![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevi Kültürü Alevilik kültürüne dair paylaşımların yapılacağı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Bizden Biri |
Asırlar boyu maddi gücü elinde bulunduran egemenler, arkasına kendi tanımladıkları bir Tanrı iradesini koyarak dizayn ettikleri bir din ile korkutup, kandırdıkları toplumlar üzerinde tahakküm kurup, saltanat sürdüler. Kendi çıkar ve arzularına göre oluşturup dayattıkları şeriatları, insanları eziyor, baskılıyor, istenilen kalıba girmeye zorluyordu. Yüzyıllardır dayatılan bu cendereye itirazı olan, “güç”ten değil “hak”tan; güçlüden değil doğrudan yana olan, haksızlığa karşı duran, korkunun yerine sevgiyi ikame eden, insanı Tanrısal bilip kutsayanların öğretisinin adı Alevilik oldu. Kendilerine dayatılan dogmaları hak kabul etmeyip, haktan yana olan, düşünen, sorgulayan, eleştirebilen Aleviler, üst düzey bir düşünsel birikim ortaya koydular. Ne ki hem bu öğretiyi geliştiren, hem bu öğreti içinde şekillenen toplum, maddi ve fiziki güç bakımından zayıftı. Bu toplumun, egemenlere fiziken karşı koyacak güçleri pek olmadı. Onlar gücünü, gerçekte en etkili silah olan düşünme ve ifade yeteneğinden aldılar. Araçları ise şiir ve müzik oldu. Yüzyıllar içinde her dönem özünü koruyarak kendisini yeniden yapılandıran bu öğreti temelinde, içerik ve estetik bakımdan doruğa ulaşmış, göz kamaştırıcı bir Alevi şiir ve müziği ortaya çıktı. Aleviler, bulundukları coğrafyada adeta edebiyatın ve müziğin efendileri oldular. Alevi şiir ve müziğini var eden, geliştiren ve yayan ise ozanlar oldu. Alevilikte inançsal boyutun sahibi ve öğreticisi konumundaki “Pir”in yanında ozanlar, kültürel, eğitsel ve estetik alandaki rolleriyle adeta iki temel direkten diğeri olageldiler. Alevi ozanları, Aleviliğin temel ritüeli olan, Aleviliğin öğrenilip içselleştirildiği ayin-i cemlerde yetiştiler, şekillendiler. Alevi öğretisine uygun deyiş, nefes, duvaz gibi manzum edebi ürünleri saz eşliğinde okumak olan “Zakirlik”, cem ayininde yerine getirilen 12 hizmetten birini oluşturur. Bu yüzden ozanlık ve bağlama-saz, Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve İran bölgelerinde, Aleviliğin temel temsilcisi, taşıyıcısı haline geldi. Sultan orduları, ülkeleri kılıçla fethederken, ozanlar saz ve sözleriyle gönüllerin fatihi oldular. Kökleri damar damar toprağın binlerce metre altına işleyen ulu bir ağaç gibi insanlığın binlerce yıllık birikiminden beslenen ozanlar, kaba bir propagandist değil, filozofça toplumunun düşünsel düzeyini; nitelikli edebi ürünleri ve yarattıkları müzik kültürüyle de estetik düzeyini yükselttiler. Ozanlar, aynı zamanda toplumunun siyasal ve sosyal kanaat önderleri, rol modelleri olageldiler. Meyveleriyle besledikleri bu toplum için dallarıyla güneşe karşı gölge, yele karşı dulda oldular. Aleviler, saza “Sarı turna”, "Allı turna", "Telli turna" dediler, sesini Turna simgesiyle andıkları “Şah”ın sesine özdeş gördüler. Bu yüzden egemen sınıfın adamları; Yunus’un deyimiyle yol kesen “şeriat oğlanları”, saza alerji duydular. “Şeytan icadı” dediler. Çünkü, ondan daha etkili silahları yoktu. Dertli de bunlara “Be Allah’ın sersem kulu/Şeytan bunun neresinde” diyerek karşılık verdi. Saz ve ozan sözü bileşkesi, haksızlığa, eşitsizliğe, baskılara karşı durmanın, dünyaya, insana, evrene Alevice bakışın dile geldiği en etkili ve temel araç haline geldi. Yüzyıllar boyunca, Nesimi, Kaygusuz, Pir Sultan, Hatai, Kul Himmet, Sıtkı Baba, Sadık Baba, Kemteri, Aşık Veli, Agahi gibi devrine damgasını vurmuş ve bugün bile yaşayan birçok ozan yetişti. Bu ozanlar sadece müzik ve şiirde değil, siyasal, sosyal açıdan da devirlerine damga vurdular. Alevi köyleri, adeta ozan kaynıyordu. Onlar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreği oldular. Anadolu’da topraktan fışkırırcasına ozan yetişti. Yıldızlar kadar çoktular. Yıldızlar kadar parlaktılar. Işık olup aydınlattılar, güneş olup ısıttılar, toplumun ruhuna ruh kattılar. Bu yüzden, adı saymakla bitmez bu ulu ozanlar, hala yaşıyorlar, hala bizi geliştirip, ruhumuzu ve bilincimizi rafine ediyor, gözümüzdeki perdeyi aralıyorlar. Alevi ozanları geleneği 20. yüzyılın sonlarına kadar aynı ruhla devam etti. Bu süreçte ozanlık, özünü koruyarak, kendisini çağa uyarladı ve temel misyonunu aynı etkinlikle sürdürdü. 16. yüzyılda Yezid’e karşı durmanın, zalimin önünde eğilmemenin sembolü olan ve kimliğinde kendisini var eden bir toplumu ve öğretiyi adeta yeniden var eden Pir Sultan Abdal’daki ozanlık ruhu, 20. yüzyılda Sarızlı Ozan İbreti’nin ağzından, egemen konumunu sürdüren skolastik İslam’a şöyle sesleniyordu: İlme hizmet edip uykudan kalktım. Sarık, seccadeyi elden bıraktım. Vaizin her günkü vaazından bıktım. Ramazanı sele verdim de geldim. Karnım acıktıkça kederim arttı. Hele hac kaygısı ayrı bir dertti. Paralılar hemen hac oldu gitti. Şeytanı taşlarken gördüm de geldim. Dört kitabı koyup torbaya astım. Cennet hurisinden ilgimi kestim. Muskacı hocaya sanmayın sustum. Ağzının payını verdimde geldim. Aklım ermez ahret eğlencesine. Saygım var insanın düşüncesine. Hayal cennetinin has bahçesine. Yobaz sürüsünü sürdüm de geldim. İbreti, emelim insana hizmet. Eşim bana huri, evim de cennet. Hacıya, hocaya kalmadı minnet. İbriği, tespihi kırdım da geldim. Kaynağını binlerce yıllık kadim bir geçmişten olan görkemli Alevi öğretisinin teolojisi ve Tanrı-insan-evren ilişkisi anlayışı, yine 20. yüzyılın ozanlarından Aşık Mahzuni’nin ağzından şöyle dile geliyordu: Ben Mehdi değilim amma erenler, Bu gün ölür yarın gene gelirim. Ya bir ceylan canda ya bir çiçekte, Değişerek başka sene gelirim. Bedenim toprağa girer devrilir. Kemiklerim yuvarlanır sivrilir. Katı maddem toz toz olur çevrilir. Rüzgarlara bine bine gelirim. Böyle emreyledi beni yaradan, Hep ondayım bin yıl geçse aradan, Tüm canlı (madde) geçecek böyle sıradan, Geleceğe gider, düne gelirim. Mahzuni, elbette bu handa kalmam, Gelip gitme ile usanmam yılmam, Kimseye bilinen misafir olmam, Kalırsam bilimle, fenle gelirim. 1980 sonrası Alevi müziğinin kısa süren altın çağı 12 Eylül faşizminin gölgesinin henüz kalkmaya başladığı 1980’li yılların ortalarında, elinde sazıyla konserlerde, etkinliklerde, ekranlarda Alevi deyiş, nefes ve duvazlarını okuyan bir sanatçı vardı ki, kimlik arayışındaki gençler başta tüm Alevilerin göz ve gönülleri bu iri yarı adama çevrildi. Bu kişinin adı Arif Sağ’dı. Uzun yıllar arabesk piyasa sanatçılığı, TRT ve konservatuar maceralarının ardından, aslına, köyündeki müzik ekolüne dönüş yapan, TRT’de kullanılan “kara düzen” saz yerine, Alevi geleneğine uygun “bağlama düzeni” esaslı sazında, ruhunu parmaklarından sarı tele geçiren yetenek abidesi bu sanatçıyı bu toplum bağrına bastı. Kendine özgü bir saz çalma tekniği ve bas sesiyle etkili bir okuyuşu vardı. Ancak, üst telden çalma esaslı bağlama düzeninin sesinin frekans değerine denk gelmesi amacıyla sazının sapını kısaltmış, elindeki yeni tınılı bu saz tipiyle de dikkat çekiyordu. Bir akım başlattı. Hemen birer kısa saplı saz edinen gençler, bağlama düzeni ile deyiş okumaya yöneldiler, pıtrak gibi saz kursları açıldı, bağlama yapımcıları sipariş patlaması yaşadı. Adeta binlerce “genç Arif Sağ” ortaya çıktı. Bu satırların yazarı da dahil herkes O’nun gibi saz çalmaya çalışıyor, onun figürlerini, ezgilerini icra ediyor, hatta jest ve mimiklerini taklit ediyordu. Arif Sağ, sazda simgesini bulan Alevi kimliğinin yeniden canlanmasına, bilerek bilmeyerek önemli bir katkı yapmıştı. Adeta bir Alevi kültür rönesansı yaşanıyordu. Alevilerin toplumsal belleğinde silinmeye yüz tutmuş binlerce deyiş, yeniden hatırlandı, yeniden soluk buldu. Aradan 30 yıla yakın bir süre geçti. Ancak ne yazık ki bu rönesansın hayat bulamadığını, yakılan kıvılcımın da söndüğünü görüyoruz. Hatta, 1980’lerde başlayan bu sürecin giderek arabesk bir çizgiye kaydığına da tanık oluyoruz. Peki bu sürecin sonu neden hüsran oldu? Çünkü, öğretinin temel taşıyıcısı olan ve tüm baskılara rağmen yüzyıllarca varlığını koruyan ocak geleneği, Cumhuriyet döneminde “resmen” yasaklanmış, demografik hareketlerin hızlandığı 1960’lardan itibaren tamamen çözülmüş, siyasallaşma sürecinde bir kenara itilmiş, 1980’lerden sonra artan kentleşmeyle ise sadece zayıf bir kimlik ifadesi şeklinde dile getirilen post modern bir Alevilik ortaya çıkmıştı. Bu arada 24 Ocak kararları ile başlatılan ve 12 Eylül’le birlikte uygulama alanı bulan neo liberal düzende, her şey gibi kültür ürünleri de birer metaya dönüşmüştü. Artık, deyiş, nefes vb. edebi ürünler, birer “şarkı sözü”, binlerce yılın imbiğinden süzülerek gelmiş rafine Alevi ezgileri de telif haklarına konu birer “parça” ya da şarkı olmuştu. 1980’lerde bir ivme başlatan Arif Sağ ile aynı paralelde yürüyen Yavuz Top, Musa Eroğlu gibi sanatçılar da zaten gelenekten birer ozan değil, gerçekte sahne sanatçısıydılar. Derin bir tarihi, düşünsel, inançsal arka planı olan Alevi manzum eserleri, içeriği, anlamı, derinliği kavranmadan okunup geçilen birer sahne eseri, kaset, CD malzemesi idi. Aleviler bu tür kaset ve CD’leri kendi müzikleri olduğu için ve içgüdüsel bir estetik zevk çakışmasıyla alıp dinlerken, orada dile gelen kültürden, içerikten ise gerçekte oldukça uzaktılar. Öyle ki Arif Sağ bile Ozan Dertli Divani’den aldığı Urfa Semahı’ndaki, Dedemoğlu’ya ait “Kerbela çölünden sail mi geldin” dizesini, anlamını hiç sorgulamadan “Kerbela çölünden sakin mi geldin” şeklinde okuyordu. Haberci anlamındaki “sail” yerine anlamsız biçimde “sakin” sözcüğünü ikame ediyordu. Arif Sağ, kendisini bağrına basan, ün, şan, milletvekilliği, maddiyat kazandıran bu toplumun kültürüne karşı bu kadar özensiz olamazdı. Arif Sağ ve benzerlerinin başlattığı post modern Alevi müzik akımı, günümüzde ise tamamen farklı bir niteliğe büründü. Bu müzik kültürü tabanı üzerinde, güncel söz ve ezgiler üreterek “Alevi TV”lerinde yayımlayanlara baktığımızda, istisnai örnekler dışında, ciddi bir kalitesizlik ve arabeskleşme göze çarpıyor. Oysa, Arif Sağ ve benzeri sanatçılardan, bu kültürü teknik ve estetik açıdan evrensel boyutlara taşıması beklenirdi. Oysa, 1970 yıllara damgasını vuran Feyzullah Çınar, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibi örneklere baktığımızda, bu ozanlarda binlerce yıllık Alevi öğretisinin ruhu ve estetiğinin var olduğunu görüyoruz. Günümüzde, Dertli Divanı gibi istisnalar dışında geleneğe uygun ve gelenekten beslenen, daha doğrusu "ruhu olan" ozan yetişmediği gibi konservatuar eğitiminden geçen, nota bilen, farklı müzik tarzlarını öğrenen, akademik düzeyde çalışmalar yapan ve sayıca kalabalık yeni yetme sanatçılara baktığımızda ise bu ruhu, tınıyı, duruşu ne yazık ki hiç göremiyoruz. Nesimi Çimen’in iki telli çöğür sazıyla ve şelpe ile seslendirdiği nefeslerin ruhumuzda yarattığı etkiye özdeş icraları günümüzde aramak boşuna. Festival, eğlence malzemesi, disko tarzı semahlar Çeşitli köy, kasaba ve ilçelerde, her yıl değişik tarihlerde düzenlenen elma, armut, kiraz, dut vb. festivallerin programında, bir de semah ekibine yer vermek artık gelenek haline geldi. Hatta, semah ekipleri artık çeşitli konserlerin yanı sıra düğünlerin, eğlence toplantılarının programında yer verilen folklorik bir unsura, bir sahne gösterisine dönüştü. Tek tip elbiseler giyen semah ekibi üyeleri, kimin icat ettiği bilinmeyen, gelenekte olmayan, garip el ve ayak figürleri ile adeta diskoda dans edercesine ve belli bir koreografi içinde izleyicilerin göz zevkine hitap ediyor. Oysa bu, semahın ruhuna ve misyonuna aykırı bir durum. Semah, bilindiği gibi Alevilerin temel ritueli olan ayin-i cemde yerine getirilen 12 temel hizmetten birini oluşturur. Cem ritueli içinde semahın belli bir zamanlaması vardır. Yani Aleviler, cemde bir araya gelip kafalarına göre canı istediğinde kalkıp semah dönmezler. Semah, cemin aşamalarından biridir. Semah döneceklerin sayısı da bellidir. Semah döneceklerin bir folklor ekibi gibi tek tip elbise giymeleri diye bir şey söz konusu değildir. Cem hangi dönemde yapılıyorsa, o dönemde ve o yerde geçerli günlük giysilerle ceme katılan canlar, bu şekilde yeri geldiğinde semaha kalkar. Bunlardan da öte semah, kişinin bir esrime halinde maddi dünyadan koparak, varlığın özündeki Tanrı'ya ulaşma, O'nunla iletişime geçme, zaten parçası olduğu "bir" olan varlığı özünde hissetme, birle bir olma halidir. Bu yüzden, semah bir gösteri sanatı değil, kişinin maddi bağlarından koparak özüne dönmesi, bir çeşit maddi bedendeyken Hakka yürümedir. Bu yüzden semahta şekil şartı yoktur, bunun ruhu önemlidir. Bu yüzden semah dönenlere "Hak için olsun, seyir için olmasın" denir...Bu yüzden semah oynanmaz, semah dönülür, semah yürünür. Semah, sadece cemde ve pir huzurunda dönülür. Semah erenlerindir Çarka girenlerindir Bu yola eğri girmez Doğru sürenlerindir Semahı bir folklorik dansa, Alevi rituellerini bir gösteri sanatına, deyişi, nefesi "parça"ya dönüştürmek, onu popüler kültürün, kapitalist anlayışın, piyasa mekanizmasının bir ürünü, unsuru, malzemesine dönüştürmek, kısacası Aleviliğin içini boşaltmak,onu yok etmek demektir. Alevi kültürü ruhunu yitiriyor. Kadim bir Anadolu kilimi misali, renkleri soluyor, nakışları belirsiz hale geliyor, gövdesi tel tel olup çözülüyor. Sonuç: Kültür, toplumu niteler, toplumu ifade eder. Kültürün çerçevesi o toplumun gövdesini, yapısını belirler. Alevilik, kültürü ile var olabilir. Kültürü giderse bu toplum da kalmaz. Fiziken yok olmaz ama, başka bir şeydir artık o. Ali Naki BAKIR naki.bakir@hotmail.com 27.9.2010 Konu Naki tarafindan (10-21-2010 Saat 11:33 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 13 Users Say Thank You to Naki For This Useful Post: | ALDENIZ (10-24-2010), Amistofes (10-22-2010), Baba İlyas (07-07-2011), Batıni (07-08-2011), Bülent ÜNVER (10-23-2010), esonto58 (10-24-2010), |
|
|
#2 |
|
Hakka Yürüdü
Üye No: 39
Mesajlar: 854
Thanks: 4109
Thanked 1632 Times in 570 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 422
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yüreğine sağlık sevgili Naki...
Böylesine güzel bir yazıyı ancak bu duygulara sahip biri yazabilirdi... Yazıdan sana ait bir ayrıntıyı daha öğrenmiş olduk... Demek bizim Naki can bağlama ile de konuşurmuş... Sevgilerimle Kral çıplak. |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to kral çıplak For This Useful Post: | Amistofes (10-24-2010), esonto58 (10-24-2010), Naki (10-24-2010), ozan abbas (10-27-2011), Tahtacı35 (07-07-2011) |
|
|
#3 |
|
Forum Katılımcısı
Üye No: 3927
Mesajlar: 131
Thanks: 537
Thanked 243 Times in 103 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 20
REP Seviyesi :
![]() |
Tespitleriniz, olağanüstü bir biçimde içimde taşıyıp yazıya dökemediğim duygu ve düşüncelerimi yansıtmakta. Eminim aynı şeyi ifade edecek çokça insan vardır. İçimi(zi) burkan, acı gerçeklere yerinde olarak değinmişsiniz.
Bu belirtien konularda insanlarımızın duyarlııkarının artırılması ve gidişatı olumlu bir sürece çevirme yönünde kafa yorulması, beyin fırtınası yapılması dahası ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini düşünmekteyim. Bir vesileyle buna katkı yapan engin duyarlılığınıza ve pırıltılı yüreğinize teşekkür eder, herkesin bu konuya ilgi göstermesini dilerim. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to akalem For This Useful Post: |
|
|
#4 |
|
Forum Katılımcısı Yas: 35
Üye No: 3925
Mesajlar: 168
Thanks: 606
Thanked 378 Times in 143 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 40
REP Seviyesi :
![]() |
Cemimizi, semahımızı gösteri malzemezi yapanlara lanet olsun.......
Genç Abdal'ım Şaha Dergaha geldim.
Bir niyaz eyledin darına durdum. Hidayet kapısın açılmış gördüm. Neler ihsan etmiş Hak kullarına. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Tahtacı35 For This Useful Post: |
|
|
#5 |
|
Gönül Dostu
Üye No: 3962
Mesajlar: 401
Thanks: 787
Thanked 862 Times in 311 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 32
REP Seviyesi :
![]() |
Sayin Naki'nin rahatsizlik duydugu "hamlik"lar beni de rahatsiz etmistir; telif hakki ile ugrasma basitligine düsen cok sayida Alevi sanatci tanidik. Kisa Baglama'nin mucidi ve ustasi kabul edilen Arif Sag dönemi, Alevilige kazandirdiklariyla da ele alinmaliydi. O dönem, bana göre, ne bir "altin cag"dir, ne de tümüyle bir "postmodern Alevilik" dönemidir; dünyanin en büyük baglama üstasi, dünyanin en etkili agitlarini söyleyerek günün sesi olmustur. O olmasa baskasi olacakti, hep oldu cünkü, her yüzyilda insanin solugunu kesen yol asigi da, gönül asigi da yetistirdi Alevi Yolu, büyük söz söyleme sanatina vakif dev sairler vardir her yüzyilin dünyasina konan, göcen. Ama tüm bunlarin var olmasi, Arif Sag, Musa Eroglu, Yavuz Top adlarini ve o adlarin katkilarini ortadan kaldirmaz. Onlar bu cagin dev ozanlari degildirler ama bu cagin dev ustalaridirlar; baglamanin ve dogru okuma sanatinin ustalari... |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Musali Sar For This Useful Post: | Amistofes (09-13-2011), Hamza Aksüt (09-16-2011), Naki (08-22-2011), ozan abbas (10-27-2011), Tahtacı35 (09-15-2011) |
|
|
#6 | |
|
Bizden Biri Yas: 47
Üye No: 2675
Mesajlar: 529
Thanks: 516
Thanked 1574 Times in 463 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 8
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Bu kişiler elbette büyük ustalar. Alevi kültürünün tanıtılmasına bir şekilde katkısı olan, bunu diğer kesimlere tanıtan kişiler. Ancak, gerekli kapasiteye sahip olmalarına rağmen, bu kültüre hizmet etmek, bunu evrensel düzeyde temsil etmek gibi bir misyon benimsememelerine dikkt çekiyorum. Böyle bir beklenti de aşırı olabilir. Sonuçta bu insanlar gerçekte birer müzik satıcısi, ekmeğini bu işten kazanan kişiler. Elbette üretim ilişkileri her şeyi belirliyor. Kapitalizm, insana dair her şeyi metalaştırıyor. Bu kişiler için içinden çıktıkları kesimden doğaçlama edindikleri müzik ve söz birikimi bedava bir sermaye, hem de ait oldukları kesim aynı zamanda bu kişiler için bir pazar oluşturuyor. O zaman Aleviler doğal bir pazar haline gelirken, Alevi kuruluşlarının düzenledikleri toplantı, konser vb. etkinlikler de "eksta" iş oluyor. Bu etkinliklere parasız gittiklerine ise pek tanık olmadım. Hatta parayı az bulduğu için gitmediklerini bilirim. Yıllardır Hacıbektaş "şenlikleri" (bu ad da sorgulanmalı) bunların kazanç kapısı olageldi. 25 yıllır evir çevir aynı ezgileri ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyorlar. Bu işi yapanlar ister istemez Alevi kültürüne ait birikimi kullanıyorlar, bu yolla para kazanıp, ünlenirken, bir şekilde bu kültürü tanıtmış da oldular. Ancak bu sonuç, bir misyon işi değil, yürütülen faaliyetin spontane bir sonucuydu. Bu kişilerin mesleki faaliyetinde ticari beklentilerin mi, yoksa bu kültüre hizmetin mi ön planda olduğu ise tartışılır. Alevi kültür varlığı olan deyişleri, ruhuna, aslına, özüne uygun biçimde icra etme konusunda yetirnce özenli oldukları tartışılır. "Kerbela çölünden sail mi geldin" dizesini, "Kerbela çölünden sakin (a kısa) mi geldin" şeklinde; ya da, "Hazine bulunmaz hurafa ile"yi, "Hazine bulunmaz kuru fal ile" şeklinde söyleyenlerin (hatta zürafa ile diyenler de var) ne kadar usta da olsa, gerçekte bu kültüre yeterince vakıf olmadığını, daha da önemlisi rantını yediği bu varlığa karşı yeterince saygılı ve özenli olmadığını söylemek herhalde insafsızlık değildir. *** Bu arada kısa sap bağlamanın mucidi Arif Sağ değildir. Bunun daha eski geçmişi var mı bilmiyorum, ama son dönemde bunu ilk kullanan kişi Zülfü Livaneli, sazı yapan da benim yakından tanıma şansına sahip olduğum 1980'lerde hakka yürüyen Sulakyurtlu Yusuf Usta'dır. Aynı zamanda Hıdır Abdal ocakzadesi olan Yusuf Usta'nın ilk kısa sap bağlamayı 1970'lerde Livaneli için yaptığının öyküsünü bizzat kendisinden dinledim. Livaneli'nin ilk kasetindeki tını, Yusuf Dede'nin mahir ellerinden çıkmış o bağlamaya aittir. İlk kısa sap bağlamanın yapımıyla ilgili öyküyü bir tv kanalında Livaneli'nin kendisi de anlattı. Birebir aynı şeyleri söylüyordu. Konu Naki tarafindan (09-15-2011 Saat 17:54 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Naki For This Useful Post: |
|
|
#7 |
|
Yeni Üye Bulunduğu yer: Gaziantep
Yas: 25
Üye No: 4072
Mesajlar: 24
Thanks: 0
Thanked 8 Times in 6 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
şu koca forumda katıldığım tek başlık.
Hep Üzdüler
![]()
|
|
|
|
| The Following User Says Thank You to Emar Enter For This Useful Post: | Naki (10-25-2011) |
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||