![]() |
|
![]() |
|||||||
| Karışık Köşe Yazıları Alevilikle ilgili değişik yazarların makalelerinin ve Köşe yazılarının yer aldığı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Üyemiz |
Sözel geleneğin üç taşınma yolu vardır: Birincisi, dededen-toruna ya da babadan-oğula anlatmadır. Dedede ya da babada toruna-oğula aktaracak bilgi bulunmadığından, bu taşınma yolu kesintiye uğramış durumdadır. İkincisi, söylenceye ve söylence kahramanlarına yükleyerek bilgi-değer aktarımı yapmadır: Alevi-Bektaşi topluluğunun romanı diyebileceğimiz söylencelerin çağdaş karşılıklarını üretemediğimiz için bugün bu yol da tıkanmış durumdadır. Üçüncüsü ise erkânlardır: Üç taşınma yolundan her şeye karşın işlevli kalabilen yalnızca bu yoldur. Erkânları özgün özüne uygun biçimde yaşama geçirebilirsek neredeyse tümüyle tıkanmış gibi gözüken diğer taşınma yollarını da işlevli duruma getirebilir; doğrudan demokrasinin canlanmasına; doğrudan demokrasi zemininde ve çağdaş toplumun karnında yol örgütlenmesinin yeşermesine; doğrudan demokrasi ile temsili demokrasinin terbiye edilmesine olanak sağlarız
Kerbelâ Erkânı Alevilik-Bektaşilikte Kerbelâ, keder ve belâ bileşimi olarak algılanır; bu anlamda bir yaradır: Tarihsel ve toplumsal haklılığa yaslanmış bir kıyımdır: Bir isyan olarak onu sevmemek, bir kıyım olarak ona yanmamak elde değildir. Çünkü onun anısını yaşatmak için bir görev üstlenmek, orada şehit edilenlerle saf tutmak insan onuru ve şerefiyle ilintili bir durumdur. Ama olaya akılla yaklaştığımızda, onu ağlama duvarı olarak öne çıkarmanın doğru olmadığını görürüz. Yapılması gereken bugünü anlamanın ve geleceğe ışık tutmanın anahtarı olarak yeniden yorumlamak gerektiğidir. Kerbelâ olayı, Aleviler-Bektaşiler için, hangi inançtan olursa olsun, hangi ulustan gelirse gelsin, haksızlığa, zulme uğramış insanın/ insanların acısını, insanlığın acısı durumuna getirmenin ortak anısıdır. Demek ki Kerbelâ olayı, Kerbelâ şehitleri gibi katledilenlerin bir öyküsüdür. Kerbelâ acısını, insanlığın acısı durumuna getirme yolunda Aleviler-Bektaşiler, ağıt türünün en yetkin örneklerini vererek, bu olayı bir yaşama anlayışının kaynağı durumuna getirdi, insan sevgisine dönüştürdü. Şeriatçı İslamlıkla hesaplaşmanın bir bakıma başlangıç öyküsüdür Kerbelâ olayı. Günümüzün Kerbelâ olaylarına gelince saymakla bitmez, ancak, Kerbelâ olayının bir uzantısı olarak yaşama geçirilen, onlarca canın diri diri yakıldığı Sivas/ Madımak olayını anmak bile yeter. Haksızlığın bugün ne olduğunu açığa vuramayıp geçmiş biçimini yüceltmeye çalışırsak güncel korkaklar olup çıkarız. Hurûfilikten Aleviliğe geçen bir algıyı burada seslendirmek istiyorum: Her Alevi-Bektaşi için Kerbelâ kıyımı bir alınyazısıdır; Alınyazısına karşı koymak isteyen her Alevi-Bektaşi alınyazısını mücadelesinin önüne yerleştirmek zorundadır. Alınyazısındaki dostlarına ve düşmanlarına tanı koyabilmek için Hz Hüseyin’i sevenlere düşmanlık gösterenleri sevmeme, bunları sevenleri de sevmeme biçiminde tanımlayabileceğimiz teberra ilkesini, zalimlerin zalimliklerini sevenleri sevmeme, bunları sevenleri de sevmeme biçiminde güncellemek zamanı gelmiştir. Bunu yaparsak düşmanlarımıza tanı koyabiliriz; onları tarihin derinliklerinden yaşadığımız yere taşıyabiliriz. Yine Hz Hüseyin’in ve yandaşlarının kavgasını sevme, bunları sevenleri de sevme biçiminde tanımlayabileceğimiz tevellâ ilkesini zalimlere karşı mücadele edenleri sevme, bu mücadeleye katılanları sevenleri de sevme biçiminde güncellemek durumundayız. Bunu yaparsak dostlarımıza tanı koyabiliriz; onları tarihin derinliklerinden yaşadığımız yere taşıyabiliriz. Emevi Soyu İktidara Taşınıyor Şii-Sünni çatışması Emevi dönemiyle birlikte yükselişe geçti. Emevi-Haşimi kabile soy rekabeti zemininde; ekonomik açıdan Medine-Şam, kişisel açıdan Ali-Muaviye anlaşmazlığı üzerine yapılandı. Muhammet dönemi İslamlık ülküsüyle beslenen kabile soy ağırlıklı Arabistan devlet anlayışıyla, Bizans-Sasani deneyimleriyle beslenen kabileler üstü kabile soy ağırlıklı Suriye devlet anlayışı arasındaki siyasal mücadelenin tırmanmasıyla boyutlandı. Tarihi iyi insanlarla kötü insanlar; sapmış olanlarla sapmamış olanlar arasındaki kişisel mücadelelere indirgeyen araştırmacılar yanılıyordu. Emevi ve Abbasi dönemleri; Asr-ı Saadet’ten sapmanın, sivil topluma karşı devletin olağanüstü büyümesinin bir yansıması olan resmi toplumun ağır basmasının değil, temeli doğrudan Muhammet tarafından atılan yayılmacılığa bağlı İslam devletinin, zorunlu ve geçici olarak oluşturduğu Medine toplumunu aşarak girdiği, doğal gelişmesinin bir ürünüydü. Ebu Sufyan oğlu Muaviye Mekke’nin fethedildiği gün Müslüman olmuştu; daha sonra Kuran katipliğine getirildi. Muhammet döneminde kendini bir devlet adamı olarak yetişdirdi. Emevi soyunu iktidara taşıdığında; İslam’ın ruhuna hiç de aykırı olmayan, hatta daha önce Ömer zamanında gerçekleştirilen ve Osman’ın halifeliğinde silik biçimde sürdürülen kimi düzenlemeler ve uygulamalarla, devlet anlayışına yeni bir yorum getirdi. İslam devletinin yakın geleceğini iyi okuyan Muaviye, dönemin ideolojik siyasal hesaplaşmasının bir gereği olarak iki yol tuttu: *-bir yandan, kutsal olarak algılanan Muhammet’in saç tellerinden ve tırnaklarından birkaçının, ölümü sırasında dudaklarına konulmasını vasiyet edip kendisini kutsadı; *-diğer yandan; asıl tehlike kaynağı olarak gördüğü Hz. Ali ailesini siyasetten uzak tutmak için onlara sürekli para yardımı yapma eğilimine girdi. Bunlarla yetinmeyen Muaviye Bizanslılarla geçici bir işbirliğine gitti; duygusal anlatımla, Müslümanın Müslümanı kesmesi için kâfirle müttefik oldu. Artık, İslam devletinin hükmettiği topraklarda azımsanmayacak bir Hıristiyan nüfus vardı; onların gönülleri hoş tutulmaya çalışıldı. Bu tavır, İslam’ın engin hoşgörüsünden değil, her geçen gün biraz daha tırmanan Şii-Sünni çatışmasında onları küstürmemek, onları kazanmak içindi. İslamlık misyonerlikle değil, kılıçların ucunda taşınarak yayıldı; kılıç ve merkezi güç her şeydi; talan ve sömürgecilik asıl amaçtı. İslam adına işgalden işgale, talandan talana koşan Emevi egemenliği, kendi sonunu kısaltacak bir süreci başlattı. Kılıca dayalı yayılma o denli hızlı oldu ki bir süre sonra hükmedilen ülkelerdeki kavimlerin nüfusu Arabı geçti; diğer yandan bu yayılma, o denli büyük bir vahşet ve soygun eşliğinde gerçekleştirildi ki Müslümanlık adına temiz çok az şey kaldı; çoğu değer kirlendi. Bu geniş toprakları ve büyük nüfusu, Arap kökenli ve kabileler üstü kabila soy karakterli bir din ile yönetmek hemen hemen olanaksızlaşıyordu. Emevilerin kendini üretebilme koşullarını ortadan kaldırıyordu. Bu sürece koşut olarak Hz. Muhammet’in ölümüyle başlayan Arabın kendi içindeki dinsel-siyasal çatışmalar; Emevileri iktidarsızlaştıran bir tehdit düzeyine sıçramıştı. İslam, kabile örgütlenmesinden devlet örgütlenmesine geçerken doğrudan çalışmayı ve doğrudan üretimi keşfetmişti; ancak bunu egemen ilişki durumuna yükseltemedi; üretimci ve demokratik olmaktan çok talancı, yayılmacı ve tekçi oldu. Bu nedenle iktidarı elinde tutan kabile soyu ve ona bağlı olan bürokrasi, ganimetten aslan payını alıyordu. Bu durum henüz İslamlık öncesi kabile demokrasisinin alışkanlıklarından kendini sıyıramayan diğer Arap boy ileri gelenlerini çok rahatsız ediyordu. Ya bu baskıya boyun eğecekler ya da savaşacaklardı. Uygarlık öncesi kahramanlık çağının ve İslamlığın ilk kuruluş ülküsünün koşullanmalarıyla biçimlenen o günün kültür ortamında savaşmak en doğal, en erdemli tepkiydi; bu nedenle muhalefet savaşmak yolunu seçti. Hz Hasan’ın Zehirlenmesi Çatışmanın boyutlanmasıyla Muaviye önce, Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ı zehirletti. Kesin hesaplaşmaya girilmesiyle camilerde Hz. Osman’ın ruhuna dua edilmeye, hemen ardından da Hz. Ali’ye küfredilmeye başlandı. Bu durum Ali yandaşlarının çoğunlukta olduğu Irak’ın kimi kentlerinde ayaklanmalara yol açtı. Hz. Ali yandaşı olarak ünlenen Hücr; “-Ali’ye okunan küfür ve lanetin geri teperek yönetimi devireceğini, Ali’ye küfredenlerin lanetleneceğini” haykırarak, halkı isyana çağırdı. Bu karmaşa ortamında, Kufe valisi olan Muaviye’nin üvey kardeşi Ziyat İbni Ebihi, Kufe mescidinin minberine çıkarak konuşmak isteyince, halk kendisini taşa tuttu. Bunun üzerine Vali Ziyat, mescidin kapısını asker gücüyle kontrol altına alıp cemaatı tek tek, kendisine taş atmadığına yemin etmeye zorladı; yemin etmeyenlerin ellerini kestirdi. Gelişmelerin tehlikeli bir aşamaya sıçramasıyla vali, olayların yaratıcısı durumundaki Hücr’ü, her yerde arattı. Bu arada düşünce ve davranışlarıyla Hz. Ali yandaşı olduğunu açıktan açığa sergileyen öndegelen bir sürü insan tutuklandı ve Hz. Ali’yi inkâr etmeye zorlandı; ama hiçbir tutuklu, cezadan kurtulmak için Hz. Ali’yi yadsımaya yeltenmedi. Çevresindeki baskı çemberinin sürekli daralmasıyla bir karar vermeye zorlanan Hücr; yandaşlarının silahlı mücadele istemelerine karşın, büyük bir iyimserlikle, zincirlenerek Suriye’ye götürülmeye razı oldu. Muaviye’ye dostlukla el uzattıysa da O’nun; “-Kesin, kellesini!” emriyle boynu vuruldu. Büyük bir itibara sahip olan Hücr’ün katledilmesi İslam dünyasında tepkiyle karşılandı. Bu olay Hz. Hüseyin’in öldürülmesinin bir ön adımı idi Ehlibeyt Muhalefeti Örgütlüyor Araplararası kavga, Arap olmayan Müslümanları yakından ilgilendiriyordu. Mevali, dindaşlar arasında eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkmaya başladı. Süreç içinde Bedevi bireyciliğinin yokedilmesiyle biçimlenen kavimler üstü Emevi Kavmi egemenliğine dayalı devlete karşı kabaran Arap öfkesiyle, Mevali tepki örtüştü. Ortaya çıkan toplumsal hoşnutsuzluk ideolojik ve siyasal düzeyde, uygulanmakta olan kavimler üstü kavim soy egemenliğine dayalı Emevi devlet anlayışını, İslam’ın esenliği adına yadsıyan Ehlibeyt çevresinde toplandı. Dinsel ve toplumsal kokuşmuşluk ortamında; “Bütün bunlar iktidar meşru sahiplerinde olmadığı içindir; iktidar meşru sahiplerine, yani Ehlibeyt’e dönerse, Tanrı’nın yücelttiği ve yönettiği bu soy sayesinde güçlükler ve adaletsizlikler, ortadan kalkacaktır” yargısı belirleyici olmaya başladı. Genelde Haşimi, özelde Hz. Ali soyunun önderliğinde Emevilere karşı, bir iktidar savaşı başlatıldı. Gerçek İslam’a ve adalete dönüş yaklaşımı kanalında, mazlumdan yana, kavim/ soy egemenliğine dayanmayan din yorumu; Arapların büyük bir kesimine ve Mevali’ye egemen oldu. Sürecin bu aşamalara sıçramasıyla, Emevilerin ayaklarının altındaki toprak hızla kaymaya başladı. Arap ve Arap olmayan Müslümanların, Emevi egemenliğine yönelik tepkisini güdümüne alan Peygamber ailesi önderliğindeki muhalefet hareketi; başlangıçta tüm kötülüklerin ve olumsuzlukların kaynağını, İslam’dan sapılmış olmasına bağladı. Üzerinde yapılandığı toplumsal haklılığı, İslam’ın kuruluş ülküsüne, İslamlık öncesi Bedevi eşitçiliğine, kahramanlık çağı değerlerine göndermeler yaparak beslemeye çalıştı. Ancak bir devlet dini olarak doğan ve yayılmaya dayanan İslam devletinin doğal gelişmesinin bir ürünü olan; tarihsel açıdan bakıldığında bir ilerlemeyi, bir gelişmeyi simgeleyen Emevi egemenliğini, sapma ürünü olarak görmek bir yanılsamaydı. Bu siyasal güce karşı, yapısal değişime uğramış, toplumun gündeminden çıkan kabile, kavim değerleriyle bir dünya görüşü oluşturmak da olanaksızdı. Bu iki yönlü güçsüzlük, önceleri Hz. Ali Yandaşı hareketi, bir bocalama içine itti. Sonraları, Ortodoks Sünni bir imparatorluğa dönüşecek olan İslamlığı bir bütün olarak aklama sonucunu doğuran bu yaklaşım; *-bir yandan İslam’ın kaynaklarına sezgisel akıl ve gönül bilgisi yoluyla farklı bir yaklaşım getirerek; inanca inanç kanalından muhalefet etmenin yollarını, yöntemlerini geliştirerek, İslamlık değerlerini bâtıni açıdan sorgulayıp inanç dünyasında kendisine yeni bir dünya görüşü oluştururken; *-diğer yandan, Emevi egemenliğine karşı oluşan Arap ve Arap olmayan Müslüman kökenli toplumsal tepkiyi, yaratılan dünya görüşünün şemsiyesi altında toplamaya yöneldi. İçine girilen bu süreç Ali yandaşı hareketi, her şeyi sapma ürünü görme yanılsamasından ve yalnızca geçmiş değerlere dayanarak düşünsel yapı oluşturma güçsüzlüğünden kurtardı. Tarihin 7 bin yıl öncesinden gelen; *-uygarlığa adım atılır atılmaz işkenceyle yokedilmek istenen, *-insanlık ülküsünde hep altın çağ olarak yaşayan ve *-her toplumsal çıkmazda kurtuluş bayrağı olarak dalgalandırılan paylaşmacı/dayanışmacı değerler öne alındı. Öne alınan bu değerler, VII. yy’ın ortalarında İslam toprağında kabaran, yakın gelecekte Arabistan Yarımadası’ndan Asya içlerine, oradan Balkanlara kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde insanlık özlemlerini kucaklayacak olan toplumsal muhalefet arasında bir köprü oluşturdu. Orta Asya’dan kopup gelen göçebe-eşitlikçi insan kümelerinin ve Anadolu yerli halkının buluşup kaynaşacağı Şii hareketinin temelleri, daha o zaman atılmıştı. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Üyemiz
Üye No: 199
Mesajlar: 57
Thanks: 3
Thanked 222 Times in 51 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Yezit’in Veliaht Atanması
Bizans ve Sasani devlet deneyimi birikimlerinden dersler çıkaran Muaviye, kavimler üstü soy egemenliğine dayalı merkezi bir güç oluşturmak için Yezit’i, kendisine veliaht olarak atadı. Halkı da oğluna biat etmeye zorladı. Yezit’in veliaht atanması, İslam devletinde yeni bir sıçramayı gösterir. Artık genişleyip büyüyen İslam İmparatorluğunu ve bu imparatorluğu çekip çeviren hantal bürokrasiyi; Danışma Kurulu gibi kabile yöntemi ürünü, Bedevi geleneğinin sürdürülmesine yardımcı olan, buna karşın devletin gelişimini köstekleyen örgütlerin yerine, doğrudan soy egemenliğine dayanan ve atamalarla kesintisizliği sağlanan merkezi örgütler geçecekti artık. Bu gelişme, *kabile kökeninden kopuşu; *devletin belli bir egemen zümrenin/tabakanın/sınıfın egemenliğine girdiğini; *devletleşme sürecinde bir üst aşamaya ulaşıldığını da simgeliyordu. Yezit, babasının yönlendirmesiyle öncelikle kendisine rakip odakların üzerine yürüdü. Başta Hz. Ali ailesi olmak üzere Medine’de bulunan muhaliflerini kendisine biata zorladı. “Biat etmeyi reddeden kim olursa, hiçbir mazeret dinlemeden öldürülmeli”, emrini verdi. Biata zorlananlardan Hz. Hüseyin ile Abdullah bin Zübeyr, aileleri ile birlikte Mekke’ye kaçtı. Yezit, Amr bin Zübeyr komutasında 2000 kişilik bir kuvvet göndererek Hz. Hüseyin’le birlikte Mekke’ye kaçan kardeşi Abdullah bin Zübeyr’i tutuklattı. O günlerde Hz. Hüseyin, Kufeliler tarafından halife seçilmek ve kendisine biat edilmek için çağrılıyordu. Hz. Hüseyin amcazadesi Müslim bin Akil’i, Kufe’ye gönderdi. Gelişmeler üzerine Kufe Valisi Ubeydullah bin Ziyat kent halkını, evlerinde bulunan yabancılara ilişkin bildirimde bulunmaya zorladı; evinde yabancı olup da bildirmeyen, konutunun önünde çarmıha gerilecekti. Kufe’de didik didik aranan Müslim, bir ihbar sonucu saklandığı yerde kuşatılıp yakalandı. Kılıcı elinden alındıktan sonra katır sırtında Valilik Konağı’na götürüldü. Çok susamış olmasına karşın kimse kendisine su vermedi. Vali Konağı’nın kulesine çıkarıldı. Çatışma sırasında yaralamış olduğu bir İranlı muhafızın kılıcıyla boynu vurularak idam edildi. Cesedi Kasap Pazarı denilen yere atıldı. Yine Hz. Hüseyin’in Kufe’ye gelmekte olduğunu haber vermek için gizlice kente sızan bir ulak yakalandı. Hüseyin’e küfretmeyi reddetmesi üzerine valinin emriyle kuleden atılarak öldürüldü. Hz Hüseyin Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in Kufe’ye gelmekte olduğunu öğrenen Vali Ziyat, en deneyimli komutanlarından Hur bin Riyah’ı önleyici çıkardı. Hur, üç günlük bir yolculuktan sonra Hüseyin ve taraftarlarını karşıladı. Hz. Hüseyin Hur ile konuştu ve O’nu haklılığına inandırdı. Ancak Hur’u sorumluluktan kurtarmak için Kufe’ye gitmekten vazgeçip Kerbelâ’ya yöneldi. Yezit adına davranan Vali Ziyat, Hz. Hüseyin’i tutuklamak, Yezit’e biat ettirmek ya da öldürmek için Saad bin Vakkas oğlu Ömer’i komutan atamıştı; 4000 askerle Hz. Hüseyin’i karşıladı. Hz. Hüseyin Emevi toprağından çıkıp gideceğini söyledi. Bu öneri Ömer tarafından Vali Ziyat’a ulaştırıldı. İran ya da Türkistan toprağına geçerek güçlü bir ordu kurup geriye dönmesi olasılığından korkulduğu için öneri, reddedildi. Hicret’in 61. yılında (m. 680) Muharrem ayının 7. günü öğleye doğru, Hz. Hüseyin ve yandaşlarının suları bitmişti; su almak için Fırat’a gidenler karşı tarafça oklarla vuruluyordu; alınabilecek bir önlem de yoktu. Hz. Hüseyin’in bütün umudu, Ömer’in ordusundan kendisini sevenlerin çıkması idi, ama bu gerçekleşmedi. Sahabeden Habip bin Mezahir’in gidip Beni Esed kabilesinden alıp getirdiği 90 kişilik kuvvet de kuşatmayı yarıp Hz Hüseyin’e ulaşamadı. Böylece 8 Muharrem de geçti. Ertesi gün Hz. Hüseyin, kardeşi Abbas’ı Fırat’tan su almak için görevlendirdi; Abbas tüm engelleri aşmasına karşın, ancak 20 kırba su getirebildi. Hüseyin bu kez oğlu Ekber’i görevlendirdi; o ise sadece bir kırba su getirebildi. Ömer’le konuşmasına karşın onu ikna edemedi. Kuşatma iyice daraltılmıştı. Kerbelâ Kıyımı Sonunda Ehlibeyt ve 72 yandaşı için kıyım demek olan, sonucu belli savaş başladı. Küçük çocuklar, bebeler ve yaşlılar, uzaktan atılan oklarla öldürüldü. Hz. Hüseyin’in kardeşleri, yeğenleri teker teker Kerbelâ toprağına düştü. Yetmiş iki savaşçı, yetmiş iki dağ gibi Yezit askerine karşı durdu; ama kaderi değiştirme olanağı yoktu. Muharrem ayının 10.günü önce 18 yaşındaki oğlu Ali Ekber, ardından meme çocuğu Ali Asgar babasının kucağında oklanarak vuruldu. Olanları gören Hz. Hüseyin, dedesinden ve babasından kalan emanetleri oğlu Zeynelabidin’e teslim etti; ölmeye hazırlandı; süslendi. Başındaki peygamber sarığını yeniden bağladı; babasının kılıcı Zülfikar’ı boynuna astı ve Hz. Hamza’nın kalkanını omuzuna alıp Kerbelâ meydanına çıktı. Söylentiye göre Yezit’in 40 askerini öldürdü; sonra dönüp sağ kalanları öptü ve onlara Şam’a doğru gitmelerini öğütledi. Vuruşmak için savaş alanına döndüğünde, düşman tarafından ok yağmuruna tutuldu; kanlar içinde Muharrem ayının 10. günü ikindi üzeri toprağa düştü. Gövdesi Kerbelâ’da kaldı; kesik başı Kufe’ye oradan da Şam’ a götürüldü; Yezit bir değnek ile Hz. Hüseyin’in kesik başını ve ağzının içini karıştırırken, en büyük siyasal rakibinin soyunu kurutmanın huzuru içindeydi. Bir mızrağa geçirilip Ceyrun tepesine dikildiğinde; -Peygamber’den borçları aldım, diyordu. Kerbelâ olayı Şii, Sünni tüm Müslüman dünyasının en acı olayıdır. İslam’ın Sünni yorumuyla uyuşamayan Orta Asya’dan gelen göçebe Oğuzlarla Anadolu’nun yerli halkı, Ehlibeyt soyuna yönelik bu kıyımı lanetledi. Hz. Hüseyin’e sahip çıktı. Temsil ettiği düşünceyle kaynaştı. Anadolu toprağında Alevilik-Bektaşilik biçiminde boy vererek, bu düşünceyi, hoşgörü temeli üzerinde yeniden yorumladı. Ona yeni bir ruh verdi. İslamlık öncesi Türk kültürüyle yoğurdu. Yaşanılan yerden kovulan inancı yeniden yeryüzüne indirdi. Dünyalaşan bu inancı yaşama yordamlarına, kavgalarına, gülmelerine, oynamalarına onay veren, onları onurlandıran bir toplumsallığa dönüştürdü. Nefeslere, dualara, koşuklara girdi. Zaman zaman gönüllerden usulcacık sıyrıldı toprağa yüz sürdü, sulara daldı. Ateş oldu alev alev gökyüzüne yükseldi. Kuş oldu uçtu; Hz. Ali’yi simgeleyen turnalar, Hüseyin’e yas tutup semah döndü. Matemle Yaşatılan Kerbelâ Anısı Aleviler-Bektaşilerce; Hicret’in 61. yılının 10 Muharrem Cuma günü [18 Ekim 680 M.] Hz. Ali’nin küçük oğlu, Hz. Muhammet’in torunu Hz. Hüseyin ve yandaşlarının Kerbelâ’da şehit edilmesinden duyulan derin üzüntü ve acı, matem olarak algılanır. Bu nedenle 1-12 muharrem günleri; Kerbelâ’da şehit edilenlerin anısına oruç tutulur. Oruç süresince özellikle kırsal kesimde, akşamları oruç açıldıktan sonra belirlenen evlerde toplanılır; bilenler Kerbela olayını ayrıntılarıyla anlatır ya da varsa kitaptan okunur; Hz.Hüseyin’e mersiyeler söylenir. Aleviler, Sünniler gibi Ramazan ayı boyunca oruç tutmazlar. Ancak Hz. Ali, Ramazan ayının 19.’unda yaralandığı ve 2l.’inde Hakk’a yürüdüğü için; Ramazan ayının 19-20 ve 21.nci günleri yas günü kabul edilip oruç tutulur. Yine Muharrem orucundan önce kimi bölgelerde, dermansız bir hastalığa yakalananların iyileşmesi dileğiyle oğundurma orucu adı verilen bir oruç tutulur. Böyle olmakla birlikte Anadolu Alevileri için temel olan Muharrem ayında 12 gün süreyle tutulan oruçtur. Bu oruç kimi yörelerde Hz. Hüseyin’in amcasının oğlu Müslim Akil ve iki oğlu (Muhammet ve İbrahim) için de tutularak 15’e tamamlanır. Matem orucu, zalimlerden gelen ancak yerine getirilmesi olanaksız olan bir yıkımın bedelini ödeme duygusunu yaşatmayı amaçlar. Matem orucu süresince; *Su içilmez, ancak, oruç açıldıktan sonra hoşaf, ayran gibi sulu gıdalar alınır; *Kurban tığlanmaz; *Saç-sakal tıraş edilmez; *Çamaşır değiştirilmez; *Cinsel ilişkide bulunulmaz; *Eğlence, düğün yapılmaz ya da bu tür yerlere gidilmez; *İçki içilmez; *Ağaç kesilmez; *Böcek öldürülmez; *Kokulu maddeler koklanılmaz; *Süslenilmez; *Aynaya bakılmaz; *Türkü söylenmez; *Oyun oynanmaz vb. Anadolu Alevisi yaşam tarafından yadsınan ya da yaşamla çelişen hiçbir şeyi kabul etmez. Bu bağlamda geçmişten gelen bu yasakların banyo yapmama, tıraş olmama, çamaşır değiştirmeme vb yaptırımları, toplumsal çağdaş yaşamda geçerliliğini yitirdiğinden terkedilmiştir. Önemli olan Muharrem orucuyla yaşatılmak istenen ruhtur. Aleviler-Bektaşiler, muharrem ayının birinci gününden onuncu günü öğle zamanına değin su orucu tutarlar; onuncu gün öğleyin oruç biterse de matem, on ikinci günün ikindisine değin sürer. Matem orucuna şu gülbankla niyet edilir: -Bismişah! Allah, Allah!... Hak-Muhammet-Ali aşkına; Kerbelâ’da şehit olanların ve Oniki İmamlar’ın ruhları ve dâr pirimiz Hz Hüseyin’in ruhu için Fatıma Ana’mızın şefaatı dileğiyle susuzluk orucu tutmaya niyet ettim. Ulu Dergâh kabul etsin... Gerçeğe Hû! Matem orucu açılırken ise şu gülbank okunur: -Bismişah!... Allah, Allah!... İmam Hüseyin’e, O’nun izinden gidenlere, mücadelesini sürdürenlere selam olsun. Yezit’e, O’nun kinini sürdürenlere yüz bin lanet olsun. İmam Hüseyin aşkına tuttuğum susuzluk orucunu Ulu Dergâh kabul etsin. Gerçeğe Hû! Şimdi de matem gülbangını verelim: -Bismişah!... Allah Allah!… Tanrım, tuttuğumuz susuzluk orucu anısına bizleri Hak-Muhammet-Ali sevgisiyle aydınlat; aydınlat ki bu sevgi bize yol göstersin. Tanrım, tuttuğumuz susuzluk orucu anısına her türlü olumsuzluğumuzdan arınmamız için Hz Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri bizlere aracı olsun. Tanrım bizleri, Ehlibeyt yolundan, Oniki İmam katarından, pirimiz hünkârımız Hace Bektaş Veli’nin şefaatlarından ayırmasın; gönül susuzluğumuzu onların nuruyla gidersin. Gerçek erenler demine ya Ali Hû Dooost! Muharrem orucu süresince özellikle kırsal kesimde, akşamları oruç açıldıktan sonra belirlenen evlerde toplanılır; bilenler Kerbelâ olayını ayrıntılarıyla anlatır ya da varsa kitaptan okunur; Hz. Hüseyin’ e mersiyeler söylenir. Aşure Erkânı Aslında aşure günü, Arabî ayların ilki olan Muharrem ayının onuncu günüdür. Araplar eskiden bugünü kutsal sayar ve oruçlu geçirirlerdi. Hz. Muhammet’in Medine’ye göçünün ikinci yılında Ramazan orucu farz oldu ve Müslümanlardan aşure günü, oruç tutmak yükümü kaldırıldı ve aşure orucu gönüllülüğe bağlandı. Başlangıçta Müslümanlar arasında, Muharrem ayının onuncu günü aşure pişirilip konu-komşuya ve muhtaçlara dağıtılması gelenektendi. Hz. Muhammet’in torunu Hz. Hüseyin Kerbelâ’da yine Muharrem ayının onuncu günü şehit edildiği için aşure zamanla, onun ve onunla birlikte şehit edilenlerin ruhları için pişirilip dağıtılır oldu. Halk takviminde muharremin saptanması şöyledir: Kurban Bayramı zilhicce ayının onuncu günüdür; bugünden başlayarak 20 gün sayılır; yirminci gün, yani zilhiccenin otuzuncu ve son günü akşamı matem orucuna niyet edilir. İzleyen gün, muharremin birinci günüdür. Alevi-Bektaşi zeminde aşure erkânı ile ilgili bir yabancılaşmayı yaşadığımızı belirtmemiz gerekir. Peygamberli bir kültür değil, mürşitli bir kültür olmasına karşın Aleviler-Bektaşiler kendilerini, aşure erkânı kapsamında peygamber söylencelerine bağlamaktadır. Bu durum, özden uzaklaşmanın kanıtı olarak algılanabilir. Yabancılaşma gereği örneğin aşurenin kutsal gerekçesi, Âdem’in ilk günahından dolayı ettiği tövbenin kabul edilmesi, Musa ve yandaşlarının firavunun zulmünden kurtulmaları, , İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulması, Yakup Peygamber’in oğlu Yusuf’a kavuşması anısına hazırlanıp yenen bir lokma anlamında inanca taşınır. Ya da Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na oturması anısına gemide kalan çeşitli yiyeceklerden yapılan yaşam lokması, biçiminde tanımlanır. Gerçek böyle midir? Hayır değildir: Alevi-Bektaşi tarihinin tanıklığına başvurduğumuzda aşurenin kutsal gerekçeleri öne çıkıverir. Öncelikle aşure, Kerbelâ’da şehit edilenlerin artık yiyeceklerinden hazırlanana son lokma ya da Kerbelâ katliamından sağ kurtulan Zeynelabidin adına-anısına hazırlanan kutlama yemeğidir. Bütün bunların ötesinde aşurenin, Hz. Hüseyin’in şehit edildiği gün geleceğine inanılan Mehdi’nin anısına hazırlanan bir şölen lokması olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Aşure Gülbangı -Bismişah! Yediğimiz bu aşure Kerbelâ şehidi Hz Hüseyin lokması olsun; Hz Hüseyin’in direnişini beslesin-büyütsün; bizleri ebedi gerçeğin özüne götüren birlik lokması olsun. Kerbelâ şehitlerinin artık yiyeceklerinden hazırlanan son lokmayı canlandırmak için yapıp yediğimiz bu aşure, bir isyan olarak sevdiğimiz, bir kıyım olarak yandığımız Kerbelâ anısını yaşatsın; çoğaltsın, gönüllerimize taşısın. Çocuk yaşta Kerbelâ kıyımından sağ kurtulan Zeynelabidin anısına hazırlanan kutlama lokmasını canlandırmak için yapıp yediğimiz bu aşure, emperyalist politikalar uğruna öldürülen masum çocuklara yaşama sevinci olsun; acılarının insanlığın acısı durumuna gelmesini sağlasın; yaralı bilincimizden artık kan damlamasın. Hz Hüseyin’in şehit edildiği gün geleceğine inanılan Mehdi’nin anısına hazırlanan şölen lokmasını canlandırmak için yapıp yediğimiz bu aşure, ezilenleri-sömürülenleri bir gün esenliğe çıkaracak olan umudumuza lokma olsun; artsın eksilmesin. Dileriz sözlerimiz Bozatlı Hızır tanıklığında ve Pirimiz Hace Bektaş Veli’nin huzurunda Hak defterine kayıt edilir; hep hatırlanır, hiç unutulmaz. Gerçeğe Hû! Eyvallah! Esat KORKMAZ |
|
|
|
|
|
#3 | |||||
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 5.915
Thanks: 12379
Thanked 8349 Times in 3927 Posts REP Gücü : 49
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevgili Esat Korkmaz, Abi,
Kerbela yazınızı daha önce okumuştum, bir luzum üzerine, tekrar okudum ve GÜBAKG lara takıldım, sizin yazdığınız gülbaglar(Dualar) Anadolu Alevilerinin, söylem dillendirmelerine uymuyor, Bilinenlerin dişında, Uslubunun da dışında olduğunu fark ettim, Biidiğiniz gibi, Alevi duaları türkce lup, ,Bir rica, dilek beklenti şeklinde değil,yani, başkasının veya başka bir gücün ,,kişinin LUTFUNA, İHSANINA muhtaç olmadığı şeklindedir. Aksine, bir emir, bir itektir,bir yönlendirme söz konusudur, Yani,Aleviler AMİN demezler, Pir, Mürşit vs, doasınııda, "ola,vere, bula" GİBİ söylem anlamında da farklı bir dil kullanır, ve "ALLAH,ALLAH" der, Bunun yanı sıra, Alevi duaları, geriye dönerek, geçmişleri , (ataları) uluları kutsarken, onları her duada anar, ve onları, ALİ,HÜNKAR,HIZIR yeine koyar, hatta zamanının pirini de onların yerine monte eder, mevcut pirini kutsar, Sizn bu makalede yazdığınız DUALARDA, (bana göre tabi ki) , bunları göremiyoru-z-m,, Gelenkesel, Gülbenklerden ayrı, aşağıda tek tek, affınıza sıgınarak değerlendireceğim. Alinti:
Bu duanın kaynağı nedir, Şahsen ilk kez duduğumu söyleye blirim, RUH için oruç tutulacağını sanmıyorum, Alevi öğretisinde, ŞEEFAAT terimi varmıdır, o da ayrı bir tartışma konusu, Ve var densede, Fatımanın şeefati, Kadınlaradır,, Alevilerin, Şefaat gbi bir beklentisi yoktur, Muharrem Orucuna, SUSUZLUK orucu değil, Muhareem orucu denildiğini biiliyorum, Ve Gülbanglarımızda, Dualarımızda, Muhakka, Hak-Muhammed, Ali densede, Devamında, Hünkar, ve Ali yine olur, ve sonucu, Dil bizden, Nutuk hünkardan veya zamanın Pirinden ola denir. ve O uluların kabulu öngörülür. Ulu Dergah neresidir, nedir? burdaki Ulu dergah, Alinti:
Yine burda, Kutsadığımız kişilere gönderme yok, yukardaki yazdığım çekinceler bu DUA içinde geçerlidir. Alinti:
Alevi sözlü geleneğini, İnanc ve dua geleneğini yansıtmıyor, Ve Alevilerin, MATEM i yoktur ki, Matem duası olsun, Aleviler, HİZMETLERE dua ederler ve kendilerini öyle Şİİ/ŞİA usulu mateme boğup, heder etmezler, eğer bir hizmet varsa bir şekilde DUASINI alınr, yksa alınma, Matemde zaten bilinen anlamda yoktur, duasıda olmaz, Ben okumadın hiç bir kitapta, ve hiç bir cemde duymadım, Alinti:
Aşura , ile ilgili şölenmidir, değilmidir, o tartışılır, e Tarihi bir hata diyeceğim, İmam Zeynel abidin hakkında, Alinti:
Duada, Hizmet edenleri, Emeklerini kutsama yok, ve Emperyalizim vs gibi deyimlerde, ne alaka, anlamadım, Bilindiği gibi, Dua veya gülbeng belli bir kalıpta değildir, ancak , geleneksel olarak , Geçmişi, YOLUN, ulularını, ve atalrı, kutsayan, onları ululyan sözcüklerin, belli bir dizin, kafiye iler hizmetlileri,hizmet edenleride kutsayan, bir söz dizinidir, Uygun olan dizinler yapılabilinir ancak, Bu şekilde dizinler, hem, ÖZÜ itibarıyla, ÖZÜ, hemde gulbanga karşı verilecek, katkıyıda ve DUA geleneğinide ZEDELER düşüncesindeyim, Saygılarıma.
2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.
Dinimiz sevgi Kabemiz insan Iscanim ne oldum deme Siirin hakkini yeme Kafiye yok gitmis güme Kim neyi bilir bilinmez |
|||||
|
|
|
| The Following User Says Thank You to İşcanbaba For This Useful Post: | kanlıbey (09-02-2009) |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| kerbela |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||