem de manevi olarak bizleri
kuşatmış olan egemen sistemlerin, birçok araçla ve yolla iliklerimize
dek işlemiş olduğu, mantığımızı, düşünce tarzımızı, dilimizi önce kendi
öz benliğimizde yıkıp parçalamayı başarmadıkça, ne kendimizi bilmemiz
mümkündür ne de bu yolu! Ortaklık toplumu süreğinin hem maddi üretim süreği, hem de manevi üretim süreği, parçalanmasını
ifade ettiğim sistem süreğine benzemez. Onunla tam bir karşıtlık içindedir. Onun mantığı
da, düşünce sistemi de, dili de farklıdır. Bu sürekle mümkün olabilen en doğru tarzda ilişkilenmedikçe,
Yolun öngördüğünce düşünmek ve onun öngördüğünce anlayıp konuşmak ve yapmak
mümkün değildir.

Şimdilerde Yol içinde sürdürülen güncel bir tartışma daha bulunmaktadır. Tartışma diyorum,
çünkü ancak bu kavram karşılıyor yaşanılan bir tür sağırlar diyalogunu! Bir tür sağırlar diyalogu
oldu, çünkü düşüncelerini açıklayan tarafların ayakları Yol gerçeğine basmış değil. Ne Yolun
erkânınca düşünüyorlar, ne de aynı erkânın diliyle söyleşiyorlar. Onlar tartışıyor ve giderek didişiyorlar.

Öyle de olur zaten.

Oysa Yolun süreği, “Halleşin” diyor. Ve tabii ki “Hal ile Halleşin” diyor! “Hal ile halleşin”

diyor, çünkü sürek seni kardeşliğe taşımak istiyor, yoldaşlığa taşımak istiyor. “Hal ile halleşmeyen
yol ile yoldaş” olabilir mi?

Biliniyor; bir kısım yol evladı şimdilerde “öz Müslümanız” diyor. “Yolumuz Hak Muhammed
Ali Yoludur” diyor.

Bir kısım Yol evladı da “Biz Müslümanlığın dışındayız. Alevi olmanın ne
Muhammed ile ne de Ali ile bir bağlantısı yok” diyor. Kabaca bu zeminde yürütülen tartışmanın
taraflarının kendi içlerinde de bir dizi farklılık var kuşkusuz, ama ana eksen bu zeminde.

Tartışan her iki tarafta konuyu otantik özellikleri itibariyle hem Ortaklık Toplumu yapılanmasından,
hem de tarihsel süreğinden kopararak, hatta ona yabancılaştırarak ortaya koyuyor. Geriye,
bütün toplumsal özelliğinden ayrıştırılmış bir avuç ilahiyat ile sınırlı tapınmalar, şükürler, tanrılar
ya da tanrısızlıklar kalıyor. Ona da “Inanç” başlığını atıyorlar ve başlıyor karşılaştırma. Islamiyet’te
şu var bu yok üzerine sürdürülen ya da uysun uymasın “biz Islamiyet’ten şunları almışız,
bunları da almamışız” yollu yorumlar, anlatımlar, karşılaştırmalar!
Taraflar açısından işin en ilginç yanı da bir ortak payda olarak, “Inanç” başlığını attıkları bütün
savları bilimsel olarak kanıtlamağa çalışmalarıdır. Birbirlerine karşı herkes, kendi düşüncesinin
doğruluğunu bilimi ve bilim dilini kullanarak ispat etmeğe çalışıyor.(*)
Sık sık verdiğim bir örnek var. Bu örneği burada yine hatırlatarak gittikçe anlamsızlaşmaya
başlayan gidişi anlamlı olmaya davet etmek istiyorum. Kişisel düşüncem farklı olsa da Alevilik
üzerine çalışma yapan hemen herkesin, bugün Yol-Erkân-Meydan sürdüren her Pirin bildiği bir
konu var. Gerçekte hem Hz. Muhammed’in hem de Hz. Ali’nin böyle bir şeyi yaşayıp yaşamadığını
ya da ifade edilenden ne anlaşılması gerektiğini söz konusu etmeden ifade etmek istiyorum:
Şu ünlü “Miraç Dönüşü” öyküsünden söz ediyorum.

Özellikle Cem Meydanları, Miraç öyküsünde yer alan anlatıma, betimlemelere ve simgelere
uygun olarak yürütülmekte ve sırlanmaktadır. Öykünün can alıcı mesajlarının yer aldığı içeriği ise
ne irdelenmekte ne de konuşulmaktadır.

Örnek olsun, “Hak Muhammed Ali” üçlemesini bir tekerleme gibi her vesileyle tekrar eden
anlayış, buradan hareketle en fazla Aleviliğin nasıl da Muhammed’den kaldığını, Muhammed’in
Peygamber olarak görüldüğünü ifade edebilmektedir. “Başımız Hak Muhammed Ali’ye bağlıdır”
şeklindeki anlayış da aynı zeminde hareket etmektedir.

Oysa kendi tarihsel toplumsal süreğine yorum yoluyla aktarılmış bu öykünün en önemli mesajı,
söz konusu anlayış ve yaklaşımları temelden dışlamaktır. Şöyle dışlamaktadır: Hz. Muhammed,
Peygamberlik kimliğiyle, bir başka deyimle hem bu dünyasal, hem de öbür dünyasal kimliğiyle
Miraç dönüşü uğradığı “Kırklar Meydanı”na alınmaz. Kilit nokta burasıdır.
Ortaklık toplumu süreğinde ne Peygamberlik makamı ne de ayrıcalıklı ya da “efendi” makamı
vardır. Uğradığı “Kırklar Meydanı” ise bir tapınma veya ritüel meydanını değil, oluşu gereği adına
“Ortaklık” dediğimiz, toplumsal yapılanmaya işaret eder.


Ayrıntıya gerek yok, bu iki husus sorunun kilit noktalarıdır. Bu kilit noktanın çözümlenmesinden
ise bütün taraflar kaçmaktadır.


“Hak Muhammed Ali” üçleği ise yolun felsefi kavrayışında simgesel bir başlığa işaret eder ve
tümüyle “Evrensel Doğuş” ilkelerinin, bu üçleme zemininde açıklanıp kavranmasına yöneliktir.
Kaldı ki, bu üçlek dizge, zahiren (egzoterik) olarak terkip edilmiştir. Bâtın zemininde ise bu “Hak
Ali Fadime” olarak söylenir ki bu da “bilmeyen bilmez, bilen de demez” olandır.

Bu yönüyle biçimsel
bağlamda Hıristiyanlığın “Baba Oğul Kutsa Ruh” dizgesiyle temelden farklılaşır. Hıristiyanlığın
üçleği eril bir dizgedir ve “Yaratılış” düşüncesiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Kızılbaşlığın
üçleği ise bâtında eril ve dişil eşliğine dayanır ve “Doğuş” felsefesiyle doğrudan bağlantılı bir
betimlemedir. Buna göre kendini doğuran evren dişil bir forma sahiptir ve bütün doğuş sürekleri
temel iki kuvvetle bunu gerçeklerler. Yaratılış ve Doğuş, sürekleri zıt iki uygarlığın düşünsel
anlayış zeminine denk düşer. Işin esası ve özü budur.

Sonuç olarak üzerinde durulacak çok yan bulunmaktadır. Fırsat buldukça bu yönden geliştirdiğim
düşüncelerimi okurlarla paylaşmağa çalışacağım. Bir dergi makalesinin sınırlarını çoktan
aştığımı biliyorum. Şimdilik bu kadar ve Aşk ile diyorum…



DAYLEMI (HAŞIM KUTLU)

Bizim Yolumuz


Ne yemin et ne de yalan söyle
Böyle buyurdu bizim ulumuz
Kıldan ince kılıçtan keskin
Yutulmaz leblebidir dolumuz

Senin yükün senindir tartı bilirsen
Kendi karanı kendi elinle silersen
Nefsin için her ne dilek dilersen
Ukba’da bile olur bizim sonumuz

Beli dedik bizden önde gelene
Özünü hakka kurban edene
Güruh-u Naciye’den sır doğana
Ta ezelden Kâbe oldu yolumuz

Melanet meydanından erkân silinsin
Dervişlik makamına postlar serilsin
Münkir olan her kapıdan sürülsün
Dâr-ı Mansur’da kırık olur boynumuz

Daylemi’yem ben benden sorulsun
Bir kolum Hinden ötelerden derilsin
Ister alınsın kellem ister vurulsun
Serilmez hiçbir ipe bizim unumuz

serçeşme
Devrim06 isimli Üye suanda  online konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
İşcanbaba (01-22-2009)
Alt 01-12-2009, 23:56   #3
yolcudede
Yeni Üye
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Almanya/Berlin
Üye No: 511
Mesajlar: 80
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 238
Thanked 184 Times in 70 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 3
REP Puanı : 112
REP Seviyesi : yolcudede will become famous soon enoughyolcudede will become famous soon enough
İletişim
Standart Ask ile

Ask ile sabir ile ,sir ile yol ile Xizir yoldasiniz olsun sevgili hasim kutlu ,bizleri aydinlatiginiz icin sizlerin yürekinizin en derin yerinden öperiz ,yol ehli kamil dost Enel HaQ Gercegin demine Hüü .Yolcu dede yolumuz isik ola Ask ile
yolcudede isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to yolcudede For This Useful Post:
İşcanbaba (01-22-2009)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
çizgisi, haşim, iki, kutlu, sürek, uygarlık, yol, zıt


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açik
Smileler Açik
[IMG] Kodlari Açik
HTML-Kodu Kapali
Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Baslatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Ahmet Haşim EyLem Edebiyat 8 01-30-2010 15:04
Üsküdarlı Haşim Baba Rehber Aşiret / Ocak / Köken Araştırmaları 0 01-19-2009 16:58
Alevi Hareketinde Yeni Bir Soluk - Haşim Kutlu Devrim06 Alevi Edebiyatı 6 01-08-2009 10:17
Ekonomik değil uygarlık krizi yaşıyoruz sâre kâl Türkiye Gündemi 1 12-10-2008 15:38
anayasa mahkemesi ve haşim kılıç - akp Solino Siyaset 0 11-15-2008 14:08


Sponsored links
alevi haber kayfe.net
balon süsleme ankara ankara palyaço balon süsleme ankara


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmis. suanki Zaman: 16:15.


Powered by vBulletin® Version 3.7.0
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Tüm hakkı GencAleviler'e aittir.Ad Management by RedTyger
no new posts