![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevi Katliamları Tarihsel süreçteki alevi katliamlarına dair bilgi ve belgelerin paylaşılabileceği alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#21 |
|
Üyemiz |
Sivas Katliyamı Olsun Maraş Olayları Olsun Anılıyor Neden Dersim Anılmıyor ? Bu Katlyamı Yapanları Kınıyorum
Güzellik giyinenlerin süslügü ile olusmaz; bilgi ve terbiye ile güzel olunur: Hz-Ali
|
|
|
|
|
|
#22 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
1937-1938’de Dersim’de neler oldu? Ayşe Hür - 16.11.2008 DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ . Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.” OKŞAMAKLA OLMAZ . “Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”... Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubuna cevap verirken değineceğim.” Bu hafta, Tayip Erdoğan’ın ‘Tek devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin’, Vecdi Gönül’ün ‘Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?’ vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak. * * * Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius’un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi ‘On Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan Xenophon’un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir. Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme aldığı Şerefname’de ise “Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı” satırlarını okuruz. Bütün bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu sanılır. Genel olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’ anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar. ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir. 1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür. KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar’ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir. Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi. 1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’te hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre, Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı. Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı. KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI . Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’ çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır. HALVORİ TOPLANTISI . Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından ‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle’ yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!” diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir...” (12 Kasım 1937, Tan) BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin Munzur’un iki yakasından birbirine bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük bir isyan’ olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza’nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de, bazılarına göre 10 Eylül’de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır. YARGILANMALAR . Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesinden izleyelim: “Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. “Başına şapka koydun da adam mı oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su için yemininden dönmez!” Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: “Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:” Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme ayın 22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan) Seyit Rıza İtiraf Ediyor Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan) Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1937, Tan) Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi. Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan) Dersim Şakilerinin Sorgusu Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza’nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1937, Tan) Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya’nın da bu seyahat esnasında Atatürk’ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan) Büyük Şefin Seyahati Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan) Dersim Şakilerinin Akıbeti Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan) Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (...) Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi. Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır. Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır. Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır... (18 Kasım 1937, Tan) SEYİT RIZA’NIN İDAMI. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı. Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı...” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.) Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır. Devam edecek. Konu baskoylu tarafindan (11-10-2009 Saat 06:32 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#23 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim’de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı)
Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da içine almıştı. 31 Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’, ‘dağlı’ diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’, ‘temizlenmiş’, ‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir. VE SÜRGÜNLER . ‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir. ÇAĞLAYANGİL’İN KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI” . Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum: KANLI BİR HAREKET . “.....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da....” (Kayıt burada bitiyor.) Eğer Çağlayangil’in dedikleri doğruysa ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere nasıl itiraz edeceğiz? Alinti; Itraz edecek gucunuz varmidir? Inkar edecek cesaretinizmi var? Sizin tarihiniz katliamlarla dolu bir tarihtir, Hic bir guc tarihte yaptiginiz katliamlari karanliklarda saklamaya gucu gitmiyecektir. Gercek suclularin mahkum edilmesi yakindir.......... Sizin Hileleriniz ve Yalanlariniz ile Basa Cikamadik Bu Bizlere Dert Oldu, Karsinizda Diz Cokmiyoruz Ya, Buda Sizlere Dert Olsun............................................ ENEL-HAQ Konu baskoylu tarafindan (11-10-2009 Saat 06:38 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#24 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
SEYYİD RIZA: Savaş İstemiyoruz
Seyyid RızaGenelal Alpdoğana şu pesajı gönderir.. ‘’Size dersimlilerin isyan etmek niyetinde olduğu iletiliyor. bu söylentiler doğru değildir. savaştan yana değiliz. biz, bir çul, bir ekmek peşinde koşan yoksul insanlarız. savaş istemiyoruz. barış ve devletin dersim'e elini uzatıp yatırım yapmasını bekliyoruz. söylentilere kanmayın. yazıktır, insanlara kıymayın..." O dönem 10 yaşında olan Bir Tanık.. Bir sabah aniden dağlar gümbürdemeye başlamıştı.. Dağ taş yanıyordu.. Gören mahşer günü koptu sanıyordu.. Çocuklar bağırıyor, kadınlar ‘’vay başımıza gelenler’’ diye inleyip, saçlarını yoluyor, insanlar sağa sola koşuyor sığınacak delik arıyorlardı.. Şimşekleri’’Kemal’in’’ demir kuşları dediğimiz uçaklar çakıyordu..Çok ürperticiydi.. Köye evlere düşen bombalar, kulakları sağır eden bir gümbürtü çıkarıyor, evler toz bulutu arasında kayboluyordu.. Bulutlar dağılınca evlerin yerinde olmadığını görüyorduk..Bizim köyüateşe verdiler.. Evimizi ateşe verdikleri zaman beni ağlama tuttu..Köydekilerin hepsini öldürdüler.. İnsanlar öldürüldükten sonra köyde kimse kalmadı.. Henüz asıl karadan harekat başlamadan önce köyleri bombalamaya başlayan uçaklar, aynı zamanda psikolojik savaş için de kullanılıyordu. Hazırlıklar sürerken, Genelkurmay Başkanlığı'nın emri ile 4. Genel Müfettişlik'ten 4 Mayıs 1937 tarihinde Türkçe, Osmanlıc ve "mahalli lisana göre" bildiriler hazırlanır. Uçaklarla ilçelere, köylere, dağlara atılan bildirilerin birinde şöyle yazar: "CUMHURİYETİN KAHREDİCİ ORDULARI TARAFINDAN MAHVEDİLECEKSİNİZ" Türk kara ordusu dağları, dereleri, orman ve köyleriyle Dersimi sarmıştı, insanlar tutuklanıp, toplanıyor, direnenler aninda öldürülüyor, digerleri Agillara konularak, uzerlerine tek tek gaz dokulerek yakiliyordu, köyler yakılıyor, hava gücü ise ‘’asi’’ denilen köylere bomba yağdırıyordu.. Havadan bombalamaya katılanlardan biri de atatürkün emri ile gonderilen manevi kizi Sabiha Gökçendi.. Akşam gazetesi 18 haziran 1937 tarihinde, ‘’sabiha gökçen’in kahramanlığı’’ başlığıyla ‘’düşman’’ karşısında kazandığı zaferleri, ‘’sabiha gökçen başarılı bombalıyor.. Harekat başarılı.. Asiler kuşatıldı’’ başlıklarıyla’’ veriyordu.. Ama ne yazık ki benzer haberleri yapıp Gökçeni amazonlaştıran gazeteler bombardımana hedef olanların niteliği hakkında bilgi vermiyordu.. ‘’Türk amazonu Sabiha Gökçen, tuncelide başarılı atışlar yapmaktadır.. Yaklaşık 25 bin askerle başlatılan dersim harekatı, kanlı boğuşmalara meydan verilmeden tamamlanacak’’(Cumhuriyet 18 haziran 1937) Genel Kurmay Başkanlığı da ‘’50 kiloluk bombalarla düşmana nefes aldırmıyordu’’ diyerek tarihe not düşüyordu.. 1937 de anadoluda zuhur eden Kürt isyanında askeri bir teyyare ile fiilen harekata katılan Sabiha gökçen, burada büyük kahramanlıklar göstermiş ve en büyük madalyanın sahibi olmuştur’’(Ayın Tarihi dergisi-1937) Sabiha Gökçenin göğsüne madalya takılması nedeniyle düzenlenen devlet töreninde, Atatürk te hazır bulunuyordu.. Sabiha Gökçen, yıllar sonra 1992 de devlet televizyonundaki bir programı hayatı sanatı ve eserleri hakkındaki soruları yanıtlarken dersimde kaç köyü yerle bir ettiği, kaç kişi öldürüldüğü yolundaki soruyu yanıtsız bırakıyor, ‘’memleket ve miilet için çalıştık’’ diyerek tevazü gösteriyordu.. 1987 Nokta dergisinde yaptığı roportajda katliamda savunmasız, siahsız kadın, çocuk ve ihtiyarların bombalanmasını, köylerin haritadan silinmesini ‘’insanlık dışı’’ olarak kabul ediyordu.. Türk ordusunun Dersime girerken askeri mühimmat durumu: 310 subay, 8 bin 313 muharip ve gayri muharip er, bin 422 hayvan, 16 at arabası, 63 kamyon, 14 zırhlı keşif aracı, 6 bin 705 piyade tüfeği. 9 Mayıs tarihinde beraberinde 2. Başkan ve Jandarma Genel Komutanı olduğu halde Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Elazığa'a gelerek Pertek'e geçer. 4. Genel Müfettişlik Karargahı'nda yapılacak harekatın esasları kararlaştırıldıktan sonra, Genel Müfettişlik kıtalara 1 numararalı harekat emrini yayınlar. 12 Mayıs tarihinde uçakların da destek verdiği kara harekatının ardından, ağırlıklı olarak Pertek, Munzur, Hozat, Mazgirt, Nazimiye, Ovacık, Çemişgezek, Mameki, Havikpah, Külünk, Zeranik, Xurtmuri, Kansark, Leşkan, Balikan, Bilgeç, Vasil, Ximkös, Kırmızıdağ, Cindo, Sin, Sansark, Şogayik, Beyazdağ, Türüşmek, Kandilbaba, Xaçik, Pokir, Kirenko, Kanisor, Laç, bölgelerinde katliamlara girişilir. Karadan ulaşılabilen köyler yakılırken, Diyarbakır'dan Elazığ'a getirilen uçaklarla köyler bombalanır. Ele geçirilen köyler askerlerce bir daha yerleşime açılmasın diye yakılır. Hayvanlara el konulur. Kurtulmak için yüksek tepe ve dağlarda mağaralara saklanan ve aralarında kadın-çocukların bulunduğu yüzlerce kişi, mağaralarda ateşe verilir, yada girilemeyen mağaraların önü betonla kapatılır. Yakalanan ve aralarında kadın ve çocukların olduğu binlerce kişi önce Dersim merkezde toplanır. Daha sonra sürgüne gönderilir. DERSIM KATLIAMI ICIMIZDE KANIYAN BIR CIBANDIR.................. ENEL-HAQ |
|
|
|
|
|
#25 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
Seyit Riza`nin, donemin fasist iktidari tarafindan idam edilmesi,
Sey Riza Pile Desimi Seyit Riza Dersim Lideri Dogum: 1862 Dersim idam:1937 elazig "Seyit Rizayi Meydana cikardik. Hava soguktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Riza Meydan insan doluymus gibi, sessizlige ve bosluga hitabetti. -Evladi Kervelayme, Be gunayime, Ayvo Zulumo, Cinayeto. (Evlad-i Kerbelayiz, gunahsiziz, ayiptir, zulumdur, cinayettir.) dedi.Benim tuylerim diken diken oldu. Bu yasli adam rap - rap yurudu. Cingeneyi itti. Ipi boynuna gecirdi. Sandalyeye ayagiyla tekme vurdu. Infazi yapti." İhsan Sabri Çağlayangil’in Anıları "Atatürk gelmeden Seyit Rıza idam edilecekti" Tanju Cılızoğlu …………… Yıl 1937 Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü emniyet müdürlerinden, birgün beni çağırdı: "Atatürk Diyarbakırda, Singeç köprüsünü açmaya gidecek dedi. O tarihte Seyit Rıza, Dersimin Kürt lideri. Aynı zamanda Peygamber sülalesinden geliyor kendisi. Seyit Rıza’nın bir de dini vasfı var. Fırat, Şeytan köprüsü (1) denen mevkide dört metreye kadar daralır. Derinliği de deniz gibidir. 17 metre olur. Burada bir köprü yapmışlar, Köprünün başında bir karakol, Karakolda da 33 askerimiz var. Askerlerin başında İsmail Haki adinda bir yedek tegmen. Yani ihtiyat Mulazim. Köprüye Dersimliler bir baskın düzenliyor. Baskında karakol yakılıyor ve 33 askerimizde şehit ediliyor. İşte bu olay Dersim isyanının başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor. "bu meseleyi kökünden hallediniz" diye. Elazığ’da o dönem Muffetişi Umum-i Abdurahman Doğan paşa var.(2) Malatya Emniyet müdürlüğünden bir buçuk ay kadar önce Ankara’ya tayin edilmiştim. Vali İbrahim Etem Akıncı, şovalye çeteci bir adam. Demirci efe ile birlikte kurtulus savaşında çete kurmuş biri. Vali vekalete şifre çekmiş. "emniyet müdürüm Ankara’ya tayin edildi, biz Elazığa gidip Dersim harekatını birlikte görmek istiyoruz" diye. O zaman bu isyan olayı ile ilgili türlü rivayetler var. Uzatmayalım biz Ankara’dan müsaade istihsal, vali Akıncı ile birlikte Elazığ'a varıyoruz. Müffetişi umumi Abdurrahman paşanın misafiri oluyoruz. İsteğimizi kendisine anlatıyoruz! Dersim harekatını incelemek istiyoruz. Paşa bize "iyi ki geldiniz, bende yarin orada bir mevkiye gideceğim. Onbeş gün once tercüman aracılığıyla aşiretlerle konuştum. Kendilerine aşiretlerin başı olan kişileri teslim ederseniz harekatı durduracağız, barış yapacağız dedim. Yarın da son gün. Gideceğimiz mevki biraz tehlikeli. Ne olacağı belli olmaz. İsterseniz sizide alabilirim" dedi. Yemek yedik. Zeytinyağlı sıcak bir yemek. Ben alışkın değildim. Hastalandım. Ateşim 38. Ama olayı kaçırmak istemiyorum. Hasta hasta önceden belirlenen harekat sahasına varmak için yola çıktık. Önümüzde ve arkamızda birer kamyon. Biz ortadayız. Kamyonun birinde askerler var. Diğerinde fırından yeni çıkmış sıcak ekmekler. Yollar devriye dolu. Devriyeler mevzilenmiş. Bu arada devriyeler bize ateş açtı. Önlendi. Gelecegimiz yere geldik. Yüksek bir yerden asağıya indik. İndigimiz yere silahlı askerler dizildi. Abdurrahman Paşa muhtemel bir pusuya karşı önlemler aldırmıştı. Benim yanımda fotoğraf makinası var. Bir süre bekledik. Ortalarda kimseler yok. Bağırıp çağırdık bir tercüman çıktı ortaya. Abdurrahman Paşa: -Geldiniz mi, dedi. -Geldik, dediler. Ortaya göğsü bağrı açık, uzun boylu levent adamlar çıktı. Abdurrahman paşa gelenlere çuvallarla ekmeği dağıttı. Açtılar. Hemen ekmekleri kırıp yemeğe başladılar. Kalanları koyunlarina soktular. Paşa onlara sordu: -Listede yazılı olanları getirecek misiniz? -Uç kişi hariç on iki kişiyi getireceğiz dediler. Abdurrahman Paşa: "olmaz" dedi. Onlar da son derece kararlı bir biçimde: -Paşam ne edek, olmazsa olmaz dediler. Asiler dağlara sığınmışlar. Bir mavzerle bir alayı durdurur. Paşa onlara biraz sert: "Devletle baş edemezsiniz"! dedi. Ve ekledi. -Niçin teslim etmiyorsunuz? İçlerinden en uzun boylu olanı öne çıktı: -Bir kadının tek kocası olur. Şimdi siz hükümetsiniz. Askeriniz var. Bugün buradasınız. Şunları size veririz, alır gidersiniz... Biz yarin yine onların eline kalırız. Bunlar, bu ağalar bizim kulumuzu aittirler. Siz Dersim'e giremiyorsunuz. Jandarmanızı sokamıyorsunuz... Abdurrahman Paşa durdu. Düşündu. Sonra tercümana şunları söyledi: -Ben Kastamonuluyum. Kastamonu’nun tarihini bilir misiniz? Şehrin ortasında bir nehir akar. Etraf birdenbire dağ gibi meyillenir. Vaktiyle bir tarafında Kastlar, öte tarafında tumanlar varmış. Şehri bunlar kurmuş. Bunun için "KASTUMAN" demişler. Kelime zamanla Kastamonu olmuş. Sizin aşiretinizde bu gun "DEMENAN". Siz benim akrabamsınız. Atalarımız bir yerde buluşurlar. Yapmayın. Size onbeş gün daha izin vereyim. Gidin ve onbeşgün sonra bu listedekileri getirin" dedi O listede Seyit Rıza da var. Ve teslim etmeyecekleri üç kisiden biri de Seyit Rıza. Bende bu olayın resimlerini çektim. Erkan-i Harp, Kurmay Albay Neşet bey, Çanakkale valisi olduğumda, bu zatı Çanakkale gornizon kumandanı olarak buldum. Asilerle konuşmaktan döndüğümüzde Neşat Albay bize: "Bu işleri hep Seyit Rıza yapıyor, Seyit Rıza Peygamber sülalesinden değil. Kendisine Kuçükken hastalık gelmis. Ailesine demişler ki, bunu kundağıyla kiliseye götürün bırakın, sabahleyin alın bir şeyi kalmaz. (3) Denileni yapmışlar. Bırakıp sabahleyin almışlar. Rivayete gore çocuklar değişmiş". Neşat Paşa iddia ediyorki Seyit Rıza peygamber sülalesinden değil. Seyit Rıza büyümüş. Şeytan köprüsünu yıkmış. Dini lider olmuş. Kürtlerin başına geçmiş. Dersim isyanını idare ediyormuş. Bu olaylardan sonra Ankara’ya döndüm. Onbes günlük ikinci müddet bitmiş, Abdurrahman Paşaya listedekileri teslim etmemişler. Aradan aylar gecti. Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İste bu sırada Ataturk Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Elazığ'a da gelecek karayoluyla Singeç köprüsüne geçecek. Emniyet genel müdürü Şükrü Sökmensuer bey bana diyordu ki "Atatürk Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Dersim harekati bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığa dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Buna meydan vermeyelim". 1937 yılında resmi tatil günü cumartesi öğleden sonra, Atatürk pazartesi günü Elazığ'a gelecek. Bizden istenilen "asılacak asılsın" ve Atatürk'ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun. O dönemde Elazığ valisi Şefik Bey, Savcı Hatemi Senihi bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim bey, Savcı yardımcısı arkadaşım, Şükrü Sökmensuer, "Emniyet Genel Müdürlüğünün siyasi şubesinden, sivillerden istediğini yanına al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait" dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığa vardım. Emniyet Müdürü İbrahim beye gittim. Savcı için "kuraldışı bir şey yapmaz, mümkun değil " dedi. Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bana bu konuda hükümetten de şifre aldığını, ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde sonuç almanın mümkün olmadığını bildirdi. Ve ekledi. "ben de mahkemeleri etkileyemem". Oysaki biz Atatürk gelmeden önce mahkemenin kararını vermesini ve gereğinin yapılmasını, Atatürk geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim. Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana "sen valiye söyle, savcı gitsin, rapor alsın. Ben senin istediğini yaparım" dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakiminin evine gittim. Gittiğimde hakim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldu. Devir CHP devri. Herkes çekiniyor. Hakim bana: "Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar kararı veririz. Salı günü de idam hukümlerini yerine getiririz" dedi. O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yoktu. Abdurrahman paşa sıkı yönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek kişi idi. O da "Yukarıdaki karar tasdik olunur" demiş basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya "Abdurrahman Paşanın idami" diye yazsanız kendisi idam edilirdi. Hakime dedi ki: Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasil olmuyor ki. Hakim "Başkaca bir şey yapılamaz" diyerek kestirdi attı. Bende kendisine sordum: -Sizin saat beşten sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu? -Oooo, çok oluyor cevabını verdi. -Eee sonradan beş saat ihlal ediyorsunuz da, baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. -Elektrikler kesiliyor dedi, hakim. Ona çare bulduk. Otomobil farlarıyla hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız. Hakim bu defa : Samin yok , dedi Ona da çare bulduk. Samin de getiririz. -Kaç kişi asılacak? -Onu karardan önce soyleyemem dedi. Ama ekledi: "Savcı 27 kişinin idamını istedi". -Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım? -Bilmem dedi. Ceza infazi kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu. Gece 12:00 de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık Mahkemenin 72 sanığı vardı. BENİ ASMAYA MI GELDİNİZ? Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi "Peki" dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıkladı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çesitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. İdam "tunne" diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza'yı aldık. Otomobilde benimle polis müdürü İbrahim'in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza Sehpaları görunce durumu anladı. -Asacaksınız; dedi ve bana döndü. "Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin"? Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. -Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz, dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız'ın idami bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti. -Evladi Kerbelayimi, Be gunayimi, Ayibo Zulimo, Cinayeta. (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir.) dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazı yaptı |
|
|
|
|
|
#26 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
Ataturk Dersim Planini Cizmisti,
Manevi Kizi Sabiha`yi Bomba ile gondermisti, Insanlari Agillarda yaktirmisti, Savunmasiz insanlari katletmisti, Olu Kadina Tecavuz Ettirmisti, Cocuklari Sunguye Takmisti, Ana Rahmindeki Bebekleri Agaca Cakmisti, Dersimde Canli Kimse Kalmasin Emrini Vermisti. Hile Yalanlarla Inonu`ye mal Edilmisti, Celal Bayara Devretmisti, Yapilan Katliam Kendisinden Sorulmustu, Plan Proje Istedikleri Gibi Tutmustu. Dersim katliamin bas sorumlusu Ataturk`tur..... |
|
|
|
|
|
#27 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
DERSIM KATLIAMINDA,
ATATURK`UN HASTA YATAGINDA OLDUGUNU, VE DERSIM KATLIAMI ILE ILGISININ OLMADIGINI SAVUNANLARIN SURATINA, BU YAZI IYI BIR SAMAR OLACAKTIR. Sabiha Gokcen Ataturkler Bir Omur Anilari Kaleme Alan Oktay Verel 2. Basim Altin Kitaplar 1996 Istanbul Sayfa 111-126 BİR KUTSAL GÖREV, BIR KUTSAL HEYECAN Dersim Harekâtı ve Namusumu Koruyacak Silah! Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal... Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu.. ESKİŞEHİR ASKERİ TAYYARE OKULU'NDA EĞİTİM İKİ YILDI. ATATURK'ÜN DE DEDİĞİ GİBİ BURADA HEM ASKERİ DİSİPLİN EGEMENDİ, HEM DE HAVACILIK DİSİPLİNİ.. BU İKİSİNİ BİRDEN BENİMSEYENLER ÇOK ÇABUK ORTADAN SİLİNİP GİDİYOR. LARDI. Nüveyre öğretmen ile Hatice Bacı benim en büyük destekleyicim idi.. Okuldan dönüşte zor bir gün geçirdiğimi bildikleri içjn önce istirahatıma, sonra beslenmeme dikkat ediyorlar, bütün bunlar yerine getirilince de çalışma masasına çağırıyorlardı. Tabii, nazari derslere geceleri de evde devam etmeye mecburdum. Bana burada da özel bir uçak tahsis edilmişti. Öğretmenim yine Muhittin hoca idi. Çok akıllı, çok bilgili, çok ta sabırlı bir insandı Muhittin Hoca.. Uçuşta «postalar» diye tabir edilen gruplar vardı. Yani, bir öğretmen üç dört öğrenci alır, bunlara uçuşu öğretirdi. Bir öğrenci günde en çok bir buçuk saat kadar uçabiliyordu. Oysa, ben Muhittin hocanın tek öğrencisi olduğumdan diğerlerinden daha çok uçmak, daha çok deney sahibi olmak şansına sahiptim. Burada ilk bakışta bana «iltimas» yapıldığı fikri doğabilir. Bu fikre kesinlikle ka-pılmamanızı rica ederim. Çünkü Atatürk, çok zamanlar kendisi için bile ayrıcalık gösterilmemesini söylemişti, bunu yapanları huzurundan ve çevresinden uzaklaştırmıştı. Evet, Muhittin Hoca'nın tek öğrencisiydim, benim için özel bir de uçak yapılmıştı ama, bunun bir nedeni vardı.. Benim uçağımla başkası uçamıyordu! Boyum kısa olu-duğundan uçağın pedallarına özel ekler yapılmıştı. Bunlar yerlerine iyice oturtulduğundan uçağı benden başkasının kullanabilme olanağı yoktu. Pedalları söküp takmak mümkün değildi. İşte benim şansım da bu idi. Belki de hayatta biraz kısa boylu olmam ilk kez işe yaramıştı. Uçuş sürem fazla olduğu için de okuldaki bu uçuş dönemi programımı diğer arkadaşlarımdan daha önce bitirerek «yalnız uçuşÂ» brövemi aldım. Brövemi aldığım günün ertesinde Eskişehir Birinci Tayyare alayına verildim. Orada da sabahları uçuş yapıyor, öğleden sonra daha bir üst düzeyde okulda derslere devam ediyordum. Birinci Tayyare Alayı'nın ikinci bölüğünde görev yapıyordum. Bu görevler savaş uçakları ile yapılıyordu. Örneğin keşif filo uçuşu ve atışlar gibi. O tarihte alayda Brege (19 - 7) uçakları vardı. Bunlar zamanın bombardıman uçakları Ben hem bunlarla uçuyordum, hem de Amerika'dan alınan tek ki-.0 Hog avcı uçakları ile göreve gidiyordum. Şunu belirtmeliyim ki, skeri uçaklarla havalanmanın, görev yapmanın, savaşa hazır çakmalarda bulunmanın, bazı harekâta fiilen katılmanın çok daha .yd bir zevki, çok daha ayrı bir heyecanı vardır.. Bunu tadanlar bilir- Alayda ayrıca tabye dersleri de alıyordum. Tam bir subay gibi ye- liştiriliyordum. Bir gün Polonya'dan alınan yine tek kişilik ve yine avcı yçağı olan bir Pezetel'le göreve çıktım. Uzun süre uçtum. İşim bitince inişe geçtim. İşte ne olduysa o sırada oldu. Uçak ters donuverdi. Hem de oldukça sert bir şekilde sırtüstü yere yapıştı!.. Buna havacılıkta «kapotaj oldu» denir.. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Oysa Pe-zetel'ler o yıllarda bu gibi kazaları çokça yapıyorlardı. Nitekim bir süre geçince bunlarla uçmak yasaklanmıştı. Evet, ne diyordum? Neye uğradığımı anlayamamıştım.. Bu sert ters dönüşten fena halde hırpalanmıştım. Birden ortalık mezar karanlığına bürünüverdi. Ne oluyorduk? Bu karanlık da neyin nesi idi? Etrafımda birtakım heyecanlı sesler, aceleci konuşmalar duyuyor fakat hiç kimseyi göremiyordum. Yoksa kör mü olmuştum? Bir de bu felaket de mi gelecekti başıma? Arkadaşlar beni güçlükle çıkardılar uçaktan. «Dur Gökçen..» dediler. «Sakın heyecanlanma!» Bunu söylemek kolaydı.. Nasıl heyecanlan-ınazdım? Nasıl korkmaz, nasıl üzülmezdim? Dünyam kararıyordu.. Ebediyen karanlıkta yaşamaya mahkûm olabilirdim. Böyle bir körlük yaşamımdaki her şeyin sonu olurdu. Bütün vücudum zangır zangır titriyordu.. Hayır, korkudan değil, üzüntüden.. Doğruca hastaneye götürdüler. Uzunca bir muayeneden geçtim. Sakinleştirci bir iğne yaptılar. Saniye sektirmeden tedaviye aldılar. Korktuğum başıma gelmemişti. Geçici bir körlüktü bu. Bazı uçucularda görülen bir durum. Konuyu derhal Atatürk'e aksettirmişler. O da beni bir uçakla istanbul'a göndermelerini emretmiş. Mevsim yaz olduğundan kendisi Florya deniz evinde hem çalışıyor, hem de istirahat 6%ordu. Gittiğim gün köşkte iki göz hastalıkları profesörünü beni bek-ler durumda buldum. Uzun uzun muayene ettiler. Nihayet içimi ferahlatan, Atatürk'ün de endişelerini yok eden cümleyi çıkardılar ağızlarından : «Geçici bir durumdan başka bir şey değil; sapasağlam maşallah!» Bir akşam üzeri çay içerken Atatürk hayatından son derece memnun şöyle konuştu : «Türk Hava Kurumu ulusal görevini yerine getiriyor, Türk-kuşu'nda gençler artık istikbalin göklerde olduğu inancı içinde yetişiyorlar.. Bir de uçak teknolojisini Türkiye'ye getirebilirsek artık gözüm açık gitmeyecek Gökçen.. Evet, sonunda savaşı bugün için piyade bitirir ama, geleceğin savaşları hep göklerde olacak. Göklere kim egemense savaşı da o kazanacak.. Hatta belki de bugün gördüğümüz en güçlü uçaklar bile o gün birer oyuncak gibi kalacak yeni uçakların, yeni silahların yanında.. Bir ülkeden bir ülkeyi dövebilecek, kendi insanını yitirmeden karşı ülkenin insanını yok edecek silahların yapılmayacağını söyleyebilir misin? Savaş teknolojisi acımasızca ilerliyor.. Biz saldırgan, başkasının toprağında gözü olan bir ulus değiliz. Ama başkasına da verecek bir karış toprağımız yok.. Emperyalizm bizim inançlarımızın, kitabımızın, dışında kalan bir konudur. Böyle olmasına rağmen, memleketimizi, toprak bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumak için her gün savaş olacakmış gibi ordumuzu, savaş araçlarımızı ve gereçlerini hazır bulundurmaya mecburuz.. Düşmanlarımızın Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus emeller henüz bitmiş değildir. Bu bugün için böyleyse, yarın için de böyle olacaktır. Yalnız askeri havacılığın değil, sivil havacılığın da bu savaşlarda önemli rol oynayacağını şimdiden görür gibi oluyorum. Kadınlı erkekli, cesaretinden bir nebze kaybetmemiş bir millet olarak ayakta durmalıyız..» Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu : «Gökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..» «Emredin Paşam!.» «Savaşta nasıl bir görev almak isterdin?» «Uçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..» «Peki ölümden korkmuyor musun?» «Hayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.» Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu : «Ölümden korkmadığından emin misin?» «Eminim Paşam!.» Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak: «Al bakalım şu tabancayı Gökçen..» dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu. «Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.» Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk'ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir «tık» sesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek: «Gökçen..» dedi. «Sen tam bir Türk kızısın..» Sonra devam etti: «Havacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum.. Seni tek başına dış ülkelere göndereceğim uçağınla. Hatta Avusturaîya'ya..» 1937 yılı ilkbaharında bir sabah görev uçuşundan döndüğümde bölük arkadaşlarımda sevinçli bir heyecan gördüm. Bunun nedenini sorduğumda hiçbiri kesin bir yanıt vermediler. Ancak tüm konuşmalardan ve faaliyetlerden önemli bir şeylerin olduğunu anlamak mümkündü. Sonunda kendisini yakın bulduğum bir subay arkadaşı köşeye sıkıştırarak: «Ben de sizden biri değil miyim? Ben de sizler gibi eğitim görüyor, uçmuyor muyum? Beni bir düşman gibi görerek sır vermek istemeyişinizin sebebi nedir Allah aşkına?» diye sor-' dum. O bu soruma şu yanıtı verdi: »Elbette bizden birisin Gökçen.. Ancak emir var. Bu konuda konuşulmayacak. Sanırım sabah erkenden gidiyoruz. Bir harekâta katılacağız..» »Bir harekâta mı?» «Evet..» «Nerede?» «Dersim'de! Burada küçük bir başkaldırma varmış. Bunu bastırmak için kafi emir aldık..» Öğreneceğimi öğrenmiştim. Görünüşe bakılırsa beni Dersim harekâtının dışında tutuyorlardı. Hemen bölük komutanımızın odasına koştum. «Komutanım..» dedim, «Ben de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..» Komutan bir süre yül züme baktıktan sonra: «Senin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..» dedi; «Alay komutanı emir verirse gidebilirsin..» Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak. Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: «Gökçen, bu önemli bir harekâttır..» dedi; «Ve sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk'ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..» DEVAMI GELECEK, |
|
|
|
|
|
#28 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.1 Ankara'ya bizzat giderek durumu Atatürk'e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara'ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek :
«Niçin geldiğini biliyorum Gökçen..» dedi. «Ama bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.» Düşünmeden yanıt verdim : «O silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..» Yüzünde bir ışık yanıp söndü : «Peki..» dedi. «Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak'a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?» Ona şu yanıtı verdim : «Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..» Sözlerim Atatürk'ü çok duygulandırmıştı : «O halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..» dedi. «Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!» Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson'u uzatarak şunları söyledi : «Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!» Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da silahı öptüm : »Paşam..» dedim, «Bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.» Burada, yeri gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim.. Atatürk'le zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana bir Simitvesson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli olamıyor, isabet kaydedemiyordum. Bir gün kendi tabancası ile isabetli atışlar yaptım ve her seferinde hedefi vurdum. Bunu görünce: «Senin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin..» İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah gidilecekti. Atatürk, Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi Çakmakla temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için iki defa benzin ikmali yapıyorlardı. İlk ikmal Ankara, ikincisi ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim. Onlara Ankara'dan katılacaktım. Durum komutana bildirildi. O gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bazı konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına : Â«İşte yine Türk kızına görev düştü..» dedi. «Bizim Gökçen uçağı ile Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız değil bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim harekâtına katılacak.. Haydi şimdi sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah erkenden kalkacaksın..» İzin isteyip odama çıktım. Işığr söndürüp yatağıma yattım. Ellerimi yaşımın arkasına kenetleyip düşünmeye başladım. Tavanda savaş alanları görür gibi oluyordum. Bu isyan hareketinin nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kurban edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema filmi gibi geçiyordu.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım. Gözlerimi açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı: «Haydi çocuğum, vakit geldi!.» dedi. Kısa sürede hazırlanarak hareket ettik. Atatürk'te benimle birlikte geliyordu havaalanına. Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık desem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi.. Hayır yanlış söylüyorum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de bu işin sonunda benim dönmeme ihtimalimi düşünüyordu. Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında görünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamaya gelişi mo-rellerini yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı. Küçük savaş anıları anlattı. «Bakın..» dedi. «Gökçen de sizinle beraber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz..» Bizler de Ata'nın ellerini öperek uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde Ankara'dan havalandık.. Atatürk uçaklar tamamen gözden kay-boluncaya kadar alanda kalarak bizleri izledi.. 1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik alanına indik. Karargâhımız orası idi. Harekâtı Diyarbakır Alay Komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o tarihte ordu müfettişi olarak orada bulunan paşa ile eşi beni karşılamaya gelmişlerdi.. Harekâta katılan tek genç kız bendim. Üstelik de bunu bir havacı olarak yapıyordum. Bu nedenle paşalar beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere kadar Dersim'deki olaylar üzerinde duruldu. Üst rütbeli subayların hepsi aynı kanıda idiler: «Bu ayaklanmayı çok küçük bir topluluk kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek, bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi yeniden büyük bir tehlikenin içine atarak parçalamanın yollarını aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi kötü ve çirkin emellerine erişmek!.» Buna hiç kimse uzak kalamazdı kuşkusuz. Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırlarını kanı ile çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti.. Biz havacılar olarak olayı kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu arkadaşlarımıza söylüyorduk. Karacıların da yüzlerinde, gözlerinde aynı inanç, aynı iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla göğüs göğüse savaşmışlar, bir büyük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı. Şehitlerimizin kani hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu.. İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak, Türküm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla? Peki, şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de aldatılmış zavallı bir grup silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere yöneliyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu soruya anlamlı bir yanıt verebilmek mümkün değildi. Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve dışarda uyu-, muyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, yapanların da en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla hoşgörüsü yoktu.. Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal.. Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır! Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse izin veremezdi. Vermedi de.. Oralarda sabah erken oluyordu. Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu. Son sözü şu oldu : «Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanıbaşınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı?» Hep birlikte başarı dileklerine «sağol!» dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir keşifdi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu verdik. Yapılan görev sağlıklıydı. Komutan hayatından memnun bir şekilde gülümseyerek : «Gökçen seni kutlarım!» dedi. «Tam bir Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık tutacak nitelikte.. Şimdi git, biraz istirahat et.. Daha yapacak çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerilla savaşı vermeye niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan ayrılmayacağız..» Hazırlanan plana göre ben bir gün rasıt, (gözleyici) bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş arılıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım.. O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak oldukça tehlikeliydi. Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını öğretmenlerimiz çalıştırmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmaya çalışmamız gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada uçağımızın tekerlerini yerden kestik. Belirli bir yere kadar gittikten sonra her birimize verilen bölgeyi tarayarak görevi yerine getirecektik. DEVAMI GELECEK. |
|
|
|
|
|
#29 |
|
...
Üye No: 2175
Mesajlar: 511
Thanks: 1193
Thanked 840 Times in 368 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 5
REP Seviyesi :
![]() |
Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum. Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri yerine getirdiğimiz için memnunduk ama, hava giderek daha da bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam edebilirdik? Bir ara rasıtım sigara paketine bir şeyler yazarak bana uzattı. Şunları yazmıştı : «Eğer hava böyle gidecek olursa paraşütle atlamak için hazırlanalım!» Belki bunu yaz-makta hakkı vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu bölgeydi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde öl-dürmeleri işten bile değildi. Atatürk'ün gözleri hâlâ kulaklarımda çın-: lıyordu: «Sana kendi silahımı vereceğim Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez içi doludur, dikkatli ol., umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya kar-şındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!»
Elbette çekinmeyecektim.. Hava koşulları durumumuzun hiç de parlak olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak da o zamanların ilkel uçaklarından biriydi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine ola-nak yoktu. Arkadaşlarımın hakkı vardı. Düşerek parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp bir çıkış yolu aramamız en doğru hareket olacaktı. Ancak önce de belirttiğim gibi, ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk. Bizi kolay kolay ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa, daha yaşamamız gerekliydi. Yapacak çok işimiz vardı. Bir avuç havacıydık buralarda.. İşin bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada Kalabilecek kapasitede oluşu idi. Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz gerekiyordu. Ne yapmalıydık? Birden bulutların arasında bir ışık belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmaya başladım. Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı ama, biz nerede olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine düşebilirdik.. Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı : «Yirmi dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!» İkimiz de derin bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere çelik kanatlarımızla yükselebilecektik.. Evet, tam yirmi dakika sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar olmak üzere herkes merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah Paşa ile i eşi, uçağımız yere iner inmez bize doğru koştular.. Abdullah Paşa : «Çok şükür sizler de sağ salim dönebildiniz..» dedi. «Sizden önce bir uçağımız daha döndü. Uçak pilotu Teğmen Vahit yaralanmış. Onu hemen hastaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi atlatacak.. Şimdi sıra üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet almadıysa yakıtsızlıktan zorunlu inişe geçebilir.. Bu havada yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini yaşatacaklarını sanmam..» Bütün bunları çok büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah Paşa.. Eşinin gözlerine baktım. Dolu dolu olmuştu. İyi bir asker karısı olduğu halde, böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi. Onu teselli etmeye çalıştım : «Şayet şehit düşerlerse, bu onlar için en kutsal bir ölüm tarzı olacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz..» Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü: «Haklısın Gökçen..» dedi. «Bir şerefli ölüm olur bu. Ama insan dayanamıyor nedense..» Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belasız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten, konuşmaktan kaçınıyorduk. Sadece Abdullah Paşa tam bir asker gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin garip tarafı o her şeyi açık açık söylerken, bizim içimize en ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm harekâta katılanlara egemen olmuştu. Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım : «Döndüler! Geliyorlar!. Geliyorlar!.» Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.. Görülecek bir manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar. Çok geçmeden bölükçe doğru hastaneye gittik. Yaralı arkadaşımız Teğmen Vahit'i ziyarete.. O da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti. Bizi görür görmez ilk sorusu şu oldu : «Bütün arkadaşlar salimen dönebildiler mi?» Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte.. Vahit teğmenin beni çok duygulandıran bir sözünü yaşam boyu unutamadım. O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız: «Gökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı.. Gazilik payesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.-» Vahit bir süre sonra iyileşerek hastaneden çıktı, kendisine ujray istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok.. O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere ders vermek için çırpınıyordu.. «Beni görev yapma şerefinden yoksun bırakmayın!» diye çok direndi ama, komutan geleceği açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde ısrar etti.. Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte. Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara'ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyiedi: <Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yanlız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeye-cektir. Türkiye Cumhuriyeti'ne, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz. Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir mem-lekettir.. Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır. Bizim ne bir başkasının bir karış top. rağında gözümüz vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu şu vesile ile bir kere daha dünyaya du-yurmak isterim.. Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür.. Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya, kahrolmaya mahkumdur..» Alinti; Fasizim Doktugu Kan`da Bogulacaktir, Sizler Sadece Birer Savas Suclusu Olarak Tarihe Gecmiyeceksiniz, Ayni Zamanda Insanlik Dusmani Olarakta Tarihe Gececeksiniz, BIZLER YUKARIDA ANLATTIGINIZ KATLIAMIN BUTUN GERCEKLERINI BILIYORUZ, LAKIN ICIMIZDEKI DUSKUNLER, IHANETCILER, ISBIRLIKCILER, VEDE KILIKTAN KILIGA GIREREK ICIMIZE SIZANLAR, GERCEKLERI KARANLIKLARA GOMMEK ISTEMEKTEDIRLER VE SIZ INSANLIK DUSMANLARI YAPTIGINIZ KATLIAMLARLA OVUNURKEN, BU INSANLIK SUCUNU ORTBAS ETMEK ISTIYEN SAVUNUCULARINIZIN KAFALARINI KUMA GOMMELERI GEREKIR AMA NAFILE, HIC BIR GUC KARANLIKLARIN AYDINLIGA CIKMASINI ENGELLEMEYE GUCU GITMIYECEKTIR, HIC BIR SUC CEZASIZ KALMIYACAKTIR. ENEL-HAQ |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Baslatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Dersim 38 | KAMO | Video | 4 | 12-24-2008 17:06 |
| resimlerle eski istanbul... | GUNDÎ | Fotoğraf | 2 | 08-22-2008 19:23 |
| Hadi sevdiğimizi haykıralım türkülerle, resimlerle sözlerle | - Esengül - | Oyunlar | 12 | 07-19-2008 06:30 |
| Dersim Fıkrası | _MunzuR_ | Fıkra | 0 | 07-16-2008 22:24 |
| Dersim İsyanı | cetin aktas | Alevilik Araştırmaları | 0 | 06-04-2008 01:15 |
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||