![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Araştırmaları Güncel alevilik araştırmalarının paylaşılabileceği alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
|
Kızılbaş Alevilikte (Alevi = Elevi =
Elawi = Alawi = Işık, aydınlık, ateş), farkındalık’ını biraz canlı tutan her “Yol Evladı” bilir ki, Kızılbaşlıktan söz edildiği her yerde, onu nitelerken, din ya da mezhep ya da inanç gibi kavramlardan çok, “Yol” kavramı kullanılır. Daha doğrusu, daha öncesine gitmeğe gerek yok, son dört ya da beş asırlık sürecin Âşıklık geleneğine bakan her insan, Âşıkların ait oldukları yapıyı açıklarken kullandıkları esas kavramın “Yol” olduğunu görürler ve bu son derece harika bir seçimdir. Söze “Yol” kavramıyla girmem nedensiz değil. Kızılbaş Aleviler olarak, sözgelimi bundan on beş yıl önceki, konumda değiliz. Hem kendimizi tanımak ve tanıdığımız şeyi bilgiye dökmek bakımından hem de örgütlenmek ve maddi ve manevi etkinliğimizi yeniden yaşama durdurmak bakımından, on beş yıl öncesinden daha anlamlı bir yerdeyiz ve daha anlamlı birikime sahibiz. En azından önümüze çıkan her sorunda önce birbirimizin gözüne bakıp ne diyeceğimizi kestirmeğe çalışmak durumundan, birilerinin bir diğerlerine göre yanlış görülse bile anında verebileceği bir cevabı var artık. “Kendini bilme” deyimi, Alevilikte başlı başına bir öğretidir ve tabii ki ahlaki bir öğreti değildir. Ya da ahlaki olanla sınırlandırılamaz. Maddi ve manevi etkinliğin tamamına ilişkin öğretinin ana halkasını oluşturur. Her edinimin yürüyeceği yol güzergâhı ve ulaşacağı her merhale hedefinde, “Kendini Bilme” edinimi vardır. Bu bağlamda, genel eğilimini saptadığım gelişmenin bu aşamasında açıktır ki, “kendini bilme” yolundaki farkındalık’ımız, yeni aşamayı gerçekleştirmenin eşiğindedir. Yolun aşılacak ve bir üst evrede yeniden kendini üretecek kısmına girebilmek için, birikim, kendine uygun çözümleyici anahtarlara, kavramlara, kategorilere gereksinim duyar. Zaten eğer yeni bir evreye aşma, tespiti doğruysa, sözünü ettiğim kavramlar, kategoriler ya da anahtarlar da ortaya çıkmış demektir. Bir başlangıç olması bakımından gelinen aşamanın temel özelliklerinin ana hatlarını birkaç ara başlıkla ifade etmeye çalışacağım. Kavramlar ve anahtarlar ise anlatımın içine serpiştirilecektir. Yöntem olarak insanlara kalıp sunmaktan elimden geldiği kadar uzak durmaktayım. Çünkü Kızılbaşlık hiçbir kalıba, hiçbir tanıma, hiçbir karara, bu bağlamda dine ve diyanete sığmaz. Sığdığını sananlar ise artık Kızılbaş değil başka bir şeydir!.. Bu açıklamadan sonra başladığım yerden devam etmek istiyorum: Yol, Bir Süreği, Bir Geçmişi ve Bir Geleceği Anlamlandırır Yukarda, Âşıklık geleneğinde, Âşıkların, ait oldukları yapıyı tanımlamak için kullandıkları esas kavramın “Yol” olduğunu ve bunun son derece harika bir seçim olduğunu belirttim. Harikadır, çünkü kavramı tayin eden zihniyet, “Marifet Makamı”nın hüner sahibi bilgeliğine dayanır ve bu, başka bir halin dışavurumudur. Kızılbaş Aleviliğe giriş yapmanın ya da üye olmanın temel tanımı, “Yola Girmek” olarak verilir. Bu bile süreği anlamlandıran son derece önemli bir tanımlama örneğidir. Yol’a, yolun bir yerinden Yolcu olarak katıldığınızı belirler ve bu ifadede Yolculuk, sonsuzluk ereğine doğru yol alır. “Ölüm ölür biz ölmeyiz” diyen günümüz Yol Âşığı, işte bu süreğe işaret eder. Çünkü “Hakk’a Yolculuk” süreği, geçmişten geleceğe “don değiştirerek” kesintisiz sürer. Eğer “Yol” kavramının başına sözgelimi, kısa, uzun, ince, geniş, vb., sıfatlar getirilmemiş ve “Yol” çırılçıplak “Yol” olarak kullanılmış ise “Yol” kavramı, başlangıcı ve sonu olmayan bir kesintisizliği, bir süreği ifade eder. Tabii ki “Yol” bir duruşu değil bir yürüyüşü, bir hareketi, devinimi de ifade eder. Niçin? “Kamâlata giden yol” budur da onun için!.. Erenler bu yüzden; “Âlemde meşhûd olan bu devran Tekâmül içindir kemale doğru” buyurmuşlardır. Bu bağlamda, Kızılbaş Alevilik bir “Yol”dur ve gerisinde bıraktığı geçmiş, insanlığın yaşama duruşu kadar eskiye gider. Bu nedenle, Kızılbaşlıktan söz ettiğimiz her yerde; “Kadim”likten ve yine bu bağlamda, insanlığın bu güne kadar ürete geldiği bir ayrı ama kendine özgü uygarlık çizgisinden söz etmekteyiz. Kuşkusuz ki gerideki ucu açıktır ve bu güzergâhtan yürüyenlerin tarih içinde uğradıkları her durakta, kendine özgü koşullarla çevrimlenen her tarihi evrede ona uygun muhtevalar, ona uygun biçim ve adlandırmalar almış da olsa, “Yol” gerçekliği değişmemektedir... Nasıl ki içinden geçmekte olduğumuz tarihsel uğrak noktasında adı Kızılbaş Aleviliktir ve geçmişe ucu açık bir güzergâhla bağlıdır; kimsenin kuşkusu olmasın ki Yol’un geleceğe yönelik ucu da açıktır. Daha sonra açıklayacaklarım da göz önünde bulundurulduğunda, insanlık, tarihin belli bir evresinde uğradığı “yabancılaşma” ve “doğal güzergâh” tan sapmaya önünde sonunda son vermeyi başaracak ve bu güzergâhta buluşacaktır. Evveli baştan kendini bilmeme; ikincisi, “Yol”u bilmeme nedeniyle içinden geçmekte olduğumuz uğrakta görülen dağınıklık, başka başka din ve tarikatlara savruluş, kimilerinde “acaba Aleviliğin geleceği olacak mı” kaygısını yaratmaktadır. Bu kaygı bana göre boşunadır. Herkese Ihtiyacına Göre Ilkesi Evrenseldir ve Yol Kadar Kadimdir Sosyal-toplumsal bağlamda Kızılbaşlık, kadim “Ortaklık Toplumu” olarak tarih sahnesindeki yerini alır. Âlem olarak, On Iki Âlem’den Dünya’ya bağlı olarak ortaya çıktığı anlayışıyla hareket eden bu topluluk, başlangıcından itibaren, dünyanın doğal yasalarını keşfetmeye, onunla kendisi arasında bağ kurmaya çalışmıştır. Dünyanın da diğer Âlemler gibi kâinata, Evrene bağlı bir temel yasa üzerine hareket ettiğini gören kadim topluluk insanı, “Kendini Bilmek”, “Doğayı Bilmek” ve “Evreni Bilmek” şeklindeki üçlü bilgi kapısını kadim öğretisinin temeline koymuştur. Ona göre bu üçlü bilme kapısı arasında müthiş bir illiyet ve özdeşlik vardır. Kendinin varlık ve hareket yasalarını, doğanın ve evrenin varlık ve hareket yasaları olarak görmüş, “Kendini Bilme” ereğini tekmil bilmelerin merkezine oturtmuştur. Onun yolu ya da onun dini; bu nedenle, bir “Insan Yolu/Dini”; buradan hareketle bir “Doğa Yolu ya da Dini”; ve nihayet buradan da hareketle bir “Evren Yolu ya da Dini” olarak biçim ve öz kazanmıştır. Bu bağlamda, telakkisini ya da düşünme şeklini, mantığını bu zemine oturtan, dünyayı, evreni ve nihayet kendisini bu zeminde algılayıp, anlayıp açıklama yolunu benimseyen bu topluluk, Sosyal-toplumsal düzenini de bu temelde inşa etmiştir. Ona göre, “Güneşin altındaki hiçbir şey hiç kimsenin değildir, herkesindir. Yetmiş iki topluluk, onsekiz bin âlem bu zeminde, ihtiyacına göre yaşar. Ihtiyacına göre hakkını alır.” Ihtiyaç sahipleri bir tekmil “Hak”tırlar ve “Can”dırlar. Aynı Âlem üzerinde oldukları için de aynı özdendirler ve kardeştirler. Yol’un bu özelliğini dünden bugüne sürek halinde belirleyen çok sayıda, kavrama ulaşmak mümkündür. “Rızalık Şehri”, “Ocak”, “Imece”, “Kom”, “Komal”, “Mir-Miri” gibi kavramlar, hep bu süreği ve bu toplumsal zemini anlatan kavramlardır. Tabii ki bu kavramlar otantik olarak kadim tarihe değil yakın tarihine ilişkindir. “Yol” gibi daha kapsayıcı olan, kesintisiz bir süreği belirleyen bir kavramın yanında, daha dar ama içinden geçmekte olduğumuz uygarlık kavrayışının ürettiği bir kavram olarak “Din” kavramını da kullandım. Çünkü din ve devletin tarih sahnesinde yer alışları, aynı tarihsel sürece denk gelir ve birbirlerinin varlık nedeni olarak belirirler. Bu bağlamda, eğer din, insanın siyasi ve ruhani etkinliğinin tamamını ifade edecek şekilde ortaya çıkıyorsa -ki çıkıyor- o halde din, devlet aygıtının bir kurumu değil bizzat kendisidir. Onu “inanç” olarak tanımlamak suretiyle, siyaset dışı ilan eden, modern toplum dini olan milliyetçiliktir. Günümüzün tekmil analizlerini ise Millet Dinin kavramları ve mantığı belirlemektedir. Bir başka açmaz da buradadır. Kızılbaş Alevilik için, hemen üstte, bir doğa dini olarak kendini açığa vuran “Yol”un sahipleri, “sosyal-toplumsal düzenlerini de bu temelde inşa ettiler” derken de kastettiğim şey buydu. Kızılbaşlık da din olarak tanımlandığı ölçüde, Kızılbaşlığın maddi ve manevi etkinliğinin tamamını kapsayan organizasyonun yani devletin adıdır. Bir farkla ki o, “devlet olmayan devlet”tir. Çünkü sözcüğün siyasi ve ideolojik anlamıyla devlet, hangi biçimle ortaya çıkarsa çıksın, bir sınıf çıkarı olarak kendini açığa vurur. Kızılbaşlık ise sınıfı değil sınıfsızlığı, özel mülkü değil ortaklığı tanımlar. Bu yüzden de, anlatılanın anlaşılması için örnek olsun diye “devlet” dedim, ama sınıfsızlığa ve ortaklığa dayandığı için de “devlet olmayan devlet” dedim. Bu oluşumun yine bir diğer doğru tanımını Kızılbaşlığın kendisi vermiştir, “Rızalık Şehri”!.. Bundan böyle “devlet” yerine “Rızalık Şehri”ni kullanacağım. Erkek, Sınıf, Devlet ve Şiddet Modern Toplumun Başlangıcıdır ve Tarihsel Sapmanın Adıdır Konumuzla ilgili bilim dallarıyla uğraşanlar, insanın tarihini beş milyon yıl olarak belirliyorlar. Iki ayakları üzerine doğrulan insanın, tarihsel yürüyüşünün günümüze ulaştığı süreci ise yaklaşık bir milyon yıl olarak bildiriyorlar. Gordon Childe, ateşin keşfedilmesinin tarihini iki yüz bin yıl olarak belirtse de, Beka vadisinde çıkartılan bir ocak kalıntıları, ateşin günümüzden 800 bin yıl önce bilindiğini ortaya çıkartmaktadır.(*) Ister 200 bin, ister 800 bin olsun fark etmez, ateşin kontrol altına alınması insan için bugünkü aya gitme eyleminden daha aşağı ve daha küçük bir eylem değildir ve ateşin kontrol altına alındığı tarih, bugünkü tarihle az zaman da değildir. Bu süre zarfında, insanlık acaba kaç büyük uygarlığın sahibi oldu? Bu sorunun yanıtı doğru dürüst verilmemiştir. “Uygarlık” denilen insanlık etkinliğini, yazının icadıyla başlatan zihniyet, aynı uygarlık dizgesinin kapitalist aşamasına ilişkindir. Onun ideologlarının, söyledikleri şeydir. Dikkate alınsın ya da alınmasın, en basitinden günümüze bir biçimde ulaşmayı başarmış Çin’in, Çin Hindi’nin, “Latin Amerika” diye tanımlanan kadim Aztek, Maya ve Inka ülkesinin ve nihayet Mısır ve Mezopotamya’nın piramitleri başka dilden konuşmaktadırlar. Açıktır ki doğru tarzda çözümlenmeyi beklemektedirler. Bunu şunun için ifade ediyorum: Yeraltından çıkartılan bilgiler, bugünkü uygarlık bilgisinin verilerini altüst etmeye devam ediyor. Tıpkı kâinatın bilgisine ilişkin ulaşılan noktanın, henüz deryada damla olmadığı gibi. Kadim Kızılbaş Aleviliğin ürettiği birçok kavram, kişisel düşüncem odur ki, “Hiyeratik”(**) anlamlar içermektedir ve insanlığın kadim geçmişine yollama yapmaktadır. Bu bağlamda görülen ve sezilen odur ki içinden geçmekte olduğumuz uygarlık süreci (içinde kimilerine göre birkaç yıl, kimilerine göre yetmiş yıllık bir “sosyalizm” de olsa) kapitalist format içinde kalan ve yaşanılan bir uygarlık düzeyidir. Bu uygarlık, cins olarak erkeğin devir alıp getirdiği, maddi ve manevi etkinliği bakımından hangi isimle adlandırılmış olursa olsun, hangi kutsallıkla kutsanmış olursa olsun, erkek damgasını taşıyan bir uygarlıktır. Cins egemenliği, sınıf egemenliği, şiddet ve devlet egemenliği süreği olarak günümüze gelen ve günü belirleyen uygarlık!.. Bu uygarlık düzlemi ise bu günkü tarihle altı, yedi bin yıldan öteye geçmez. Geçtiği yerde de henüz bir başlangıç olma belirtilerini veya bir başka deyimle geçiş süreci ilişkilerini kapsamaktan başka anlama gelmez. Insanlık, şiddeti, sömürüyü ve özel mülkü erkekle tanıdı ve bütün bu olgular, erkek bir kimlikle örgütlü düzeye ulaştılar ve tanrısal olarak kutsandılar. Kapitalizm, bunu en yaygın ve en örgütlü bir temele oturttu. Devlet, ister köleci bir devlet, isterse feodal bir devlet olsun, ister “Çok Tanrılı” isterse “Tek Tanrılı” olarak betimlensin, devletler, “Tanrılar ya da Tanrı Devletleri” olarak kutsandılar. Tabii ki erkek olarak kutsandılar. Kapitalizm, bütün bu süreçlerin tamamını “Akıl Dışı”lığa iteleyip üstünü örterken, erkek cins adına bütün zamanların en akıl dışılıklarını “Akıl” olarak koydu ve insanın kendine, insanın insana, insanın dünyaya ve kâinata, ondan hareketle, adı edilen uygarlık sürecinin bütün zamanlarında görülmedik bir şekilde yabancılaşmasının kapısını araladı. Bilimi, doğal sürecinden kopartarak bu yabancılaşmanın örtülmesine koşturdu. Bunu ne kadar yoğun ve yaygın gerçekleştirdi ise o denli, tarihsel sapmanın erkekçil karakteri, onunla birlikte insanlığın tanışmaya başladığı şiddet ve onun en örgütlü biçimleri, özel mülk ile birlikte sömürün koruyucusu ve kollayıcısı olarak devlet, o denli anlaşılmaz oldu. Insana, doğaya ve evren gerçekliğine en aykırı, en akıldışı bu insan edinimi, müthiş bir akıl ustalığı olarak ortaya kondu ve aklı meydandan kovalayarak, akıl devleti oldu. Böylece müthiş bir meşruiyet kazandı. Bu oluşum ise adına milliyetçilik ya da ulusçuluk denilen Modern Din’in genel karakterini vermektedir. Modern toplumun dini, Ulus ya da Millet Din’dir ve en asli görevi, bir akıl dini (rasyonalizm) olarak sözünü ettiğim meşruiyeti sağlamaktır.(***) Kızılbaşlık Kadim Uygarlık Çizgisinin Varisi Olarak Devam Eder Yukardan beri, epeyce kaba olarak yaptığım açıklamalardan anlaşılacağı üzere insanlık, adı edilmemiş iki uygarlık düzeyine sahip olarak bu güne gelmiştir. Birinci ve kadim olanı; insanlığın yabancılaşma denilen olguyla tanışmadığı; ne yaşamında ne de sözcük dağarcığında şiddet, mülk, sömürü, devlet, demokrasi, adalet ve ahlak gibi ne yaşam tarzının ne de kavramların olmadığı; “Doğal Düzen” olarak tanımlayabileceğimiz bir uygarlık çizgisidir. Diğeri ise, erkek cins hükümranlığıyla başlayan ve kapitalizm ile bugünkü düzeyini alan; şiddetin, sömürünün ve mülkün egemen olduğu; egemenliğin devlet olarak gerçekleştiği; insanın insana, insanın doğaya ve evrene yabancılaşmasının en uç noktaya ulaştığı uygarlık çizgisidir. Bu ikincisini bugüne taşıran tarihsel insan etkinliği, tarihcil Mezopotamya’nın ve Mısır’ın tapınaklarında başlatıldı. Bu tarihten sonra bizzat “Tapınak = Ta-Penak” kavramının kendisi bile anlam değiştirdi. Dişil bir format içinde “Ürün üretilen ve sunulan yer” anlamı taşırken Tapınak, bu tarihten sonra cinsiyet değiştirerek, “Tanrılara hamd-ü sena edilen ve yakarılan yer” anlamına kullanıldı. Bu çizginin ulaştığı her çöküş ve bunalım noktasında, adına Peygamber denilen uyarıcılar ve haberciler, “yoldan saptınız” diye tarih sahnesine çıktılar ve sapmayı “Yol”a girmeye çağırdılar. Kadim Kızılbaşlık ise, geçmişin devam eden özü ya da çekirdeği olarak yürüyüşe devam etti. Kızılbaşlıkta ne dün ne de bugün peygamberlik kurumu bulunmadığı gibi sınıfsal anlama gelebilecek bir ayrıcalıklı şahsiyet, soy ve boy da yoktur. Ama adını ettiğim ve süreç içinde egemen hale gelen sapma dinlerinin ve aynı anlama gelmek üzere devletler güzergâhının içinden, sözünü ettiğim tapınak süreğinin devamcıları olarak Peygamberler çıkmıştır. Ancak her Peygamber bu sapmaya karşı tutum alarak kendini ifade etmiştir. Bu nedenle de sonunda hüsrana uğramış da olsalar, ilk inanırları ya da dayandıkları temel güçler hep bu “Ortaklık Toplumu” insanları olmuştur. Bu özellik kimseyi yanıltmamalıdır. Bu geleneğin etkisiyle olacak bu gün bile Kızılbaş süreğinde bu peygamberler süreği, bizzat kendileriyle sınırlı kalacak şekilde sahiplenilmiş, ama kendilerinden sonra devam eden süreçler hep reddedilmiştir. Örnek olsun, Ibrahim için de böyledir, Isa için de, Muhammed için de. Kadim Ortaklık Toplumu yapılanmaları doğal olarak, çıkışları itibariyle bu Peygamberlerden yana oldular, onlara güç ve destek verdiler, ama Bu Peygamberler süreği hiçbir zaman Ortaklık Toplumundan yana olmadı. Yukarda “yanıltmamalıdır” derken kastım budur. Insanlık sözünü ettiğim yabancılaşmanın sultasından çıktığı ölçüde, farkındalık’ını geliştirecektir. Bunu geliştirdiği ölçüde erkekle başlayan şiddet, sömürü ve mülk dünyasının hükümranlığı daralmaya başlayacaktır. Şimdilerde, hele de Türkiye gibi doğuya özgü yapılanması nedeniyle en özgür olan devlettir. Devletlerin özgürlüğüne sınır koyarak ve giderek de onun özgürlüğüne son vererek insanlık özgürleşecektir. Kızılbaşlık Yolu, insanlığı bu güzergâha çekebilecek en kadim yollardan biridir ve daha öğrenilecek çok şey vardır. serçeşme dergisinden alıntı
Hakk'ı görmek diler isen
Suret-i insana bak Arayıp gezme bu halkı Cismin içre câna bak. Noksani Baba |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7743
Thanked 12727 Times in 5991 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Beni yakından takip eden okuyucular, Kızılbaş Aleviliğin de
içinde yer aldığı “ortaklık toplumu” yapılanmasının kadim köklerini Kadın Ata tarihi dönemine dayandırdığımı bilmektedir. Bu ikinci bölümde yazacaklarıma girmeden önce de iki zıt uygarlık çizgisi derken, uygarlığı erkek egemen süreçle başlayan, sözgelimi, devlet, yazı, ticaret gibi ölçeklerden hareket etmediğimi belirtmek durumundayım. Bu ölçekleri dışlamamakla birlikte, onları cins egemenliği zemininde duran ve yine erkekle tarih sahnesine çıkmış olan sınıflaşmayı temel alan bir tarih anlayışının ölçekleri olarak görmekteyim. Bu yaklaşımın, uygarlık zemininde tam bir karşıtlığı ifade eden “Ortaklık” (Komün) süreğini ve bu sürekte başlangıç zemini olarak Kadın Ata’nın başat rolünü örttüğünü düşünmekteyim. Dahası erkeğin egemenliği ile tarih sahnesine düşmüş ilk toplumsal çelişkinin tarafı olan kadını, kadın-erkek çelişkisini ilk kez bilimsel olarak bilgilenme meydanına çıkartmış olmasına karşın, tali konumda, özel bir konu olarak ele aldığını düşünmekteyim. Diğer yandan, insanlık tarihi açısından oldukça uzun bir süreğe damgasını vurmuş Kadın Ata’nın ilk yaşama durduğu Anadolu ve özellikle Yukarı Mezopotamya’nın “bereketli toprakları”nda, yeraltından çıkartılmış, ezici çoğunluğunu Kadın Ata damgasını taşıyan bilgilerin oluşturduğu belgelerin, bu bağlamda, henüz değerlendirildiğine ve tarih açıklamalarına katıldığına rastlamış değilim. Haddini bilen yaklaşımım ve sınırlı olanaklarım çerçevesinde, elime geçen belgelerin bu yönden değerlendirilmesi, yazı da dâhil olmak üzere, uygarlığı bir başka boyutta tanımlayacak birçok etkenin Kadın Ata tarafından üretildiğini göstermektedir. Kamuya açıklanmış haliyle bile, söz konusu yaklaşımı doğrulayacak ve ikna edecek yeterlilikte kanıt bulunmaktadır. Dahası, bu belgelerin hak ettiği anlamı ve değeri gerçekte vermesi gerekenler vermediği için, ortalık, çoğu kez tarih spekülatörlerine, arkeoloji falcılarına kalmaktadır!.. Ortaklık süreğinin ve bununla anlam kazanan uygarlığın üreticisi olan Kadın Ata, “Bereketli Hilal” olarak tanımlanan Zagros-Toros-Kafkas üçgeninde ürettiği uygarlığında, erkek egemenliği ile bugüne dek evrilerek gelen devlet bağlamında bir devleti olmadı. Onun yeteneklere dayanan ve bu zeminde iş bölümünü “Rızalık” esaslarına göre dağıtan organizasyonu oldu. Otantik Kızılbaşlığın kendilerini tanımlarken kullandıkları “Rızalık Şehri” kavramı, tarihi köklerini bu esastan alan simgesel bir kavramdır. “Bilmeyen bilmez, bilen de demez” erkânı içinde kalan temel bir tanımlamadır ve Kızılbaş Aleviler, kendilerini hep “Rızalık Şehri” çocukları olarak görürler. Otantik yapılanmanın çözülmesinin öngününe dek, devlet olma anlayışı hep reddedile gelmiştir. Ortaçağ boyunca bile ortaklık toplumu bağlamındaki tüm ayaklanmaların hedefinde devlet olduğu gösterilemez. Bu, toplumsal/sınıfsal konumları gereği devlet olmayı, bu bağlamda iktidar olmayı başaramayacaklarından değil, gerçekte hedeflerinde ve eylemlerinde böyle bir talebe yer vermediklerindendir. Adını ettiğim bu süreci, oldukça sınırlı bir kapsam içinde, “Kızılbaş Kadın” adlı kitabımda, “Naciye Cennet, Âdem ise Devlet” başlığı altında inceledim. Oldukça sınırlı belge ve bilgilerin ışığında, daha çok da Kızılbaş Aleviliğin bâtın süreğinde yer alan kimi simgelerden ve kavramlardan hareketle sezgisel olarak ulaştığım sonuçlardı onlar. Oysa söz konusu alanda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan belgeler, erkek egemenliğiyle birlikte tarih sahnesine çıkmış olan dinlerin, Kadın Ata’nın uygarlık adına hünerli elleriyle ürettiği gerçeklikleri nasıl ve hangi yollarla örttüğünün, özel çıkarlar adına nasıl ve hangi yollarla gasp edip, bin bir türlü örümcek ağlarıyla örerek hırsızlığına meşruluk oluşturduğunun trajik hikâyesini açığa vurmaktadır. Ve tabii ki yine aynı şekilde kadim ortaklık toplumlarının bu süreç boyunca neden bu dinlerin şekillendirdiği devletlerin hedefinde olduğunu da. Kandaş-Karındaş Ortaklığından Yol Kardeşliğine Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın Kadın Ata’sına ait süreğin ne kadar geriye gittiği hususunda herhangi bir tespit bulunmamaktadır. Bugün için bilinebilenler, insanlık tarihine “Büyük Tufan” olarak kayıt düşen, son buzul çağının bitimiyle gerçekleşmiş felaket sürecine kadar çıkmaktadır. Bu çerçeveden anlaşılmak üzere Kadın Ata’nın ortaklık toplumunun geriye giden ucunda ortaklık, Kandaşlık-Karındaşlık kardeşliğine dayanıyordu. Geleceğe dönük ucunda ise “Yol Kardeşliği” bulunmaktadır. Yol Kardeşliği, Kadın Ata sürecinden Erkek Ata sürecine geçiş evresinde üretilmiş bir ortaklık toplumu yapılanmasına işaret eder. Yol Kardeşliği günümüz Kızılbaşlığında hâlâ temel sayılan yapılanma şeklidir. Yol Kardeşliği, kandaşlığa-karındaşlığa dayanmaz. Ortaklık toplumu örgütlülüğünün yeniden üretilmiş koşullarına (erkân) dayanır. Bölge bölge varlığına rastlanılsa da günümüzde esas olarak çözülmüş olan ve “Musahip Kardeşliği” (Braye Musawiye=Eşitlik kardeşliği) diye bilinen kural, Yol Kardeşliğine giden ilk kapıyı belirler. Bu oluşuma göre aile olarak tanımlanan birim, “Eş ve Eşit” olmayı gerektirir. Sürek sadece bir ev ya da aile yapılanmasını böyle tanımlamaz, toplumsal işbölümlerinin tamamında kural ya da erkân bu zeminde işler. Bu işlek günümüzde, kendilerini sosyalist olarak tanımlayanlarda bile görülür olmasa da, Kızılbaşlıkta son beş asırlık sürece kadar devam ede geldiğini gösterir birçok işaret bulunmaktadır. Kaldı ki, günümüzde dahi “tek eşli evliliğin” bir biçimde devam ediyor olması, adını ettiğim süreğin ne denli köklü bir zemine dayandığını göstermektedir. Bu anlatıma niçin gerek gördüm? Aleviliğin örgütsel yapılanmasında son derece işlevsel olan Pirlik makamının güncel yürütülüşünde, özellikle de Aleviliği bir karabasan gibi kuşatan “Seydi Saadet Evladı Resul” seçkinliğinin kendini dayattığı yürütülüşte, örneğin kadınların da Pirlik makamında yer alıp almayacağından tutun da Cem meydanında başlarını örtüp örtemeyeceklerine, haremlik-selamlık ayrışmasına tâbi olup olmayacaklarına kadar birçok rahatsız edici tartışmanın yürütülmekte olduğu bilinmektedir. Bütün bu gibi söylemler, yaklaşım ve anlayışlar, Kızılbaş Aleviliğe, “Rızalık Şehri” erkânına göre değildir. Erkek egemen kuşatmanın, kimi “ümmet dinci” yapılanma kılıklı şeriatının, kimisi ise milliyetçi kılıklı şeriatının süreğe sokuşturduğu anlayış ve yaklaşımlardır. Süreğin geriye dönük yüzünün tamamında sayısız Kadın Pirler, Yol ve sürek sahibi Pir Analar bulunmaktadır. Geçerken örnek olsun, Batılı literatürünün bile hakkını teslim ettiği ve yine Batılı bir kavram olarak “Sosyalizmin isim anası” olarak tanıdığı, Hürremettin Ana, sürekte Islamiyetin öngününe denk gelen bir kesitte varlık göstermiştir. Kaç yol evladının bundan haberi var? Anamisi Seide’ler, Kadıncık Analar, Güzide Analar ve diğerleri yakın tarihin Pir Analarıdır ve erkân sahipleridirler. Bunlar ise ilk elden bilinen isimlerdir. Dolayısıyla, bütün bu tartışmaların ve diretmelerin altında kendi öz ve otantik gerçeğinden müthiş bir kaçış vardır. Kaçışın yönü ise “Kendinden kendine gelmeye” değil, kendinden bir başkası olmaya doğrudur. Görmek ve zamanında gereğini yerine getirmek gerekmektedir Anlamsızlığın Anlamı ve Güncel Olan Kendisi olmayı başaramamış bireyin ya da toplumun, kendisi için kazanabileceği bir şey yoktur. Yol insanı, yeniden kendini aramaya başladığı güncelin karmaşası içinde, eğer kazanmak istiyorsa, Yol âşığının “kendimden kendime geldim” deyişindeki erkân üzere hareket etmelidir. Kendisinden başlamalı kendini aramaya. Kendinden ne kadar uzaklaşır ve bir yerlerde bulacağı yanılsamasına kapılırsa, açıktır ki, kaybedecektir. Içinde yaşadığımız ve hem maddi olarak hem de manevi olarak bizleri kuşatmış olan egemen sistemlerin, birçok araçla ve yolla iliklerimize dek işlemiş olduğu, mantığımızı, düşünce tarzımızı, dilimizi önce kendi öz benliğimizde yıkıp parçalamayı başarmadıkça, ne kendimizi bilmemiz mümkündür ne de bu yolu! Ortaklık toplumu süreğinin hem maddi üretim süreği, hem de manevi üretim süreği, parçalanmasını ifade ettiğim sistem süreğine benzemez. Onunla tam bir karşıtlık içindedir. Onun mantığı da, düşünce sistemi de, dili de farklıdır. Bu sürekle mümkün olabilen en doğru tarzda ilişkilenmedikçe, Yolun öngördüğünce düşünmek ve onun öngördüğünce anlayıp konuşmak ve yapmak mümkün değildir. Şimdilerde Yol içinde sürdürülen güncel bir tartışma daha bulunmaktadır. Tartışma diyorum, çünkü ancak bu kavram karşılıyor yaşanılan bir tür sağırlar diyalogunu! Bir tür sağırlar diyalogu oldu, çünkü düşüncelerini açıklayan tarafların ayakları Yol gerçeğine basmış değil. Ne Yolun erkânınca düşünüyorlar, ne de aynı erkânın diliyle söyleşiyorlar. Onlar tartışıyor ve giderek didişiyorlar. Öyle de olur zaten. Oysa Yolun süreği, “Halleşin” diyor. Ve tabii ki “Hal ile Halleşin” diyor! “Hal ile halleşin” diyor, çünkü sürek seni kardeşliğe taşımak istiyor, yoldaşlığa taşımak istiyor. “Hal ile halleşmeyen yol ile yoldaş” olabilir mi? Biliniyor; bir kısım yol evladı şimdilerde “öz Müslümanız” diyor. “Yolumuz Hak Muhammed Ali Yoludur” diyor. Bir kısım Yol evladı da “Biz Müslümanlığın dışındayız. Alevi olmanın ne Muhammed ile ne de Ali ile bir bağlantısı yok” diyor. Kabaca bu zeminde yürütülen tartışmanın taraflarının kendi içlerinde de bir dizi farklılık var kuşkusuz, ama ana eksen bu zeminde. Tartışan her iki tarafta konuyu otantik özellikleri itibariyle hem Ortaklık Toplumu yapılanmasından, hem de tarihsel süreğinden kopararak, hatta ona yabancılaştırarak ortaya koyuyor. Geriye, bütün toplumsal özelliğinden ayrıştırılmış bir avuç ilahiyat ile sınırlı tapınmalar, şükürler, tanrılar ya da tanrısızlıklar kalıyor. Ona da “Inanç” başlığını atıyorlar ve başlıyor karşılaştırma. Islamiyet’te şu var bu yok üzerine sürdürülen ya da uysun uymasın “biz Islamiyet’ten şunları almışız, bunları da almamışız” yollu yorumlar, anlatımlar, karşılaştırmalar! Taraflar açısından işin en ilginç yanı da bir ortak payda olarak, “Inanç” başlığını attıkları bütün savları bilimsel olarak kanıtlamağa çalışmalarıdır. Birbirlerine karşı herkes, kendi düşüncesinin doğruluğunu bilimi ve bilim dilini kullanarak ispat etmeğe çalışıyor.(*) Sık sık verdiğim bir örnek var. Bu örneği burada yine hatırlatarak gittikçe anlamsızlaşmaya başlayan gidişi anlamlı olmaya davet etmek istiyorum. Kişisel düşüncem farklı olsa da Alevilik üzerine çalışma yapan hemen herkesin, bugün Yol-Erkân-Meydan sürdüren her Pirin bildiği bir konu var. Gerçekte hem Hz. Muhammed’in hem de Hz. Ali’nin böyle bir şeyi yaşayıp yaşamadığını ya da ifade edilenden ne anlaşılması gerektiğini söz konusu etmeden ifade etmek istiyorum: Şu ünlü “Miraç Dönüşü” öyküsünden söz ediyorum. Özellikle Cem Meydanları, Miraç öyküsünde yer alan anlatıma, betimlemelere ve simgelere uygun olarak yürütülmekte ve sırlanmaktadır. Öykünün can alıcı mesajlarının yer aldığı içeriği ise ne irdelenmekte ne de konuşulmaktadır. Örnek olsun, “Hak Muhammed Ali” üçlemesini bir tekerleme gibi her vesileyle tekrar eden anlayış, buradan hareketle en fazla Aleviliğin nasıl da Muhammed’den kaldığını, Muhammed’in Peygamber olarak görüldüğünü ifade edebilmektedir. “Başımız Hak Muhammed Ali’ye bağlıdır” şeklindeki anlayış da aynı zeminde hareket etmektedir. Oysa kendi tarihsel toplumsal süreğine yorum yoluyla aktarılmış bu öykünün en önemli mesajı, söz konusu anlayış ve yaklaşımları temelden dışlamaktır. Şöyle dışlamaktadır: Hz. Muhammed, Peygamberlik kimliğiyle, bir başka deyimle hem bu dünyasal, hem de öbür dünyasal kimliğiyle Miraç dönüşü uğradığı “Kırklar Meydanı”na alınmaz. Kilit nokta burasıdır. Ortaklık toplumu süreğinde ne Peygamberlik makamı ne de ayrıcalıklı ya da “efendi” makamı vardır. Uğradığı “Kırklar Meydanı” ise bir tapınma veya ritüel meydanını değil, oluşu gereği adına “Ortaklık” dediğimiz, toplumsal yapılanmaya işaret eder. Ayrıntıya gerek yok, bu iki husus sorunun kilit noktalarıdır. Bu kilit noktanın çözümlenmesinden ise bütün taraflar kaçmaktadır. “Hak Muhammed Ali” üçleği ise yolun felsefi kavrayışında simgesel bir başlığa işaret eder ve tümüyle “Evrensel Doğuş” ilkelerinin, bu üçleme zemininde açıklanıp kavranmasına yöneliktir. Kaldı ki, bu üçlek dizge, zahiren (egzoterik) olarak terkip edilmiştir. Bâtın zemininde ise bu “Hak Ali Fadime” olarak söylenir ki bu da “bilmeyen bilmez, bilen de demez” olandır. Bu yönüyle biçimsel bağlamda Hıristiyanlığın “Baba Oğul Kutsa Ruh” dizgesiyle temelden farklılaşır. Hıristiyanlığın üçleği eril bir dizgedir ve “Yaratılış” düşüncesiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Kızılbaşlığın üçleği ise bâtında eril ve dişil eşliğine dayanır ve “Doğuş” felsefesiyle doğrudan bağlantılı bir betimlemedir. Buna göre kendini doğuran evren dişil bir forma sahiptir ve bütün doğuş sürekleri temel iki kuvvetle bunu gerçeklerler. Yaratılış ve Doğuş, sürekleri zıt iki uygarlığın düşünsel anlayış zeminine denk düşer. Işin esası ve özü budur. Sonuç olarak üzerinde durulacak çok yan bulunmaktadır. Fırsat buldukça bu yönden geliştirdiğim düşüncelerimi okurlarla paylaşmağa çalışacağım. Bir dergi makalesinin sınırlarını çoktan aştığımı biliyorum. Şimdilik bu kadar ve Aşk ile diyorum… DAYLEMI (HAŞIM KUTLU) Bizim Yolumuz Ne yemin et ne de yalan söyle Böyle buyurdu bizim ulumuz Kıldan ince kılıçtan keskin Yutulmaz leblebidir dolumuz Senin yükün senindir tartı bilirsen Kendi karanı kendi elinle silersen Nefsin için her ne dilek dilersen Ukba’da bile olur bizim sonumuz Beli dedik bizden önde gelene Özünü hakka kurban edene Güruh-u Naciye’den sır doğana Ta ezelden Kâbe oldu yolumuz Melanet meydanından erkân silinsin Dervişlik makamına postlar serilsin Münkir olan her kapıdan sürülsün Dâr-ı Mansur’da kırık olur boynumuz Daylemi’yem ben benden sorulsun Bir kolum Hinden ötelerden derilsin Ister alınsın kellem ister vurulsun Serilmez hiçbir ipe bizim unumuz serçeşme |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | İşcanbaba (01-22-2009) |
|
|
#3 |
|
Yeni Üye Bulunduğu yer: Almanya/Berlin
Üye No: 511
Mesajlar: 80
Thanks: 238
Thanked 184 Times in 70 Posts REP Gücü : 3
REP Puanı : 112
REP Seviyesi :
![]() ![]() |
Ask ile sabir ile ,sir ile yol ile Xizir yoldasiniz olsun sevgili hasim kutlu ,bizleri aydinlatiginiz icin sizlerin yürekinizin en derin yerinden öperiz ,yol ehli kamil dost Enel HaQ Gercegin demine Hüü .Yolcu dede yolumuz isik ola Ask ile
|
|
|
|
| The Following User Says Thank You to yolcudede For This Useful Post: | İşcanbaba (01-22-2009) |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| çizgisi, haşim, iki, kutlu, sürek, uygarlık, yol, zıt |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Baslatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Ahmet Haşim | EyLem | Edebiyat | 8 | 01-30-2010 15:04 |
| Üsküdarlı Haşim Baba | Rehber | Aşiret / Ocak / Köken Araştırmaları | 0 | 01-19-2009 16:58 |
| Alevi Hareketinde Yeni Bir Soluk - Haşim Kutlu | Devrim06 | Alevi Edebiyatı | 6 | 01-08-2009 10:17 |
| Ekonomik değil uygarlık krizi yaşıyoruz | sâre kâl | Türkiye Gündemi | 1 | 12-10-2008 15:38 |
| anayasa mahkemesi ve haşim kılıç - akp | Solino | Siyaset | 0 | 11-15-2008 14:08 |
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||