Genç Aleviler  

ANASAYFA Bugünkü Mesajlar Sohbet & SohbetRadyo
Go Back   Genç Aleviler > Yazarlarımız > Rıza Aydın

Rıza Aydın Yazarımız Rıza Aydın'a ait makalelerin paylaşıldıgı, soru ve görüşlerin paylaşıldıgı bölüm

Reklam Alanı
Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 08-23-2010, 14:29   #1
Rıza Aydın
GençALEVİLER YAZARI
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1700
Mesajlar: 41
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 2
Thanked 64 Times in 27 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi : Rıza Aydın is on a distinguished road
İletişim
Standart Her Söz, Her Zaman Her Yerde Doğru Değildir

EDP’nin kuruluş sürecinde, diğer bileşenlerle ortak toplantılar yapıldığı süreçten geçiyorduk. Necdet Seraç gecenin geç bir saatinde arayıp “yârin Mersin’deki toplantıya ben geleceğim, uçak bulamadığım gibi Mersine arabada bulamadım, Adana garajlarından acilen Mersine gitmem gerekiyor nasıl yaparım” dedi. EDP sürecine bizim Adana Alevi çevresinde, daha çok PSAKD çevresindeki arkadaşlarımız destek veriyorlardı. Bu çevreden arabası olan arkadaşlarımı arayıp durumu izah ettim; hiç birinin durumu Necdet’i yoldan alıp Mersin’e götürmeye uygun değildi. Arkadaşımı (zı) ortalıkta bırakmakta yakışık almazdı, “kalmış kağnıyı goca öküz götürür” misali 12 Eylül öncesi süreçlerden buyana sürüp gelen sosyalist kökenli kadim dostlarımı aramaya karar verim. Yusuf Teki aradım, Yusuf abi “hay hay Rıza dayı, Pozantı’da yol kavşağından alıp toplantıya yetiştirelim, Münir hocaya da haber ver oda gelir” dedi. Yusuf abinin dediği gibi yaptık, Necdet’i Adana Mersin yol kavşağından aldık toplantı başlamak üzereyken kılı kılına toplantıya yetiştirdik. Salon tıka basa doluydu, güzel bir toplantı oldu. Salonda “Demokratik Alevi Örgütlülüğünün” çevresindeki insanlarla, yıllardır sosyalist mücadelede tanıdığım sol çevrelerden insanlar vardı.



Toplantı sonrasında Etem abi aramıştı, toplantıyı da konuştuk. Genel olarak toplantının atmosferi nasıldı diye sordu. Ona “nerden baktığına bağlı” dedim. Burada, dışarıdan gelip toplantıya katılanlarla, o kitlenin durumunu içten bilen kişilerin değerlendirmesi farklı olur dedim. Toplantıya otuz yada bilemedin kırk kişilik sosyalist mücadele içinde tanıdığım, her birinin ağzı güzel laf yapan arkadaşlar katılmışlardı. Bunların çoğu söz alıp, son derece güzel, ağır, endazeli konuşmalar yaptılar. Salonun çoğunluğunu oluşturan Alevi örgütlülüğünden tanıdığım insanlarsa, sessizce, sükûnet içinde konuşulanları dinlediler ama hiç bir şey demeden, bir değerlendirme yapmadan çekilip gittiler. Toplantıya dışarıdan gelip katılan aydınlar yada toplantıyı izleyen basın mensupları salonun bu durumunu görüp, Mersin toplantısında, sol sosyalist ağırlıklı bir kitle olduğuna inanmışlardır, ama bu görülen gerçekliği tam olarak ifade ediyor muydu bilemem. Bizim köyde, vakti zamanında dağa çıkıp eşkıyalık yapmış bir Kel Üsülü vardı, bazı insanlara “bunlar tavuk misalidir, küçük bir yumurta yumurtlarken bile büyük gürültü çıkarırlar” derdi. Bizim sosyalist kadrolarda yaptıkları işlerle orantısı olmayan büyük gürültüler çıkarma alışkanlığına sahiptiler, bu toplantı salonunda da sol sosyalist çevrelerden gelen arkadaşlarımız usulüne uygun söz alıp, gallevi laflar ederek salona sol sosyalist bir hava vermeyi başardılar. Ama bu konuşmalardan bakılarak çekilecek bir fotoğraf oradaki gerçekliğin rengini tam olarak vermekten uzaktı; çünkü toplantının çoğunluğunu oluşturan Alevi kitle, toplantıya katılmış, konuşulanları dinlemiş, olup biteni seyretmiş, belki bunların üzerinde biraz düşünmüş ama sesini hiç çıkarmadan çekip gitmişti. Bunu nasıl okumamız gerektiğini henüz bilmiyordum. Ona bunları anlattım.



EDP Parti Meclisinin, anayasa değişikliği ile ilgili referandumunda AKP’nin dümen suyuna girip, AKP’nin anayasa değişikliklerine EVET oyu vereceğini duyduğumda Mersin’deki bu toplantı aklıma geldi, “galiba yine bizim sosyalistler diğerlerinin seslerini bastırmış” diye düşündüm. O an, aklıma acaba bütün sosyalistler böylemi yapacaklar diye bir korku geldi, yollarımız ayrılsa da bu tür konularda düşüncelerini merak edip dinlemek istediğim kadim dostum Masis Kürkcüğil’i aradım. Masis mealen (kavrayıp, aklımda kaldığı kadarıyla) “Elbette bizler HAYIR diyeceğiz. Bu anayasa değişikliği sosyal bir ihtiyacı karşılamıyor, sadece AKP’nin bazı yerlerde elini güçlendiriyor. Bu güne kadar verilen toplumsal mücadeleyi az çok okuyan herkes toplumsal hayatın dayattığı toplumsal ihtiyaçları bilir, bu anayasa değişikliği bunların hiç birini görmüyor. Bundan önce yapılan değişiklikler, hiç olmazsa bir sosyal ihtiyacı karşılıyordu. İstemem dilemem bundan öncekiler yaptıkları anayasa değişikliği ile Abdullah Öcalan’ın yakalanıp getirildiği bir sırada idamı kaldırdılar. Bu değişiklik, o günde bugünde az şey değildir, bunu kıymetini bilmek gerekir. Peki, bunlar ne yapıyor; % 10 barajına, zorunlu din derslerine, memurun grev hakkına bile cevap vermiyor, elbette buna Hayır diyeceğiz. Ama biz niye hayır dediğimizi, kendi tavrımızın diğer Hayır diyenlerin (CHP’den MHP’den) tavrından nasıl ayrı olduğunun farklarını anlatan yazılar (bildiriler) yazmalıyız dedi. Bundan sonra, ÖDP’nin de, AKP’nin bu anayasa değişikliğine HAYIR diyeceğini duyunca rahatladım.



Masis -AKP’nin bu anayasa değişikline Marksistlerin neden HAYIR demesi gerektiğini anlatan – böylesi bir yazı yazdı mı? ÖDP böyle bir bildiri yayınladı mı, bilmiyorum ama Erdoğan Aydın bu ihtiyacı karşılayacak güzel sözler söylemiş.



Erdoğan Aydın ile Erdal Er arkadaşımız –eskilerin mülakat dediği türden- Anayasa değişikliği paketinde sosyalistlerin tavrı ne olmalı konusunu inceleyen güzel bir konuşma yapmış. Ankara 78’liler örgütlülüğünden tanıdığımız Metin Uzun öz’ arkadaşımızda bu konuşmayı “Erdoğan Aydın ile Referandum üzerine konuşma, Üşenmeden sonuna kadar okuyun” diyen bir notla internet ortamında yayıp bizler ile paylaşmış.



Erdoğan Aydın, sorulan sorulara verdiği yanıtlarda, önce sosyalistlerin bu anayasa değişikliğine “neden EVET demeyeceklerinin, neden EVET diyemeyeceklerinin” güzel bir izahını yapmış, bunu yaptıktan sonrada ne yapılması gerektiği üzerinde durup “BOYKOT” yapılmasını önermiş.



Bu konuşmaları okuduktan sonra, sosyalistlerin bu anayasa değişikliğine neden EVET demeyecekleri, niye EVET diyemeyecekleri konusunda söylenenlere ekleyecek fazla bir şeyim olmadığını gördüm; ben bir konuya dikkat çektikten sonra BOYKOT önerisi üzerine görüşlerimi söylemek istiyorum.



AKP, içten içe, toplumun zihniyetini değiştiren bir virüs gibi yayılıp, kurumları ele geçiriyor. Ele geçirmeden önce eleştirdiği kurumlara olan tavrı o kurumları ele geçirdikten sonra değişiyor bunları daha da güçlendirip kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlar; Cumhurbaşkanlığı, YÖK, TRT konusunda tavrını buna örnektir. Ele geçiremediği kurumları ise, orda olumlu gelişmeleri engelleyen Aleviler var, bunlar bize karşı haksız yere direniyorlar diye bir kanıyı yaymaya çalışıyor; bunu yaparken de yandaş medya başta olmak üzere birçok şeyi kullanıyor. Hatırlarsanız bunlar PKK’nın yaptığı yanlış eylemleri bile PKK içindeki Alevilerin yüzünden yapıldığını söylediler. Hitlerin milliyetçi rüzgârı toplumu teslim alırken nasıl toplumdaki her olumsuzluğu, her kötülüğü Yahudilerin üzerine atıp onları suçladılarsa bu AKP zihniyeti de Hitlerin Yahudilere yaptıklarını Alevilere yapmaya çalışıyorlar. Bu şeriatçı zihniyete göre toplumdaki her olumsuzluğun sebebi, fitnenin başı Aleviler. AKP’nin kalemşorları, yandaşları bunu defalarca yazdılar, söylediler. Bunu önemle vurgulamak istiyorum. Bu konuda, hem toplumu hem de toplumsal bilinci aydınlatmakla görevli olması gereken sosyalistler uyanık olmalıdırlar. Demokratik Alevi Örgütlülüğü bu konuda üzerine düşeni yapıyor, en azından yapmak için çaba sarf ediyorlar, ama sol sosyalist çevrelerde bu duyarlılığı göremiyoruz.



Gelelim BOYKOT önerisine. Boykot Marksist literatürde sistem içi iyileştirmeler süreci diyebileceğimiz reformlar sürecinin bitip devrim süreci başladığında, bu sistemi iyileştirmeleri bırak, sistemi yık, sistemin dışına çık, devrim yap demektir; bu böyle anlaşılır. Boykot devrimci dönemlerinin, sistemi yıkıp, tepelemek için başvurulan bir yolu yöntemidir. Bu pasifimi değil bunun için gerekli aktivizmi yapmayı da gerektirir. Buda hemen her zaman olacak işler değildir. Bu, toplumda devrimi yapacak olan kitlenin örgütlülüğü, öncü sınıfın psikolojik durumu, mücadelede kazandığı deneyimleri başta olmak üzere daha pek çok şeye bağlıdır. Buna kitle çizgisi de denir. Kitlenin o an yapabileceği, o anki durumuna uygun sloganlar önermeyi gerektirir. Kitlenin toplumsal tecrübeleri, örgütlülüğü, bilinci önüne koyduğu toplumsal talepler buna uygun değilse sürgit devrim talepleri öneremezsiniz. Önerirseniz Türkiye’de defalarca kanıtlandığı gibi yanlış olur. Kitlelerde, insanlar gibi önüne gelen sorunları çözerler ama o an hayati olarak dayatmayan, çözemeyecekleri sorunları önüne koyarsan senin gül hatırın için o –çözemeyecekleri- sorunlarla uğraşmazlar. Her şeyin bir vakti zamanı vardır. Bu tıpkı bir çocuğun doğması için gerekli olan dokuz ay on günün dolması gibi bir şeydir, bu süre dolmadan hemen bir çocuğum olsun diye zorlarsan bu ters teper, özlediğin gibi sonuçlanmaz.



1970’li yılları, o kitlelerin sola doğru aktığı yılları bilenler hatırlayacaklardır, en ünlü en büyük sloganımız “Tek yol Devrim”di, belki bu yüzden her seçimi boykot ederdik. Seçimler, parlamenter mücadele bizleri fazlacana ilgilendirmezdi, bunlar burjuva politikacılarının işiydi; bizim işimizse -varsa yoksa- devrim yapmaktı. Ama başarısızlıklarımızdan da dest çıkarmazdık, ülkede zaten seçimleri umursamayan bir kitle vardı onunla kendimizi oyalardık.



Ben bunları, Lenin’in pratiğinde Marksizm’in Rusya’da nasıl hayat bulduğunu incelerken öğrendim. Devrim halk kitlelerinin harekete geçip, var olan düzenin içinde yeni kurumlar kurarak, onlar aracılığıyla toplumu yönetmeye çalışmasıysa olur; bu süreç Rusya’da 1917’deki ŞUBAT DEVRİMİYLE oluşmaya başlar. Devlet kurumları başta olmak üzere, her türlü yaşam alanında harekete geçen kitleler (siz isterseniz bunu ayaklanan diye de okuyabilirsiniz; bence sakıncası yok) yeni oluşturulan kurumları sayesinde, hem orayı hem de kendi kendini yönetmeye başlar. Devlet dairelerinde müdürler bir tarafa itilir, memurlar kendi yöneticilerini kendileri seçerler; askerler eski subaylarını, komutanlarını kovup, bazen onları tutuklayıp kendi kendilerini yönetecek olan yönetici komitelerini seçerler, buradan “Asker Sovyetleri” doğar; fabrikalardaki işçiler patronun atadığı müdürü kovup, her vardiyanın seçtiği işçilerden oluşan Fabrika Sovyet’ini seçerler, buradan seçilen delegelerle Şehir Sovyet’i oluşur; Köylülerde “Köylü Sovyet’ini” seçerler. Bu Sovyetler (Halk Meclisleri – Temsilciler Kurulu) birleşip ülkeyi yönetecek, otak meclis olan YÜKSEK SOVYETİ seçerler. Her şey açık, aleni demokratik usullerle olur, seçenler seçtikleri temsilcilerini geri çağırma, yerine başka birini seçme hakkına herzaman sahiptirler. Bu sayede adı sanı bilinmeyen yeni şahsiyetler tarih sahnesine çıkar, ayaklar baş olmaya başlamıştır. Devrim böyle bir şeydir, böyle oluşur. Yeni devlet “Sovyetler Birliği” adın buradan alır.



Rusya da devrim süreci böyle başlamıştır. Bu devrim sürecinde doğan, toplumdaki örgütlü kitlelerin temsilcisi olan SOVYET deneysizliğinden, yetersiz bilinçsizinden, tecrübesizliğinden dolayı kendi elindeki yetkileri kendi oluşturduğu GEÇİCİ HÜKÜMET’E devreder. Lenin’in tabirleriyle söylersek, “Sovyet Paris Komünü tipinde bir iktidar aracı – devlet biçimidir, GEÇİCİ HÜKÜMET ise burjuva tipi bir iktidar aracı – devlet biçimidir. Bir toplumda, iki ayrı devlet biçimi, iki ayrı iktidar aracı uzun süre birlikte bulunup birlikte yaşayamazlar; bunlardan biri birini dışlayıp alt edecektir. Biz bu mücadelede, Paris Komünü tipinde bir iktidar aracı, yeni bir devlet biçimi olan Sovyet’in Geçici Hükümeti yenmesi, onu alt etmesi için çalışmalıyız. Lenin durumu böyle görür böyle düşünür. Bunların yaşandığı dönemde, Almanya ile Rusya savaş halindedir.



Almanya, savaş halinde olduğu Rusya’nın, içindeki bu karışıklıkların daha da artıp daha da karışarak içinden çıkılmaz hale gelmesini istemektedir. Bunun için elinden geleni, bütün yapabileceklerini yapıp, Rusya’nın içten içe çöküp daha da karışarak zayıflaması için çareler arar. Bunu nasıl yapacağının çarelerini arayıp bunun yollarını yöntemlerini araştıran Almanya Genel Kurmayı, aynı zaman da bir Rusya uzmanı da olan, bir zamanlar İstanbul’da görevlendirdiği, İttihat ve Terakki Hükümetinin akıl danışmanlığını da yapmış olan Parvus’u danışman olarak kullanır. Parvus Rusya’daki durumu daha da karıştıracak, oradaki uzlaşmazlığı sağlayacak asıl kişinin Lenin olduğunu, Lenin’de yurt dışında olduğu için Rusya’ya gitmek için çırpınıp durduğunu, bunun için çareler aradığını söyler. Bu durumdan yararlanmak isteyen Alman Genel Kurmaylığı, Parvus aracılığı ile Lenin’e Alman Genelkurmayının inisiyatifiyle yola çıkacak, diplomatik dokunulmazlığı olan bir trenle Rusya’ya gitmelerini önerir. Lenin üç gün düşündükten sonra, “isteyen tüm siyesi Rus göçmenlerinin bu trene binip, Rusya’ya gitmesi koşuluyla bu öneriyi kabul eder; nihayetinde bu tren 03 Nisan 1917’de Petrograd’a garına gelir.



Lenin’in “Uzaktan Mektuplardan”, “Nisan Tezleri’ne” anlattığı fotoğrafın kısa özeti şöyledir. Lenin, Sovyet’in Geçici Hükümeti lağvedip, bütün iktidarı alması gerektiğini düşünmektedir. Uzaktan mektuplar ile Nisan Tezleri adlarıyla kitaplaştırılan yazıları okunursa, bunu nasıl inceden inceye düşünülüp anlattığı görülür. Bunun için Rusya’ya geldiğinde ilk attığı slogan, o günkü kitlelerin örgütlenme durumunu, tecrübesini düşünerek “Kahrolsun On Kapitalist Bakan” dır ; çünkü Kışlık Sarayda çalışmalarını yürüten Geçici Hükümette, on kapitalist kişi bakanlık yapmaktadır. Bu dönemde hem toplumda hem de Sovyet içerisinde Bolşevikler hem sayıca hem de etki alanı olarak güçsüzdürler. Şubattan Ekime (Octobre) doğru gelişen devrim sürecinde, Bolşeviklerin toplumsal hayattaki artan etkisine bağlı olarak Sovyet’teki hem gücü hem de etkisi artar; Sovyet’in başkanlığına Bolşevikleri temsilen Troçki seçilir. Bunun üzerine Lenin’de sloganını değiştirir artık her yere “Bütün İktidar Sovyetlere” diye yazarlar.



Rus devrimini incelediğim günlerden beri hep düşünürüm, Lenin bu inceliği tesadüfü bir taktik miydi yoksa bir zorunluluk muydu diye. Eğer Lenin Rusya ya gelir gelmez “Kahrolsun on kapitalist bakan” yerine son sözünü söyleyip “Bütün iktidar Sovyetlere” deseydi yanlış yapar, belki de bu yüzden başarılı olamazdı. Lenin bu inceliği göstererek iktidarı Sovyetlerin almasını sağlamıştır. Bu yüzden Troçki’nin devrim bazen bir kişinin kaderiyle kader birliği yapar “Lenin olmasa Octobre devrimi olmazdı” demesi haklıdır. Bunu parti içinde kendilerini “eski Bolşevikler” diye tanıtan, arkadaşlarına karşı verdiği mücadelede de görürsünüz. Lenin önerilerine karşı çıkan parti içindeki arkadaşlarına “Teori gridir Hayatsa yeşil, kendilerine eski Bolşevikler diyen arkadaşlarımız, eski teorilerimizin hayatın yeni gerçeklerine uymadığını görmüyorlar” diye, kararlı bir mücadele yürütür. Bütün bunlar Lenin pratiğinde bu teorinin inceliğinin bir kanıtı gibidir.



Biz 70 kuşağı olarak hep devrim dedik, sürekli devrim olsun diye didindik durduk, bunda çok samimiydik, sanki bu içimizden gürül gürül akan bir ırmak gibi çağlayıp akıyordu, ama yinede devrim yapamadık. Sonunda anladık ki, devrim olsun diye sadece bizim çabalamamızla devrim olmuyor, bununda bazı nesnel koşullarının olgunlaşması onunda bize doğru bir iki adım atıp yürümesi gerekiyor.



Yusuf Budak, bir şiirinde “Her söz her yerde doğru değildir” der. Doğru söze ne denir, bu bir şiirin dizeleri olmasa da toplumsal hayatımızda defalarca kanıtlanmış, acı bir hakikati anlatıyor. Biz her zaman, her yerde devrim döneminin parlak sözlerini, albenili sloganlarını atarak iyi devrimcilik yapmış olmuyoruz; bunu iyi anlayalım. Bu yüzden kulaklara hoş gelen, seçimleri boykot talebi, alternatif bir iktidar seçeneği sunmadığın sürece doğru değildir, bu yüzden halkın ciddiye alacağı bir sloganda değildir. Şimdi bu sloganı içinden geçtiğimiz süreçte toplum kesimleri açısından inceleyelim.



BUGÜNKÜ TOPLUM KESİMLERİ AÇISINDAN BOYKOTUN ANLAMI.



Önce “Boykot” sloganının Anadolu’da yaşayan Aleviler açısından ne ifade ettiğini inceleyelim.



Demokratik Alevi örgütlülüğü içinde olan, gerek örgütlülüğümüzün gerekse de üyelerimizin sorunlarıyla ilgilenen herkes bu gün alternatif bir sistem seçeneğimizin olmadığını, her adımımızda sistem içi kurumlara, (belediyeye, valiliğe) işlerimizin düştüğünü bu kurumlarla yüz yüze geldiğimizi bilir; bu yüzdende bunlar bizi ilgilendirmez diyemez. Bizler yaşantımız içinde, -doğumdan ölüme- birçok nedenden dolayı, bu kurumlara gidiyoruz, buradaki ilişkiler içinde o sorunumuza çözüm yolları arıyoruz. Belediyelerle ilgili sorunlarımızda ilişkimiz olan belediye meclis üyelerini devreye sokarak, işlerimizi halletmeye çalışıyoruz. Demokratik Alevi örgütlülüğü TBMM de çözülecek işleri için, örneğin zorunlu din dersleri, cem evlerinin hukuki yapısı gibi istemlerinin mecliste dile getirilmesi için milletvekilleriyle temaslar kuruyor. Bugün ufukta, inanıp güvenerek sarılacağımız alternatif bir sistem görülmüyor. Daha olumlu bir sistem alternatifi görünmediği gibi, var olan sistemi daha da kötüye götürecek, Şeriatçı bir tehlikeyle yüz yüze geleceğimizin endişesi içindeyiz. Biz bu sistemin biraz daha düzelmesi, örneğin zorunlu din derslerinin, Diyanet işleri başkanlığının kalkması, toplumda herkesin eşit yurttaşlar olması için uğraşırken, tam aksi yönden üstümüze üstümüze gelen gerici bir dalganın tüm Cumhuriyet kazanımlarını elimizden alabileceğinin çitti endişeleri içindeyiz; dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olma misali yani. Bu yüzden bizler, sel tehlikesiyle yüz yüze olan birinin, bu selin önüne bentler yaparak evini korumaya çalışan biri gibi bu gerici dalgayı savuşturmaya çalışıyoruz. Bu boğanağın bir gün geçip, yeniden doğan bir güneşle güzel günleri hep beraber getireceğimiz inancıyla çalışıp çabalıyoruz. Kısacası demem şu ki, bugün Alevilerin önünde alternatif bir kurtuluş sistemi görünmüyor, tam tersine elimizdeki kazanımları koruyup, bunları geliştirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden, “boykot talebi” bu dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek bir talep olamaz. Çünkü sandıktan çıkınca yasalaşacak olan şeyler, bizleri hayatı olarak etkileyecek şeylerdir; tıpkı din derslerinin zorunlu olması, ezanın Arapçaya çevrilmesinin bizleri etkilediği gibi. Bugün, sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun, bizi etkilemez diyecek Demokratik Alevi Örgütlüğü içinde bir kişinin çıkacağını sanmıyorum. El gövdede kaşınan yeri bilir, bizler bu toplumun bünyesinde bizim için uygun olanın ne olduğunu herkesten iyi biliriz, hayat tecrübemiz toplumsal refleksimiz bunu bize sağlar. Bu yüzden bugün boykot çağrısı, sandığa gitmeyin oradan çıkacak sonuçlar sizi etkilemez düşüncesi Alevilerin ciddiye alacağı bir düşünce olamaz, olmadı da. Aleviler yaşadıkları toplumun, daha yaşanır bir çehreye bürünmesi için gerekenleri tarihsel hassasiyetleri içinde yapmaya devam edeceklerdir. Bu yüzden Aleviler sandığa gidecekler, kendileri için uygun olan seçenekten birini seçeceklerdir, bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Naçizane düşüncem sorulursa, AKP’nin azgınlaşmasının önünü kesmek için bu anayasa değişikliğine HAYIR demenin daha doğru olduğuna Alevilerinde böyle demesi gerektiğine inanıyorum.





Burada, peki “Boykot” talebi bugün kimin için anlamlı, onların ihtiyaçlarına cevap veren bir slogan olabilir diye de sormak gerekir. Günümüz Türkiye’sinin politik atmosferinde, “Boykot” talebi siyasal çevreler içinde sadece PKK için politik amaçlarına hizmet eden, onlara uygun bir araç olabilir. Bu talep, bu açıdan tartışılmalıdır.



Bugünün Türkiye’sinin geçtiği politik ortamda, sadece PKK, sesleneceği Kürt Halkına boykot çağrısında bulunarak, bu düzenin parlamento ıvır zıvırıyla, Türkiye Devletinin iç sorunlarıyla uğraşmayı bir yana bırakıp, kendi Kürdistan Devletimizi kuralım çağrısında bulunabilir. Bu PKK’nın stratejik amaçlarına uygun düşüp, ona hizmet eden bir çağrı olabilir; öyledir de. Bu slogan sadece onlara mantıken uygundur. Burada açıkça görüleceği gibi seçimin karşısına bir seçenek sunuluyor.



Bu noktadan sonra bizler, bu seçeneğin çeşitli yönlerini tartışa biliriz; örneğin böyle bir Kürt Devletinin hem Kürt halkına hem de bölge halklarına ne kazandırıp neler kaybettirecekleri üzerine akıllar yürütebiliriz.



Ama bunları tartışa bilmemiz içinde, ayrılıkçılığı destekleyen, ayrılıkçılıktan yana olan arkadaşlarımızın bunu açık açık savuna bilme haklarının olması gerekir; yoksa bu adil olmaz, tek kale yapılan maça döner. İletişim teknolojilerinin bu kadar geliştiği günümüz dünyasında bunun var olduğunu kabul edebiliriz. Bizler, ayakları Avrupa toprağında, kafasının içi Anadolu toprağında dolaşan insanlar olarak bunları tartışabiliriz diye düşünüyorum; buralarda bunları tartışmanın bir mahzuru var mı bilmiyorum.



Bugün Kürt halkının ayrılıp ayrılmama hakkı kendi iradesine bırakılmalıdır. Bu hakka teorik olarak kimse bir şey diyemez. Kimseyi zorla bir yerde tutmanın mümkünü de anlamı da yoktur. Ama atılacak bu adımın yaratacağı sonuçların Kürt Halkının yararına mı zararına mı olacağı iyice düşünülmelidir. Anadolu’da yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşamanın olanaklarını tadan Kürt Halkının, böyle bir ayrılığın yararına olacağını düşüneceğini sanmıyorum. Antep’ten buyana özgürce gelip giden insanlar, buralara pasaportla vize alarak gitmeyi tercih ederler mi bilmiyorum. Ayrıca Antep’ten öte yanda kurulacak bir Kürt Devletinin, kendi vatandaşlarını Türkiye Cumhuriyeti içindeyken ulaştıkları toplumsal yaşamdan öte bir yaşamı sağlayıp sağlamayacağı, Kürt halkını seven ayrılıkçı Kürt milliyetçileriyle konuşulmalıdır. Antep’ten öte yanda kurulacak bir Kürt Devleti oradaki ağaların, yerel mütegallibenin, yerel değerlerin etkisi altında kalacaktır; Şafi Kürt geleneklerinin egemen olacağı bir devlet atmosferinde, sosyal hayatın nasıl olacağını, örneğin Kızılbaşların, Marksistlerin işçi sınıfının, emek örgütlerinin halinin nice olacağını gözlerinizin önüne getirin. Bu yapı, Avrupa Birliğine yüzünü dönmüş bir Türkiye’nin Kürt halkına sunacağı toplumsal yaşamın çok gerisinde kalmaya mahkûmdur. Bu düşüncemde yanılmış olmayı çok isterim rağmen söylemek istiyorum. Böyle bir coğrafyada böyle bir devlet yaşar mı, yaşarsa nasıl yaşar ayrıca irdelenmelidir.



Bu konuda, uzak doğudaki kimi örnekler incelense bir örnek olabilir mi bilmiyorum. Örneğin Pakistan ile Bangladeş İngiliz Milletler Topluluğu içinden ayrılıp, bağımsız ulusal devlet olduktan sonra, buraların halklarına ne getirdi ne götürdü. Belki bunlardan çıkarılan dersleri düşünerek Avustralya halkı geçen senelerde bu konuda yapılan referandumda “Bağımsız bir Cumhuriyet” olmalarını reddedip “İngiliz Milletler Topluluğu” içinde kalmayı seçtiler. Acaba Canberra yâda Sydney bağımsız bir Avustralya devletinin başkenti olsaydı, ora halkına ne getirirdi ne götürürdü yâda Bangladeş’le Pakistan bağımsız devletler oluşturmak yerine bugün başka bir statüde olsalardı; bu oranın halkının yararına mı zararına mı olurdu diye düşünmek gerekir. Biz 72 millete bir (aynı) gözle bakan Aleviler olarak, hiçbir milletin, hiçbir etnik gurubun zararını, kötülüğünü isteyemeyiz, istemiyoruz da. Âşık Veysel bir şiirinde “Beni yakıp sen kızınma ateşte” der, bu ayrılık Kürt halkının yararına olduğu gibi, Anadolu’daki halklarının mutluluğuna hizmet edecekse buna kişisel olarak hiçbir ihtirazım olamaz, ama ben endişeliyim. Vakti zamanında Chiristian Rakovsky Osmanlı Devleti için, parçalanıp milli devletlere bölünme yerine, içinde barındırdığı halkları parçalamadan oluşturulacak olan, Orta Doğu ile Balkanları içine alan federatif yapıda halkların özgürlüğüne dayanan bir devlet yapısı önermiş, bu gerçekleşebilse nasıl olurdu hep düşünmüşümdür. Acaba böyle bir federal yapıda Türk halkı, ulusal milli Türk Devleti içinde olduğundan daha mı mutsuz, daha mı onursuz yaşardı bunu düşünmeliyiz. Böyle olununca ne kazandı ne kaybetti işte her şey ortada. Ben milliyetçiliğin her türünün insanlığın zararına olacağına inanıyorum. Bağımsız bir Kürt devletiyle artacak olan Kürt milliyetçiliğinin bu topraklara neler yaşatabileceğini düşünmek bile beni endişelendiriyor. En azından bunlar, bu vesileye özgür ortamlarda konuşulmalıdır. ARA.

irizaaydin@hotmail.com

20 Ağustos 2010.
Rıza Aydın isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Rıza Aydın For This Useful Post:
İşcanbaba (08-29-2010)

Alt 08-29-2010, 20:10   #2
Rıza Aydın
GençALEVİLER YAZARI
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1700
Mesajlar: 41
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 2
Thanked 64 Times in 27 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi : Rıza Aydın is on a distinguished road
İletişim
Standart

Sonuç olarak, bu yazının sonunda şu kanaatimi yeniden paylaşmak istiyorum: ülkemizin geçmekte olduğu bu tarihi süreçte “Seçimleri Boykot” talebinin ezilenlere bir yarı olmaz. Bu Anayasa değişikliği sandıktan çıkınca yani Yüksek Seçim Kurulunca kazanan taraf açıklanınca yürürlüğe girecek, bunu engelleyecek hiçbir güç yada merci yok; boykot bu anlama gelir. Bu değişiklik ezilen halkın zararına olacaksa ki bence öyle niye tavırsız kalalım niye buna Hayır demeyelim. Biz ezilenler, emekten demokrasiden yana olanlar yükselmekte olan AKP diktatörlüğünün karşısında durup ona HAYIR dememiz gerekiyor. Bu yüzden, AKP’nin anayasa değişikliğine tüm ezilenler olarak HAYIR diyelim.

ARA.
Rıza Aydın isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Rıza Aydın For This Useful Post:
İşcanbaba (08-29-2010)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
değildir, doğru, söz, yerde, zaman


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açik
Smileler Açik
[IMG] Kodlari Açik
HTML-Kodu Kapali
Hizli Erisim


Sponsored links
alevi haber duşakabin ankara efor efor efor efor
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara



Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmis. suanki Zaman: 05:18.


Powered by vBulletin® Version 3.7.0
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Tüm hakkı GencAleviler'e aittir.Ad Management by RedTyger
no new posts