![]() |
|
![]() |
|||||||
| Ünsal Öztürk Ünsal Öztürk Makalelerinin Okudugu ve makalelere soru ve yorumların yapılacağı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
GençALEVİLER YAZARI |
Maniheizm, Zerdüştlük, Paulikienlik, Katharlık gibi konularda yazılar yazanlar ya da yazı yazmayıp da yazıların altına not düşenler Aleviliğin tek tek veya topluca bu grupların kendisi olduğunu öne sürüyorlar. Bu tür kişilerin yanılgı noktaları şudur: Alevilik kaybolmuştur, onu arayıp bulmamız gerekiyor. Bu yüzden arıyoruz! Maniheistleri ve Paulikienleri; Paulikienleri, Katharları ve Bogomilleri aynı anda Alevi gösterenler var. Bunlar genellikle Aleviliğe hareket olarak kabul ediyorlar. Mani, Kathar ve Bogomil kusursuz ve papazları et yemez, içki içmez, cinsel ilişkide bulunmaz; bunlar nasıl oluyor da Alevi dedesine benziyor, buna siz ne diyorsunuz, neden böyle yapıyorlar, diye sorulduğunda hiçbir şey söylemiyorlar. Ancak bu grupların Alevi olduğunu söylemeye devam ediyorlar. O halde onlara göre Alevilik şudur: Alevi dedeleri et yemezler, içki içmezler ve ayrıca en temel görüş olarak cinselliği kesinlikle reddederler ve evliliği zina olarak görürler. Çünkü vücut ve dünya bataklıktır, ruh bu batağa saplanmamalıdır. Bu özet bile bu tür kişilerin Aleviliği hiç bilmediklerini, Alevilikle ilgilerinin farklı olduğunu göstermektedir. Dünyanın önemli bilim adamları Bizans dönemini incelediler. Paulikienler hakkında Sicilyalı Peter’in raporlarını da incelediler ve Janet Hamilton, Bernard Hamilton ve Yuri Stoyanov bu raporlar üzerine çalışarak bir kitap hazırladı. Yazarların Paulikienler hakkındaki görüşü onların Maniheist olmadığı doğrultusundadır. Paulikienlerin ise gerçekten Hıristiyan olduklarını yazmışlardır. Gerçekten de Silcilyalı Peter’in raporları arasında şunlar da vardır: “Bu adam öğretisini onlara yazarak değil konuşarak anlattı. Ayrıca elinde İncil ve Havariler Kitabı da vardı. Onları kelimesi kelimesine ve yazılı olarak da aktardı. Ancak her bir bölümü sapkınlığa uyarladı ve yandaşlarına İncil ve Havariler Kitabı dışında başka kitaplar okumalarını yasakladı.” (Bizanslı Heretiklerin Tarihi, Kalkedon Yayınları, Mart 2010 İstanbul, s. 126) Peter’in bu adam diye söz ettiği kişi Paulikienlerin kurucusu Constantine/Silvanus’tan başkası değildir. “Bizanslı Heretiklerin Tarihi” (Kalkedon Yayınları, Mart 2010 İstanbul) adlı kitaba yazdıkları “Tarihsel Girizgah” başlığı altında şunları söylüyorlar: MANANALİSLİ KONSTANTİN/SİLVANUS, YENİ AHİT’İN OTORİTESİNE BAĞLI GERÇEK BİR HIRİSTİYANDIR 1. “Bu kitap, Bizans dünyasında Hıristiyan düalizminin yükselişi ve etkileri hakkındadır. Yedinci yüzyıldan önce, Hıristiyan öğeler içeren Gnostisizm ve Maniheizm gibi düalist dinler vardı; ama bunlar, Hıristiyanlığa hasmış gibi görünseler de Hıristiyan olmayan mitlere dayalı teosofik hareketlerdi. Mananalis'li Konstantinos tarafından yedinci yüzyılın ortasında ilan edilen Hıristiyan düalizmi gerçekten Hıristiyan'dı, çünkü yalnızca Yeni Ahit'in otoritesine bağlıydı.” (Önsöz) “HIRİSTİYAN DÜALİSTLER TİPOLOJİK AÇIDAN ‘NEO-MANİHEİST’ DEĞİLLERDİR VE DAİMA MANİ İLE TAKİPÇİLERİNİ LANETLEMİŞLERDİR.” Hazırladıkları kitaba uzun bir “Tarihsel Girizgah” yazan Janet Hamilton ve Bernard Hamilton Paulikienler konusu ile ilgili şu görüşleri ileri sürüyorlar: 2. “… Zira Ortodoks ilahiyatçılar kimi zaman hatalı biçimde yeni heretiklerin, keyfi olarak birlikte tanımlandıkları eski mezheplerin tüm inançlarını ve uygulamalarını aldıklarını öne sürmüşlerdir. Bu gelenek dahilinde çalışan Bizanslı yazarlar, tüm Hıristiyan düalistlerin gizli Maniheistler olduğuna inanmışlardır ve argümanları öyle ikna edici olmuştur ki, bugüne dek o Hıristiyan düalistlere kimi yerlerde neo-Maniheistler denmiştir. Ne var ki, bu karşılaştırma yanıltıcıdır, çünkü Maniheistler düalist olsalar da, Hıristiyan değillerdir. Mani (216-77), yeni ve bağdaştırıcı bir gizem dini kuran bir Pers soylusuydu: Düalist kozmolojisi Zerdüştlük'ten alınmaydı; canlıların varoluşun sonsuz döngüsünde reenkarnasyona uğrayacağı inancı Mahayana Budizm'inden esinlenmişti; bilgi aracılığıyla kurtuluş öğretisi ise Gnostik Hıristiyanlık'tan devşirilmişti. Başta göçe tabi tutulan yaşayan canlıların ruhları olmak üzere içine hapsedilmiş ruhani elementler dışında bütün maddi evrenin doğası gereği kötü olduğunu öğretti. Dinine katılmaları ve sade hayatlar yaşamaları koşuluyla takipçilerine ölümden sonra bu maddi dünyadaki reen-karnasyondan kurtulma vaadinde bulundu. Her ne kadar dini, bazı Hıristiyanlar'a çekici gelse de ve bunun için uygun olsa da, Mani Hıristiyan kaynaklara itibar etmedi, yanı sıra takipçileri tarafından inançlarının kutsal metinleri sayılacak bir dizi kitap yazdı. Maniheizm, üçüncü yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu'nda yayıldı ve İmparator Iustinianus'un (527-65) baskısıyla yok edilene kadar orada kaldı. Irak ve Pers ülkesinde hareket onuncu yüzyıla dek ayakta kaldı ve Orta Asya ile Çin'e de yayıldı. Ancak, Maniheizm bizim bu kitapta ele aldığımız dönemde yaşayan bir inanç olarak dolaylı yollardan tasvir ettiğimiz hareketleri etkilemişse de; Hıristiyan düalistler tipolojik açıdan ‘neo-Maniheist’ değillerdir ve daima Mani ile takipçilerini lanetlemişlerdir.” (s. 20) “HIRİSTİYAN GNOSTİKLER, ESKİ VE YENİ AHİT'LERİ KENDİ KOZMOLOJİK ÖNGÖRÜLERİNE GÖRE YORUMLAMIŞLAR”DIR 3. “Kimi dönemlerde de bazı Hıristiyan düalistlerin, özellikle de Bogomiller'in aslında Gnostik oldukları öne sürülmüştür. Hıristiyanlıkla hemen hemen aynı dönemde gelişen Gnostisizm, tamamı ortak bir kozmolojiyi paylaşan, geniş bir düşünce okulu çeşitliliğine sahiptir: Kusursuz bir ruhani dünyanın varlığına inanmak ve içinde yaşadığımız evrenin kozmik bir kaza sonucu meydana gelmesinden dolayı kusurlu olduğu kanaati. Tüm Gnostikler, insanoğlunun ruhani yanının bu kusurlu dünyadan kurtuluşunun gnosis'e yani insanlıkla ilgili hakiki bilgiye bağlı olduğuna inanırlar. Hıristiyan Gnostikler, Eski ve Yeni Ahit'leri kendi kozmolojik öngörülerine göre yorumlamışlar ve İsa'nın, kutsal metinlerin gizemlerini çözen ama Büyük Kilise'ye mensup kişilerden gizlenen ezoterik öğretisini aldıklarını öne sürmüşlerdir.” (s. 20-21) “MARKİONİZM İLE PAULİKANİZM VE BOGOMİLİZM GİBİ SONRAKİ DÜALİST HAREKETLER ARASINDAKİ FARKLAR DAHA ÇOK KURGUSAL OLAN BENZERLİKLERDEN FAZLADIR” 4. “Hıristiyan düalizmi dönemine dek ayakta kalmış olma ihtimaline sahip tek Gnostik grup Markionistler'dir. Markion (160), çağlar boyunca birçok Hıristiyan'ı da meşgul eden bir sorunla ilgilenmiştir: Eski Ahit'in Tanrısı ile İsa tarafından vahyedilen Tanrı arasındaki karşıtlık. Markion, bu evrenin yaratıcısının Eski Ahit'in Tanrısı olduğunu ve bir Adalet Tan-rısı'nm onun yaratımına gaddarca muamele ettiğini öğretmiştir. Aşk Tanrısı olan Yeni Ahit Tanrısı bu yaratımın dışındadır, ancak burada yaşayan insanoğlunun ahvalini öğrenince oğlu İsa'yı kurtarıcı olarak göndermiştir. Markion, Anadolu'da muhtemelen yedinci yüzyıla dek ayakta kalmış bir piskopos kilisesi kurmuştur; ama onun Hıristiyan düalistleri etkilediğine dair bir kanıt yoktur. Kuşku yok ki, Markionizm ile Paulikanizm ve Bogomilizm gibi sonraki düalist hareketler arasındaki farklar daha çok kurgusal olan benzerliklerden fazladır.” (s. 21) Kitabı yayıma hazırlayanlar çok çarpıcı bir tespit olarak şunu düşünmektedirler: “HIRİSTİYAN DÜALİSTLER, BİR HIRİSTİYAN GÖVDEYE YAPILMIŞ YABANCI BİR AŞI DEĞİL, ORTODOKS KİLİSESİ'Nİ TERK ETMİŞ VE HIRİSTİYANLIK İNANCINI İSTİSNAİ BİR RADİKALLİKLE YORUMLAMIŞ MUHALİFLERDİ.” 5. “Ortaçağ'ın Hıristiyan düalistleri, birtakım Gnostik kitaplar okusalar da, Gnostikler'in ruhani ardılları değillerdi, zira Hıristiyan Gnostisizmi büyük oranda Hıristiyan bir dağarcık kullansa da daha farklı bir evren görüşünü temsil eden teosofik bir hareket olarak Hıristiyanlığın alternatif bir versiyonu değildi. Onlar, Ortodoksların iddia ettiği gibi, yeni Maniheistler de değillerdi, çünkü Maniheizm, İsa'nın benzersiz bir role sahip olduğu bir din değildi. Hıristiyan düalistleri için ise aynen Ortodokslar için olduğu gibi tek kurtarıcıydı. Hıristiyan düalistler, bir Hıristiyan gövdeye yapılmış yabancı bir aşı değil, Ortodoks Kilisesi'ni terk etmiş ve Hıristiyanlık inancını istisnai bir radikallikle yorumlamış muhaliflerdi.” (s. 21-22) BİZANS YÖNETİMİ HERETİKLERLE İLGİLİ NE DÜŞÜNÜYORDU? 6. “Ortodoks Kilisesi, heretikliği tanımlama ve yola gelmeyen heretikleri aforoz etme; Bizans imparatoru da Kilise'nin heretik ilan ettiklerini cezalandırma işlevini üstlendi. I. Iustinianus (527-65) Roma hukuku kurallarını sistematikleştirirken, heretikliği vatana ihanetle eşitledi ve her ikisini de ağır suç kapsamına soktu. Maniheistler'e yönelik yasaları özellikle katıydı: ‘Maniheisller'in habis hatalarını tekrar edenlerin cumhuriyetimizde herhangi bir yerde yaşamaya dair yasal haklarının ya da resmi izinlerinin olmadığını ve oraya geldikleri ya da orada bulundukları takdirde ağır cezaya tabi tutulacaklarını ilan ediyoruz.’ Bu yasa daha sonra Ortodoks otoritelerin Maniheist olduklarına inandığı Hıristiyan düalistlere karşı da işletildi. Onlara özel bir nefret besliyorlardı, çünkü onların aslında Hıristiyan olmadıklarına, yalnızca Ortodoks Kilisesi'ne sızıp onu tamamen ortadan kaldırabilmek için öyleymiş gibi davrandıklarına inanıyorlardı.” (s. 22-23) HIRİSTİYAN DÜALİZMİ İLK KEZ NEREDE GÖRÜLDÜ? Kitabı yayıma hazırlayanlar bu konuda şunları söylüyorlar: 7. “Hıristiyan düalizmi ilk defa Ermenistan'da görüldü. Ermeniler, haklı olarak, kendilerinin III. Tiridates (314) önderliğinde Hıristiyanlığı kabul eden ilk devlet olmaktan gurur duyarlar. Beşinci yüzyılda, İncil ve dua kitapları Ermenice'ye çevrildi ve Ermeni Kilisesi bir Catholicus'un başkanlığında özerkleşti. Ermeniler kendilerinin temsil edilmediği Khalkedon Dördüncü Genel Konsili'ni tanımayı reddettikleri için, 451'de, Ermeni ve Bizans Kiliseleri arasında bir çatışma baş gösterdi. Bununla birlikte, bir ayrılığın yaşanması uzun yüzyıllar boyunca önlendi. Bizans Imparatorluğu'na göç eden Ermeniler, Yunan piskoposların kilise otoritelerini kabul ettiler, ancak Bizanslılar, aksine, daha yeni politik denetim kurdukları Ermeni topraklarında rakip bir Yunan hiyerarşisini görevlendirmek istemediler. Bu iyi niyete karşın, iki taraf arasında kayda değer gerilimler baş gösterdi. Bizans kilise hukukunun kapsamlı bir örneğini hayata geçiren 691-92 Truîlo Konsili kimi Ermeni uygulamaları için hayati önemdeydi ve Bizans kilise görevlileri genelde Ermeniler'e, sanki Ortodokslukları şüpheliymiş gibi, endişeyle yaklaşıyorlardı.” (s. 23) Konu Ünsal Öztürk tarafindan (10-22-2010 Saat 10:54 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Ünsal Öztürk For This Useful Post: | Derman (10-06-2010), Devrim06 (10-08-2010), karan (10-08-2010), |
|
|
#2 |
|
GençALEVİLER YAZARI
Üye No: 1262
Mesajlar: 105
Thanks: 709
Thanked 596 Times in 104 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
“PETER OF SİCİLY PAULİKİENLERİN TARİHİ KONUSUNDA BİRİNCİ KAYNAKTIR” [/size]Kitabı hazırlayanlar böyle düşünüyorlar. 8. “Sicilyalı Peter hakkında, kendisinin bize anlattığından başka bir şey bilinmemektedir. O, bir keşişti ve muhtemelen Patrik I. Methodius'un (843-47)" en öne çıkan figür olduğu post- ikonoklast dönem boyunca Bizans Kilisesi'nde kendini gösteren o Sicilyalı gruptandı. 869-70 yıllarında Peter, İmparator I. Basileios tarafından Arap-Bizans sınırında bağımsız bir devlet kurmuş olan Paulikan lideri Khrysokheir'e elçi olarak gönderildi. Böyle bir görev için bir kilise adamının seçilmesi, Bizans yönetiminin haklarında çelişkili raporlar aldığı Paulikanlar'm inançlarıyla ilgili eksiksiz bilgiler edinmek istediğini gösterebilir. Zira, yalnızca ilahiyat birikimi olan bir temsilci bu tür kanıtları değerlendirebilirdi.” (s. 25) “PAULİKAN GELENEĞİNDE HERHANGİ BİR GNOSTİK YA DA MANİHEİST ETKİNİN OLDUĞUNA DAİR BİR KANIT YOKTUR” 9. “Onlar; köklerini, II. Konstans (641-68) döneminde yaşayan Mananalis'li Konstantinos'a dayandırırlar. Konstantinos, Suriye'de çektiği cezasının ardından eve dönen bir papaz yardımcısını evinde misafir etmiş ve ondan bir İncil ile sonradan öğretilerini dayandıracağı St Paul Mektupları'nın yer aldığı bir kitap almıştı. Peter; Konstantinos'un ruhani soyunu Kallinike'nin oğullarından alan bir Maniheist olduğu ve Bizans heretiklik yasalarından çekinerek öğretisini dayandırdığı Maniheist kitaplarla birlikte Valentinus ile Basilides'in çalışmalarını da ortadan kaldırmaya ve kendi Maniheist öğretisini tamamen Hıristiyan yazmalara dayandırmaya karar verdiği şeklinde temelsiz bir varsayım üretmiştir. Paulikan geleneğinde, herhangi bir Gnostik ya da Maniheist etkinin olduğuna dair bir kanıt yoktur, bu nedenle bu fikir tam bir hayal ürünüdür. Düalizm fikriyle nasıl tanıştığını açıklamak için Konstantinos'u Maniheistler'le ilişkilendirmek anlamsızdır, zira bu kavram 640 yılına dek Ermenistan'da hüküm süren Pers İmparatorluğu'nun yerleşik dini Zerdüştlüğün temel ilkesiydi. Konstantinos'un düalizmi, Zerdüştler'inkinden farklıydı; Zerdüştler somut evrenin İyi Tanrı'nın yaratımı olduğuna inanırken, Konstantinos'a göre somut evren kötülük ilkesinin işiydi. Ancak iki inancın çok fazla ortak yönü vardı; örneğin her ikisi de kozmik tarihi, iyi ile kötü arasındaki mücadele olarak görüyorlardı ve insanoğlu bu mücadelede önemli bir işlev üstleniyordu, ayrıca her iki inancın da bir sofuluk geleneği yoktu.” (s. 27) KONSTANTİNOS ÖĞRETİSİNİ YALNIZCA BİR KISMINI KABUL ETTİĞİ İNCİL’E DAYANDIRIYORDU 10. “Konstantinos, kendini bir Hıristiyan olarak tanımlıyor ve öğretisini yalnızca bir kısmını kabul ettiği İncil'e dayandırıyordu. Eski Ahit'in tamamını reddediyor, ama dört İncil ile on dört St Paul Mektubu'nu ilahi yasa olarak kabul ediyordu. Sicilyalı Peter, kendi zamanında Paulikanlar'ın aynı zamanda Havariler İşleri'ni ve St James, St John ve St Jude'un Katolik Mektupları'nı da tanıdığım söyler, ne var ki bu kitapların Paulikanlar arasında bir tartışma konusu olduğu açıktır.” (s. 27) KENDİLERİNİN DOĞRU KİLİSE OLDUĞUNU… 11. “Paulikanlar, ‘Ben yaşayan suyum’ diyen İsa'yı bizzat vaftizin kutsal nesnesi olarak görüyorlardı ve Ekmek-Şarap ayinini onun sözlerine göre yorumluyorlardı. İsa'nın, bizzat yaşayan haç olduğuna inanarak haça saygı göstermeyi ve azizler ve ikonalar kültünü reddediyorlardı. Kendilerinin doğru kilise olduğunu ve Ortodoks Kilisesi ile onun hiyerarşisini reddettiklerini söylüyorlardı. Ortodoks karşıtları, Paulikanlar'ın ibadet alışkanlıkları kadar özellikle haça saygı göstermeyi ya da Kutsal Bakire Meryem ile azizler ve melekler kültünü kabul etmeyi reddettikleri öğretisel dayanaklarına da katlanamıyorlardı.” (s. 29) İSA’NIN HAVARİLERİ DİDASKALOSLAR 12. “Yeni Ahit'in temel öğretisi şudur: ‘Söz ete bürünüp aramızda yaşadı’ (Yuhanna 1.14). Bu sözler Paulikanlar'ın yorumladıkları gibi tamamen ruhani bir algının canlandırılmasının önünü açmaz. Bu nedenle tüm diğer Hıristiyan mezhepler gibi, onlar da anlamları kendi inanç algılarıyla bağdaşmayan bu Yeni Ahit metinlerini mecazi olarak yorumlamışlardır. Paulikan Kilisesi'ndeki en üst otorite ilk iki yüzyıl boyunca didaskalos adı verilen dinsel yol göstericilerdi ve bunların ilki Mananalis'li Konstanlinos idi. Sicilyalı Peter, Paulikanlar'ın bu kişileri ‘İsa'nın havarileri’ olarak gördüklerini söyler. Her bir didaskalos kendi kuşağında Hıristiyan öğretilerinin en yetkin öğreticisi olarak görülür; her zaman tek bir meşru didaskalos vardır ve bu görevi kimin üstleneceği konusunda kimi zaman tartışmalar da olmuştur. Bir metinde, Peter, didaskalos'un synekdemos denilen kendine bağlı din adamları tarafından seçildiğini öne sürer. Bu doğruysa, bu kişilerin görevi ilahi bir karizmaya sahip bir lideri onaylamaktır. Ancak herhangi bir kutsanma ayinine dair bir ipucu yoktur ve Paulikan tarihinde didaskalos'ların olmadığı dönemler de vardır.” ’28-29) ST PAUL’UN YARDIMCILARI SYNCKDEMOSLAR 13. “Synckdemos'lar Yeni Ahit'te iki yerde St Paul'un yardımcıları olarak anlatılan Hıristiyan din adamlarıdır. Kelime, ‘yol arkadaşı’ anlamına gelir. Sicilyalı Peter, bu kişilerin Paulikanlar içinde dinsel otorite sahibi olduklarını ve notcırius'lar olarak bilinen ve ‘diğerlerinden giyim, beslenme ya da hayat tarzı bakımından ayırt edilemeyen’ kendilerine bağlı bir gruptan yardım aldıklarını anlatır.” (s. 29) PAULİKANLARIN HERHANGİ BİR KABUL AYİNİNE SAHİP OLDUĞUNA DAİR BİR BİLGİ YOKTUR 14. “Hiçbir kaynakta, Sicilyalı Peter zamanında Paulikanlar'ın herhangi bir kabul ayinine sahip olduğuna dair bir bilgi yoktur: ‘Derler ki, Tanrı, 'Ben yaşayan suyum' dediği için, vaftiz İncil'in kelimeleridir.’ Öte yandan tarihlerinde, Paulikanlar'ın, Maniheistler'in seçilmişleri ya da Katharlar'ın ermişleri gibi bir çeşit üstat sınıfına sahip olduğuna dair de bir bilgi yoktur. Onlar; olgusal dünyayı kötücül bir tanrının yaratımı olarak kabul eden düalist gruplar içinde takipçilerini sofu bir hayat tarzına zorlamayan tek topluluktur. Herhangi bir gıdaya karşı yeminli ya da çekinceli değillerdir. Düşmanları, onları cinsel serbestlikle, homoseksüellikle ve ensestle suçlamışlardır, ancak bunlar ortaçağ heretikliğiyle ilgilenen herkesin oldukça aşikar olduğu genel geçer Ortodoks polemikleridir ve ciddiye alınamaz. Zaten, Paulikanlar, herhangi bir cinsel perhiz geleneğine sahip olmadıkları için diğer Hıristiyan düalistlerden farklıdırlar. Evlenir ve çocuk sahibi olurlar; üstelik bu durum didaskalos'lar için de geçerlidir. Sonuçta, hiçbir şekilde dünyadan el ayak çekmemişlerdir ve her birinin gündelik meslekleri vardır. Paulikanlar, dünyevi işleri idare etmekte ya da iktidar politikalarına dahil olmakta inançları yönünden bir sakınca görmezler ve öldürmek konusunda yasakları yoktur: aksine, kusursuz dövüşçüler oldukları herkesçe kabul edilir. Bize göre, Mananalis'li Konstantinos kendi Yeni Ahit algısı üzerine inşa ettiği dünyevi gerçekliği kabul edici bir düalizm biçiminde yeni bir tür Hıristiyanlık meydana getirmiştir.” (s. 29-30) KAÇAK BİR PAPAZ YARDIMCISI VE CONSTANTİNOS (HIRİSTİYAN MEZHEPLERİ TARİHİNDE YAYGIN BİR ANLATIM) 15. “’Herakleios'un torunu İmparator Konstantinos döneminde, Ermenistan'ın Samosata bölgesinde bugün bile Maniheistler'i barındıran Mananalis adlı bir köyde Konstantinos isimli bir Ermeni dünyaya geldi.’ Bu cümle, Paulikanlar'ın Sicilyalı Peter'e kendi kökleri hakkında verdikleri bilgiye dayanarak yazılmıştır. Bahsi geçen imparator II. Konstans'tır (641-68). Peter'in anlatımı, Konstantinos'un halktan sıradan bir kişi olduğunu hissettirmektedir; ancak adı, onun Ermeni Kilisesi'nin bir üyesi olarak yetiştiğini göstermektedir. Peter'e, Konstantinos'un, kendisine bir İncil ve St Paul Mektupları Kitabı hediye eden kaçak bir papaz yardımcısını nasıl gizlediğinin anlatıldığı hikaye, muhtemelen ilk Paulikan didaskalos’unun dinini yazmalardan nasıl öğrendiğini sembolize etmeyi amaçlamaktadır. Bu; gerçek apostolik geleneği yeniden keşfettiğini iddia eden Hıristiyan mezheplerin tarih anlatımında yaygın bir durumdur, ancak Konstanlinos'un öğretisinin yalnızca Yeni Ahit'e dayandığı ve onun kitabın yalnızca belli kısımlarını kabul ettiği gerçeği, Paulikanizm'in gelişme tarzında da açık biçimde görülür.” (s. 30) DİDASKALOS SERGİUS VE PAULİKAN KİLİSELERİ ve SEMBOLİK ST PAUL KİLİSESİ 16. “Sicilyalı Peter, didaskalos Sergius'un (ö.835) yedi Paulikan kilisesini listelediği bir mektuptan alıntı yapar. Sergius, bunlardan altısının kuruluşunu kendisine ve seleflerine dayandırırken yedincisi hakkında şöyle yazar: ‘Yine söylüyorum, Korinthos'taki Kilise'yi Paul kurdu.’ Diğerlerinden farklı olarak, Korinkhos Konstantinos'un yeniden canlandırdığını iddia ettiği Paul geleneğini ya da Paulikanlar'ın Havarilerle kendileri arasındaki bağı oluşturduğunu düşündükleri sembolik bir Kilise olabilir. Kuşku yok ki, doğu Anadolu'da yedinci yüzyılda Konstantinos'un temasa geçmiş olabileceği bir takım erken dönem Hıristiyan mezhepleri vardı. Bir defasında, Korinthos Kilisesi'nin on üçüncü yüzyılın ortalarında Büyük Kilise'den kopan teorik açıdan Ortodoks ve oldukça muhafazakar bir grup olan Novatianlar'a ait olabileceğini öne sürmüştüm, ancak bu bir spekülasyondan ibaretti zira bugüne dek ne ben ne de bir başkası buna dair somut bir kanıt ileri sürebildi.” (S. 31) KONSTANTİNOS KOLONEA YAKINLARINDAKİ KİBOSSA’YA GİTTİ 17. “Her ne kadar Sicilyalı Peter'in tarihi büyük oranda kanıtlanmamış olsa da, kitabın kendisine anlatılanların doğru bir aktarımı olduğu görülmektedir, zira ele aldığı dönemde imparatorluğun doğu bölgelerinde askeri ve politik düzeyde yaşanmakta olanlara dair bilinen tarihle bire bir örtüşmektedir. Bize, Konstantinos'un kendi Hıristiyan inancı versiyonu üzerinde çalışırken yaşamak için Kolonea yakınındaki Kibossa'ya gittiğini aktarır. Lemerle, Konstantinos'un din adamlığının başlangıcı için belli belirsiz 655 tarihini verir ve bu tarih II. Konstans'ın Bizans'ın 654-55 yıllarında Ermenistan üzerindeki denetimini yeniden inşa ettiği dönemedenk düşer, çünkü tam bu dönemde Mananalis ile Kolonea arasında geçilmesi gereken bir sınır yoktur.” (S. 31) KONSTANTİNOS ST PAUL TARAFINDAN KURULAN ASIL KİLİSEYİ CANLANDIRDIĞINI DÜŞÜNÜR GİBİDİR 18. “Konstantinos, St Paul tarafından kurulan asıl kiliseyi canlandırdığını düşünür gibidir: ‘Papaz yardımcısından aldığı Havariler kitabını müritlerine gösterir… şöyle derdi: Siz Makedonyalısınız ve ben, size Paul tarafından gönderilen Silvanus'um.' Bu, St Paul'un bir adamın şöyle konuştuğunu söylemesine bir atıftır: ‘Makedonya'ya gel ve bize yardım et.’ (Havarilerin İşleri 16.9) Sicilyalı Peter bu karşılaştırmayı saçma bulmuştu, ama o Kolonea'ya Konstantinopolis'ten, hatta belki de Syracusa'dan bakıyor ve onu Doğu'da, Ermenistan yakınlarında görüyordu. Ancak Konstantinos gibi Ermenistan'dan bakıldığında, Kolonea Yunan topraklarındaki bir batı bölgesiydi ve Makedonya olarak görülebilirdi.” (s. 31-32) KONSTANTİN’İN ST PAUL’UN ADAMI SİLVANUS’UN ADINI ALMASI BİR MANASTIR GELENEĞİDİR 19. “Konstantinos, Silvanus ismini alarak, hayatındaki dönüşümü simgelemesi amacıyla yeni bir isim alma şeklindeki manastır geleneğini izlemişti. Silvanus, St Paul'un Selanikliler'e yazdığı ilk Mektup'ta kendisiyle ilişkilendirilen kişiydi ve Konstantinos'un bu ismi seçmesinin sebebi de kuşkusuz Selanik'in Makedonya'nın baş şehri olmasıydı. Daha sonra didaskalos'lar Konstantinos'u örnek aldılar ve kendilerine Paul'un yardımcılarının isimlerini taktılar ve hatta kiliselerine Paul'un ziyaret ettiği yerlerin adlarını verdiler. Amaç, kendilerinin gerçek apostolik Kilise'yi yeniden inşa ettikleri izlenimini vermekti.” (s. 32) KONSTANTİNE SİLVANUS’UN ÖLDÜRÜLMESİ 20. “Konstantinos-Silvanus Kolonea çevresindeki bölgede yirmi yedi yıl hizmet etti. Daha sonra İmparator IV. Konstantinos'a (668-85) ihbar edildi ve imparator Symeon adlı bir görevliyi Konstantinos'u idam etmesi ve yandaşlarını Ortodoks Kilisesi'ne çekmesi için görevlendirdi. Bu, Konstantinos'un Maniheizm ile suçlanmış olduğunu ve yüz yıldan uzun bir süredir bu heretikliğin kendini göstermediğini hesaba katan imparatorun bunu çok ciddiye aldığını ortaya koymaktadır.” (s. 32) PAULİKANLAR, SYMEON TARAFINDAN KONSTANTİNE SİLVANUS’UN ÖLDÜRÜLÜŞÜNÜ HIRİSTİYANLIĞIN İLK ŞEHİDİ STEPHANOS’A BENZETİYORLAR 21. “Sicilyalı Peter, Konstantinos'un taşlanarak öldürüldüğünü bildirir, ancak bunu kabul etmek zordur, zira taşlama Bizans hukuku içinde normal değildir ve Maniheizm'e biçilmiş böyle bir ceza da yoktur. Konstantinos'un geleneksel yollarla idam edildiğini ve Paulikanlar'ın kendi ilk şehitleriyle ilk Hıristiyan şehidi Stephanos arasında bir benzerlik kurabilmek amacıyla taşlanarak öldürülme hikayesini anlattıklarını düşünebiliriz.” (s. 32) ST PAUL NASIL HIRISTİYANLIĞIN İLK ŞEHİDİ STEPHAN’IN YERİNE GEÇMİŞSE, SYMEON DA KONSTANTİNE SİLVANUS’UN YERİNE GEÇMİŞTİR 22. “Konstantinos'un takipçileri, yanlış yoldan döndürülmeleri için Ortodoks kilise adamlarına teslim edildiler. Symeon, Konstantinopolis'e döndü, ancak Paulikanlar'm inancından öyle etkilenmişti ki, görevini bıraktı ve üç yıl sonra Kibossa'ya döndü ve kendini o toplumun başında buldu. Onun dönüşü, şüphesiz ki tasarlanmış biçimde, Stephanos'un taşlanmasında bulunan St Paul'unkiyle benzerdir. Symeon yeni didaskalos kabul edilir ve belki de Paul'un şu sözleri nedeniyle Titus ismini alır: ‘Ama yüreği ezik olanları teselli eden Tanrı, Titus'un yanımıza gelişiyle bizi de teselli etti.’ (2 Cor. 7.6) (S. 33) ST PAUL’UN ADAMLARINDAN TİTUS ADINI ALAN SYMEON, PAULİKEN KİLİSESİNE CANLANDIRIYOR 23. “Onun idaresi altında, Kibossa'daki Paulikan kilisesi üç yıl sonrasına kadar yeniden yeşerdi. Bu tarihte, Mananalis'li Konstantinos'un evlatlığı Iustus, Hıristiyan düalizminin St Paul öğretisiyle tutarlı olup olmadığı konusunda şüphelerini dile getirdi ve Kolonea'nın Ortodoks Piskoposu'ndan bu tartışmada Titus ile kendisi arasında hakemlik yapmasını istedi. Piskopos, Titus'u İmparator II. Iustinianus'a ihbar etti ve Titus ile yandaşları ölüme mahkum edilerek diri diri yakıldılar. Bu cezanın şiddetinin Symeon'un bir zamanlar bir imparatorluk görevlisi olduğu ve bu nedenle Yüce Tanrı'nm yanı sıra imparatora karşı da suç işlediği gerçeğine göre ayarlandığından şüphe yoktur. Bu olaylar büyük ihtimalle II. lustinianus'un ilk hükümdarlık döneminde (685-95) gerçekleşmiştir, zira 686-7'de imparatorluk güçleri Hazarlar'm da yardımıyla Ermenistan üzerinde yeniden denetimi sağlamış ve bunu 693'e dek korumuşlardır. Bu sayede imparator doğu illerine dilediğince müdahale edebilmiştir. (s. 33) SONUÇ VE DEĞERLENDİRME Görüldüğü gibi yazarlar görüşlerini net olarak ortaya koymuşlardır. Tek kaynak olan Sicilyalı Peter’in hakaretlerini dikkate almamış, “Düşmanları, onları cinsel serbestlikle, homo¬seksüellikle ve ensestle suçlamışlardır, ancak bunlar ortaçağ heretikliğiyle ilgilenen herkesin oldukça aşikar olduğu genel geçer Ortodoks polemikleridir ve ciddiye alınamaz” demişlerdir. Dolayısıyla bu aşağılamalar ve hakaretler merkezi otorite dışında hemen bütün heretik gruplar için yapılmıştır. Aleviler hakkında bu tür iftiralar çok yapıldı. Paulikienlere yapılan iftiralar benzer diye bundan yola çıkarak Paulikienlerin Alevi olduklarını kanıtlamaya çalışmak hem spekülasyon, hem de boş bir çabadır. Aynı zamanda Paulikienler, Maniheist de değillerdir. Yazarlar Paulikienlerin topluluklarına üye alımına ilişkin hiçbir ritüeli saptayamamışlardır. Bu konuda başka bir bilginin mevcut olmadığını da vurgulamaktadırlar. Yani, bunlar Aleviydi, cem yaparlardı, saz çalarlardı, nota da bilirlerdi gibi Erdoğan Çınar ve çevresindeki çift adlı tek kişinin söyledikleri uydurmadır. Constantine/Silvanus hakkında “Alevi erkanı içinde yetişti, Yol’a girdi” gibi anlatımlar temelsiz uydurmalardır. Hamiltonlar Paulikienlerin Maniheizm’i lanetlediklerini de söylemektedirler. Aleviliği şuna, buna yamamaya çalışanlara şu soru sorulabilir: Lanetleme gerçek ise acaba hangi grup Alevi’dir? Katharlar konusunda ortada duran bir alıntıya Katharları Aleviymiş gibi göstermeye çalışanlar hiç yaklaşmıyor. Alıntı şu: “Katharlar ve Bogomiller evliliği zina olarak görür ve onu nahoş çocuk yapma işi aracılığıyla ruhları dünya batağına saplamanın aracı olarak görürlerdi.” (Ortaçağ’da Avrupa’da Alevi Hareketi Katharlar, Kalkedon Yayınları, Ağustos 2009 İstanbul, s. 53) Bu konuda ne düşünüldüğü açık açık ortaya konulmalıdır. Konu Ünsal Öztürk tarafindan (10-06-2010 Saat 13:26 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Ünsal Öztürk For This Useful Post: |
|
|
#3 | |
|
Bizden Biri
Üye No: 226
Mesajlar: 513
Thanks: 396
Thanked 1066 Times in 401 Posts REP Gücü : 5
REP Puanı : 112
REP Seviyesi :
![]() ![]() |
Alinti:
Kendi kendime söz vermiştim ki bir daha bu sitede yazmayacağıma; sana soru sormak için bu sözümü yuttum geçici olarak. Hep böyle delilsiz şeyler yazıp, daha sonra istikametini çevirmek zorundamısın? Yukarıda sözünü ettiğin kişi veya kişiler kimdir? Yazar olduğunu söylüyorsun, fakat eleştirdiğin kişinin ismini gizliyorsun! Yoksa kim olduğunu bilmiyor da ulu orta laf olsun diyemi yazdın? h-alibaba
Doğru duvar yıkılmaz!
Sen doğru dur eğri belasını bulur. |
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
Forum Katılımcısı Bulunduğu yer: Ankara
Üye No: 1217
Mesajlar: 170
Thanks: 359
Thanked 380 Times in 146 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 59
REP Seviyesi :
![]() |
Sn. h-alibaba
Bu siteye yazı yazan pek çok kişinin gerçek kimliği biliniyor. Çoğu kişi kendi kimliği ile köşe yazıyor. Doğrusu da budur. Ünsal Öztürk'ün yazısı sizi ilgilendirmiş. Açık olmaya önce siz gerçek kimliğinizi açıklayarak başlayabilirsiniz, gerçek adınız nedir? Gerçek kimliğinizi açıklarsanız tartışma daha kolay olur. Selamlarımla |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to aliimren For This Useful Post: |
|
|
#5 | |
|
Bizden Biri
Üye No: 226
Mesajlar: 513
Thanks: 396
Thanked 1066 Times in 401 Posts REP Gücü : 5
REP Puanı : 112
REP Seviyesi :
![]() ![]() |
Alinti:
Acaba! Ünsal Öztürk sicil müdürümüydü? Adımı yazacağım da sanırım kimlik numarası da gereklidir. Kimlik numaramı da yazayımmı? h-alibaba |
|
|
|
|
|
|
#6 |
|
Forum Katılımcısı Bulunduğu yer: Ankara
Üye No: 1217
Mesajlar: 170
Thanks: 359
Thanked 380 Times in 146 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 59
REP Seviyesi :
![]() |
Kimlik numaranız gerekli değil. Adınızı yazsanız yeter.
Herhangi bir isim değil, adınızı... |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to aliimren For This Useful Post: |
|
|
#7 |
|
Bizden Biri
Üye No: 226
Mesajlar: 513
Thanks: 396
Thanked 1066 Times in 401 Posts REP Gücü : 5
REP Puanı : 112
REP Seviyesi :
![]() ![]() |
Sn. Ünsal Öztürk,
Son çırpınışlarınla ilgili hakkında bir makale yazmayı düşündüm, fakat daha sonra vazgeçtim. Sen kör dövüşüyle beslenmeye çalışıyorsun, sana vereceğim cevapla ancak ve ancak senin reklamını yapmış olacağım; çünkü sen bir araştırmacı değilsin ve her herhangi bir araştırmanda yoktur. Boşu doluya vurup kar elde etmeye çalışıyorsun. Manicilikle ilgili hiçbir bilgiye ve araştırmaya sahip değilken, Mani karşıtı görüşleri doğru kabul edip görüş beyan ediyorsun, farkındasın sanırım Manicilikle ilgili sana karşı verdiğim her tepkiden görüş değiştirdin. Ama ne hikmetse bu arkadaşlar sorduğumuz sorulara cevap vermiyor diye yakınıyorsun. Manicilikle ilgili bir şeyler mi sordun? Manicilik seni çok aşar, Altan gelen büyük bir dalga misali karşısında durabileceğini hiç sanmıyorum. Sana sorduğum hiçbir soruya cevap vermediğin halde, sana cevap vermediğimi söylemen ne gariptir değilmi? Üstelik sana karşı yaptığım eleştirilerde cevap vermek zorunda olmadığını da söylüyorum, gerçek adımla yazmadığım için bana başkalarının Rumuzuyla cevap veriyorsun. Bu verdiğin cevapların hiçbir esprisi yoktur. Bir görüş bildiriyorsun, ben de bir Alevi vatandaş olarak sana karşı görüş bildiriyorum, niye kompleks yapıyorsun ki? Ünsal Öztürk adıyla yazıyorsan, vereceğin cevaplar da Ünsal Öztürk adıyla olması gerekmiyormu? Benim gerçek adımı neden bu kadar merek ediyorsun onu anlamış değilim, anlamak da zor. Yazı yazdığın yer bir forumdur her kesin bir rumuzu var olduğu gibi benim de rumuzum h-alibaba’dır. Sen neden rumuz kullanmama saygılı davranmıyorsun? Bir de gaflete düşüyor benim bir başkası yani Seyfi Cengiz olduğumu söylüyorsun. Bu hafiyelik misyonunu yüklenmeni de bir türlü anlamıyorum. Varsayalım ki dediğin gibi ben Seyfi Cengizim. Buradan nasıl bir faydan olacaktır veya neyi kanıtlamış olacaksın? Seyfi Cengiz görüşlerle ilgileniyor, kişilerle değil bilesin. Seyfi Cengiz Dersim Tahinin gelmiş geçmiş en büyük araştırmacısıdır. Güncel polemiklerle ilgilenecek biri değildir. Ve senin delilsiz, vasıfsız olarak ortaya attıklarınla da ilgileneceğini sanmıyorum. Son olarak benim seninle ilgilenmem tutarsız düşünceler sergilediğindendir. Baksana son geldiğin noktaya, “Bizim Karşı Çıktığımız Erdoğan Çınar’ın Tahrifatlarıdır” diye başlık atmışsın. Yani Erdoğan Çınarla ayni kulvardasın. Ayni görüşleri paylaşır olmanın bir sebebi vardır sanırım. Erdoğan Çınar, tahrifat yapmasaydı Mürşit olarak kabul edecektin demek oluyor? Çok uzadı ama son olarak söyleyeceğim, kimliğimi deşifre etmemin hiçbir faydası yoktur. h-alibaba ile Seyfi Cengiz ayni kişiler değildirler. h-alibaba Türkiye/Adanada ikamet etmektedir. Seyfi Cengiz yurt dışında hayatını sürdürmektedir. Az da olsa Naki Bakır fikir sahibidir. Seyfi Cengiz’le ayni kişi olmadığımı Naki Bakır’dan öğrenebilirsiniz. h-alibaba |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to h-alibaba For This Useful Post: |
|
|
#8 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
Saygideger Canlar,
Daha onceki yazilarimda acikladigim gibi bir kez daha acikliyarak konuya baslamakta yarar var. Alevi Yasam Felsefeni Arastiran Arastirmaci ve Yazarlarin verdigi emege saygim sonsuzdur, fakat bu demek deglidirki butun yorumlarini ve yazilarini kesintisiz kabul etmek zorundayiz anlaminada gelmemelidir Yanlislarini mahkum etmemiz saygisizlik veya karsi saldiri olarak algilaniyorsa! bunun adina Elestiri ve Ozellestiriye karsi gelmektir, Gozumu yumar, gorevimi yaparim misali olur, veya baskasinin etkisinde kalmak onun yaverligini yapmak anlamina gelir. Tek Tanrili Dinlerin Son Buldugunu Herkes Bilmektedir... Neden hala bir tanri arayisi icindeyiz? Kulla kulluk etmek Alevi Yasam Felsefesinin hangi tarihinde bulabilirsiniz? Erdogan Cinar`i yeri geldiginde acimasizca elestirir yanlislarini mahkum etme hakkina sahip oldugum gibi, Unsal Ozturk, Hamza Aksut, Faik Bulut ve daha nice arastirmaci yazarlarin yanlislarinida mahkum etme hakkina sahip oldugumu ve buna hekesinde hakki oldugunu kabul etmek zorundayiz diye dusunuyorum..... Saygideger Aliimren Can, Bana diger forumda gonderdiginiz OM ler ile Sayin Unsal Ozturk`u savunmanizin, Bana ve benim gibi karsi cikan herkese isiniz olmadigi halde, elestiri ve sorular size gelmedigi halde bu mudahalelerinizin sebebi nedir acaba???? H. Alibaba Can`a sordugunuz soruyu bana da sormustunuz? bilgi ve kimlik arasitma ilemi gorevlisiniz? Lutfen bu tur yaklasimlar bize yakismiyor vede dogru degil, Burasi sanal ortami oldugunu unutmamakta yarar var, bazi insanlarin kendi gercek kimlikleri ile yazma olanaklari olmiyabilir, T.C. bazi insanlarin kimliklerini kirmizi bultenle aradiginida biliyorsunuz, dolayisiyla boyle bir yaklasiminiz dogru olmadigi gibi kendinizi kuskulu duruma getirmenizde dogru degil diye dusunuyorum Sayin Unsal Ozturk konusuna gelince, Sayin Unsal Ozturk kendisini savunamiyormu? Eger savunamiyorsa, Aliimren benim Avukatimdir der, bizde Sayin Unsal Ozturk ile muhattap olacagimiza, Avukati olarak sizinle muhattap oluruz....... Gonul Kalsin, Yol Kalmasin. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to baskoylu For This Useful Post: |
|
|
#9 |
|
Üyemiz
Üye No: 2680
Mesajlar: 56
Thanks: 26
Thanked 131 Times in 51 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 71
REP Seviyesi :
![]() |
Faust güneşe az ışıkla bakıyor. Güneş karşısında ışık saymak kendini, yanılsamadır. Bunun bilinciyle Faust bakmak bile diyemiyor bu hale. O nedenle Sokratese sığınıyor. O güneşe nasıl baktıysa, öyle bakmayı deniyor. Ancak ve lakin, herkesin güneşi kendine. Bundan dolayıdır ki, Sokrates her zaman pozitif düşünen biri olmamıştır. Soruları, insanı yerden yere de vurabilir, yüreğinizi bir aristokrat savaşçı gibi hücum halinde de tutabilir. Bir insan Sokrates gibi düşünmeye başlarsa vay haline. Onun bu dünya da çektireceği var..
O yaşadığı her anın değerini bilememiştir ama söylediği söz ve imgeleriyle o açığı kapatabilmiştir. Bu nedenle bir insan önce onun huzuruna çıkmalıdır. Onun “Düşünce Okulu”nda hapsolmalı, sonra Dostoyevski gibi düşlerinin peşinden koşmaya gerek kalmadan, tüm düşlerinin önünde birikmesini ve hayatının bir bölümünü Sibirya’da geçirmeyi erdemlilik sayıp, kendini kurallı kuralsız yazabilmeyi bilmek gerek. Şimdi yeniden kendi topraklarımıza dönelim. Tanrıları yüküyle satsan, peygamberleri yüküyle satsan para etmeyecek topraklarda, kimi tanrı geldi geçti, mitolojisini ve kurallarını bıraktı. Peşinden ağlayan anaları, karıları,, çocukları ve dostları kaldı. Kimi tanrı ise soyutu ve sesini bırakıp sisler arasında gönül eğlendirmeye ve kurban aramaya devam etti. İşte Fırtına Tanrısı böyle bir tanrıdır. İşte yer altı tanrıları böyle tanrılardır. Bir de Peygamberler silsillesi gelip geçiyor önümüzden. Geçen 2 bin yıl boyunca tanık olduk bunlara. Bu tanıklık içinde benim gözüm de tanrılar kadar peygamberlerde değerli ve ulaşılmaz. Nasıl ulaşalım ki onların bazılarının melekleri var, bazılarının cinleri var, hatta bazılarının ermişleri, azizleri –kadınlara haksızlık olmasın- azizeleri vardı. Gözüm yok onlarda. Ancak bir de bunlar arasında Mani vardı. İşte onun hayatında gözüm vardı. Kusurları ona, erdemlilikleri bana olsun isterim. Gerçi onun kusuru o zaman kusur değildi, şimdi ben bu yüzyılın kafasıyla, "fes"iyle düşününce kusur buluyorum. Kendi dilimde ona taze bir ses, güneşin altında bir tutam bereketi, elimle beslediğim çiçeği sunamıyorum ki. Neyleyeyim. Ondan bana bir nefes kalmadı ki, o da diğer tanrılar ve peygamberler gibi süsünü, tasını taragını aldı da gitti. Kutsallığı kalan bazı peygamberler gibi döl de bırakkadı ki; ilimizi, belimizi, düzümüzü kutsal sayalım. Şimdi Maniciler türedi ancak; süs ola, boyunda dolana diye. Ne bir "kutsal" kitap ne bir keramet dolanıveriyorlar orta boylu, yağız boylarıyla. Boyunlarında Hıristiyan savunmanı rehber taşıyıcılığı, gönüllerinde Alevilik. Al gülüm ver gülüm. Yol yol bitmiyor topraklarımızda arsız çiçekler. Neylersin arının bir kısmıda ondan beslenmeyi seviyor. Tadı güzel, lakin içinde birike birike yağ oluşmuş. İşte günbe gün Sokrates Baba'nın son günleri; “Yağ lambasındaki alevler iyice yükselmişti, hatta daha da parlamış gibi görünüyorlardı. Peisandros büyük sözler söylemeye hazırlanıyordu. Bademli çörekten bir ısırık aldı. Ama lokması boğazında kaldı ve öğürmeye başladı. Yüzü önce kızardı, sonra morardı; alnındaki damarlar kabardı.”... (Sokrates, J. Toman/M. Tomanova. 2005. S 315.) sizce ne oldu? Boşverin gitsin, tarihe kalmış bir durum. Ancak bu sözlerin arasında dolaşan iki sessiz sözcük benim buradaki duruma bağlılığım gibi oldu. Bağlıyımda, sadece gibi değil; “kızardı”ya kefil olan “yüz” ve “boğaz”ından geçmeyen “lokma”sının gerçekliği. Bu tüm insanların böylesi bir durumda karşılaşabileği bir hal. Yaşamayanınız veya şahit olmayanınız yoktur. İşte bu nedenle gerçeklerden kaçmamaya ve gerçeğin sözcüsü olandan vazgeçmemeye sözüm var. Sorgulayan ve arayan herkes bu halin kendisinde olmasını ister. Mani'yi kıskandığımı söyledim; Amin Maalouf’un Işık Bahçeleri’ni okuduğumda, içimde o koca okyanuslar yürüdü durdu. Ancak illa da “devlerle savaşan” Ali’nin, ruhu; ışığı gelip gönlümü darmadağın etti. Etti de Mani'den yüzümü de sözümü de kestim.Egomun tapımından kurtuldum. Şimdi bu nedenle Işıkçılara "sessiz sedasız"; lal kalıyorum. Onlar doğanın devinimini bir damla ışıktan, herşeyimizi muhtaç olduğumuz ışığı bize getiriyorlar. Bu sefer Faust makus bir talih gibi Sokratesi’n imgelerini bir yana bırakacak. Hayatın dağıtılamayan imgelerinden ve gerçeğinden kaçınacak. Çünkü "badem" takıldığında boğazınıza çaresiz kalırsınız. Doğanın en ışıklı meyvesi o kuru ancak çekici haliyle boğazınıza takılıyor düşünsenize. Hayatın bir gerçeği o an karşınızda. Şimdi bu nedenle ölümden kurtulmak için, içimdeki ölümü kuşatan ve bir devi "kurnazca" ve kerametlice yenmiş gibi ışığı döküyorum gözlerime ki görebileyim. Mani'yi ben yazmayacağım: Ben yazmaya kalkarsam, tam Faustluk yapmış olurum. Faust karanlığı sever. Karanlıktaki sesleri ve içimizdeki dualizmin beynimizde oluşturduğu hükümlerle uğraşır, o. O nedenle bir yanımız Işığın Peygamberi gibi düşünürken, bir yanımız da Odiupusçu Freud gibi sorgular da. Kaçınarak; “gerçeğe yalnızca gerçeğe” dönmek istiyorum. Mani'yi başka gözle pratikte nasıl okumalı görelim (dikkat; alıntıdır, asla çalıntı değildir, kısaltılmıştır ama içinde tahrifat veya zorlama yorum yoktur): “mani (manys, manytos, manentos, manou, manichios, manes, manetis, manichæus) özel bir isim değil, bir saygı ifadesi ya da bir unvandır. mani sözcüğünün aramîce kökeni olan "mânâ", ışık anlamına gelmektedir. mandeen (sâbiîlik) inancında bir cin olan "mânâ rabba" ise "işık kralı" demektir. bu bakımdan mani sözcüğünün tam anlamının "aydınlatan" olduğu genelde kabul edilmiştir... mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. tarîkat üyeleri, günahlarından arınmak için hergün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı. ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı. her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. tarîkat'in yerleşik ve tarımsal görünümü bir yahudi tarîkati olan esseneler'i andırıyor. bu benzeşimi güçlendiren diğer birç öge de, kendi dinsel inançlarını tıpkı esseneler gibi "yasa" (nomos) olarak adlandırmalarıdır. diğer önemli bir unsur da, bu tarîkatin, bir yahudi uygulaması olan "sabbat" gününe riayet etmesidir... mani, 20 mart 242 günü gundeşapûr kentinde i. şahpur'un tahta geçme törenleri için ülkenin her yanından toplanmış bulunan kalabalığa öğretisini ilk kez ilân etti. "nasıl buddha hindistan'a, zerdüşt iran'a ve isa batı topraklarına geldiyse, işte şimdi ben, mani, babilonya topraklarında gerçek tanrı'nın habercisi olarak peygamberliğimi duyuruyorum." mani'nin bir süre sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olması, önceleri pek başarılı olamadığını kanıtlıyor... mani, uzun yıllar süresince çeşitli ülkeleri gezerek öğretisini yaydı, türkistan ve kuzey hindistan'da manici topluluklar kurdu. nihayet iran'a geri döndüğünde, şah i. şahpur'un kardeşi perviz'i kendi inancına çekmeyi başardı. mani, en önemli yapıtlarından biri olan "şahpurikan"ı perviz'e ithaf etti. perviz, mani'nin şahın huzuruna kabul edilmesini sağladı ve böylece mani i. şahpur'a dinsel mesajını aktarma fırsatını buldu... ancak, bir süre sonra mani tekrar bir kaçak olarak yollara düştü. farklı yörelerde kendi inancını yayma çabasını sürdürdü. bu geziler sırasında, öğretisini yayan ve güçlendiren uzun mektuplar kaleme aldı. bu dönemin sonunda yakalanarak hapse atıldı ve ancak 274 yılında i. şahpur'un ölümü üzerine özgürlüğe kavuşabildi... i. şahpur'un yerine geçen oğlu i. hürmüz, mani'ye destek oldu. ne var ki, i. hürmüz'ün saltanatı yalnızca bir yıl sürebildi. 274 yılında şahpur'un diğer oğlu behram tahtı ele geçirdi. bu saltanat değişimi mani'nin sonunu hazırladı, zira mazdeizm'e bağlı olan yeni şah, her türlü yabancı inancın koyu bir düşmanıydı. yeni şah i. behram, mani'yi çarmıha gerdirdi. mani yandaşlarını yıldırmak amacıyla cesedi parçalandı, derisi yüzüldü, içine saman doldurularak kent kapısına asıldı. mani'nin ölüm tarihi 276-277 yılları olarak biliniyor... o dönemden günümüze kalabilen resmî belgeler mani'yi bir din sapkını ve bir şarlatan olarak tanıtıyorlar. ancak, xviii. yüzyıldan başlayarak yapılan araştırmalar mani hakkında tüm bilinenleri değiştirdi. artık mani, kimilerine göre yeni bir din kuran bir bilge, kimilerine göre de çeşitli dinsel öğretilerin, zerdüşt inancının, buddha'cı ahlâkın, mithra kültünün ve hıristiyan öğretisinin bileşimini gerçekleştirmiş bir dehâdır... özellikle xx. yüzyılda gerçekleştirilen bazı buluşlar, mani'nin yaşam öyküsünün tümüyle gözden geçirilmesini gerektirdi. ortaya çıkarılan ve mani tarafından bizzat yazılmış olduğu savunulan bu yeni belgeler, mani'yi insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen bir peygamber olarak göstermektedir. mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akış içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında enoch'u, nuh'un oğlu sam'ı, buddha'yı, zerdüşt'ü ve isa'yı saymıştır. mani, bu yazılarda, isa'nın yaşamının belli başlı olaylarını özetlemiş, havariler'in çabalarını, paul'un misyonunu, hıristiyan kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş olan marcion ve bardanes gibi gnostikleri anlatmıştır nihayet, isa'nın müjdelemiş olduğu "paracletos"un, yani bizzat mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir... "paracletos" sözcüğü, ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak yuhanna incili'nde geçmektedir. "paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir. özellikle, isa'nın veda konuşmalarında "avutucu, gerçek ruh ve kutsal ruh" adı altında sıkça yer almaktadır. (yuhanna xiv/16,26 - xv/26 - xvi/7)... manic i belgelerinin incelenmesi, doğu ile batı'yı zerdüşt ile isa'yı birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu. zamanla, eski iran ve hind inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, maniciliğin kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi. maniciliğin temel öğretisi olan gnostik düalizmin eski zerdüşt inançlarının yanısıra, hind öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. böylece manicilik; köktenci düalizm, doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden kaynaklanan, zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve incil kalıbına dökülmüş bir gnostik asya inancı olarak tanımlandı... mani dininin, mezopotamya -iran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir din niteliğine ulaşabilmek amacıyla buddhizm ve hıristiyanlık'tan aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak doğu'ya ve batı'ya doğru genişlediği belirlendi. bu genişleme, hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak islâm tarafından kesin olarak durdurulacaktı. kısacası mani, zerdüşt inancının da kaynağı olan kalde-babilonya potasında, buddhist ahlâk ilkelerini ve hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi... ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, manicilik bir büyük din olarak değerlendirilebilir. üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen evrensel ve nihaî bir din. ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi, herşeyin başına iki ezelî ve karşıt iki ilkeyi, işık ve karanlığı yerleştirmiş olan ve isa'nın gelişini müjdelediği "paracletos" tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir manicilik. tüm yaşamı ve tüm bilgileri içerdiğini ileri süren bir toptancı gizem dinidir. isa başarısız olmuş, aziz paul ile marcion'un çabaları boşa gitmiştir. gerçek kilise'ni yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş olan paracletos-mani zuhur etmiştir... maniciler iki sınıfa ayrılmışlardır: gizeme ulaşmış olanlar ile sıradan inananlar ya da mani'nin adlandırdığı gibi "seçkinler" (ya da yetkinler) ile "dinleyenler".. tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirlerdi. "consolamentum" (teselli) adı verilen inisiyasyon törenine pek önem verilirdi. bu aşamadan sonra, seçkinler "tanrısal işık" ile dolarlar ve artık bu ışığı dünyevî nesnelerle kirletecek eylemlerden kaçınırlardı. evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, et yemezler, şarab içmezlerdi. tarım işlerinde çalışmamalı, hatta ekmeği bile doğramamalıydılar. günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile gezgin bir yaşam sürmeliydi seçkinler... seçkinlerin yaşamı oldukça zordu. yaşamları üç mühürle bağlıydı: ağız, el ve gönül mühürleri...ilk mühür, tüm kötü yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı. ikinci mühür, canlı varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı engellemek içindi; adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyva koparmak bile yasaktı. üçüncü mühür, manicilik inancına ve temizliğine karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı... maniciliğe bağlı olanların büyük çoğunluğu "dinleyiciler"den oluşuyordu. bunlar yalnızca mani'nin "on emri" ile bağlıydılar. bu on emir sırasıyla puta tapmayı, namussuzluğu, cimriliği, her türlü öldürme eylemini, zina yapmayı, hırsızlığı, yalancılığı, büyücülüğü, ikiyüzlülüğü ve maniciliğe ihaneti yasaklıyordu. sıradan inananların ilk görevi seçkinlere neredeyse tapınma derecesine varan bir saygı beslemekti. dinleyiciler sık sık seçkinlerin önünde diz çökerek kutsanma talep ederler, buna karşılık sebze ve meyva verirlerdi. herkes için geçerli olan diğer dinsel görevler dua ve oruçtu... dua öğle, akşamüstü, gün batımında ve güneş battıktan üç saat sonra olmak üzere günde dört kez zorunluydu. gündüz duaları güneşe dönerek yapılır, geceleri ise aya bakarak dua edilirdi. ne güneşin, ne de ayın görünmediği günlerde dua yönü kuzeydi. dua etmeden önce uygulanması kesin koşul olan bir arınma riti vardı. arınma işlemi su ile, ya da su bulunmazsa toprak ile yapılırdı. oruç zamanlaması da tıpkı dua gibi doğrudan astronomik olgulara bağlıydı. haftanın ilk günü güneşin onuruna (sunday?) herkes oruç tutardı. seçkinler, haftanın ikinci günü de (monday?) ay onuruna oruç tutmakla sorumluydular. ayrıca her yeni ayda, herkes ik gün oruç tutardı... manicilikte vaftiz uygulamasının olduğu da kesin, fakat bu konuyu içeren kutsal yazılar kayıp olduğundan, manici vaftiz töreninin hiçbir ayrıntısı bugün bilinmiyor... doğu roma toprakları üzerinde, manicilik en etkin olduğu düzeye 375-400 yılları arasında ulaştı ve sonra hızla geriledi. vi. yüzyılda bir süre için yeniden önem kazandı ve toplumun yüksek sınıfları arasında kabul gördü. bu dönemde imparator justinianus manicilikle ciddi bir mücadeleye girdi ve kısa sürede maniciliğin bu canlanma çabası da bastırıldı. ancak, bu çabalar maniciliği tümüyle yok edemedi. bir süre sonra manicilik, yeniden canlanarak, paulician'lar ve bogomil'ler adı altında bizans imparatorluğu'nu istilâ etti. kaynak: [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Şimdi "gerçek"ten dönelim. Kendimiz olalım. Mani’nin ışığından kusur kaldığımızı düşünelim ve H-alibaba=Seyfi baba (Seyfi babanın görüşlerine de bir gün umarım fırsat gelir de Baba Zerdüşt ile birlikte bir güzel onu da paylaşırız, olmaz mı?) = Erdoğan baba (aslında benim klavyemde eşittirin olduğu yerde bir de sıfır var, keramet mi, kendinde mi menkul bilemedim hali(!). Sizinkinde de öyle mi demekten kendimi alamadım. Eşitler arasında “0” olur mu diye mimarımıza soralım, belki de olur. O büyük Üstat ve yorumcudur. Eşitler “0” mıdır?) neden bu kadar uyumlu ve ışıkçı diye bir daha düşünelim. Hepsi aynı yola ve kola çıkarmaya çalışıyorla: "Işık" kümelerini sanıyorlar ki sadece bir ışık türüdür. Ancak göremedikleri birşey varsa o da, karanlıkta ki “ışık”tır, ışık; ışığın Alevi için gönülde doğduğudur. Bu ışığın ne olduğunu onlara soramayız elbette. Aleviliğin ışıkçı anlayışı ile onların ışığı arasında küme ve algı farkı vardır. Onların dinlerinde imanlarında "ışık" elle tutulur bir haldedir. O nedenle korkuları var. O nedenle Ü. Öztürk’ten kaçınıyorlar. Öztürk herşeyden önce “karanlık” ve “ışık” arasındaki dualizmin Aleviliğe ne kadar ters kaldığı ve yabancılaşmanın bu kurguyla ne kadar yüksek olduğu üzerinde duruyor. Bu korku H- Alibaba’nın günahlarını ve kuramlarını yere gömüyor ve “ışık bahçeleri”nde kusurlu fidanlara dönüştürüyor. Bu nedenle Sokrates’in gerçeğine sığınıyorum, lakin Dostoyevski’nin “suç ve ceza”sını da paylaşıyorum. Kimin kahramanının kim olduğunu bilemeyiz. Belki de H- Alibaba’nın kahramanı suç ve karşılığını sorgulayan kahramanımız Raskalnikov’dur. Aksi halde ne Dostoyevski’den Peygamber olur, ne de Mani’den. Ancak ve ancak asıl ayrıntımıza ve belağatımıza gelmek istiyorum. Alevilerin adını saydığı Peygamberler arasında Mani Baba’nın adı niye yok; peki, Alevilikte herhangi bir Peygamber yapılanması veya kast ilişkisi var mı? Daha fazla soru sorup bir de yeraltına gitmeyeceğim, çünkü orada yeniden Erdoğan Baba ile karşılaşma ihtimalim bulunmakta. İstemem doğrusu, yoksa üzerine oturduğum malların kadim sahipleri vicdanımda dolanmaya başlar... Herkes güneşe farklı bakar, ben Sokrates’in gerçeğinden yanayım, yaşadım, yaşadınız çünkü; “Sokratesin güneşi kan kırmızısı batıyordu. Gökyüzü yeryüzünün üzerinde kırmızı şarap dolu şeffaf bir kadehe dönüşüyor gibiydi ve şarabın içinde sanki uğursuz kabarcıklar yüzüyordu. Sokrates ise bu manzarayı seyrediyordu. Fakat onun için güneş, ona uğursuzluk getirmeyen altın sarısı bir daireydi... Sokrates kollarını güneşe doğru uzattı. “Yaşamın her günü için sana teşekkür ediyorum! Güneşim! Seni daha uzun süre göreceğim!” ... ve Sokarates, başında güllerden yapılmış tacıyla ve çıplak ayaklarıyla paytak paytak yürüyerek, devlet hapisanesine doğru ilerliyordu... (Sokrates; s. 315). Söz burada bitsin. Çünkü yoksa, Sokrates'in hayatını okumaya kalkarsa Üstat Çınar, kimbilir hangi ünlü Alevi kahramanını veya düşünürünü bulup su yüzüne çıkarır. Benim hülyam böyle iyi, aman bir de onun sezgileriyle yeni bişey çıkmasın karşıma, sevgili H- alibaba; Lütfen bu okuduklarını ona anlatma, güzünü seveyim... zaten güneşlerimiz aynı değil, zaten sen şaraptan nefret edersin, ben Üstadım Sokrates gibi şaraba banmışım dünyayı, içip içip uğursuzluktan kurtuluyorum... Bu arada gözümüz aydın olsun, sezgilerime göre; E. Çınar’ın yeni “sir”; servant, “aziz” kitabı Yunus Emre’nin kadim hayatı ve Aleviliğe yoloğlu oluşu üzerineymiş. Yandık bu sefer, kırk yıl çalışsak çabalasak, E. Çınar kadar düzgün odun taşıyamayız artık Aleviliğe... Hem de bizim Yunus zaten bir yanıyla düalist, bir yanıyla da İzmit Konsul kararlarına karşı çıkan ilk bilge ve dervişmiş. Ayrıca Yunus’un ataları da Maniciymiş, onun gibi “miskin” gezmeyi adab edinmiş... He he he, Ali Karul’dan önce ben yazayım da, dünya tersine dönsün. İçerden bilgi sızdığı anlaşılsın(!). Hepinizin devri, ışığa daim olsun. Konu faust tarafindan (10-08-2010 Saat 11:20 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to faust For This Useful Post: |
|
|
#10 |
|
Üye No: 23
Mesajlar: 800
Thanks: 1547
Thanked 918 Times in 440 Posts REP Gücü : 11
REP Puanı : 363
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevgili dostlar h-alibaba'nın Seyfi Cengiz olmadığını Devrim06'da bende Kral Çıplak abimizde hatta Naki can'da çok iyi bilir..Bu idda'da ısrar büyük haksızlık olur..İki insanın aynı görüşleri benimsiyor veya birbirlerine yakın bir görüşü sanvunuyor olması o idda edilen kişiler ( Sayın Seyfi Cengiz ve Sayın H-ALİBABA aynı kişiler ) olduğu anlamına gelmez.
Bu iddayı ispat etmek için elle tutulur somut deliller olması gerekir..Böyle yapmayalım derim..Sadece bilgilendirme bagbında yazıyorum..Herkerse tartışmalarında başarılar diliyorum.. Konu Munzur tarafindan (10-21-2010 Saat 20:46 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Munzur For This Useful Post: | Devrim06 (10-21-2010), |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| değil, didaskaloslari, didaskalosları, havarisi, hiristiyandir, hıristiyandır, isaand#8217nin, isaand#8217nın, maniheist, paulikien |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||