![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Tarihi Alevilik Tarihine dair paylaşımların yapılacağı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Hakka Yürüdü |
Tesadüfen elime geçmiş olan bir kitapta okuduğum bir bölüm oldukça ilginç geldi bana…
Sanırım geçen sene aramızdan ayrılan ünlü yazarımız Demirtaş CEYHUN-a ait bu kitabın adı TÜRK EDEBİYATINDAKİ ANADOLU… Kitabın içeriği adından da anlaşılacağı gibi ANADOLU EDEBİYATI… Fakat sevgili yazarımız edebiyatımızı anlatmaktan öte bir şeyler yazmış… Anadolu coğrafyası ve bu coğrafyada yaşayan halk kesiminin edebiyatımıza ne zaman ve ne şekilde girdiğini anlatmaya çalışmış… Türk edebiyatının ilk örneklerinden başlayarak tamamiyle bilinçsiz bir şekilde oluşturulan bir kavramın üzerine gitmiş… Bu ilk örnekleri sıralarken doğal olarak sıra Nazım HİKMET-e gelmiş ve onun baş yapıtlarından biri olan Şeyh Bedreddin Destanı-nı ele almış… Konu ister istemez gelip bize dayanmış… Alevileri bağlayan yönü olan YARİN YANAĞINDA GAYRI HER ŞEYDE BİRİZ anlayışını irdelemiş ve işte ne olmuşsa o andan itibaren olmuş… Bu güne kadar sayısız örneği ile tartıştığımız baş konularımızdan biri olan MUM SÖNDÜ meselesine çok ilginç bir yaklaşım göstermiş… Bundan önce yazar Demirtaş CEYHUN-un bu konusunun gündeme gelip gelmediğini hatırlamıyorum… Alevi internet ortamında birçok örnek karşımıza çıktı ama bu yazıyı hiç görmedim… Yukarıda adını verdiğim kitabın ilk basım yılı-Mayıs 1996… Buraya aktardığım bölüm kitabın 149 ve 150. Sayfalarında geçiyor… Türk tarihi konusunda fazla bilgiye sahip değilim… Yıllar önce okuduğum bazı kitaplarda İslam öncesi Türklerin yaşamlarından bazı örneklere rastlamıştım… İbn-i Batuta isimli Müslüman gezginin Türk ellerine yaptığı gezi hatıralarından alınan bir örnek dikkatimi çekmişti ama buradaki örneğe pek benzemiyordu… Mutlaka bir şekilde bağlantısı vardır diye düşünüyorum. Buradaki örnek bana çok ilginç geldi… Hem Türklerle ilgili bölüm, Ve hem de Hıristiyanlarla ilgili aktarımlar… Yukarıda da dediğim gibi, Bu konuda yeterince bilgiye sahip olmadığım için fazla değerlendirme yapamayacağım… Durumun değerlendirmesini bu konuda bilgi sahibi olan dostlara bırakacağım… Kitabın ilgili bölümünü aşağıya yazdım… Bu konuda bilgisi olan arkadaşlar bizimle paylaşırsa ilginç bir tartışma olacağını düşünüyorum… Saygılarımla Kral çıplak. Orta Asya-dan henüz gelmiş bu göçebelerin, Her şeyi herkesin ortak malı kılmaya çalışırlarken “ kadınlar müstesna “diye düşüneceklerini, Yani “ yarin yanağından gayrı her şeyde “ diyeceklerini doğrular bir bilgi de yoktur, gördüğümüz kadarıyla tarihlerimizde. Hatta tam karşıtı, Tarihçilerin yazdıklarına göre, Orta Asya-da Atalarımız arasında “toplu aşk törenleri “ oldukça yaygındır. “ Mum söndü de, bu bu törenlerin günümüze gelmiş kalıntılarıdır “ “ Hazarlar da, Akhunlar da kardeşler birden fazla kadınla aynı anda evlenmektedirler, yani ortak karıları vardır. Orta Asya da Helen yaşamakta olan karşı dünürlük kurumu da, bu ortaklaşa aile geleneğinin bir ürünüdür. Örneğin, Marco Polo da “ Karluklarda, beyin karısının ve kızının, evlerine konuk gelen tüccar kafilelerinin içinden istedikleri birini seçip ağırladıklarını ve bu ağırlama süresince kocalarının eve uğramadıklarını “ yazmaktadır. Öte yandan, Gene aynı tarihler, Hıristiyanların da, İlk yıllarda “ Tanrının dünyayı bütün insanların ortak kullanmaları için yarattığı “ görüşünü savunduklarını, Hatta, İ.S.155-220 yılları arasında yaşamış, Romalı ünlü hukukçu ve düşünür Tertullianus-un da, Hıristiyan olduktan sonra, Müşriklerin( çok tanrılı dinlere inananların ) mülkiyet anlayışını eleştirirken” Sizde birçok anlaşmazlıklara neden olan mülkiyet konusunda biz Hıristiyanlar kardeşizdir. Bizler her şeyi bütün insanlara ait farz ediyoruz. Kadınlarımızdan başka her şeyimiz müşterektir “ dediğini yazmaktadır. Bu yüzden, “ Yarin yanağından gayrı her şeyde/ hep beraber “ diye düşünenler de, Gerçekten orta Asya dan henüz gelmiş atalarımız mıdır, Yani Börklüce Mustafa mıdır acaba, Yoksa Tertullianus-un ağzıyla konuşan Anadolulu Hıristiyanlar mıdır? Konu kral çıplak tarafindan (02-05-2011 Saat 20:29 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to kral çıplak For This Useful Post: |
|
|
#2 |
|
Hakka Yürüdü Bulunduğu yer: Almanya
Üye No: 3075
Mesajlar: 142
Thanks: 1074
Thanked 383 Times in 132 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 20
REP Seviyesi :
![]() |
Demirtaş Ceyhun
Vikipedi, özgür ansiklopedi Kontrol edilmemiş Demirtaş Ceyhun Doğum 1934 Adana, Türkiye Ölüm 29 Temmuz 2009 [75 yaşında] İstanbul, Türkiye Milliyet Türk Meslek Yazar Dönem Cumhuriyet dönemi Demirtaş Ceyhun (d. 1934, Adana, - ö. 29 Temmuz 2009, İstanbul), hikâye, roman ve inceleme kitapları yazarı. 1959 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümünü bitirdi. Genelde toplumsal konuların irdelenmesine yönelen eserler veren Ceyhun'un ilk hikâyeleri 1955 yılında Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanmaya başlandı. Yazarlığının ilk döneminde kişisel sorunlar üzerine eserler veren Ceyhun'un konulara bakış açısı, cinsel ve ruhsal sorunlara getirdiği farklı yaklaşımlar dikkati çekti. Ancak yazarın günümüzde kitlelerce tanınması, daha sonraları çağdaş içeriği ağır basan, toplumsal gerçeklerin kökenlerine yönelen inceleme eserleri ile olmuştur. Ceyhun, Asya adlı romanıyla 1970 TRT ödülünü, Çamasan adlı eseriyle 1973 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazandı. Yazarın ayrıca Horozlu Ayna isimli bir çocuk hikâye kitabı da bulunmaktadır.Ceyhun, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkan Yardımcılığı görevi sırasında özel yüksekokulların devletleştirilmesi için mücadele etmiş ve Anayasa Mahkemesi'nin 1971 yılında aldığı kararla 44 yüksekokul devletleştirilmiştir. 1984 yılında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük'ün de aralarında bulunduğu bir çok aydınla birlikte Aydınlar Dilekçesi ni hazırlayanlar arasında yer aldı. Demirtaş Ceyhun haftalık Aydınlık'ta köşe yazıları yazmaktaydı. İşçi Partisi üyesi ve partinin 2007 yılında ilan edilen Milli Hükümeti'nin Kültür Bakanı'ydı. Zatürre tedavisi görmekte olduğu hastenede hayatını kaybeden Ceyhun'un cenazesi Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to DEMAN For This Useful Post: | Amistofes (02-20-2011), Hamza Aksüt (02-06-2011), |
|
|
#3 | ||
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: istanbul
Üye No: 3500
Mesajlar: 285
Thanks: 153
Thanked 125 Times in 72 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : -74
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Bu yazının kaynağı eserde belirtiliyorsa yazarmısınız. Yazar böylesi bir iddiayı gündeme getirmişse dip not düşmesi gerekirdi diyorum. Eğer bu bir romansa buda yazarın şahsi kanaatidir ki, bizleri bağlamaz, derim. Alinti:
Aynı Marko Polo bakınız ne diyor: ''Kaydu'nun bir kızı vardı, Ayyürek idi. Tatarca da Dolunay anlamına gelir. Ayyürek güçlü cesur bir kızdı. lkede bieğini bükecek bir erkek daha yoktu. Cesarette, kuvvette nice erkeği peş ettirmiş, nicesini ok atmada kılıçla vuruşmada alt etmiştir.'' (Marko polo seyahatnamesi C: 2 S:197) Markopolo Ayyürek'in daha sonra babası ile birlikte savaşa gittiğini, hatta bir savaşta, düşman karargahına tek başına girip, düşman komutanlarından birini esir ederek kendi saflarına getirdiğini yazmaktadır. (Marko Polo seyahatnamesi C: 2 S: 200) Dede Korkut Hikayelerinde kocaya: ''Beri gelgil başım bahtı, evim tahtı, han babamın güveyisi, kadın anamın sevgisi, atam anam verdiği göz açuben gördüğüm, gönül verip sevdiğim a dirse han(....) Vay al duvağım iyesi, vay alnım başım umudu, vay şah yiğidim, vay şahbaz yiğidim. Göz açuben gördüğüm gönül ile sevdiğim, bir yastıkta baş koyduğum, yolunda öldüğüm kurban olduğum (....) Senden sonra bir yiğidi sevip varsam bile yatsam, ala yılan olsun beni soksun.'' Yine M. Polo C. 1 S:150 de söyle anlatıyor: ''Ailede büyüklere karşı büyük saygı var. Küçükler anne ve babalarına hürmet ediyorlar. Ve bu hürmeti de isteyerek yerine getiriyorlar. İtaat, küçükler için en mukaddes vazife sayılıyor. Eğer bir çocuk anne ve babasının dediklerini yerine getirmezse, veya onların istediği gibi hareket etmeyip, ebeveyni üzerse, anne- baba çocuğu, doğru hükümetin tayin ettiği bir mürebbiyeye götürüyor. Bu mürebbiye'nin görevi, çocuğa gerektiği zaman bir ceza vermek tabii önce çocuğu ve tarafları dinliyor. Eğer kusur ve hata çocukta ise ona ceza veriyor. Yoksa anne ve baba çocuğu o yola itmişlerse o zaman çocuğa ceza vermiyor. Bu mürebbiyenin başka bir görevi de anne ve babayı dolaylı biçimde kontrol altına almak. O da şöyle oluyor: Eğer anne ve baba ile çocuklar arasında, ciddi bir uçurum meydana gelmişse, ve çocuklar ebeveynini dinlemiyorsa o zaman kusurun hangi tarafta olduğu araştırılıyor. Yani, sadece çocuğa ceza verilmiyor. Kusurlu iyi terbiye vermemiş anne ve babaya da ceza veriliyor'' Şimdi soruyorum... Günümüzde hangi ülkeler. birkaçı müstesna bu gelişmeyi gösterebilmişler dir?.. ''Yiğüdüm, men sana bir yıl bakam Bir yılda gelmezisen iki yıl bakam İki yılda gelmez isen üç yıl, dört yıl bakam Dört yılda gelmez isen, beş yıl altı yıl bakam Altıyol ayırdına çadır dikem Gelenden geçenden haber soram Hayır haber getirene at, don verem Kaftanlar geydürem Şer haber getirenin başın kesem Erkek sineği üzerime kondurmayam'' (Dedem Korkut kitabı) Oğuz destanında ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilirken, (Z. Velidi Togan, Oğuz Destanı S: 66) herhalde bu yazar biz Türkleri aşağılamaya çalışırken bir tek İran'ın ünlü destanı Firdevsinin ''Şeyhname''sini okumuş olacak ki bu kanıya varmış. Şehyname'nin kadıın kahramanlarından biri üvey oğluna ne gibi tekliflerde bulunur: ''Ben sana kızımı vermesine vereceğim ama, önce bir kere benim şu yüzüme, başıma ve tacıma bak. Bak da söyle, benim aşkımdan yüz çevirmek için nasıl bir bahane buluyorsun? Şu boyumdan, posumdan ve yüzümden hiç hoşlanmıyormusun? Seni gördüm göreli ölüyorum, hastalandım. Bir yerlerde duramaz oldum. Derdimden gündüzü aydınlık göremiyor, güneşi lacivert renkli sanıyorum. edi yıldan beri aşkın, yüzümün üzerine gözlerimden kanlı yaşlar döktürüyor. Haydi gel, kimsenin haberi olmadan, beni bir kere sevindir de, gençlğimin günlerini tazelendirip onları bana yeniden bağışlayıver.'' (Firdevsi Şeyhname, C: 2 S: 392-393) Sevgili Kral Çıplak, bu yazara verilecek cevap çoktur. Lakin ölmüş bir kişinin arkasından fazla konuşmaya gerek yok, çünkü bize cevap veremez. Not Alıntılar (Türk dünyası araştırmaları dergisi, C: 2 yıl 1980) dan alınmadır. Konu kzl.deli tarafindan (02-06-2011 Saat 02:55 ) değistirilmistir.. |
||
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to kzl.deli For This Useful Post: | Hamza Aksüt (02-06-2011), İşcanbaba (02-07-2011) |
|
|
#4 |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: istanbul
Üye No: 3500
Mesajlar: 285
Thanks: 153
Thanked 125 Times in 72 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : -74
REP Seviyesi :
![]() |
İslam öncesi Türk kadını diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, horlanmıyor, aşağılanmıyordu. Türkler, kadına duydukları saygıyı ve kadının yüceliğini, altay dağlarının en yüksek tepesine, Kadınbaşı (Abdülkadir İnan, Sagay Türkleri-Abakanlar makaleler ve incelemeler S: 50) adını vermekle mükemmel şekilde izah etmişlerdir. Turfan harabelerinde bulunan bir uygur türküsü, ahlak sahibi kadınların önünde baş eğmek fikrini terennüm ediyordu:
''Ayıbsız tişike er Boyunun sumış kerek Ol dudağ tüzün birle iriglig kılmış kerek Akikat bolsa tüzün Anga can birmiş kerek Menci çın ol mengi ok Takı ne aymış kerek'' Bugünkü ifade ile: Ayıpsız kadına erkek Boyunun eğmek gerek öyle dürüst bir insan ile Hayat sürmek gerek Hakikaten dürüst olursa Ona can vermek gerek Bu ebedi bir gerçektir ebedi Daha ne demek gerek (Reşit Rahmetli Arat, Eski Türk şiiri, S: 266) Ayıpsız kadının önünde başeğmek ve ona can vermek gerektiğini ifade eden, bu eski ve tipik Türk belgesini bir başka kaynak tamamlıyor ve ayıpsızlığı, kadınların kocalarına sadakati, iyi eş ve ev kadını olmalarıyle açıklıyordu. (M. Polo seyahatnamesi C: 1, S: 64) Oysa cahiliye devri Araplarında kadının kocası yanındaki değeri, onun mülkiyetinde olan malların değerinden fazla değildi. Arap erkeği, adet zamanlarında kadınla bir arada oturmaz, onunla birlikte yiyip içmez, hatta bazen adet gören kadın muvakkaten evden bile çıkarılırdı. (Neşet çağatay, İslamdan önce Arap tarihi ve cahiliye çağı, S: 121) İslam öncesi Arap kadını varis olma, yani miras alma hakkına da sahip değildi (a.g e S:122) İngiltere'de ise, onbirinci asra kadar, kocalar karılarını satabilirlerdi. İlk günahı işleyerek insanlığın felakete sürüklenmesine sebep olduğuna inanılan, Havva bir kadın olduğu için hıristiyanlar kadına daima şeytan gözüyle bakmışlardı. Kadın murdar bir mahluk sayıldığı için, İngilterede İncil'e el süremezdi. Kadınlar, incil okuma hakkını ancak Vill, Hanri devrinde (1509-1547) de kavuşmuşlardı. (M. Raif Oğan, İslam hukuku, S: 71) Birkaç asır öncesine kadar, Almanya'da kadının çocuğunu emzireceği süreyi koca tayin ediyordu. İngiltere'de 1788 yılına kadar kadın kocasının haklı haksız, her dediğini yapmaya mecburdu. İngilizx Piskoposu Dour, 1888 yılında Westminister kilisesinde hutbe verirken söyle diyordu: '' Bundan yüz sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi, kendisine sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kacaman bir sopa asardıki, karısı ne zaman bir emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise, analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi'' (Abdülaziz Çaviş, Anglikan Kilisesine Cevap, S: 166-167) Eski Çin'de kadın, erkek bir varis doğuramazsa, hırsızlık yaparsa, zina yaparsa ve kocasını ihmal ederse, koca, karısını boşayabilirdi. Koca, karısından rahatlıkla boşanmasına rağmen, bu durum kadın için söz konusu değildi. Halbuki eski Türkler'de bu hak, her iki taraf için de söz konusu idi. (Özkan İzgi, İslamiyetten önceki Türkler'de Kadın, Türk kültürü araştırmalarıS: 159) Eski Hint Hukukunda da, kadının miras hakkı yoktu, evde kocasının esiri idi. Hint telakkilerine göre, kadın zayıf karaktere ve fena ahlaka sahip olduğu için, ''Manu kanunu'' onu çocukluğunda babasına, gençliğinde kocasına, kocasının vefatından sonra da oğluna veya, kocasının akrabasından bir erkeğe bağlı olmaya mecbur etmişti. (Ahmet Şelebi, Mukarrete'tü'l- edyan-edyan'ül Hint- el- kübra, S: 72 Kahire 1964, ik: Bekir topaloğlu, A.g.e S:12) Budizm'in kurucusu olan Buda, önceleri, kadınları dinine kabul etmemişti. Ancak yakın arkadaşı ve amcazadesi Anenda, kadınlara nasıl muamele edileceğini sorunca şöyle cevap vermişti: __ Hiç bakmıyacaksınız. __Fakat bakmaya mecbur kalırsak? __Onlarla konuşmayacaksınız. __Konuşmaya mecbur olursak? __O taktirde, onlardan son derece sakınmalısınız. Buda, Anenda'nın ısrarları üzerine kadınları dinine kabul etmiş, ona rağmen, Anenda'ya ''Kadını dine kabul etmeseydik Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam ederdi. Fakat artık kadın aramıza girdikten sonra, bu dinin uzun müddet yaşayabileceğini sanmıyorum'' demişti (Ahmet Şelebi, A.g.e. S:175, zik. Bekir Topaloğlu A.g.e. S: 13) Bu çarpıcı örneklere karşı, cinsiyet ayırımının hiç bir zaman yapılmadığı eski Türkler'de kadın, hukuk bakımından erkekle eşitti. (Z. Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, C:2 S: 289) çok eski devirlerde bile, Türk kadınları, erkeklerle beraber, futbol, golf, ve potaya benzer bazı top oyunları oynuyorlardı. (B. Seasz, A. Hunok, törtenede, Atilla nagykiraly S:513 Budapeşt 1943. Zik: İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, S: 244) Türk kadınını eşya gibi göstermeye çalışan kim olursa olsun, hakettikleri cevabı milletimizin engin Tarihi ve Kültürü onlara delilleriyle vermektedir. Bu İftiraları atan soysuzlar kendi tarihlerine neden bakmazlar? Türk milleti ile medeniyette yarişacak olan bu çapulcular sürüsü ecdatlarının utanç duyulacak yaşam felsefelerini kamuflaj etmek için bizlere saldırmaları, '' İtin korktuğu yöne havlaması'' değilse, nedir?.. Konu kzl.deli tarafindan (02-06-2011 Saat 14:19 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to kzl.deli For This Useful Post: | bayrambebek (02-22-2011), Hamza Aksüt (02-06-2011) |
|
|
#5 |
|
Hakka Yürüdü
Üye No: 39
Mesajlar: 854
Thanks: 4109
Thanked 1632 Times in 570 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 422
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sayın Kzl deli;
Kitabın yazarı sayın Demirtaş CEYHUN bir tek bu kısmın kaynağını koymamış... Konunun bir yerinde Maco Polo-dan bir alıntı yapmış ama senin dediğin gibi değil, Yani anlayacağımız sayın yazarımız Marco Polo-ya sığınmamış... Çünkü ondan yaptığı alıntının başında " ÖRNEĞİN " vurgusunu yapmaktadır... Marko Polo örneğini diğerlerini tamamlayan örnek olarak vermiş... Konuya ilişkin yazdığın iki yazıyı da okudum... Emeğin için sağol... Fakat konuya yaklaşımın objektiflikten çok uzak... Bilindik tavrını tekrarlamışsın... Sanki yazarımız Türkleri " ahlaksızlıkla " suçlamak için bunu yapmış gibi hemen bir savunma mekanızması halini almışsın... Bence burada çok büyük bir yanılğı içindesin... Bu tür meselelere yaklaşırken ahlak kurallarını baz alırsa(k)n baştan çuvallamış olur(uz)sun... Bu konuda, yani tarih konusunda ki yetersizliğimi baştan söyledim... Bundan sonra gelecek olan bilgi katkılarını okuyup öğreneceği(z)m... Fakat mesele gelip te ahlaki anlayışa dayandığında orada diyeceğim şeyler mutlaka olacaktır ki zaten demeye de başlamış oldum... Toplumların yada en geniş anlamda insanlığın bu güne gelişlerinde yaşadıkları evreleri incelediğimizde, bu gün bize dayatılan yoz İslami ahlak kurallarının toplumumuzu ne hale getirdiğini, ve hangi cenderelere soktuğunu hepimiz yaşayarak görüyoruz... Üstelik tamda bu düşüncemi desteklyecek nitelikte olan örneği sen de vermişsin... Türklerin İslam-ı kabullenmelerinden önceki yaşam biçimlerinde kadının yerini anlatan güzel bir söz etmişsin... Ve o zamanın Türk kadınlarıyla ilgili bazı kahramanlık örnekleri vermişsin... Türklerin İslam öncesi hayatlarındaki kadının özgürlüğü konusundaki sözü yerine otururken, kadının kahramanlığına ilişkin örnekler ise bu konunun ana temesından uzak olmuş... Kadın her toplumda aynı değere sahiptir... Yada en azından bizler bunu böyle görmek zorundayız... Hangi toplumu örnek olarak gösterebiliriz ki kadınları başka toplumların kadınlarından aşağı olsunlar... Yazarın verdiği Marco Polo örneğine cevap olsun diye verdiğin bu kahraman Türk kadını örnekleri, orada anlatılan veya anlatılmak istenen şeyi karşılamıyor... Deniyor ki " Gelen tüccar kafilesinin içinden beyin karısı ve kızının seçtiği kişileri evlerinde ağırlar ve bu ağırlama süresince o evin beyi eve uğramazdı " İşte mesele bundan ibaret... Meseleye senin mantığınla bakacak olursak, bu gün sürmekte olan Türk ahlak yapısında böyle bir şeye olur demek imkansızdır... Hatta cinayet sebebidir... Eğer bunlar yaşanmışsa!!! Şimdi sana soruyorum, 1: Bunu yaşayan Türk ataları ahlaksızmıydı??? 2: Türkler İslam-ı kabul etmeden önceki ahlak yapıları mı??? yoksa şimdiki ahlak yapılarımı sakat??? Kral çıplak. Konu kral çıplak tarafindan (02-06-2011 Saat 16:47 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to kral çıplak For This Useful Post: |
|
|
#6 | |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: istanbul
Üye No: 3500
Mesajlar: 285
Thanks: 153
Thanked 125 Times in 72 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : -74
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Konuya Ahlaksal yaklaşan ben değil yazarın kendisidir. “ Hazarlar da, Akhunlar da kardeşler birden fazla kadınla aynı anda evlenmektedirler, yani ortak karıları vardır'' derken, burada insan tabiatına manidar bir cümle sarfetmiştir. yazar bunu kaynağıyla vermiş olsa idi bizlerde bu kaynaltan yola çıkarak, bu ifadenin doğruluğu hakkında fikir sahibi olurduk. Bu ifade atalarımıza ithafen ediliyorsa İlmi bir kaynağa dayanması gerekir, diyorum. Ayrıca.. ''Marko Polo örneğini diğerlerini tamamlayan örnek olarak vermiş...'' ise tam bir fecaattir. Çünkü M. Polo üstteki anlamı yüklemek maksadı gütmemiştir. Yine de ben, ölmüş bir kişiye saygısızlık etmemek için alınganlık göstermiş olayım diyorum. " Gelen tüccar kafilesinin içinden beyin karısı ve kızının seçtiği kişileri evlerinde ağırlar ve bu ağırlama süresince o evin beyi eve uğramazdı " Burada ''Ağırlamak'' fiiline yüklenen anlam nedir dersek hadise kendiliğinden çözülür. Bu gün başbakanımız bayan ise kendi ofisinde ağırladığı kişiler ile özel bir görüşme yapması ve onlara ikramda bulunmasından tabii ne olabilir. Aynı M. Polo, C: 1, S:94 de Türkistanı ziyaret ederken Han Balık'ta hiç bir fahişenin bulunmadığını kaydeder. Lakin bu ifade, bazı ''Türklük'' düşmanları tarafından İslam adı altında ''mum Söndü'' karalamasını meşru kılmak için kullanabilecekleri argumanlardan biri haline getirilmeye çalışılabilir.. Benim itiraz ettiğim nokta ''İslam şemşiyesi''ne gizlenen bu yaratıklara bazı kendini ''Solcu'' diye göstermeye çalışan kalemşörlerinde halkımızın eğitimsizliğinden yararlanıp, alkış tutmasıdır. Sorduğunuz sorula gelince, hedefi tam 12 den vuran sorulardır. Ülkemizde bu sorulara cevap verecek yüreklilikte aydınımız naalesef yok denecek kadar azdır. Birinci sorunuzun cevabı ikinci sorunuzun içinde gizlidir, dersem, zannederim yanlış olmaz. Bende sorularınıza cevap olarak diyorumki; yoksa... Bizler, İslam diyerek Arab'ın ve Acem'in örf ve adetlerini mi aldık?..Aydınlanması gereken de kanaatimce budur. Yine ''Irkçılık'' yapmış gibi oldumsa, affola! Saygılarımla.. Konu kzl.deli tarafindan (02-06-2011 Saat 18:24 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
|
#7 | |
|
Yeni Üye
Üye No: 3709
Mesajlar: 4
Thanks: 6
Thanked 0 Times in 0 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
"ve bu ağırlama süresince o evin beyi eve uğramazdı." Lafının anlamı çok açıktır. Şamanizme göre dünyanın yaratılışı "Gök Ana, Gök Tanrıya, oldu dedim oldu de, oldu dedim olmadı deme der. Bunun üzerine, Gök Tanrı, oldu dedim oldu der ve dünya yaratılmış olur." Buradan benim anladığım kadının erkekten üstün olduğuna inanıldığıdır. Kadını erkeğin malı olarak gören zihniyet, kadını bu günkü durumuna düşürmüştür. Kadın başbakan olması karşısında tarikatların ne tür tepkiler verdiğini ve bu durumu kınadıklarını hatırlatmak isterim. Şeyhülislam Ebu Suud Efendi ve devamında verilen fetvaalarda, öldürülen alevi erkeğinin karısının ve çocuğunun her şekilde kullanımı islama uygun görülmüştür. Alevi inancı, kökenlerini Gök Tanrı inancından almaktadır. "Avladığımız tavşanı Ebu Talha’ya getirdim. O da, tavşanı keskin bir taşla kesti. “Şu budu Resulullaha götür” dedi. Hemen götürdüm. Resulullah onu yedi. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai)" Bu hadislere göre tavşan eti müslümanlara göre yenir. Ancak annem tavşan etini yemez ve kendince "bize yasak" derdi. Şamanizmde de tavşan eti yemenin yasaklanmış olduğunu öğrendiğimde inancımın kökleriyle ilgili bir çok soru kendiliğinden kayboldu gitti. Ne yazık ki ortadoğu kültüründen yetişmiş veya feyz almış, insanlar inanılmaz bir şekilde, Türkleri ve inançlarını karalamak için akla gelmedik yöntemler kullanıyor, bu yöntemleri kullananları bilgi olarak referans alıyor-veriyor ve asıl hedefleri olan Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'e saldırmaya çalışıyorlar. Bu insanlar ay nı zamanda T.C.'yi parçalayan Sevr antlaşmasınıda canı gönülden diliyorlar. Ben bir insan olarak Mustafa Kemal'in emaneti olan Cumhuriyeti korumakla mükellefim. Çünkü, elden gitmiş olan vatan toprağını emperyalist güçlerin elinden söküp almış ve tekrar bu toprakların birliğini sağlamıştır. Mum söndü: Cem yapılırken kapıya gözcü konur ve cem akşam çöktükten sonra yapılırdı. Bunun sebebi, Osmanlı devrinde, cennete gitmeyi garantilemek için Alevi öldürmek üzere (tamamen Şeyhülislam fetvasıdır) yola çıkan müslümanlardan sakınmak üzere, köye yaklaşan birileri görüldüğünde cemevinin mumlarının söndürülüyor olduğu olabilirmi. Bu fetvaların etkisi hala sürmektedir ve Sivas'da çok nettir. Canlar yanarken, müslüman olduğunu söyleyen canlar tekbir getiriyorlardı. |
|
|
|
|
|
|
#8 |
|
Gönül Dostu
Üye No: 177
Mesajlar: 258
Thanks: 64
Thanked 997 Times in 243 Posts REP Gücü : 2
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Eskimo kültüründe, misafir gelen erkek, evin hanımı ile yatmazsa, evin erkeği bunu kendisine hakaret sayardı.
Asyalı Türk ve başka toplulukların bazıları anaerkil düzende yaşarken- 19 yüzyılın başlarına dair örnekler bulunmaktadır- kadın 9 kadar eşe sahip olabilirdi. Bu eşler kadını sırasıyla ziyaret edebilirdi. Çocuklar dayının yanında büyütülürdü. Saygılarımla. |
|
|
|
| The Following 5 Users Say Thank You to Hasan Harmancı For This Useful Post: | Amistofes (02-20-2011), |
|
|
#9 | |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sayın BayramBebek,
Alinti:
ufak bir benzerlikten yola çıkarak kesin ayrgılara varmak ne kadar doğru yere götürür bizleri. Sizin örneğinizi kabaca çoğaltacak olursak; Aleviler de tek evlilik esastır. Müslümanlar için böyle bir esas yoktur . Bu düşünceyle tek eşliliği esas alan bir inanca atalarımız diyebilir miyiz? İslam aleminde din adamları bilgileriyle seçilirler. Soydan gelme yyoktur. Oysa Alevilik'te İnanç önderleri "genel olarak" soydan gelir. Mürşit postlarında, Pir postlarında soydan gelenler otururlar (dedelikte istisnası vardır) Yahudilerde de İnanç önderleri soydan gelirler. Gen sizin söyleminizden yola çıkarak Yahudiler atamızdır veya Alevilik Yahudiliğin devamıdır diyebilir miyiz? Örnekler çoğaltılabilirnir.
Hakk'ı görmek diler isen
Suret-i insana bak Arayıp gezme bu halkı Cismin içre câna bak. Noksani Baba |
|
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: |
|
|
#10 | |
|
Kontrollü Üye Bulunduğu yer: istanbul
Üye No: 3500
Mesajlar: 285
Thanks: 153
Thanked 125 Times in 72 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : -74
REP Seviyesi :
![]() |
Alinti:
Yazmış olduğunuz yazıların kaynağını neden belirtrme ihtiyacı duymadınız?. Birileri bizleri ''Mum söndü'' karalaması ile yok etmeye çalışırken, bu yazdıklarınız, ''Çanak tutmak'' değilse nedir? Türk milletini, hiçbir ilmi kaynak olmadan aşağılamaya çalışmak bu günlerde prim yapıyor ( AB fonlarıyla) olacak ki, sizde bu rüzgardan nasibinize düşeni almanın peşindesiniz, herhalde. Sizin gibilere o fonları açanlar, önce kendi tarihleriyle yüzleşsinler. Atalarının, kadına verdikleri değeri araştırsınlar, sonra gelsinler bizim tarihimizle karşılaştırsınlar. Evet.... Kaynak bekliyorum! |
|
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||