![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Tarihi Alevilik Tarihine dair paylaşımların yapılacağı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
|
Şah İsmail Hatayi (Bir Ulunun Doğuşu) 1 Şah İsmail Safevi (Hatayi) ile ilgili bir yazı yazacağımı aslında Ağustos 2008’de yazdığım “Alevilik NasılBaltalanıyor?” isimli yazımda bildirmiş, fakat bu arada Şah Hatayi ile ilgili şaibeler içeren bir kitaptan bahsedildiğiniöğrenmiştim, bu yüzden bu kitabı okuyuncaya kadar, yazmamaya, bu kitabı elde edip okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Bir süre önce ısmarladığım bu kitap elime geçti, okudum ve gördüm ki aslında onu okumadan da yazsaydım içerik yine aşağıdaki gibi olurdu: Şah İsmail tarihte eşi ender görülebilecek kişiliklerden birisidir. Sıra dışı bir çocukluk, sıra dışı bir gençlik (oysa onun gençlik dönemi bugünün çocukluk dönemidir) yaşamış, müthiş bir karizmaya sahip olduğu o dönemde onunla konuşanların anılarında açıkça belirtilmiş ve cesareti, gücü, bilgisi herkesi etkilemiş bir kişiliktir. Bu konuya önce Safevilerin geçmişine kısa bir göz atmakla giriş yapmak daha doğru olacaktır. Safevi tarihiyle ilgili yazanların herşeyden önce, onların belli bir tarihten önce sünni olduklarını, birçoğu onların aslen kürt kökenli olduklarını, diğer, daha çok resmi ideolojiden yana konuşan büyük bir kesimin türk kökenli olduklarını söyledikleri değişik kaynaklarda mevcuttur. Ancak bana göre (bu benim inancımdır) onlar seyiddirler. Her ne kadar Firuz Şah Sincar’lı bir kürt yada türkmen olarak değişik kaynaklarda anlatılsa da, yaşamları, yaptıkları, hizmetleri ve duruşları, yine sonradan kendilerine kızılbaş denen insanların bağlılıkları da gösteriyor ki, onlar seyiddirler. Bazı kaynaklarda geçen belli bir tarihten önceki sünniliklerine gelince, bu da bir cümleyle bir doğruymuş gibi yazılır ve hiçbir kaynağa delilleriyle dayandırılmaz. Kaldı ki, öyle olsa bile, bu onların YOLa kattıklarına ve hizmetlerine bakıldığında, zerre kadar bir eksiklik de getirmez. Konuyu uzatmamak için Şeyh Safi’ye (Safiyüddin) kadarki gelişe pek değinmeyeceğim, çünkü hemen hemen her kitapta bunlarla ilgili kısımları bulmak mümkün. Kaldı ki bu yazının amacı kaynaklarda sunulan donuk tarihi, bütün donukluğuyla burdan tekrar etmek değildir. Bu yazının amacı, bir anlamda Şah Hatayi’yi doğru anlamak için biraz eleştirel bir yaklaşımla doğruyu ön plana çıkaran bir anlatım sunmaktır. Bilgimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce... Şeyh Safi (yada Şeyh Safiyüddin) döneminde Erdebil Tekke’sinin ününün iyice arttığını ve Şeyh Safi’nin ününün büyük bir alana yayıldığını görüyoruz. Zaten ileride Hatayi’nin kurduğu devletin ismini Safevi koymasının bir anlamı olsa gerek. Şeyh Safi Cengiz Oğulları’nın bile saygı duyduğu, sözünden dışarı çıkmadığı söylenen bir şahsiyet! Bir defa bu bile tek başına çok önemli bir nokta! Ağzından kazara çıkan bir sözün bile mutlaka yerine getirilmesinde kararlı olup, bundan kesinlikle dönmeyen padişahlar bile saygı duyuyor. Öylesi bir zamanda, böylesi bir etkiye ve yetkiye sahip olmak için, büyük bir bağlılık gerekiyor ki, bunun için de bağlanılan kişide var olması gereken çok önemli bir kutsiyet ve bilgi birikimi gerektiriyor. Tarih yazanlar işin bu kısmına pek değinmemişlerdir. Mesela yine O’nun döneminde küçük Asya’dan sadece bir yoldan, üç ay kadar kısa bir zaman zarfında 13000 kişinin ziyaretine geldiği söylenir. Şeyh Safi döneminde Erdebil, onun bu etkisinden dolayı, zulümden kaçanlar için bir garanti, bir sığınak oldu diye geçer bazı kaynaklarda. Bu etki daha sonra O’nun yerine geçen oğlu Şeyh Sadreddin Musa zamanında da (1334-1392/3) devam etmekle kalmayıp, Safeviler’in etki alanı daha da genişledi. Onun oğlu Şeyh Hoca Ali (Alaaddin Ali) döneminde ise Tekke’nin ünü iyiden iyiye yayılmıştı. Timur Anadolu’dan dönerken yanında götürdüğü, sayısının 30000 civarı olduğu söylenen esirler O’nun isteği üzerine orada serbest bırakılmış, bu insanlar da Tekke’ye candan bağlanmış çoğu geri dönmek yerine orada kalmayı tercih etmiştir. Erdebil ve yöresi yine Timur’un emriyle bir tür dokunulmazlık ve vergiden muaflık kazanmıştır. Bazı tarihçilerin, O’nun zamanına kadar Safevi tekkesi şeyhlerinin hep sünni olduğu, onun zamanında şiiliğe doğru meyletmeye başlanmış olduğu iddiası tutarsız gibi görünen bir iddiadır. Çünkü sünni kökenli bir yapılanma şekline sahip olmayan bu tekke, ilerde Şah İsmail tarafından kurulan kızılbaş bir devlette de Safevi ismi yerine Hoca Ali ismini almalıydı bu durumda! Oysa kızılbaş bir yapıya sahip (burası önemli: şii değil, kızılbaş) devlet kuran Şah İsmail neden Şeyh Safi’nin torunu olmakla övünebilmiş, önce bu noktayı bir düşünmek gerekmez mi? Neden o zaman kızılbaşlığı getiren Hoca Ali dururken, daha gerilerdeki, sünni olduğu iddia edilen Şeyh Safi ismiyle övünmüş, bunu düşündüğümüzde görürüz ki, aslında bu sünni yakıştırması da, alevi zümreleri bir ulu değerinden daha uzaklaştırma çabasına benziyor. İslam aleminde şeyhliğin babadan oğula geçmediğini (aslında kastedilen sünniliktir), ancak Şeyh Safi’den sonra bunun Erdebil Tekkesi’nde değiştirilip, şeyhliğin babadan oğula geçen bir hale getirildiğini de iddia ediyorlar. Oysa burdaki Şeyh’in sünnilikle, ve yine bu şeyhliğin de sünnilikteki şeyhlikle bir ilgisi olmadığını değerlendirip, öyle söylemek gerekir. Buna dayanıp, Safevi ailesinin saltanat özentisi olduğu iddialarına dayanak edilmeye çalışılmıştır ki, bunlar daha çok Safevileri cani gibi göstermeye çalışan Aşıkpaşazade ve Hoca Saadettin tarihlerinden kaynaklı yakıştırmalardır, gerçeği yansıtabilme yeteneğinden oldukça uzaktırlar. Ali’den sonra yerine oğlu İbrahim Tekke’nin başına geçti ve 18 yıl hizmet verdi. 1447’de İbrahim Hak’ka yürüyünce, yerine oğlu Cüneyd geçti ve O’nun döneminde Tekke’ye bağlı kızılbaşların etkisi ve sayısı iyiden iyiye artınca ve kendisiyle muhalif olan amcasına Karakoyunlu’lar destek çıkınca Erdebil’den çıkmak zorunda kaldı. Geldiği Sivas şehrinde Osmanlı Padişahı’ndan ikamet izni istedi ve Aşıkpaşazade tarihine göre, Padişah, Cüneyd’in niyetini bildiği(!) için “Bir tahtta iki Padişah olmaz!” diyerek geri çevirdi. Oysa bu Cüneyd’i inancından sıyırıp, O’nu iktidar delisi biri gibi göstermeye çalışan bir yanlı söz, bir küfürdür. Fakat dikkat edilirse Anadolu’nun dörtbir yanında O’na bağlı o kadar çok kızılbaş varken, istenen bu iznin sebebi ve öte taraftan Sultan Murat’ın (2. Murat) kendi açısından neden buna izin vermek istemediği daha doğru anlaşılabilir. Kaldı ki Aşıkpaşazade tarihi Cüneyd’in inanç kimliği açısından istemeden bize önemli bilgiler sunmaktadır: Sivas’tan ayrılan Cüneyd, Karamanoğlu İbrahim Bey’e sığındı. Şimdilik kaydıyla, Şeyh Sadrettin Konevi zaviyesine misafir edildi. Zaviyenin şeyhi Abdüllatif Makdisi ile sık sık sohbet ediyordu. İşte bu sohbetlerin birinde ihtiyatsız davranıp konuyu tartışma zeminine sürükledi: “Kendi mezhep ve kanaatini müdafaya başlamış ve münakaşada mağlup olduğunu gören Cüneyd, Kuran’ı tezyif eder bir tarzda, tecavüzkar bir lisan kullanmış ve başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeytin medhini ihtiva eden ayetlerin Kuran’dan kasten çıkarılmış, onların sonradan uydurulmuş Kuran’ın içine konulmuş olduğunu söylemesi üzerine ...” (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, Sayfa 6, ISBN 975-353-013-7). ... Buradan da görüldüğü gibi Cüneyd bir kızılbaştır ve alevilerin savundukları gerçekleri savunmaktadır; Aşıkpaşazade istemeden de olsa bunu bildirmektedir. Daha Sonra Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begüm’le evlendi ve sonrasında Uzun Hasan’ın desteğiyle yeniden Erdebil’e dönebildi. Sonrasında ise, 1460 yılında girdiği bir savaşta aldığı bir yara sonucu Hak’ka yürüdü. Onun yerine oğlu Haydar geçti, Haydar aynı zamanda Uzun Hasan’ın yeğeniydi ve sonra kızı Alemşah’la (Halime Begüm) evlenerek damadı da oldu. Bu evlilikten üç oğlu dünyaya geldi: Ali Sultan, İsmail ve İbrahim. İsmail, Şeyh Haydar’ın ortanca oğlu olarak miladi 17 Temmuz 1487 tarihinde dünyaya geldi. Babası onun doğumundan yaklaşık bir yıl sonra Temmuz 1488’de Ferruhyesar ve ona yardım eden Akkoyunlu Yakup Bey’in ordularıyla savaşırken, atından düşüp boynunu kırması ve akabinde düşmanları tarafından öldürülmesi sonucu şehit düşmüş, başı kesilip Yakup Bey’e götürülmüş, Yakup’un emriyle Tebriz sokaklarında teşhir amaçlı dolaştırılmış ve bu durum gerçekleştirilirken Ağustos ayının ortalarına gelinmişti. Bunları yapan Sultan Yakup, Şeyh Haydar’ın kayını ve çocuklarının dayısıdır. Bunları okuyucunun unutmaması gerekir. Çünkü ilerde bunlarla savaşan Şah İsmail’i cani gibi gösteren bazı yazılara kanmamak için bunları hatırda tutmak gerek! Şeyh Haydar’ın başsız cesedi ise kızılbaşlar tarafından yıkanıp, Teberistan’da Dehkent denen diyarın Elfendyar köyünde toprağa verildi. (Bu durumdan 22 yıl sonra Şirvan’a saldıran Şah İsmail babasının mezarını açtırdı ve Erdebil’e taşıyıp görkemli bir törenle toprağa verdi.) Daha sonra Sultan Yakup kız kardeşi Halime Begüm’ü ve O’nun çocuklarını, o çağda sağlamlığıyla ünlü İstahr Kalesi’ne kapattı. 1493 yılında Sultan Yakup’un ölmesinin ardından, Akkoyunlular arasında baş gösteren taht kavgalarının sonucu gücünü gösteren Rüstem Bey’in izniyle serbest kalabildiler. Aslında Rüstem Bey bunu fırsat bilip, kızılbaşların desteğini almak amaçlı onları serbest bırakmıştı. Ancak bir yıl sonra kızılbaşların Sultan Ali’ye olan bağlılığından ve etrafında kenetlenmesinden korkan, bunu kendi iktidarı için bir tehlike olarak gören Rüstem Bey, O’nu öldürmek için planlar yapmaya başladı. Bunu anlayan Sultan Ali, tacı kendi başından çıkarıp, o zaman henüz 6 yaşında olan İsmail’in başına koydu ve kendisini öldürmeye kararlı olan Rüstem Bey ve O’nun baş kumandanı İbe Sultan’a karşı mertçe ve büyük bir cesaretle savaşarak sonunda şehit edildi. Sonrasında büyük oğlu Sultan Ali’nin cesedini annesi Alemşah Begüm dergaha getirdi ve bu arada düşmanın eline hem kendisi düşmekten korkuyor, hem de diğer çocuklarını korumak adına büyük bir tedirginlik yaşıyordu. Bunda da haksız sayılmazdı, çünkü Rüstem Bey İsmail ve kardeşinin öldürülmesi için devamlı ferman gönderiyordu. Ancak bu ocağa ve dergaha bağlı olan insanlar özellikle İsmail’i canları pahasına saklıyor, yeri geldiğinde diyardan diyara kaçırıyorlardı. O zamandan sonra Şah İsmail 1499 yılına kadar Gilan’da kaldı. Bu süre Şah İsmail’in büyük bir eğitim süreci haline geldi. Döneminin büyük eğitmenlerinden Kuran ve diğer dini bilgiler, arapça ve farsça gibi diller de dahil olmak üzere, oldukça yoğun bir eğitimden geçmiş, yaşıtları daha çocukluklarını yaşarken, Şah İsmail insan-ı kamil olma yolunda sıra dışı bir eğitim almış, sıra dışı bir birikime sahip olmuş ve o dönemde bile herkese bilgi verebilen, arifler meclisinde muhabbetinden diğer yaşını başını almış ariflerin bile gıda aldığı bir mürşit haline gelmiştir. 1499 yılında Şah İsmail henüz 12 yaşında bir çocuktu oysa! Bu çocuk, çocukluğunu çoktan aşmış, kızılbaşların saygı ve bağlılık duyduğu bir ocağın başındaki kutsal bir zat olarak değer görmüş bir kişilik olarak ilerde Anadolu’dan ta uzak Asya’ya kadar tüm dengeleri alt üst edecek bir kızılbaş devletinin kurucusu ve kızılbaşların padişahı olacaktı.
Hakk'ı görmek diler isen
Suret-i insana bak Arayıp gezme bu halkı Cismin içre câna bak. Noksani Baba |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: |
|
|
#2 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Şah İsmail Hatayi 6 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-2)
Hatayi mahlasıyla yazılmış, gerek şah, gerek can, gerek miskin, gerek kul, gerekse benzeri başka bir ön sıfat eklenmiş, bütün şiirlerin Şah İsmail Safevi’ye ait olduğuna yemin edemem. Ancak ona ait olmayanların da çok olduğunu iddia eden sayın Arslanoğlu’nun kitabından bazı çelişkiler de gördüm onları da paylaşmak istiyorum. (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, ISBN 975-353-013-7). Bu durum bana insan hakları sözleşmesinde “her insan suçlu olduğu ispatlanıncaya kadar, mahsumdur.” maddesini hatırlatıyor. Çünkü biz yıllardır bunlar Şah İsmail’e aittir diye biliyorduk ve o kitabı okuduktan sonra da hala öyle biliyoruz. Nitekim Şah İsmail’e ait olmadıkları iddia edilmiş, lakin ispatlanamamıştır. Yine daha önce vurgu yaptığım Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bütün nefesler o döneme ait orjinal dille yazılmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki, Şah İsmail Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla o ocağın YOL sürücüsüydü, bu nedenle Anadolu’nun dört bir yanından akın akın insanlar ona gidip, niyaz oluyorlardı. Alevi YOL ve erkânını bilenler bilirleri ki, bu cem bağlamak demektir, bu görgü demektir, bu semah demektir, bu gülbeng demektir, bu dua etmek demektir ve bu nefes okumak demektir. Pekiyi bu erenler meclisinin başında oturan, onları, deyimin tam anlamıyla söylemek gerekirse irşad eden Hak Ereni, onlarla nasıl bir iletişim kurmuş? Bunlar Anadolu halk diliyle konuşurken, Şah onlara azeri türkçesiyle mi anlatacaklarını anlatmıştır? Hayır! Bu, anlaşabilmek açısından bu şekil olabilecek birşey değildir. Çünkü arada bir ikrar ve itikat varken, oldukça zayıf bir iletişimle bunun gerçekleştiğini iddia etmek, bence abesle iştigaldir. Hem zaten kökleri yüzyıllara dayanan bir ikrar söz konusuyken, bunu düşünmek de öyle pek mümkün değil. Şah o dönem Anadolu’dan, Osmanlı Padişahı ve Paşaları’nın engellemelerine karşın, kızılbaş ve diğer alevi gruplarının akın akın geldikleri bir ziyaretgahdı. Buna karşın tutup bütün bunları unutup, Şah’ın Hak’ka yürümesinden 11 sene sonra, 1535 yılında Safevi saray hattatlarından Şah Mahmud el-Nuşaburi tarafından kaleme alınan en eski nüsha olan Taşkent nüshasına takılmanın, burda kullanılan dile bakıp, diğer nefeslerin Şah’a ait olmadığını iddia etmenin doğru ve bilimsel olmadığını düşünüyorum. Çünkü Şah Anadolu dillerine de hakim bir padişahdı ve o inanan müminlere o dille nefesler okuyordu. Bu nefesler de o irşad olmuş kızılbaşlar tarafından Anadolu ve Kürdistan bölgelerine taşınıyordu. Siz bu nefeslerin Şah İsmail’e ait olmadığını ispatlamak istiyorsanız, önce bu durumun aksini ispatlamalı, yani Anadolu’ya ve Kürdistan’a Şah’ın nefeslerinin taşınmadığını kanıtlamalısınız. Kaldı ki bugün en batısından en doğusuna kadar Şah Hatayi mahlasıyla yüzyıllardır (öyle bugünki gibi bir sağlam iletişim olmadığı halde) okunan nefesler vardır. Şah İsmail dışında bu nefeslere sahip başka bir Hatayi yada Hatayi’ler olsaydı, o Hatayi’nin yada Hatayi’lerin de en az Şah İsmail kadar herkes tarafından iyi bilinen kendi başına bir eren yada erenler olarak bilinmesi gerekmez miydi? Şah İsmail nefeslerinin bulunduğu ikinci ve üçüncü nüshalar Paris Millet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Mesela üçüncü nüshada bir de farsça bir nefes (gazel) bulunmaktadır. Dördüncüsü Britanya Müzesi’nde bulunmaktadır. Beşincisi İran Müzesi’nde bulunmaktadır ve 1613 yılında Şah Abbas döneminde, Eyşi adında bir hattata altın suyla yazdırılmıştır ve amacı Şeyh Safi vakfiyesine kazandırmak olmuştur. Bunu Şah Abbas kitabın önsözünde, gene ancak padişah da olsa bir kızılbaşda var olan Ali YOLuna bağlılığı anlatan aslı farsça olan şu sözlerle dile getirmiştir: “Hazreti Ali b. Ebu Talib aleyhiselam eşiğinin köpeği Abbas Safevi bu kitabı Şah Sefi rahmetullahın mübarek türbesine vakıf etti ki isteyen alıp okusun. Bir koşulla ki kitabı türbe dışına çıkarmasın. Her kimse bu kuralı çiğnerse Hüseyin aleyhiselamın kanını dökenlere yardımcı olmuş sayılacaktır.” Ancak sonra bu yazma ordan alınıp İran Milli Müzesi’ne konmuştur. Şah Abbas’a göre bunu yapanlar Hz. Hüseyin’in kanını dökenlere yardım edenlerden oluyor. Altıncı nüsha ise beşincinin kopyası olan Erdebil Darü’l İrşad Yazması’dır. Yedincisi Vatikan Apostol Kütüphanesi’nde bulunan 17. yy.da yazıldığı bilinen bir nüshadır. Sekizincisi Mezarı Şerif Bahtar Müzesi’nde bulunan, yazmaların en kapsamlılarından kabul edilen, eski dil özelliklerini koruyan ve 17. yy. başlarında, yani 1615 yılından önceki bir tarihte yazılan bir nüshadır; çünkü bunu oluşturan hattat Mir İmadettin Kazvini 1552-1615 yılları arasında yaşamıştır. Dokuzuncusu İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunan yazmadır. Onuncusu Berlin Kitaplığı Doğu Yazmaları Bölümü’nde bulunan ve 1666 yılında yazıldığına dair tarih düşülmüş olan bir yazmadır. Onbirincisi Tahran Eski Şahenşah Kütüphanesi kayıtları arasında gösterilen Tahran Yazması olarak bilinen 1677 tarihli bir yazmadır. Onikincisi Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması diye bilinen 1545 tarihli yazmadır. Bu nüshada diğer nüshalarda bulunmayan şiirlere de yer verilmiştir. (Bunları okuyucu lütfen dikkatli okusun!) Onüçüncüsü ise daha yeni sayılabilecek hicri 1237 (miladi 1821) tarihini gösteren bir nüsha. Ondördüncüsü Azerbaycan Yazmalar Fonu’nda bulunan ve 17. yy.a ait nüshanın kopyası olan bir yazmadır. Ancak bu nüshalar arasındaki dönem farklarıyla, aynı şiirlerin dillerinde de değişiklikler olduğu biliniyor. Daha önce de vurgu yaptığım, sayın Arslanoğlu’nun, Taşkent Nüshası’nda bulunan nefeslerin divan edebiyatı ürünü olması, dilinin o zamanın azeri türkçesi olması, ancak diğerlerindeki dilin farklarına vurgu yapması, ki hepsi için bu geçerli değildir çünkü diğer nüshaların içinde de sayısı oldukça kabarık azeri türkçesiyle yazılmış ve aruz ölçüsüyle yazılmış nefesler mevcuttur, ki genellikle aynı nefeslerin zamanın dil özelliklerine uyarlanması söz konusudur, diğerlerinin Şah Hatayi İsmail’e ait olmadıklarına delil değildir. Kaldı ki O nefeslerin büyük bir bölümü günümüz türkçesine uyarlanarak da kayıtlara geçebilmiştir. En kapsamlı nüshalardan biri olan ve 1545 tarihini taşıyan Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması başta olmak üzere, büyük çoğunluğu hemen o yüzyılda yada bir sonraki yüzyılın başlarında yazılmıştır. Teknik olarak da bu kadar kısa bir zaman içinde birçok Hatayi’lerin çıkıp nefesler okuyup bunları Tebriz ve benzeri bölgelere taşıyıp Şah İsmail’e mal etmesi mümkün değildir. Bunun bilinçli yapılmış olması ise yalandır ve alevi edeb ve erkanına uymamasından dolayı mümkün değildir. Kitabı okurken yapılan karşı savları üç bölümde değerlendirebildim. 1. Birincisi Şah İsmail’e değilde, mesela Kul Himmet yada Pir Sultan gibi diğer Ulu Ozanlara ait olduğunu bildiğimiz, hiçbir divanda bulunmayan, fakat yazar tarafından da nerden Şah İsmail’e aitmiş gibi söylendiği belirtilmemiş, kaynağı gösterilmemiş olan nefesler. 2. İkincisi Şah İsmail’e ait olduğuna dair nefesin kendisinin de içinde ipuçları bulunduğu halde, Şah İsmail’e ait olmadığı, yada “şüpheliler” diye sınıflandırılmış, yine kaynağı belirtilmemiş nefesler. 3. Üçüncüsü ise gerçekten başkasına ait olduğu halde, mahlası farklı olduğu, yada hiç verilmediği halde içinde Hatayi kelimesi geçen nefesler. Bir de bunların dışında o kitapta bulunan sünni bir duruş sergileyen başka türlü Hatayi mahlaslı şiirlerle de karşılaştım, ki bunlar sünni ve mesela beş vakit namazı öven bir Hatayi portresi çiziyor. Ancak işin ilginç yanı, yine okuduğum hiçbir divanda, böylesi şiirlerle karşılaşmadım. Zaten bu mümkün bile değil. Çünkü bir taraftan mescidi ve zahidin göstermelik namazını yeren Şah İsmail’in, öbür taraftan tutup beş vakit namazı övmesi sağlıklı bir durum değildir, bu nedenle de mümkün değildir. Kim bilir belki de sayın Nejat Birdoğan’ın varlığından bahsettiği gerçek adı “Ömer” olan Hatayi’ye aittir. Birinci türden başlayalım. Burada bazı örnekler vermekle yetineceğim. Çünkü hepsini tek tek buraya almak bu yazının hacmini oldukça artıracak, yüzlerce sayfayı bulacaktır. Mesela vereceğim ilk örnek babamın (İbrahim Aldede’nin) arşivinde de bulunan “İsmail” mahlasıyla söylenen ancak sayın Arslanoğlu’nun kitabında biraz farklı bir biçimde “Şah Hatayi” mahlasıyla yazılmışbir nefes, ki, bu “Anadolu Hatayileri” bölümünde verilmiştir. Yan yana yazıyorum. Dörtlüklerin başında parentez içinde verdiğim numaralar babamın defterindeki dörtlük sırasını göstermektedir. Kitaptan Aynı cem olmuşlar divana karşı Kalbi kallaş naşi olmuş olmamış Halim arzeyledim halden bilene Beyhude halimden bilmiş bilmemiş Gözü çıksın kem bakanın yoluna Meyil verme her insanın kaline İbrahim Aldede’nin defterinden (1) Kırklar cem tutmuş didara karşı Kalbi kara naşi gelmiş gelmemiş Var halini bildir halden bilene Beyhude halinden bilmiş bilmemiş (3) Kör olmuşlar kec bağlarlar yoluna (kec: tuzak. B.A) Dan ederler üstadına pirine Bir baz konsa bir şaşkının koluna Yaban kuşu sanır konmuş konmamış İçer meyin mestanelik suyunu Her nedense öğrenmemiş huyunu Cömert sofrasından alır payını Nâkes nimetini almış almamış Firavunluk etmiş yolundan kalmış İkrardan imandan dininden olmuş Hakikat abdestin almadan ölmüş Kılman cenazesin ölmüş ölmemiş Kaynar aşk kazanı aşı taşmaya Bir kulun yolsuza yolu düşmeye Kabın almış gider kuru çeşmeye Anlamaz ki kabı dolmuş dolmamış İkrar iman yoktur ol Hakk’a asi Odlu topuz yalancının cezası Yetmez menziline yoktur sırası Ha bir baykuş dağda kalmış kalmamış Şah Hatayi’m eyder derdim ziyade Yad ilen içilmez yârsız bu bade Yâr oldur mahşerde şefaat ede Yüze gülücü yar olmuş olmamış (a.g.e s. 493.494) İsmail mahlasıyla yazılmış başka bir örneğe de rahmetli İréne Mélikoff’un “Uyur idik Uyardılar” isimli kitabında rastladım, ki bu günümüzde yine Türkiye’de Pir Sultan mahlasıyla okunmuş olan “Ben Ali’yim Ali Benim” diye bilinen nefesin kendisidir. Oysa bu nefes İsmail mahlasıyla, Ehli Hak inancından olan İran azeri bölgesinden derlenmiş bir nefesdir. Ve ismi Tazekent olan, İréne Mélikoff’un dediğine göre türk olan bir köyden derlenmiştir. Onlar’ın bildirdiğine göre ise bu İsmail Şah Hatayi’nin kendisidir. İsmail’em geldim cihana Yire göğe dolanu menem Bilmeyenler bilsün meni Men Ali’yem Ali menem Bir baz konmuş bir şaşkının koluna Sanarki yabani kuştur konmuş konmamış Bu dörtlük babamın deferinde yok (4) Firavun olmuş da yolundan azmış Terk edip ikrarın varından geçmiş Tarikat evinden abdestsiz göçmüş Kılma cenaze namazın ölmüş ölmemiş (2) Savur aşk kazanın taşıp pişmeye Cevlan yolun yolsuzlara düşmeye Ahmak kabın alır gider kuru çeşmeye Anlamazın kabı dolmuş dolmamış Bu dörtlük de babamın deferinde yok (5) İsmailem derki derdim ziyade Vefasız yar elinden içemem bade Er odur ki burda şefaat ede Yüze gülücü dostum olmuş olmamış Men Hakk’am Hakk’dan gelirem On İki İmam’ın biriyem Çahar köşeyi men alıram Zatı kudret Ali menem (İréne Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, Demos Yayınları 2. Baskı Mart 2009 ISBN: 9944-387-02-9 Sayfa 60-61) Bir başka örnek de Babamın Defteri’nde Pir Sultan mahlasıyla bulunan, ancak Yazar’ın kitabında yine Şah Hatayi mahlasıyla yazılmış ve hiçbir divanda bulunmayan bir nefes. Sadece mahlas dörtlüklerini buraya alıyorum. ... ... Şah Hatayi’m eydür aşk yoldaşına Gaziler inanmayın aş yoldaşına İnanman gaziler kaş yoldaşına Bir özü çürük kaş yoldaşına Seri kurban verin baş yoldaşına Pir Sultan ser verdi sır yoldaşına Gerçeğin nefesi bunda bell’oldu Mudara mundar darda bell’oldu (a.g.e s. 494-495) Yine cemlerde on iki hizmet sahiplerini çağırırken okunan Şah Hatayi’ye ait nefesi de burdan karşılaştırmalı olarak veriyorum. Yukarda olduğu gibi parantez içindeki numaralar Babamın Defteri’ndeki sırayı belirtmektedir. Hak taalâdan nida geldi Pirim sana haber olsun Şahtan bize name geldi Halifeye haber olsun Hak kuluna eyler nazar Dert kalbimde âdem düzer Kallaş gelmiş cemi bozar Gözcüye haber olsun Bu yola giden hacıdır Kırklar Güruhı Naci’dir Mümin müslim bacıdır Çavuşuna haber olsun Mü’mini çektiler meydana Tekbir okudular kurbana Münkiri saldılar gümana Kurbancıya haber olsun Mü’min yolun yakın ister Münkir ise sakın ister Delil yanmaz yağ ister Delilciye haber olsun Gel gidelim hakikata Kulak verin tarikata Mü’min müslim itikata Tarıkçıya haber olsun (1) Hakdan bize nida geldi Pirim sana beyan olsun Şah’dan bize nida geldi Peyik sana haber olsun (3) Hak kuluna eyler nazar Dört nesneden alem (adem) düzer Kalleş gelir cemi bozar Gözcü sana haber olsun (2) Bu yola giden hacıdır (Hemi) Güruhu Nacidir Cemin kilidi kapıcıdır Kapıcıya haber olsun (5) Gelin gidek irfana Mümin müslüm üryana Tekbir verildi kurbana Kurbancıya haber olsun (6) Mümin yolun yakın ister Münkirlerden sakın ister Delil yanmaz yağın ister Delilciye haber olsun (4) Gelin gidek hakikate Kulak verin marifete Mümin girmiş itikate Tarıkçıya haber olsun Kitapta bu dörtlük yok Kitapta bu dörtlük de yok Bu yola hasların hası Giymiş hakikat libası Doldurun engûr tası Sakacıya haber olsun Zakirin zikri saz ile Kur’an okunur avaz ile Mü’min müslim niyaz ile Niyazcıya haber olsun Şah Hatayi’m nâre geldi Sefil bülbül zare geldi Cennetten tezakir geldi ...................haber olsun (a.g.e s. 518-519) Hem cemdeki akışı anlatması hemde bütünlüğü ve orjinalliği açısından Babamın Deferi’ndekinin daha doğru olduğu aşikar. Yine kitapta sayfa 532 de bulunan aruz şiir olarak sunulan, ancak babamın arşivinde dörtlükler şeklinde sunulan, hem de iki dörtlüğü fazladan bulunmakla beraber Seyit Nesimi’ye ait olan bir nefes var ben burda sadece Mahlas kısmını vereceğim. ... Şah Hatayi mecnunûyum derde tabip bulmadım Derdimin dermanı derde dermân Mustafa (a.g.e s. 532) (7) Fatima Ana cemde oturur Kurbana çomçayı batırır Cemiyete lokmayı yetirir Nakip sana haber olsun (8) Mümini çektiler meydana Münkir sürüldü zindana Hizmet verildi Selman’a Süpürgeciye haber olsun (9) Yolunda hasların hası Silinsin kaplerin pası Doldur(da) ver Engür Tası Sakacıya haber olsun (10) Zakirin zikri saz ile Kuran okunur avaz ile Mümin müslüm niyaz ile Tazekara haber olsun (11) Şah Hatayim vara geldi Hak’tan yine zara geldi Pirden bize destur aldı İznikçiye haber olsun Yine kitapta sayfa 511 de bulunan ve babamın arşivinde de var olan, cemlerde okunan bir nefes var. Orda da çok fazla eksiklikler ve yanlışlar, hatta anlamını iyiden iyiye tersyüz eden hatalar var. Onun için onun da tamamını burda vermeyi doğru buluyorum. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#3 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
“Öteberi çalmaya” gibi alevi düşüncesiyle bağdaşmayan bariz yanlışların olduğu bu kaynakta nefesin son kısmı “Delilim Şah İsmail” diye bitiyor ve bu, “Şah İsmail dışında bir başka Hatayi tarafından yazılmış” fikrini güçlendirmeye de yarıyor. Oysa “Delildir Şah İsmail” diye bittiğinde böyle bir durum ortadan kalkmış oluyor.
Bir başka örnek yine Nesimi’nin “Dervişlik halindan başka” mısrasıyla başalayan ve bu kitaptan başka hiçbir yerde Şah Hatayi mahlasıyla görmediğim nefesidir. Ayrıca mahlas dörtlüğünde üçüncü mısra eksik kalmıştır. ... Şah Hatayi’m der erlere Yüzümü sürdüm yerlere ....................................... Bil mi dedim tâlip sana (a.g.e s. 502-503) Sayfa 471’de bulunan ve Pir Sultan’a ait olan, yine sadece bu kitapta “Şah Hatayi” mahlasıyla gördüğüm bir nefes; burdan yine sadece mahlas dörtlüğünü ekliyorum: ... Şah Hatayim müslimleri yetirse Yetirse de ayn-ı ceme getirse Dizini dizine verip otursa Doyunca yüzüne baksam ya Ali (a.g.e s. 471) Şah Hatayi’ye ait olduğu nefesin içindeki sözlerden de belli olan ancak sayın Arslanoğlu tarafından şüpheliler kısmına eklenmiş olan nefeslerden de bir iki örnek verelim. “Muhammed Ali’yi candan sevenler / Yorulup yollarda kalmaz inşallah / ...” mısralarıyla başlayan bir nefesi var Şah Hatayi’nin mahlas kısmını buraya ekliyorum. (11) Muhammed peygamberdir Kokan miski anberdir Şu kırkların ceminde Saki cömert Kanber’dir (12) Şah Hatayim der fayil Can bu yola tufayil Derde delil istersen Delildir Şah İsmail ... Nesimi’yim der erlere Niyazım vardır pirlere Dilin ile belalara Gir mi dedim kardaş sana ... Pir Sultanım hakikate yetirse Dizi dize verip ha can otursa Hak’kı seven canlarına murat yetirse Doyulmaz darına dursam ya Ali ... Şah Hatayi bu pend bize yeter a Özünü katagör ulu divana Mehdi şevki şu cihanı tutar a Şah kuluna sitem olmaz inşallah (a.g.e s. 462-463) Benim burda dikkatimi çeken nokta sonu aslında “Şah oğluna sitem olmaz inşallah” şeklinde olan mısra(lar) neden burda “Şah kuluna sitem olmaz inşallah” şeklinde yazılmış. Bir başka örnekte de bazı anlam bozukluklarına sebebiyet veren yanlış yazımlar söz konusu, sadece bu yanlışlıkların olduğu yerleri veriyorum: Evvel başta Muhammed’e salavat Duralım on iki imam aşkına ... Evliyalar bülbül olup yurdunda Dünü gün yüreğim yanar derdinde Hasan Hüseyin’e olan derdinde Ağlayalım on iki imam aşkına ... Mısır zenginleri sordu mafayı ... (Bu dörtlük kitapta yok) Evvel başta Muhammed’e selavat Verelim Oniki İmam aşkına ... Evliyalar belli belli yurdundan Dünü günü yüreğim yandı derdinden Hasan Hüseyin evladının derdinden Ağlayalım Oniki İmam aşkına ... Meri zenginleri sürdü vefaya ... Musa-i Kazım şu alemin doludur İmam Rıza Hak’kın özge kuludur Tastik gerçek aşıkların yoludur Sürelim Oniki İmam aşkına Şah Hatayi’m Oniki İmam müsahip Gerçek aşık olup can başa kıyıp Medet mürvet deyip yüz yere koyup Koyalım Oniki İmam aşkına Şah Hatayi’m on iki imamı sayıp Gerçek aşık olan can başın koyup Medet mürvet deyip yüz yere vurup Koyalım on iki imam aşkına (a.g.e s. 456) Yine bir başka örnek babamın defterinde Şah Hatayi mahlasıyla bulunan, ancak kitapta hem biraz farklı, hem de Can Hatayi mahlasıyla bulunan bir nefes: Diz çöküben zikr edelim (1) Diz çökelim canı dilden Canı dilden illâllâh Hû Zikr edelim ol Allah’a Yedi ceddin yarlıgamış Yedi ceddin yarlıganmış Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah Bunda yanar imiş odlar Anda olurmuş heybetler (4) Burda olur her abatlar Orda olur(muş) heybetler Cehennem kapusun kilitler Anınca illâllâh Hû Okumuşum dört kitabı Âyet âyet ü harf be harf Cümlesinden gürbüz erdir Anınca illâllâh Hû Başı yasdığa düşünce Gezer imanın kastına Şeytan ana zafer kılmaz Anınca illâllâh Hû Can Hatayi’m hepisine Andan şâhin tapusuna Sekiz üçmak kapusuna Anınca illâllâh Hû (a.g.e s. 431-432) Karşılaştırıp hangsinin daha okuyucuya bırakıyorum. Bu örneklerin bir başka türden olanı ise mahlası aslında “Hatayi olmadığı halde, Şah Hatayi’ye ait olduğu iddia ediliyormuş gibi sunulan nefesler. Aşağıda verilen bu türe bir örnektir: ... Yücelerde olur ol huma kuşu Dostun muhabbettir aşıka işi Pirim Hatayi’dir cümlenin başı Didâr ile muhabbete aşk olsun Şimdi bana da ilham olsa, bir nefes yazsam ve orda desem ki “pirimdir Şah Hatayi” Herhalde kimse çıkıpta “bu Şah Hatayi’ninmiş gibi gösterilen, ancak başkasına ait bir nefestir” diyemez. Çünkü zaten başkasına aittir. Bunu, nefesin içinde zaten görüyoruz. Yine başka bir nefeste de böyle bir durum söz konusu: ... Hatayi lakabım Caferi ismim Bir levh üzerine yazıldı resmim Batın madeninden oluptur cismim Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim Benim ismim Cafer ve lakabım (mahlasım) Hatayi olsaydı yukardaki gibi değil, şöyle yazardım: Hatayi lakabım Caferdir ismim Bir levh üzerine yazıldı resmim Batın madeninden oluptur cismim Cehennem kapısın kitler Okuyunca İllallah (3) Dört kitabı okumuşum Ayet ayet harf be harf Cümlesinden ala imiş Okuyunca İllallah (2) Baş yastığa düşünce Gelir iman üstüne Şeytan ona kar eylemez Okuyunca İllallah (5) Şah Hatayi’m hepisine İndik Hak’kın tapusuna Sekiz uçmak kapısına Yazmışlardır İllallah doğru ve orjinal (a.g.e s. 362) (a.g.e s. 359-360) Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim Belliki ozanın burda “Caferi ismim” demekle kastettiği şey, inancıdır. Onun için bu nefesin Şah İsmail’e ait olduğundan emin olamazsak da, Cafer adında var olmayan bir kişiye mal edilemez! Yine Kul Himmet’e ait olduğunu bildiğimiz ancak bununla birlikte, buna çok benzeyen Hatayi mahlaslı bir nefesinde babamın arşivinde var olduğu nefesi de burdan Kul Himmet mahlaslı olanıyla karşılaştırmalı veriyorum: Her sabah her sabah çığrışıp öten Mihrican ile handan yâ Ali Benim ohumâğım sensin ezelden Çıkar mı cesetten candan yâ Ali Seni candan sevenlerin cânısın Aşıkları medh etmenin kânısın Günahlara kalmaz cömert ganisin Geçersin günahtan kandan ya Ali Sen mürşidsin seçilmeyen müşküle Car deyince yetişirsin düşküne Kerbelâ’da yatan İmam aşkına İnayet umarım senden yâ Ali Nice bin yıl evvel kandilde durdun Atanın belinden anadan geldin Cümle mahluku da gümana saldın Baş gösterdin binbir dondan yâ Ali Mârifet içinde bir şems-i kerim Her sıfat ondadır hüsn-i kemâlin İstemem cennetten göster cemalin Hatayi geçince candan yâ Ali (a.g.e s. 353) ****************************** Divane gönlümüz geçmez güzelden Mehrin yer eyledi tende ya Ali Benim arzumanım sensin ezelden Gitmez muhabbetin candan ya Ali Can içinden sevenlerin canısın Aşıkları meth etmenin şanısın Noksana bakmazsın mürvet kanisin Geçersin günahtan kandan ya Ali Müşkülünü halledersin dostuna Çağırdıkça erişirsin düşküne Kerbela’da yatan İmam aşkına Şefaat umarız senden ya Ali Nice yüzbin yıllar kandilde durdun Atanın belinden anaya geldin Onun için halkı gümana saldın Binbir dondan baş gösterdin ya Ali Tarikat içinde şemsi kamersin Hakikat içinde zat-ı kemalsin İstemem cenneti göster cemalin Kul Himmet geçemez bundan ya Ali Bu ve buna benzer örnekler aslında o kadar çok ki, burdan hepsini vermem zaten yeterince uzun olan bu yazıyı kat be kat uzatacaktır ki, ben de bu yüzden burda göze en çok çarpan hatalardan örnekler seçtim. Ancak şunu da belirtmem gerek. Doksanlı yıllarda Nilüfer Akbal’ın “Miro” isimli albümünde “Gül Türküsü” adıyla ve Dersim yöresinden derlendiği belirtilmiş, Hatayi mahlasıyla sunulan bir nefes vardı. Aslında Nesimi’ye ait olduğunu bildiğimiz bu nefesin neden Şah Hatayi’ye mal edildiğini bilemiyorum. Kaldı ki bu tür hataları derleyenler de yapmaktadır. Bununla ilgili bir kaç örneği daha önce yazdığım bir yazı olan “İnternet veCopy&Paste Alışkanlığı” isimli yazımda vermiştim. Çünkü daha çok günümüzde yapılan dikkatsizlik ve titiz çalışmaktan uzak davranışların sebep olduğu bu tür hatalar, o türden nefesleri yeni duyan dinleyiciler için sanki tarihsel bir çelişki gibi görünebiliyor. Burda tabiki sorumluluk adına yazarın duruşu ve titizliği çok önemli. Ancak bununla birlikte okuyucunun da okurken dikkatli olması gerekmektedir. Son olarak yazarın alevi duruşuna ters düşen bir iddiası var onu da burdan vermeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Mende mahlası taşıyan bir ozanın ve Şah Hatayi’nin aynı mısrayla biten nefeslerinin mahlas kısmını verdikten sonra, (ki şöyledir Şah Hatayi’nin nefesi: Şah Hatayi’m muhabbete bakarım Men doluyum men dolana akarım Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim Bir derdim var bin dermana değişmem (a.g.e s. 336)) yazar şöyle devam etmektedir: “Şah İsmail Hatayî hem pîr, hem de mürşittir. Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez. Halbuki aşağıdaki dörtlüklerde Kul Hatayî, Abdal Musa’nın, Can Hatayî de Balım Sultan’ın dervişi olduklarını söylüyorlar:” (a.g.e s. 336) Yazar bunları söyledikten sonra mahlas dörtlüklerini vermektedir. Bunların Şah Hatayi’ye ait olup olamamaları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken nokta “Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez.” cümlesi olmuştur. Bu malesef yazarın alevi kızılbaş inancında var olan “El ele el Hak’ka” ilkesinden bihaber olduğunu, yada büyük bir ihtimalle bildiği bu ilkeyi gözardı ettiğini gösterir. Bizim inancımızda mürşitsiz mümin olmaz! Her müminin bir mürşidi olmalıdır. Bu ilkeyi Şah İsmail’e ait olduğunu kabul ettiğiniz Taşkent Nüshası’ndaki nefeslerde de görmek mümkün. Şah Hatayi’nin pirsiz olduğunu düşünmek bir defa aleviliğe aykırıdır. Muhammed Mustafa’nın mürşidi vardı, ki o Cebrail’di. Hatta inancımızda belli bölgelerde mürşit postunda oturan dedelerin darını görme işi kendi akrabaları olan başka mürşitlerce gerçekleştirilmiştir. Eğer teknik olarak ulaşmak mümkün olmamışsa, bu eksiklik, bu şekilde de olsa giderilmiştir. Şah İsmail Hatayi yüzyıllardır inancımızdaki, gerek cem ainlerinde okunan dualarıyla ve diğer nefesleriyle, gerekse tarihe bıraktığı o yeri doldurulmaz haklı gerçekliğiyle alevi yolu var olduğu sürece var olacak, o kutsal yerini koruyacaktır. Bu cümleler ne duygusal bir haykırış ne de fanatik bir çırpınıştır. Bu, dünden bugüne gelen yolun, yarın nasıl devam edeceğini bilme yeteneğidir. Şah Hatayi’ye ait olupta bugün piyasada bilinmeyen ancak bir yerlerde gizli hazine misali duran nice nefeslerin var olabileceğine inanıyorum. Mesela ne sayın Arslanoğlu’nun ne sayın Birdoğan’ın ve ne de bahsettiğim “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bulunmayan, ancak babamın arşivinde bulunan Şah Hatayi nefesleri olduğunu biliyorum. Bunlar gibi başka yerlerde de bu tür nefeslerin olabileceği ihtimali zayıf bir ihtimal değildir. Sözü yine Şah Hatayi’ye ait, (Taşkent Nüshası’ndan) bir önceki bölümde de verdiğim çok güzel bir nefesle bitirelim: Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser Yeri göğü arşı kürsü yaradan Settar idim Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar Gah ol Mansur donuna girdim “Enel Hak” dar idim Girdim adem donuna kimseler bilmez sırrımı Ben o Beytullah içinde ta ezelden var idim Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişim Ol sebepten Hak ile sırdar idim serdar idim Dünyasından ben O’nun sırrın bilirdim o benim Deryanın altındaki saç kızdıran al nar idim Ben Hatayi’yem Hak’kı Hak tanımışam bigüman Onun için o yarattı ben O’na derkar idim Şu güzelim nefesdeki kemaletin sırrına erebilenlere aşk olsun! Dostlukla... |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#4 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sah Ismail Hatayi 3 (Safevi Devleti)
1503 yilina kadar Akkoyunlu Emir Elvent’in Sah Ismail’e karsi yeniden saldiri niyetiyle degisik çabalari devam etmistir. Bu çabalarda, çevredeki diger sünni devletlerin kapali ve açik desteklerinin etkisi büyük olmustur. Mesela 2.Bayezit’in Akkoyunlu’lari Safeviler’e karsi birlikte hareket etmeleri yönündeki teklifleri ve böylesi bir harekette de her türlü destegi verecegine dair bilgiler mevcuttur. Ancak Elvent Bey her ne kadar bu niyetle harekete geçmisse de, her seferinde Sah Ismail’in üzerine gitmesi, onu korkutmus ve bunun sonucu kaçmak zorunda kalmistir. Daha sonra Haziran 1503’de, Sah Ismail’in kendisine “muradini alamamis” anlaminda “Namurat” dedigi Akkoyunlu Beyi Murat’la siradisi bir savasi olmus ve bunun sonucunda Sah Ismail komutasindaki Safevi Ordusu sira disi bir zafer kazanmistir. Bu savasta bazi kaynaklara göre kizilbas ordusu on bin kisiden az, Rumlu Hasan’a göre ise on iki bin kisiden olusuyordu. Oysa bu ordunun karsisindaki Akkoyunlu’larin ordusu diger destekçilerle birlikte, sayisi tam verilemese de kat be kat fazlaydi. Rumlu Hasan’in tarihine göre Akkoyunlu’larin ordusundan sirf on bin kisiden fazlasi savasta öldürülmüstür. “Namurat” ise yenilgiden sonra kaçarak kurtulmustur. Bütün bu basarilardan sonra Safevi Devleti’nin sinirlari iyiden iyiye genislemis ve artik bazi diger devletler gibi, Osmanli Devleti de, büyük bir devlet oldugunu kabul etmek zorunda kalmaya baslamistir. Nitekim 2. Bayezit daha sonraki bir tarihte, Irak ve Fars ülkesinin fethedilmesinden sonra elçisini armaganlarla Sah Ismail’e gönderip, bu basariyi kutlamistir. Sah Ismail’de 2. Bayezit’e sevgi ve dostluk göstermis, elçisini armaganlarla geri göndermistir. 1507 yilinda karsimiza çikan, en önemli olaylardan biri Sah’in Elbistan’a yaptigi seferdir. Bu seferin olmasina sebep ise, Osmanli kaynaklari destekli Sah’in Alaüddevle’nin kizini istemesi yada anlatilan diger fetih amaçli saibeler degil, Alaüddevle’nin Sah’in komutasinda bulunan memleketlere saldirmasi ve daha da önemlisi Sah’a dogru giden kizilbaslari cezalandirmasi ve bu yönlü diger sünni beyliklerle ve devletlerle kurnaz isbirliklerine girismesi emri altindaki özellikle kizilbas halka zulümkar davranmasidir. Bunun üzerine Sah Ismail 2. Bayezit’ten aldigi geçis izniyle Osmanli topraklari olan Kayseri üzerinden Elbistan’a gelmistir. Ancak Elbistan’da o dönemin bazi tarihçilerinin yazdigi gibi, Sah Ismail’le Alaüddevle arasinda bir çatisma olmamistir. Çünkü Sah’in Elbistan’a yürüdügünü duyan Alaüddevle, Safevi ordusunun karsisinda duramayacagini bildigi için, kaçarak Turna Dagi’na gitmistir. Bu sebeple Elbistan’da bir savas olmamistir. Ancak Lala Hüseyin Bey’le Alaüddevle’nin oglu Sari Kaplan arasinda Ceyhan Nehri kiyisinda bir çarpisma olmustur. O bölgeye 300 kadar adamiyla, atlara arpa ve saman temin etmek üzere giden Lala Hüseyin Bey’e Sari Kaplan’in ansizin ortaya çikip saldirmasi sonucu gerçeklesen bir çarpisma olmustur. Bu çarpismada ise adamlarinin çoklugundan ve digerlerinin gafil avlanmalarindan, Sari Kaplan galip gelip, üç yüz kadar gaziyi öldürmüs ve kaçip gitmistir. Sah Ismail, kendisiyle karsilasmadigi ve direnmedigi için Alaüddevle’ye “Ala Dana” lakabini takmistir. Elbistan’dan dönerken Elazig Kalesi’nde konuslanan ve bir kisim Dulkadirlilerin (Zülkadirlilerin) kalenin saglamligina ve stoklarinin çokluguna güvenerek suçlar islediklerini ve masum halka saldirip soygunculuk yaptiklarini ögrenen Sah Ismail kaleyi kusatma emri vermistir. Kale kusatilinca ve içerdekiler bir kurtulus sanslarinin olmadigini görünce teslim olumuslardir. Bunlar teslim olduktan sonra Sah Ismail onlarin eskiya olanlarini öldürtüp, iyilerini ise ordusunda hizmete aldirmistir. Daha sonrasinda ise Diyarbakir yönetimini Muhammed Ustaclu’ya vermis, Muhammed Ustaclu’da, sonraki zamanlarda bunu firsat bilip Diyarbakir’i yeniden ele geçirmek için savasan Sari Kaplan’i bozguna ugratarak kesin bir zafer kazanmis olarak Diyarbakir’i Dulkadiroglu’lari için bir hayal olarak kalmasini saglamistir. 1508 yilinin Ekim ayinda Sah Ismail Bagdat’a girdi. Bazi tarhçiler yine Sah Ismail’in Bagdat’a girdiginde ordaki sünnileri öldürdügünü söylerler ve bu çogu zaman böyle bir cümleyle birakilir ve hareketin keyfi oldugu izlenimi verir. Oysa ordaki alevi, Ehlibeyt’i seven halka yapilan zulümlerin karsiligi ve o zulmü yapanlarin cezalandirilmasidir bu Sah Ismail için ve öldürülenler askerlerden ve askerle ilgili çevrelerden olusuyordu. Yine o seferde bir kuyuda hapsedilmis olan Seyyid Muhammed Kemune, Sah Ismail tarafindan kurtarilip, Necefi Esref’in (Hz. Ali’nin türbesi) sorumlulugu kendisine verildi. Safevi Devleti’nde Sah Ismail döneminde karsimiza çikan en sert olay olarak sunulan olgu Özbek Han’i Seybek’le yapilan savas ve sonrasinda olanlardir. Ancak bu konuya girmeden, bu noktaya gelene kadar yasanan geçmisi, öncesini bilmek gerekiyor; aksi taktirde aslinda koyu bir sünni ve cani olan Seybek Han masum gösterilmis olur. Seybek Han hiçbir zaman Sah Ismail’i deyim yerindeyse kendince “adam yerine koymamistir.” Her zaman hakaret etmis, her zaman saldiri firsati aramis, O henüz Safevi devletini kurmadan önce bile O’nu ortadan kaldirmaya yönelik sinsi planlarin merkezi olmus, yada bu tür planlara alet olmustur. Koyu sünni olan Seybek Han, kizilbas oldugu için Sah Ismail’e her zaman hakaret etmeyi marifet bilmis, O’nu hep küçümsemistir. Hatta bir seferinde Sah Ismail’e gönderdigi bir mektupta, ne kadar “müslüman” oldugunu anlatabilmek için su dizelere yer vermistir: Biz harap olan Irak mülkünün açgözlüsü degiliz Ta ki, Mekke ve Medine’yi almadikça Buna karsin Sah Ismail de ona yazdigi cevapta su dizelere yer veriyor: Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’in kulu degilse Yüz Mekke ve Medine de alsa birsey sayilmaz Bu satirlarda geçen “Ebu Turab” Hz. Ali’nin en sevdigi lakablarindan birisidir. Çünkü “Topragin Babasi” anlamina gelen bu lakabi ona veren Hz. Muhammed olmustur. Oysa Emeviler kendisine hakaret etmek amaciyla Hz. Ali’yi “Ebu Turab” diye adlandirirlardi. Ileriki tarihlerde ise, gelisen alevi kizilbas ve ona yakin inanç kurumlarinda, temel ilkelerden birisi de, ki bu hakikat kapisinin kurallarindan birisidir, toprak olmakdir; bunu bütün alevi ulularinda görmek mümkün. Hatta Seyh Bedrettin “gösterilebilecek en büyük keramet toprak olmaktir” diyor. Açiktir ki Sah Ismail’de de bu düsünce mevcuttur. Tekrar konumuza dönecek olursak; bilinmesi gereken önemli baska bir durum da, Seybek Han’in her zaman Sah Ismail’i pervasizca kendisine ve dolayisiyla hanligina kul olmaya çagirmasi, bu anlamda Sah Ismail’i sürekli kiskirtmasidir. Sah’a gönderdigi haberlerde O’nun sünni islami kabul etmesini aksi taktirde Azerbaycan ve Irak’i ve Sah’in elinde bulunan her yeri zaptedecegini, ülkesini yakip yikacagini bildirmistir. Gözden kaçirilmamasi gereken bir baska nokta ise, Seybek Han bunlari yaparken sürekli Osmanli Devleti’nin basi 2. Bayezit’ten açik yada gizli destek almistir. Hatta Sah Ismail’e yazdigi bir mektupta O’nu “kolcubasi” olarak adlandirmis ve yapabilecegi en dogru isin de gelip Taht’in ayagina niyaz etmesi oldugunu iddia etmis, bundan baska O’nun bir kurtulus yolunun olmadigini söylemistir. Bu kadar hakaret ve sürekli meydan okumalardan sonra Sah Ismail Özbekler’in üzerine yürümeye karar vermistir. Giderken yolda Imam Riza’nin türbesini tavaf edip esigine niyaz olmustur. Safeviler’in bu savasi, keyfi, sirf fetih amaçli bir savas degildir. Bu savas, kizilbas kimiligine sürekli hakaret eden, bu anlamda Osmanli’nin açik ve gizli destegini gören, her firsatta kizilbas ülkesinin sinirdaki yerlesim yerlerine yagma amaçli saldiran Seybani (Özbek) Hanligi’na ve O’nun basi Seybek Han’a karsi bir nefsi müdafa savasi olmustur. Bu savasin en ilginç yani bu kadar hakaret, bu kadar meydan okuma ve bu kadar küçümsemeye karsin, Sah Ismail’in saldiracagini duyan Seybek Han’in daha bir çatisma olmadan kaçip Merv’in içinden disari çikmayisi olmustur. Bir kaç günlük çatisma ve mücadelelere ragmen, Kaleleri ve duvarlari güçlendirilmis bu sehirden Seybek Han’i ve ordusunu disari çikarabilmek mümkün olmamistir. Bunun üzerine Sah Ismail geri çekilme taktigini kullanmaya karar verip ordan uzaklasmis ve ordusunu oradan üç fersah (yaklasik 15, yada 18 km kadarlik bir mesafe) uzakliktaki bir yere konuslandirmis ve beklemistir. Ancak bunun savas hilesi olabilecegini düsünen Seybaniler sehirden disari çikmamislardir. Rumlu Hasan’in bildirdigine göre, Seybek Han ve adamlarinin sehrin kalesinden çikmalarinda en büyük etkiyi yaratan Seybek Han’in esi Mogul Hanim’in su sözleri olmustur: “Siz defalarca Hakan Iskender San’a tehdit dolu mektuplar yazdiniz ve onu savasa çagirdiniz. O da uzaktan, çaresiz ve yorgun ordusuyla Merv’e geldi ama siz basiniza namussuzluk topragi döktünüz ve sehrin disina çikmadiniz. Simdi artik devletin çikari, korkuyu kendinizden uzaklastirip, güçlülükle savas meydanina gitmenizi gerektirir. Ayrica korku ve kötümserlik erkegin ayibidir.” (Sah Ismail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 146, ISBN: 975-7902-59-4). Bu sözler Seybek Han’in kizip harekete geçmesini sagladi. Seybek Han askerleriyle kizilbas ordusunun bulundugu yere yaklasinca, bir grup kizilbas askeri plan geregi bunlarin önünden kaçmaya basladi ve bunun üzerine Seybek Han ve Ordusu bu kaçanlarin pesinden hizla devam ettiler. Ancak kendilerinin karsisinda, birden bire çarpismaya hazir bir ordu görünce pisman olup durmak zorunda kaldilar, lakin is isten geçmis oldu. Sonrasinda meydana gelen siddetli savasta her zaman oldugu gibi, Sah Ismail ordusunun en önünde ve her tarafinda büyük bir kahramanlikla çarpismis, sonuçta Özbek ordusunu bozguna ugratmistir. Bu bozgundan sonra Seybek Han kaçmis, kapisi olmayan dört duvarli bir yerin içine siginmis, fakat oraya siginan diger özbek askerlerinin ayaklari altinda havasizliktan bogulmus ve sonrasinda Safevi askerleri tarafindan tesbit edilip cesedi ordan çikarilmistir. “..., kutlu hizmetlilerden bazilari öldürülenlerin arasinda havasizliktan bogulan Seybek Han’in cesedini buldular. Hakan Iskender San’in buyruguyla hemen orada onun kötülük dolu kafasini bedeninden ayirdilar ve derisini soyup, saman doldurduktan sonra Rum (Osmanli) padisahi Sultan Bayezit’e gönderdiler, kafatasini da altinla kaplayip kadeh haline getirdiler ve sarap doldurup, orada (düzenledikleri) Cennet ayin toplantida dolastirdilar.” (Sah Ismail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 150, ISBN: 975-7902-59-4). Çok sert gibi görünen bu davranis, aslinda dört yani koyu sünni devletlerle çevrili olan düsmana karsi bir durusun ifadesidir o zaman için. Seybek Han’in derisini samanla doldurup Sultan Bayezit’e göndermesi bosuna degildir: Sultan Bayezit kendisi de sünni olan bir padisahti ve tarikat olarak Halvetiligin Cemalilik koluna mensuptu. (O’na yapilan bektasi yakistirmalari ise Selim dönemindeki tarihçilerin bir oyunundan ibarettir. Buna ise bu yazinin devaminda deginilecektir.) Sultan Bayezit Seybek Han’i, sürekli Sah Ismail’e karsi kiskirtmistir. Bunlarin hepsinin Sah Ismail tarafindan bilinmiyor oldugu düsünülemez. Kaldi ki Sah Ismail’in ne kadar bilgili ve akilli oldugu ise yazili tarihin kayitlariyla sabittir. Bunun için ayrica ispata gerek de yok zaten. 1511 yilina gelindiginde meydana gelen Sah Kulu ayaklanmasindan sonra Sah Ismail’e dogru giden grubun basindakileri Sah’in cezalandirmasi, Sah Ismail’i özellikle Anadolu Alevileri’ne düsman göstermek isteyen bir cenah için müthis bir kaynakmis gibi kullanilmistir ve kullanilmaya devam edilmektedir. Oysa gerçek hiç de öyle degildir. Osmanli kaynakli tarihlerde yazilanlara göre Sah Ismail Sah Kulu’nun gücünden korktugu için onlari cezalandirmistir. Yada Hoca Saadettin ve Asikpasazade tarihlerine göreyse Sah Ismail 2. Bayezit’e “baba” diye hitap edermis ve aralarinda baba ogul hukuku varmis da O’na karsi neden ayaklandiklari, bunun dogru olmadigi suç oldugu gerekçeleriyle onlari cezalandirmis, hem de kaynar kazanlara atarak! Ancak biraz düsünüldügünde insan hemen sunu soruyor: Madem böyle bir baba ogul hukuku vardi da neden bu olaydan yaklasik alti ay önce Sah Ismail Seybek Han’in derisini samanla doldurup 2. Bayezit’e göndermis? Böyle bir baba ogul hukuku mümkün mü? Hayir degil! Olayin asli farkli: Sah Kulu’nun babasi Hasan Halife Sah Ismail’in babasi Seyh Haydar’in hizmetinde bulunuyordu ve aralarinda talip-pir iliskisi vardi. Hasan Halife ise Seyh Haydar tarafindan Teke yöresine gönderilmis ve Sah Kulu bu bölgede dogmustur. 1510 yilindan sonra 2. Bayezit’in Sah Ismail’i ziyarete gidenleri iyice takibe aldigi, onlarin yakalandiklari yerlerde cezalandirilmalari ve siyaset edilmeleri (yani idam edilmeleri B.A.) yönünde ferman üzerine ferman çikardigi bir dönemin basaldigini görüyoruz. Bu noktada bakildiginda Sah Kulu’nun aslinda Sah Ismail’in dergahina gitmek üzere yola çiktiklarina dair bilgilerin daha mantikli oldugunu gösteriyor. Ancak bu, o dönem için bir ayaklanma anlamina geliyordu. Çünkü ortada padisahin çikardigi ve memleketlerin dört bir yanina gönderdigi fermanlari vardi. Kaldi ki bu fermanlarda özellikle “Sah’in ogluna dogru giden isiklarin (dervislerin B.A.) hemen siyaset edülmeleri ... “ ibareleri yer aliyordu ki, bu, Sah Kulu’nun Sah’a dogru giderken neyi göze aldigini açikça gösteriyor. Ancak Sah Kulu birçok çatismada “yezitleri” yendiyse de, son çatismada aldigi bir yaradan dolayi kurtulamamis, sehit olmustur. Sah Kulu’nun sehadetinden sonra bu ayaklanmaya katilanlarin basina Halife Baba getirildi ve Erzincan üzerinden Erdebil’e gitmek için yola koyuldular. Ancak Erzincan’a geldiklerinde... devamini Rumlu Hasan’dan okuyalim: “Bu belde civarinda bulunduklari sirada, bes yüz tüccarin çok miktarda mal ile Tebriz’den Rum’a gelmekte oldugunu ögrendiler. Tamah güçleri harekete geçti ve ansizin gelen bir bela gibi o çaresizlere saldirdilar ve hepsini öldürdüler. ... Onlarin Mallarini yagmaladiktan sonra, Yüce Dergah’a yöneldiler. O sirada Hakan Iskender San Horasan’dan dönmüs ve Rey yakinindaki Sehriyar’da konuslanmisti. Tekeli sufiler padisah alayina katildilar ve niyaz ile onurlandilar. Hazret, tüccari öldürdükleri gerekçesiyle onlarin komutanlarini cezalandirdi ve askerleri emirler arasinda bölüstürerek hizmetine aldi.” (Sah Ismail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 155, ISBN: 975-7902-59-4). Bu alintida verilen bilgilerle Osmanli menseili bilgiler arasinda taban tabana zit bir durus, bir anlam farki vardir. Osmanli kaynaklarinin sicili, hele hele Sah Ismail söz konusu oldugunda hiç de temiz degildir. Ancak benim burda alinti yaptigim kaynak ise Safevi Sarayi’nin tarihçisi Rumlu Hasan’in tarihidir ve o da bilimsel açidan bakildiginda yansiz degildir. Ama bunlarin disina çikilipta, kizilbas inancinda bir pirin dergahina yönelmek amaçli gidilen bir yolda, sirf mallarina el koymak amaçli, suçsuz ve savunmasiz bir tüccar kervanina saldirmak, hele bu kervan o pirin baskenti Tebriz’den gelen bir kervan oldugu halde saldirmak, bir defa sürdügünü iddia ettigin yola aykiri bir davranistir. Bu anlamda bile bakildiginda, Sah’in o komutanlari cezalandirmasinin sebebi daha objektif anlasilabilir. Kaldi ki eger Sah Kulu sehit olmasaydi ve bizzat onlarin basinda bulunsaydi, böyle bir durum kesinlikle olmazdi; ben buna inaniyorum. Dikkat edilmesi gereken bir husus daha, Bayezit’in Selim tarafindan tahttan indirilmesi, bu anlamda daha sonra bu tarihi Selim dönem’inde yazan tarihçilerin Bayezit’e bu yakistirmalari yaparak, bir anlamda Selim’in politikalarini savunma amaçli bir durusa sahip olduklari gerçeginin, bu tür yakistirmalarin asil kaynagi oldugudur. 1511 yilina bu olay damgasini vurduktan sonra, 1512 yilinda karsimiza çikan en önemli olaylar ise Osmanli diyarinda Bayezit’in yerinden edilmesi, yerine Selim’in getirilmesi ve Nur Halife Ayaklanmasi oluyor. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#5 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sah Ismail Hatayi 4 (Çaldiran Savasi)
Çaldiran Savaşı’ni bu yazıda biraz ayrintilariyla vermek gerektigini düşünüyorum, çünkü Çaldiran Savaşı konusunda özellikle Osmanli kaynaklarina dayalı çarpıtmalar ve Selim’i büyük bir kahraman ve müslüman(!), Şah Ismail’iise savas meydanını korkusundan terk edip kaçan biri gibi göstermeye isbat amaçli çabalar vebunun sonucunda buna hizmet eden kötü niyetli, geçici basarilar mevcuttur. Oysa sadece sonuç itibariyle Osmanlı’larin bu savaşı kazanmasının dışında, anla ilanlar ve söylenenler gerçegin tam aksini yansıtmaktadır. Sah Ismail’i çok üzen bu yenilgiyi ayrintilariyla anlatmadan önce,bu noktaya gelene kadar Anadolu’da meydana gelen bazi olaylari anlatmanindogru olacagini düsünüyorum. Bu noktaya gelene kadar karsimiza çikan ikiönemli olay var: Biri Nur Ali Halife Ayaklanmasi, ötekisi ise 2. Bayezit’in tahttanindirilmesi ve yerine Selim’in tahta oturtulmasidir.Bu iki olay birbirine paralel gelismistir dersek, pek yanlis olmaz. Çünkümeydana gelen bu ayaklanmaya sebep, zaten bu ayaklanmadan kisa bir süreönce meydana gelen Sah Kulu Ayaklanmasi’yla bilince çikan sorunlar, bu sorunlarin derinlesmesine katkida bulunan, Osmanli Sarayi çevresinde meydanagelen Iktidar mücadeleleri, yandas yada karsit olmak gibi iki sikli, çikar yadazarar anlamina gelen devlet bürokrasisi ve bunun altinda, inancindan dolayi ençok ezilen kizilbas halk kitleleri. Meydana gelen bu karisikliklardan dolayi Nur Ali Halife Sah Ismail tarafindan Anadolu’ya, bu bölgede bulunan kizilbas inanci ve Erdebil Dergahi’na bagli halkin ve dervislerin birligini saglamak amaciyla gönderilmistir. Anadolu’ya gelen Nur Ali Halife’ye üç dörtbin kisilik bir grup atlari ve aileleriyle katilmislardi. Bunlari dagitmak amaçli Sultan Selim’in Malatya ili Beyi olan Faik Bey üçbin atliyla onlarla çarpismak üzere yola çikti ve Tokat civarinda çarpistilar. Bu çarpismada Faik Bey yenildi ve bütün mallari Nur Ali Halife’nin ordusunun eline geçti. Ancak bu arada Selim yeniçeriler tarafindan tahta oturtulmus, 2. Bayezit tahttan azledilmis (daha sonra bunun kahrina dayanamayip ölmüstü), 2. Bayezit’in diger ogullari çesitli oyunlarla Selim tarafindan alt edilmis veya öldürülmüstür. Bunlardan özellikle Ahmet, Selim tarafindan kandirilip bogdurularak öldürülmüstü. Korkut’un ölümü de bogdurularak olmustu. Sadece Murat, ki Ahmet’in ogludur, kizilbas inancina meyletmis, sonra Nur Ali Halife ayaklanmasi esnasinda ona katilmis, daha sonraadamlariyla birlikte Sah Ismail’in ordusuna katilmis, ileriki bir zamanda eceliyle ölmüstü. Bazi kaynaklarda Selim’in, Sah Ismail’den Murat’i istettigi, ancak bununred edildigi belirtilmektedir. Zaten bunun aksini yapmak Sah Ismail’in kisiligine ters düserdi. Bu arada, burdan belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar da Osmanli’yi yikip yerine demokrasiyi(!) getiren bir devlet olarak lanse edilse de, hem kurumlari, hem de genleriyle Osmanli Devleti’ne bagli bir devlettir. Bugün Türkiye’deki önemli kurumlarin çogu birer Osmanli ürünüdür. Ancak bundan daha önemlisi, Türkiye’nin resmi tarihi Osmanli övgüsüyle doludur. Iste bu övgülerin içinde en çok övülen, büyük bir devlet adami ve deha olarak lanse edilen padisah, babasinin ve kardeslerinin katili olan, bunun yaninda kirkbinden fazla aleviyi katletmis olan Selim’dir. Resmi tarih Selim’e övgüler yagdirmakta sinir tanimamaktadir. Bu yetmiyormus gibi, Osmanli özlemi duyan büyük bir kesim ise Selim’in kardeslerini katletmesini bile övebilecek kadar ileri götürebiliyor isi: “Bir taraftan devletin ve dinin saglamligi için kardeslerinin çikardigi fitnenin ortadan kaldirilmasi gerektigini biliyordu. Ancak ölen kardeslerinin ölümünden büyük üzüntü duyuyordu, bunun için onlari sevenlere büyük yardimlar yapiyordu”, seklinde sizofrenik cümlelerle karsilasmak hemen hemen birçok yerde mümkün. Bunlari yazanlar, hele hele Selim’i, halkini adaletle yöneten bir padisah olarak lanse edenler ise, Sah Ismail’e küfür etmekten de kendilerini alamiyorlar. Birçok yerde karsima çikan, ancak tarihsel hiçbir dayanagi olmayan, Sah Ismail’in altina insan pisligi yerlestirilmis bir hediye sandigini Selim’e göndermesi ve bu sandiktan sonra, Sah Ismail’e bir ders vermek amaciyla altina gül kokulu lokum koydugu bir hediye sandigini Sah’a geri gönderen Selim’in o gül kokulu lokumun altina ilistirdigi notta “Herkes yediginden ikram eder Ismail” diye yazdirdigini anlatan yazilarda bir de su cümleye rastlayinca, bunlarin nasil bir çeliskiyikisiliklerinde barindirdiklari da ayri bir çarpiklik delili: “Sah Ismail, Selim tahta çiktiktan sonra, onu tebrik etmemisti ve onu kutlamaya bir elçi göndermemisti.” Bir taraftan tebrik etmemis öbür taraftan hediye sandiklari gelip gitmis, öyle mi? Hem de bu yazilari yazanlar öyle prestij sahibi yazarlardan sayilan güruhtan. Ama irkçilik da sinir tanimiyor, bu da ayri bir dert. Ben kendi adima Selim denen caniyi sevmiyorum, binlerce lanet ediyorum! Sah Ismail’i de çok seviyorum, bir alevi ulusu, bir seyyiddir benim için. Ancak bu yazida kaleme aldigim hiçbir sey tarihsel kaynaklardan yoksun degildir. Olaylari anlatirken, olmayan hiçbir kahramanligi Sah Ismail’e yakistirmis degilim. Selim’in Yeniçeriler tarafindan tahta oturtulmasi ise ayri bir konu. Bir taraftan bektasi olduklari söylenen bu yeniçerilerin kendilerine kulluk yaptiklari padisahlarin tamami sünni tarikatlara bagli padisahlardi. Bugüne kadar yeniçerilerin psikolojik arka planlarinin ne olduguna dair bir arastirma yapilmis mi, bilmiyorum(?) Eger yapilmamissa bunun mutlaka yapilmasi gerektigine inaniyorum. Çünkü bu yeniçerilerin durusu ve bektasi kimlikleri arasinda çok derin bir uçurum var. Çaldiran Savasi’na giden yolda, Selim hazirliklarini yaparken ve kafasindaki planlari gerçeklestirmek için kendine hakli sebepler yaratmaya çalisirken, Safevi Ülkesi’nde Sah’i ve O’nun ocagina bagli olanlari sevindiren olay gerçeklesmis; Sah Tahmasb 22 Subat 1514’de dogmus, bu Safevi ülkesini sevince bogmustu. Selim, Sah Ismail’e bir elçi göndererek savasmak istedigini, dahasi katlinin vacip olduguna dair elinde fetva bulundugunu ve bunun gibi Sah Ismail’i kendince islama davet eden (sanki kendisi müslümanmis gibi) bir tutum ve hem emredici hem de sert bir ögüt verici edasinda bir durus sergilemistir. Osmanli kaynakli kimi yazilarda Sah’in elçiyi öldürdügü ve Selim’e kendi elçisini göndererek cevap verdigi söylenmektedir. Ancak Safevi Tarihine göre, Hemedan civarinda Sah’a gelen bu Osmanli elçisi araciligiyla Sah Ismail Selim’e “ne zamannerde karsilasma olursa savasa haziriz” demis ve ayrilmasi için izin vermistir. Bu arada Selim doguya, Safevi devletine dogru ilerlerken, Sah Ismail de Diyarbekir Beyi Han Ustaclu Muhammed’e haberci gönderip askerlerini alip gelmesini buyurmustur. Çünkü Selim Makedonya’dan Balkanlardan ve Imparatorlugun dört bir yanindan askerlerini bu sefer için toplamis, bazi Osmanli kaynaklarina göre yüzbin yada yüzkirkbin, Safevi tarihine göre ise ikiyüzbin kisiden olusan koca bir ordu ile Safevi Ülkesi’ne dogru gelmekteydi. Bunun için su noktayi iyi anlamak gerekiyor: Selim’in üzerine yürüdügünü, Sah Ismail ögrendiginde Hemedan’da bulunmaktadir, hemen Diyarbakir’a bir haberci gönderip ordaki askerleri istemektedir ve kendisi de Tebriz’e dogru harekete geçmektedir. Bunu özellikle belirtmemin sebebi sudur: Kimi kitaplarda Sah Ismail’in bu savastan kaçtigina, bu savasin olmamasi için direndigine dair gerçekten ve gerçekçi durustan uzak savlar var. Sah eger bu savastan kaçsaydi, yönünün Tebriz degil, Hemedan’in dogusuna dogru olmasi gerekirdi. Oysa görüyoruz ki, Sah Tebriz’e gelmis, Tebriz’e geldiginde Selim’in ilerlemekte oldugunu ögrenmis ve kendisi de Selim’e karsi gelerek nihayet Tebriz’in yaklasik yüz yada yüzyirmi kilometre batisinda kalan Çaldiran Ovasi’inda karsilasmistir. Sah’in bu savasa korkmadan geldigi kesindir. Hemedan’la Tebriz’in arasi kisa bir mesafe degildir. Yaklasik olarak Amasya ile Erzincan arasi kadar bir mesafedir. Üstelik Iran’in cografyasi oldukça daglik ve engebelidir. Bu da, o dönemin haberlesme hizi göz önüne alindiginda, Sah Ismail’in bu çarpismaya zaman kaybetmeden geldigini, hiç de öyle iddia edildigi gibi geri durmadigini gösteriyor. Sah Ismail bu dediklerimin dogrulugunu Çaldiran’da, savastaki kahramanligiyla da ispatlamistir. Ancak Diyarbekir’den gelen güçlerin kendisine katilmasi için biraz agir davranmis midir, bu konuda bir bilgimiz mevcut degildir. Osmanli Ordusu’yla karsilasmanin gecikmesi konusunu isleyenler var, buna karsin yapilabilecek en mantikli açiklama sudur: Eger Sah Ismail bu haberi aldiginda Tebriz’de bulunsaydi, belki de bu savas Çaldiran’da degil, daha büyük bir ihtimalle Tokat ve Erzincan arasindaki herhangi bir yerde gerçeklesecekti. Çaldiran Savasi’ni anlatan bazi yazilarda, kaynagi belirtilmeden Sah Ismail’in Selim’e “gel ikimiz yalniz çarpisalim, bu askerleri birbirlerine kirdirmayalim” diye bir teklifte bulundugunu, ancak bunun Selim tarafindan rededildigini okumustum. Böyle bir teklifin varligi çok zayif bir olasilik da olsa, bana Hz. Ali’nin Muaviye denen lanete mektup göndererek, “gel ikimiz çarpisalim, bu askerleri birbirine kirdirmayalim” diye yaptigi teklif ve bunun Muaviye laneti tarafindan kabul edilmemesini hatirlatti. Çünkü gerçekten böyle bir teklif Sah tarafindan Selim’e götürülmüs olsaydi, diyebilirim ki Selim bunu kesinlikle redederdi. Bir defa kisilik olarak, ikisi arasinda daglar kadar fark var. Biri Ali ise, ötekisi Muaviye’dir kesinlikle. Osmanli’nin bir zaferi olan Çaldiran, aslinda Sah’in Selim’le karsilastirilamayacak kadar bilekli ve yürekli bir cengaver oldugunun da ispatidir ayni zamanda. Ayrica bu kahramanliklarin ispatlari, kendini ordan burdan ele veren Osmanli menseili kaynaklarda da mevcuttur. Savasin nasil gelistigi konusuna girmeden önce belirtmem gereken önemli bir husus daha var: Sah Ismail’le Selim arasinda o dönem yapilan yazismalarda, kaynaklarin bildirdigine göre, Selim farsçayi kullanirken, Sah Ismail türkçeyi kullanmistir. Sah Ismail’in arapçaya, farsçaya hakim oldugunu, bu dilleri iyi bildigini biliyoruz. O dönemin azeri türkçesini ne kadar mükemmel bildigini, herbiri ayri bir güzellikte sanat eseri, divan edebiyatinin güzide örnekleri olan siirlerinde görmek mümkün. Anadolu halk türkçesini de ne kadar iyi bildigini, hala Anadolu’daki alevi deyislerindeki hakli yerini korumasina baktigimizda, görmek zor olmasa gerek. Sayin Ibrahim Arslanoglu’nun, o nefeslerin baska Anadolu Hatayilerine ait oldugu iddialarindaki çarpikliklara bu yazinin devaminda deginecegimden, burda konuya girmiyecegim. Ancak simdilik kisaca su kadarini söylemeliyim ki, kurdugu devleti olusturan büyük unsurlarin Anadolu’da halk türkçesini konusanlar oldugunu düsündügümüzde görürüz ki, Sah Ismail’in Anadolu halkinin o zaman konustugu türkçeye hakim oldugu gerçegikaçinilmazdir. Nitekim Safevi Devleti’ni olusturan en büyük unsurlar Anadolu’dan giden halk türkçesi konusan topluluklardi. Bununla birlikte bu topluluklarin içinde sayisi azimsanamayacak kürt kizilbaslar da vardi. Ancak devlet içi ve devletle arasi diplomaside bir resmiyeti olmadigi için yazili kaynaklarda izi olmayan kürtçeyi biliyor olmasi da büyük bir ihtimal dahilindedir. Nihayetinde kürtlerin yasadigi bölgelerin büyük kisminin padisahiydi. Sah’in mektuplarini türkçe yazmasini, resmi ideoloji taraftari yazarlarin O’nu türkçü bir hakan olarak görme ve gösterme çabalarina dayanak olarak kullanma çabalarindaki anlamsizligi ayrica açiklayacagim. Sah Ismail’in ve Selim’in ordulari nihayetinde Çaldiran ovasinda karsilasti ve herbiri kendi saflarinda savas hazirliklarina basladi. Osmanli padisahlarinin savaslarda kendilerini korumak için kullandiklari çok etkili bir korunma yöntemleri vardi. Ordunun merkezini arabalar ve zincirlerle saglamlastirirlardi. O zincirlerle saglamlastirilmis alanin içinden askerler tüfekler, darbzenler ve toplarla ates ederlerdi. Iste Osmanli Padisahlari’da bu çok saglam duvarin gerisinde dururlardi. Osmanli’nin bu yöntemini bilen Han Muhammed Ustaclu ve diger bazi Anadolu Beyleri, “Onlar daha saflarini düzenlemeden, kendilerini bu zincirlerle korumaya almadan onlara saldiralim ve onlari Çaldiran Ovasi’nda yok edelim” diye öneride bulunmuslardi. Ancak Samlu Durmus Han bunu kabul etmemis ve “Onlar kendilerini korumak için her türlü hazirliklarini yapincaya kadar bekleriz. Daha sonra savas meydanina gider ve onlarin askerlerini yok ederiz” demisti. Sah Ismail tarafindan kabul gören fikir Samlu Durmus Han’in önerisi olmustu. Bazi tarihçierin dedigi gibi, Osmanli ordusu öyle yol yorgunu olarak yakalanmis ve bu firsat bilinerek saldirilmis bir ordu degildi. Osmanli ordusu bu sefere çikarken uzun süreye yayilmis bir yolculuk yaparak yorulmadan yoluna devam etmistir. Sah Ismail de ordusuyla uzun bir yolculuk yaparak Çaldiran’a ulasmistir. Diger bir kisim asker önce ta Diyarbekir’den Tebriz’e gelmistir. Dikkat edilirse Sah Ismail, Han Muhammed Ustaclu’nun önerisini kabul etmeyi, mertlik anlayisina sigdiramamistir. Öte taraftan ordusunun merkezinde duran ve etrafi zincirlerle, toplarla tüfeklerle ve en keskin nisanci askerlerle çevrili bir padisah da olmamistir. Çünkü Sah Ismail, ordusunun merkezinde askerlerden ve atesli silahlardan olusturulmus duvarlarin arkasinda durmak orda kalsin, aksine askerlerinin en önünde durmus, hep kendisi bizzat savasmistir. Kaldiki, Safevi Ordusu’nda ne top ne de tüfek mevcuttu. Bu durum aslinda savasin kaderini belirleyen tek unsur olacakti. Çünkü her seferinde bozguna ugrayan Osmanli biriklerinin yardimina toplar ve tüfekler yetisecekti. Sah Ismail her zaman oldugu gibi, Çaldiran Savasi’nda da saflarini düzenledikten sonra, kendisi de zayif düsen taraflara yardim etmek amaciyla hazir bekleyen bir grubun basinda bulunmustur. Osmanli Ordusu’nda Mihaloglu, Sinan Pasa ve Malkoçoglu Turali gibi ünlü pasalar, akincilar ve öncüler mevcuttu. Bu arada Malkoçoglu Turali ve onun gibi öncü ve akincilarla ilgili, onlarin ne kadar üstün savasçilar olduklarina dair tarihe düsülen notlarla ilgili bir iki açiklamayi burda zaruri görüyorum: Gerek Osmanli gerekse Avrupa kaynakli tarihi belgeler bu savasçilarin ne kadar acimasiz, ne kadar tecavüzkar ve hedefini vurmada ne kadar isabetli olduklarini bildirmektedirler. Mesela bu akincilarin, dört nala kosan atlarin üzerinden karsilastiklari zirhli düsman askerlerini, aralarindaki mesafe uzak da olsa, gözleri için açilan araliktan rahatlikla vurabildiklerini bildiren kaynaklarin oldugunu biliyorum. Kizilbas ordusundan Sari Pire’nin bir grup öncü güçle düsman ordusuna saldirmasi, onlari geriletmesi ancak Osmanli Ordusu’ndan Mihaloglu’nun kendisine saldirmasi sonucu geri çekilmesi o anda Sah Ismail’in o tarafa yönelmesine sebep olmustur. Iste Sah’in o tarafa yönelmesi sonucu Rumlu Hasan’in ”cesaret denizinin ejderhasi” diye tanittigi Malkoçoglu Turali, Sah Ismal’in karsisina geçip sunlari söylemistir: Ben savas ve kin gününde Gögü yere çarpabilirim Okla dikerim karincanin gözlerini Baska bir okla açarim kusursuz yeniden Kizginlikla bakarsam düsmana Tatli canindan olur o kizgin bakisla Süngüm yandan girer göbekten çikar Yalan söylemiyorum, iste savas Ancak bunlari söyleyen Malkoçoglu Turali, belliki karsisindakinin korkusuzlugundan habersiz ve belki de Sah Ismail oldugunu bile bilmiyor. Daha elini kilicina yada öteki silahlarina götüremeden, Sah Ismail’in büyük bir öfkeyle basina indirdigi kiliç darbesiyle basi migferiyle beraber boynuna kadar ikiye bölünüyor. Malkoçoglu gibi öncü güç olan bir üstün savasçinin bu sekilde kolayca ve büyük bir çabuklukla öldürülebilmesi düsman askerlerini müthis bir korkuya saliyor ve ordularinin merkezlerine dogru kaçmaya basliyorlar. Bu olaydan sonra Kizilbas Ordusu’nun sag kanadi Osmanli Ordusu’nun sol kanadina öyle bir saldiriyor ki, Sinan Pasa emrindeki Osmanli Ordusu’nun sag kanadi Çaldiran Tepesi’ni gerisin geri kaçarak geçmek zorunda kaliyor. Öte taraftan bu yenilgilerin Selim’i korkuttugu da bir gerçek. Nitekim Sol kannatta da Han Muhammed Ustaclu’nun Osmanli’nin sag kanadini geri püskürtmesi, ama kendisine isabet eden bir top atesi sonucu sehit olmasi Osmanli’yi ancak cesaretlendirmis ve o zaman Osmanli’nin sag kanadi Kizilbas Ordusu’nun sol kanadini geri püskürtebilmistir. Ve yanindaki gazilerle beraber Sah Ismail tarafindan ordularinin merkezine kadar püskürtülen Osmanli öncü güçleri tüfeklerin devreye sokulmasiyla, Kizilbaslari geri çekilmek zorunda birakmistir. Fakat bu arada Osmanli’nin en korkusuz öncü savasçilarindan birçogu, Sah Ismail’in kilicinin darbeleriyle öldürülmüstü. Kizilbas askerleri Osmanli’nin süvarilerini birçok kez zincirlerle birbirine baglanmis arabalara kadar kovalamislardi. Ancak yeniçerilerin top ve tüfeklerinin darbelerine dayanamayip geri dönmek zorunda kalmislardi. Sah Ismail bizzat kendisi yedi kez bu zincirlerle sarili arabalara ulasip, bu zincirleri kiliç darbeleriyle kirmissa da, tüfek ve benzeri atesli silahlarin saldirisina dayanamayip geri dönmek zorunda kalmisti. Kimbilir belki de Selim’i arkasina gizlendigi demir kafesinden çikarip teke tek dövüserek yok etmek çabasindaydi. Yine bu saldirilarin bir tanesinde Sah Ismail’in etrafini Osmanli askerleri sarmisti. Ancak korku nedir bilmeyen Sah o zavallilara ati ve kiliciyla saldirip öldürdüklerinden tepeler olusturmustu. Daha sonra savasin siddetinden hiç birsey kaybetmedigi anlardan birinde, yine Osmanli askerleri Sah’in bulundugu grubun etrafini sardilar ve yine birçogu öldürülerek, birçogu da gerisin geri kaçarak püskürtüldü. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#6 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Nihayetinde sanirim, bu savasta ne kadar yigitlik gösterilse de, ne kadar düsman öldürülse de bu toplara tüfeklere ragmen bir zafer elde etmek olanaksiz göründügünden, Sah’in emriyle borazan çalinip savas meydaninin bir sekilde terk edilmesine karar verilmistir. Bu amaçla Kizilbas ordusunun merkezine dogru gelen Osmanli Ordusunun saflarini kirarak yola devam edilmistir. Sah Ismail’in ati
bir batakliga saplanip kalinca Ustaclu Hizir Aga, Sah’a kendi atini vererek yola devam edebilmesini saglamistir. Çaldiran Savasi’ndaki en acikli olaylardan birisi de Afsar Sultan Ali Mirza Bey’in, ki bu kisinin Sah Ismail’in musahibi olmasi olasiligi vardir, Sah Ismail sanilarak yakalanip Selim’e götürülmesi ve Sah olmadigi anlasilinca öldürülmesidir. Bundan sonra yapilan sey, Osmanli Ordusu’nun sol kanadini kirip, ordunun merkezine saldirarak, çatisma alaninin terk edilmesi olmustu. Bu saldiri ve pesinden gelen kaçis, haliyle Selim’i iskillendirmis, yagmaci Osmanli askerlerini, bunun bir savas hilesi olabilecegi konusunda uyarmisti. Ancak gece yaklastiginda ve meydanda kizilbaslardan kimsenin kalmadigini gördüklerinde, mallari ve esyalari toplamaya baslamislardi. Savas’tan sonra Sah Ismail Dergüzin’e gitmisti. Selim ise Tebriz’e gelmisti. Tebriz’de yaptigi ilk is Hasan Padisah Camii’ne gidip namaz kilmak olmustu. Ancak namaz kildiktan sonra hutbe okuyan hatip sira padisah ismine gelince “Sultan oglu Sultan Abulmuzaffer Ismail Bahadir Han” deyince Osmanli askerleri onu öldürmek istemislerdi. Selim “dili öyle alismistir” diyerek bunu engellemisti. Selim’in bunu yaparken nasil bir psikolojiye sahip oldugunu bilemiyoruz ama, benim görüsüm, Selim bu davranisiyla aslinda olayi hafifletmeye çalismis, çünkü aksi bir tutum, hatibin bilinçli bir biçimde Sah Ismail’in ismini okudugunu kabul etmis olmak olurdu ve bu hatibin ölümü göze alarak Sah Ismail’in padisahligini kabul ettigini ve Selim’i padisah olarak kabul etmedigini ilan etmek olurdu. Tabi burda dikkatimi çeken husus, bir sünni hatibin, o an yaninda askerleriyle bulunan ve zor bir zafer kazanmis sünni bir padisah varken bile, kizilbas olan bir padisahin ismini anmasi. Ben bunu dil sürçmesi olarak göremiyorum. Bana göre bu Sah devletindeki o günün kosullarinda var olan adaletin bir yansimasidir. Nitekim Selim ancak sekiz gün Tebriz’de kalabilmis ve daha sonra geri dönmek zorunda kalmisti. Çünkü onun Tebriz’de gördügü güzellik, halkin Safevi devletine bagliligi ve o günün kosullarinda Osmanli’nin hiçbir yerinde olmayan sosyal adalet Selim’in sekiz günden fazla duramamasinin asil sebebiydi. Rumlu Hasan’in dedigi gibi “atalarinin ve dedelerinin hayalinde olanaksiz olan görüntüyü, kesin olarak kendi gözüyle gördü.” Bazi, Osmanli asilli kaynaklara dayandirilarak uydurulan, “Sultan Selim’in asil amaci Safevi Devleti’ni tamamen ortadan kaldirmak ve bu fitneyi bitirmekti. Ancak bektasi tarikatina bagli yeniçerilerin rahatsizligindan, geri dönmek zorunda kalmisti” seklindeki açiklamalar tarihsel anlamda tutarsiz ve dayanaksizdir. Çünkü eger o top ve tüfekleri kullanan bektasi(!) yeniçeriler olmasaydi, Osmanli Ordusu Çaldiran batakliginda belki o güne kadar ki tarihinin en agir bozgununu yasayacakti. Bunu engelleyerek büyük bir basari saglayan yeniçerilerin Tebriz’de durmaktan rahatsiz olmalari akla mantiga sigabilecek bir durum degildir. Bunu söyleyenler güya kizilbas devletine karsi bunu yapmak istemeyen bir yeniçeri portresi çizme çabasindadirlar. Ancak eldeki kaynaklara göre, bunun gerçekle bir ilgisinin olamayacagi kesindir. Bana göre Selim’in gördügü, Tebriz örneginde, padisahina oldukça bagli olan bir halk kitlesi olmustur. Amaci yayilmaci ve yagmaci bir devleti genisletmek olan bir padisahin bunun aksini düsünmesi zaten olanaksiz. Selim kürtlerin daha çok egemen oldugu doguda Idrisi Bitlisi özelinde kürtlerin destegini alabildigi için, o dönem kürt bölgeleri Osmanli’nin yönetimine geçebilmistir. Eger Selim bu destegi o zaman diger alevi olan halk kitlelerinin çogunlukta oldugu Tebriz’de görseydi, firsat bu firsat deyip oralari da Osmanli’ya katardi, ki zaten amaci buydu. Bana göre Selim’in bunu elde edememekteki en büyük sorunu padisahlari Sah Ismail’e sonuna kadar bagli olan bir halk kitlesi olmustur. Bunun içindirki, Tebriz’de ancak sekiz gün durabilmis, sonra içine korku düserek geri dönmüs ve Amasya’da kislamistir. Kaldi ki Selim, Çaldiran’da atesli silahlarin yardimiyla zar zor elde ettigi bu zaferin, eger bu isi ilerletirse kendisine daha uzun bir süre yar olamayacagini, eldeki cephane bittiginde kizilbaslar tarafindan yok edilecegini bilmiyor olamazdi. Bu yenilgi Sah Ismail’e çok agir gelmistir. Çünkü her zaman girdigi savaslarda sayica ve teknik olarak kendisinden üstün olan ordularla çarpismis, her seferinde zaferle geri dönmüs, Çaldiran Savasi’nda da sayica en az kendisinden iki misli fazla olan Osmanli Ordusu’na agir insan kayiplari verdirmis, ama yine de bu yetememis, çünkü Safevi Ordusu’nun savas geleneginde olmayan, Osmanli’nin kalabalik tüfekleri, hareketli toplari, havan toplari vb. atesli silahlarina dayanmak mümkün olmamis, sonuç itibariyle savas meydanini terk etmekten baska çare kalmamistir. Çünkü orda savasmaya devam etmek Sah için canini seve seve veren kizilbas askerlerini atesli silahlara açik hedef haline getirmekten baska bir ise yaramayacakti. Belki de “delikli demir icad oldu, mertlik bozuldu” sözü Çaldiran Savasi’ndan sonra söylenmis bir sözdür. Çünkü görüyoruzki, bu savastan yaklasik doksan yil sonra meydana gelen Osmanli- Safevi savasinda Safevilerin kizilbas Ordusu Osmanli Ordusu’nu kötü bir biçimde bozguna ugratmistir. Çaldiran Savasi’na kadar girdigi hiçbir savasta yenilmemis olan Sah, bu savastan sonra hiçbir savasa katilmamistir. Bos zamanlarini daha çok av partilerinde geçirmistir. Yirtici hayvan avlamak onun en büyük merakiydi. Ancak Sah, bir yol insaniydi ve devletinin de temellerini bu yol ve yola bagli olanlar olusturuyordu. Bu yenilgi, bunun disinda hiçbir sey degistirmemistir. Safevi Devleti dönem kaybettigi Dogu Anadolu’yu ileriki tarihlerde kismen de olsa almistir ve güçlenerek varligini sürdürmüstür. Nitekim Sah Abbas Dönemi Safevilerin altin dönemi olarak kabul edilir. Selim’e Mal Edilen Saibeli Resim Önemli baska bir ayrinti ise Selim’e mal edilen (bu yazinin sonuna eklenen) o saibeli resim konusudur. Selim’in, tarihsel olarak kalan hiçbir resmi buna benzememektedir. Sayin Mehmet Bayrak ve diger bazi yazarlar bu resimdeki kisinin Sah Ismail oldugunu, bunun bir çesit resmi ideolojinin oyunu olarak Selim diye sunuldugunu söylemektedirler. Osmanli özlemiyle tutusan bazi kesimlerde de bu resimdekinin Selim olamayacagina, Selim’in kulagina mengüs takmadigina ve sade giyindigine, aksine bu kisinin Sah Ismail olduguna dair yazilar okumustum. Dogrusu Selim’i gösteren tarihi diger resimlerinin hepsi birbirine benzerken, buna karsin hiçbiri buna benzememekte ve sol kulaginda da burda oldugu gibi bir mengüs bulunmamaktadir. Bu resim’in Sah Ismail’e ait olup olmadigi konusunda birsey diyemem, (çünkü Sah’in kulaginda mengüs olan baska bir resmini görmedim) ama Selim’e ait olmadigi kesin gibi görünüyor. Nihayetinde iki padisah için karsilastirma amaçli söylenecek en dogru söz sudur: Ikisi karsilastirilamayacak kadar zit kisiliklerdi. Selim için denir ki, O, Osmanli’nin neredeyse bos olan hazinesini, agzina kadar doldurmus, hatta kendi adina bir mühürle bu hazineleri kilitlemis, Osmanli’nin 2 küsür milyon km kare olan topraklarini 6 milyon km karenin üzerine çikarmis çoook büyük(!) bir devlet adamidir. Oysa Selim’in döneminde halk fakirlikten ve açliktan kan aglamistir. Çünkü Selim açiktir ki üretimi arttiran bir gelisme saglamamistir. Üretim arttirilmadan bir zenginlik saglaniyorsa, buna daha fazla soymak, daha fazla sömürmek denir. Peki ne yapmistir? Kisaca, hemen iki kelimeyle söylemek gerekirse sunu yapmistir: Almistir ama vermemistir! Oysa Sah Ismail’in bu açidan bakildiginda durumunun ve bir padisah olarak halka karsi idare anlayisinin ne oldugunu göstermesi açisindan söylenenler sunlardir: “Onun gözünde tam ayarli altinla degersiz bir tas arasinda fark yoktu. Iradesinin yüceliginden deniz ve madenden elde ettikleri O’nun bir günlük bahsisini bile karsilayamazdi.” Öyle görünüyor ki, Sah Ismail sadece bir yol ulusu olarak degil, o dönemin idarecilik anlayisi göz önünde tutuldugunda, idaresindeki adaletli uygulamayla da halkin kendisini sevdigi ve düzenini halki soymak üzerine kurmamis olan bir padisahdir. Dönemin sünni hatibinin Selim’in yaninda bile hutbede padisah ismi anilirken, Sah Ismail’in adini söylemesinin bir anlami olsa gerektir. Ancak Sah Ismail kizilbas olarak da adlandirilan alevilerin büyük çogunlugu için bir padisahtan çok daha öte, çok daha degerli ve yüce bir yol ulusu ve yol ereniydi. O’nu günümüze tasiyan en önemli sebep iste bu yönüdür. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#7 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Şah İsmail Hatayi 5 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-1)
Hak nefes vermişse, sana kalan o verilen nefesle, o ilahi sesi dile getirmektir. Şah İsmail de bu düşünceyi, inancı kendinde barındıran bir Hak Ozanı olarak “Hatayi” mahlasını almış, yada o mahlas kendisine verilmiş,alevilerin yedi ulu ozanından birisidir. Ancak bununla birlikte bir devlet kurmasından ve bir padişah kimliği taşımasından dolayı, çok haksız yergilere maruz kalmış bir ulu insandır. Birçok yazar Şah İsmail’le ilgili yorumlar yaptı; kimi onu bir türk hükümdarı diye tanıtarak, milliyetçi duruşa Şah İsmail’i, dolayısıyla aleviliği alet etmeye çalıştı, kimi “Şah İsmail bir padişahtı ve O’nun anadolu aleviliğiyle ilgisi yoktu, Hatayi mahlası almış başka Anadolu Hatayi’leriyle karışıtırılmış, aslında şii bir padişahdı” dedi, kimi de bunlara tepki olarak tutup başka göstermeye çalıştı. Hepsinin de bana göre gerçekle fazla bir ilgisi yoktur. Neden böyle düşündüğümü, Hatayi’yi bir YOL eri olarak anlatırken, açıklamaya çalışacağım. Bir defa başından iyi bilinmesi gereken, 18. yy.ın sonlarına kadar en azından müslüman toplumlar için, 10. yy.dan başlayarak geniş alanlara yayılan bir olgu vardır. Bu, Emevi ve Abbasi Devletleri’nin geliştirdiği, arap milliyetçiliğinin yarattığı müslüman halklar arasında oluşan farkları ortadan kaldıran bir tutum olarak gelişen ümmetçi anlayıştır. Bu anlayış Selçuklular ve Osmanlı’larda da vardı. Hele Osmanlı Saray çevresinde türk milliyetçi bir anlayış şurda dursun, aksine türklere karşı aşağılayıcı bir tutum açık bir biçimde vardı. Bunun sayısız örnekleri mevcuttur. Ancak burdan herkesin bildiği, Şah İsmail’i aşağılamak amaçlı, Hoca Sadeddin tarafından söylenen, Başına tac aldı çıktı ol pelid Etti biidrak Etrak’ı mürid sözü buna en bariz örneklerden birisidir. “Biidrak-ı Etrak” dediği alevi türk ve türmenlerden başkası değildir ve “akılsız türkler” anlamına geliyor. Halkı ümmet olarak görme, bu anlamda milliyetçiliğin söz konusu olmadığı bu durum, aslında 1071 Malazgirt Savaşı’nda da vardı. Alparslan, Doğu Bizans İmparatorluğu’na karşı bu savaşı yaptığında, kendisi de dahil, kimse bu savaşı türklerle Doğu Bizans İmparatorluğu arasında gelişen milletlerarası bir savaş olarak görmüyordu, müslümanların “gavurlara” karşı savaşı olarak görüyordu ve savaşa türklerle beraber kürtler, farslar, araplar ve o dönem bölgede yaşayan bütün müslüman halklardan ve gruplardan katılım vardı. Şah İsmail’i bir türk devletinin kurucusu ve padişahı olarak gösteren, bu anlamda hem aleviliği hem de Şah İsmail’i bir çeşit türk milliyetçiliğine alet etmeye çalışan yazarlar, içerik olarak da milliyetçilikle ilgisi olmayan, içinde sadece bir yerde sırf “türkmen” kelimesi geçiyor diye ... Gittikçe tükenir Arab’ın kuyi meskeni Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar ... satırlarını alıp ön plana çıkarırlarken, öbür taraftan ... Çeşmi mestinden hezaran fitne saldın gönlüme Türk-i yağmacı gibi billah yüküş kan eyledin ... mısralarını görmezden gelirler ve kendisi de bir türkmen olan Rumlu Hasan’ın yeri geldiğinde “Haydut Türkmenler..” demesini de bir türlü anlayamazlar. Burda ortaya çıkan gerçek aslında şudur: Şah İsmail bir YOL insanıydı ve devletinde de YOLu süren bir yapı ve bu yapıya bağlı insanlar vardı, onların hangi milletten olduğu hiç fark etmezdi. Şah bir kızılbaştı ve onun için en önemli şey, O’nun bu kimliğiydi. Bu kimliği gereği yeri gelmiş, “haydut türkmenler”e, yeri gelmiş “imansız kürtler”e ve yeri gelmiş “zalim araplar”a haddini bildirmiştir. Şah’ın Bağdat seferi sırasında, Ehli Beyt sevenlere düşmanlık eden birçok arap kökenli koyu sünni odakları yok ettiğini biliyoruz. Ordusunda ve etrafında da birçok türkmen gruplar vardı, bunu da biliyoruz. On İki İmam’ların Emevi ve Abbasi dönemlerinde yaşadıklarını, o dönemde bu imamların arap milliyetçiliği yapan o iktidarlar tarafından şehit edildiklerini de biliyoruz. Mesela yine Şah Hatayi’nin dizelerinde sıkça geçen “mevali”lerin arap milliyetçi duruşla ilgisi olmayan diğer müminler anlamında kullanıldığını da biliyoruz. Bu durumda “Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar” mısrasının türkçülükle bir ilgisi olamayıcağını da iyi biliyoruz. Şah’ın tüm mücadele dolu yaşamı boyunca yanında kızılbaş türkü, kızılbaş kürdü ve kızılbaş arabı da yerini almıştır. Açıktır ki, Şah İsmail, kendi inancına ters düşen sünnileri o dönem yezit olarak görmüştür. Bunu, yer yer Şah’ın dizelerinde de görmekteyiz. Bu inanç, Anadolu alevilerinde hala kısmen vardır ve daha düne kadar kendi kulaklarımızla da duyduk bunları. Onun içindir ki, Şah İsmail’i değerlendirirken, 18. yy.ın sonlarında, değişik uluslarda meydana gelen ayaklanmalar neticesinde doruğa çıkan milliyetçi kimliklere alet etmeden, onun Ehli Beyt ve 12 İmam’lara bağlı bir kızılbaş olduğunu akıldan çıkarmadan değerlendirmek gerek. Bu yüzden Şeybek Han’a yazdığı mektupta Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’ın kulu değilse Yüz Mekke ve Medine de alsa birşey sayılmaz demiştir. Çünkü O, kimliğini kızılbaşlığında bulmuş bir YOL insanıdır. Bu duruşu bugünün hala alevi kalabilmiş gerçek alevilerinde görmek de mümkün. Hiçbir milliyetçi duyguyla övünmek, ne türklük, ne kürtlük ne de başka bir ırkla övünmek yoktur alevide. O her millete aynı gözle bakar, herkese aynı mesafede durur. Burdaki bu sözün yanlış anlaşılmaması için şunu açıklamalıyım: Bir alevinin alevi kimliği gereği bu kimliğini öne çıkarıp, milliyetçi duyguları yermesi farklı, bir alevinin, ulusların başka uluslara baskı yapmasını kınaması ve buna karşı durması ayrı konulardır. Bunun içindir ki, aleviyi devletçi bir çizgiye çekmek amaçlı, alevinin yanıbaşında gelişen acı bir çığlığa alevinin sessiz kalmaması gereği milliyetçilik değildir, olamazda! Bu ayrımın önce iyi anlaşılması gerekmektedir. Şah Hatayi ile ilgili sayın (rahmetli) İbrahim Arslanoğlu’nun yazdığı “Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri” isimli kitabını okuduğumda, birçok çelişkiyle karşılaşmış, ancak sayın Arslanoğlu’nun üzerinde ağırlıklı durduğu noktanın dil konusu olduğunu görmüştüm. Yazar o kitapta özellikle Şah İsmail’e ait en eski nüsha olan Taşkent nüshasını, diğerlerinden ayrı bir değerlendirmeye almış, Taşkent nüshasının Şah İsmail’e ait olduğunu kabul etmiş, diğer nüshalarda bulunanlarını da “Şüpheliler” ve “Anadolu Hatayileri” bölümlerinde toplamıştır. Bu kitabı kendine dayanak yaparak Şah İsmail’i koyu bir şii gibi göstermeye çalışan başka yazarların temelsiz çabaları ise bana oldukça gülünç gelmiştir. Çünkü ne sayın Arslanoğlu’nun kitabında Şah İsmail’i alevi kimliğinden ayıran bir sav var, ne de Taşkent nüshasında Şah İsmail’i bu yönlü töhmet altında bırakabilecek bir iz! Neye dayanarak bunu iddia edebilmişler, anlayamadım(?) Çünkü Taşkent nüshasında aşağıda kısa kısa sunacağım, hem Şah İsmail Hatayi’nin ne denli YOLa bağlı olduğunu, hem de nasıl bir alevi ereni olduğunu gösteren bir kaç örnek ki, bunları anlayabildiğiniz zaman, onun altında yatan derin inanç, tevhit, vahdet ve tasavvuf anlayışını görebilirsiniz. Gel gönül pir isteyeli bu kadim erkan ile Gerçek oldur Hak yoluna vara baş u can ile Canı terkin kılmayan canana vasıl olmadı Kul gerek ki mahrem ola hazreti sultan ile Kahrına şükr eyle gel kim Hak sana rahmeyleye Hem kârın olmuş ezelden küfr ü din iman ile ... ... Aşıkın maşuk yüzüdür hem kıblesi hem kabesi Sen yüzünü şaha dönder kıble divar isteme ... Eğildim secde kıldım hanedana Nuş ettim şerbetinden kana kana Zihi devlet beşaret men gedaya Yürürken uğradım ben bir dükkana Sarraf olan bilir gevher bahasın Mübah olmuş dürür pir ü civana Erenler asimanın direğidir Direk yerden dayanır asimana Ululuk ister isen kulluk eyle Ayak bir bir basarlar nerdübane Cihanı açdı Sultan Haydaroğlu İrişti gaziler kevn ü mekana Yürüdüm bağına kıldım teferrüc Erenler yatağı nakşı cihana Sürer Düldül çalar Şah Zülfükar’ı Ali’den kaldı bu darbı nişane Hatayi’yem bugün meydan içinde Şah’ın medhin okuram dervişane ... Mescide varmak ne hacet dedim ey zahit sana Ruy ile zülfü anın küfr ile imandır bana ... ... Enelhak çağıran Mansur dilinde Yine Masur’u berdar eyleyen Şah ... Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser Yeri göğü arşı kürsü yaratan settar idim Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar Gah o Mansur donuna girdim Enelhak dar idim Girdim adem cismine kimseler bilmez sırrımı Ben o beytullah içinde ta ezelden var idim Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişem Ol sebepden Hak ile sırdar idim serdar idim Dünyasından ben onun sırrın bilirdim ol benim Deryanın altında sac kızdıran ennar idim Ben Hayayi’yem Hak’ı hak tanımışam bi-güman Anın için ol yarattı ben ona derkar idim **** Bugün geldim cihana severem ben Yakın bilin ki nakdi Haydar’em ben Feridun Hüsrev ü Cemşid ü Zöhhak Ki Rüstem Zal’em ü İskenderem ben Enelhak sırrı üş gönlümde gizli Ki Hak-kı Mutlak’ım hak söylerem ben Nişanımdır benim tacı saadet Süleyman eline engüşterem ben Muhammed nurundan Ali sırrından Hakikat bahri içre gevherem ben Hatayi’yem Şah’a eksikli kulum Kapında bir kemine kemterem ben **** ... Ki her kim on iki imamı bildi Ona kırmızı tac giymek revadır Şah-ı Merdan Ali ibni Talib Hatayi’nin yürüttü pişüvadır **** Aşık isen gel beri kim can ü canan bendedir Zahida pes handesin kim nur-ı iman bendedir Sendedir yer ile göğün hikmeti hem kudreti Ab ü ateş hak ü bad ü cümle erkan bendedir Hak Teala dört kitabı gökden indirdi yere Ben anı istemezem çün külli Furkan bendedir Katiba, ak ü karaya bakma seni azdırır Aç kulak dinle sözüm, avaz-ı Kuran bendedir Pehlivanlar, çün cihanda Rüstem-i Zal olmuşam Hem İskender hikmeti, hükmü Süleyman bendedir Eyyüb’e çektirdi çok derd ü bela ve mihneti Gel beni isteş, vereyim derde derman bendedir Yakub’u gör zar ü giryan Yusuf-i Kenan için Pir-i küncü halvetem üş Mısr-i Sultan bendedir Şah-ı Merdan’ın Ali’nin âliyem evladiyem Zülfükar ü tac ü Düldül, üç nişanı bendedir Açaram din-i Muhammed mezhebi Cafer yakın La feta illa Ali bu sırrı pünhan bendedir Ben Şah’a bu canımı sıdk ile kurban kılmışam Ger kabull kılsa velayet eyd-i kurban bendedir Çün Hatayiyem, Şah’ın vasfını daim söylerem Aşk ile bel bağlarım defterle divan bendedir Bir karşılaştırma olanağı sunması amacıyla bu son nefesi, bugünün azeri alfabesiyle yazılmış olarak, orjinal haliyle ekliyorum: Aşiq isǝn gǝl bǝrü, kim, cani-canan mǝndǝdir, Zahida, sǝn xandasan, kim, nuri-iman mǝndǝdir. Mǝndǝdir yer ilǝ göyin hikmǝti, hǝm qüdrǝti, Abu atǝş, xakü badü cümlǝ ǝrkan mǝndǝdir. Hǝqtala dörd kitabı göydǝn endirdi yerǝ, Mǝn onu istǝmǝzǝm, çün külli-fürqan mǝndǝdir. Katiba, ağu qǝrayǝ baxma sǝni azdırur, Aç qulaq, dinlǝ sözüm, avazi-quran mǝndǝdir. Pǝhlǝvanlar, çün cahanda Rüstǝmi-Zal olmuşam, Hǝm Sikǝndǝr hikmǝti, hökmi-Süleyman mǝndǝdir. Əyyuba çǝkdirdi çox dǝrdü bǝlavü möhnǝti, Gǝl mǝni istǝş, verǝyim dǝrdǝ dǝrman mǝndǝdir. Yǝqubi gör, zarü giryan Yusifi-Kǝnan üçün, Piri-künci-xǝlvǝtǝm, uş, Misri-sultan mǝndǝdir. Şahi-Mǝrdanın-Əlinin aliyǝm, övladiyǝm, Zülfüqarü tacü Düldül, uç nişanı mǝndǝdir. Açarım dini-Mǝhǝmmǝd, mǝzhǝbi-Cǝfǝr yǝqin, La fǝta illa Əli, bu sirri-pünhan mǝndǝdir. Mǝn şǝha bu canımı sidqilǝ qurban qılmışam, Gǝr qǝbul qılsa vilayǝt, eydi-qurban mǝndǝdir. Çün Xǝtaiyǝm şahın vǝsfinyi daim söylǝrǝm, Eşqilǝ bel bağlaram, dǝftǝrlǝ divan mǝndǝdir. Şah İsmail Hatayi’nin türkçe yazdığı eserlerini, yazıldıkları orjinal dil sesleriyle okumak isteyenlere Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nı önerebilirim. (Yukarıdaki azerice nefes bahsettiğim bu kitaptan alınmamıştır) Kullanılan harfler ve imlalar çok farklı ve karmaşık görünmesine karşın, bence önemli bir eser. Konumuza dönecek olursak... Yukarıda bir kaç örnek vermekle yetindiğim, Şah İsmail’in alevi kimliğinin ispatı olan bu eserlerin tamamı Taşkent Nüshası’ndan alınmadır. Sayın Arslanoğlu’nun Taşkent Nüshası bölümünde yayınladığı eserlere bakıldığında bunlardan çok daha güzel ve daha derin yüzlerce nefes mevcuttur. Hiçbirini görmeyip de sadece “Nasihatname”yi gören bir kişinin bile göreceği en yalın gerçek Şah İsmail’in bir Hak Eren’i olduğudur. Sonu şöyle biter Nasihatname’nin: ... Nasihatname yazdım dervişane Cihanda olmak için bir nişane Teveccüh kıl tevekkeltü Al’Allah Kulak çektim dedim erenlere Şah Hak’kın fazlına bağlandık ezelden Temennamız didardır Lemyezel’den Hatayi derdimendim bir kemine Anıcah hû deyin Şah’ın demine Anadolu’da yaşamış, Hatayi mahlası almış, diğer Hatayi’lerin varlığı ise oldukça çelişkili, şüpheli bambaşka bir karmaşa... |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#8 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Şah İsmail Hatayi 6 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-2)
Hatayi mahlasıyla yazılmış, gerek şah, gerek can, gerek miskin, gerek kul, gerekse benzeri başka bir ön sıfat eklenmiş, bütün şiirlerin Şah İsmail Safevi’ye ait olduğuna yemin edemem. Ancak ona ait olmayanların da çok olduğunu iddia eden sayın Arslanoğlu’nun kitabından bazı çelişkiler de gördüm onları da paylaşmak istiyorum. (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, ISBN 975-353-013-7). Bu durum bana insan hakları sözleşmesinde “her insan suçlu olduğu ispatlanıncaya kadar, mahsumdur.” maddesini hatırlatıyor. Çünkü biz yıllardır bunlar Şah İsmail’e aittir diye biliyorduk ve o kitabı okuduktan sonra da hala öyle biliyoruz. Nitekim Şah İsmail’e ait olmadıkları iddia edilmiş, lakin ispatlanamamıştır. Yine daha önce vurgu yaptığım Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bütün nefesler o döneme ait orjinal dille yazılmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki, Şah İsmail Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla o ocağın YOL sürücüsüydü, bu nedenle Anadolu’nun dört bir yanından akın akın insanlar ona gidip, niyaz oluyorlardı. Alevi YOL ve erkânını bilenler bilirleri ki, bu cem bağlamak demektir, bu görgü demektir, bu semah demektir, bu gülbeng demektir, bu dua etmek demektir ve bu nefes okumak demektir. Pekiyi bu erenler meclisinin başında oturan, onları, deyimin tam anlamıyla söylemek gerekirse irşad eden Hak Ereni, onlarla nasıl bir iletişim kurmuş? Bunlar Anadolu halk diliyle konuşurken, Şah onlara azeri türkçesiyle mi anlatacaklarını anlatmıştır? Hayır! Bu, anlaşabilmek açısından bu şekil olabilecek birşey değildir. Çünkü arada bir ikrar ve itikat varken, oldukça zayıf bir iletişimle bunun gerçekleştiğini iddia etmek, bence abesle iştigaldir. Hem zaten kökleri yüzyıllara dayanan bir ikrar söz konusuyken, bunu düşünmek de öyle pek mümkün değil. Şah o dönem Anadolu’dan, Osmanlı Padişahı ve Paşaları’nın engellemelerine karşın, kızılbaş ve diğer alevi gruplarının akın akın geldikleri bir ziyaretgahdı. Buna karşın tutup bütün bunları unutup, Şah’ın Hak’ka yürümesinden 11 sene sonra, 1535 yılında Safevi saray hattatlarından Şah Mahmud el-Nuşaburi tarafından kaleme alınan en eski nüsha olan Taşkent nüshasına takılmanın, burda kullanılan dile bakıp, diğer nefeslerin Şah’a ait olmadığını iddia etmenin doğru ve bilimsel olmadığını düşünüyorum. Çünkü Şah Anadolu dillerine de hakim bir padişahdı ve o inanan müminlere o dille nefesler okuyordu. Bu nefesler de o irşad olmuş kızılbaşlar tarafından Anadolu ve Kürdistan bölgelerine taşınıyordu. Siz bu nefeslerin Şah İsmail’e ait olmadığını ispatlamak istiyorsanız, önce bu durumun aksini ispatlamalı, yani Anadolu’ya ve Kürdistan’a Şah’ın nefeslerinin taşınmadığını kanıtlamalısınız. Kaldı ki bugün en batısından en doğusuna kadar Şah Hatayi mahlasıyla yüzyıllardır (öyle bugünki gibi bir sağlam iletişim olmadığı halde) okunan nefesler vardır. Şah İsmail dışında bu nefeslere sahip başka bir Hatayi yada Hatayi’ler olsaydı, o Hatayi’nin yada Hatayi’lerin de en az Şah İsmail kadar herkes tarafından iyi bilinen kendi başına bir eren yada erenler olarak bilinmesi gerekmez miydi? Şah İsmail nefeslerinin bulunduğu ikinci ve üçüncü nüshalar Paris Millet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Mesela üçüncü nüshada bir de farsça bir nefes (gazel) bulunmaktadır. Dördüncüsü Britanya Müzesi’nde bulunmaktadır. Beşincisi İran Müzesi’nde bulunmaktadır ve 1613 yılında Şah Abbas döneminde, Eyşi adında bir hattata altın suyla yazdırılmıştır ve amacı Şeyh Safi vakfiyesine kazandırmak olmuştur. Bunu Şah Abbas kitabın önsözünde, gene ancak padişah da olsa bir kızılbaşda var olan Ali YOLuna bağlılığı anlatan aslı farsça olan şu sözlerle dile getirmiştir: “Hazreti Ali b. Ebu Talib aleyhiselam eşiğinin köpeği Abbas Safevi bu kitabı Şah Sefi rahmetullahın mübarek türbesine vakıf etti ki isteyen alıp okusun. Bir koşulla ki kitabı türbe dışına çıkarmasın. Her kimse bu kuralı çiğnerse Hüseyin aleyhiselamın kanını dökenlere yardımcı olmuş sayılacaktır.” Ancak sonra bu yazma ordan alınıp İran Milli Müzesi’ne konmuştur. Şah Abbas’a göre bunu yapanlar Hz. Hüseyin’in kanını dökenlere yardım edenlerden oluyor. Altıncı nüsha ise beşincinin kopyası olan Erdebil Darü’l İrşad Yazması’dır. Yedincisi Vatikan Apostol Kütüphanesi’nde bulunan 17. yy.da yazıldığı bilinen bir nüshadır. Sekizincisi Mezarı Şerif Bahtar Müzesi’nde bulunan, yazmaların en kapsamlılarından kabul edilen, eski dil özelliklerini koruyan ve 17. yy. başlarında, yani 1615 yılından önceki bir tarihte yazılan bir nüshadır; çünkü bunu oluşturan hattat Mir İmadettin Kazvini 1552-1615 yılları arasında yaşamıştır. Dokuzuncusu İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunan yazmadır. Onuncusu Berlin Kitaplığı Doğu Yazmaları Bölümü’nde bulunan ve 1666 yılında yazıldığına dair tarih düşülmüş olan bir yazmadır. Onbirincisi Tahran Eski Şahenşah Kütüphanesi kayıtları arasında gösterilen Tahran Yazması olarak bilinen 1677 tarihli bir yazmadır. Onikincisi Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması diye bilinen 1545 tarihli yazmadır. Bu nüshada diğer nüshalarda bulunmayan şiirlere de yer verilmiştir. (Bunları okuyucu lütfen dikkatli okusun!) Onüçüncüsü ise daha yeni sayılabilecek hicri 1237 (miladi 1821) tarihini gösteren bir nüsha. Ondördüncüsü Azerbaycan Yazmalar Fonu’nda bulunan ve 17. yy.a ait nüshanın kopyası olan bir yazmadır. Ancak bu nüshalar arasındaki dönem farklarıyla, aynı şiirlerin dillerinde de değişiklikler olduğu biliniyor. Daha önce de vurgu yaptığım, sayın Arslanoğlu’nun, Taşkent Nüshası’nda bulunan nefeslerin divan edebiyatı ürünü olması, dilinin o zamanın azeri türkçesi olması, ancak diğerlerindeki dilin farklarına vurgu yapması, ki hepsi için bu geçerli değildir çünkü diğer nüshaların içinde de sayısı oldukça kabarık azeri türkçesiyle yazılmış ve aruz ölçüsüyle yazılmış nefesler mevcuttur, ki genellikle aynı nefeslerin zamanın dil özelliklerine uyarlanması söz konusudur, diğerlerinin Şah Hatayi İsmail’e ait olmadıklarına delil değildir. Kaldı ki O nefeslerin büyük bir bölümü günümüz türkçesine uyarlanarak da kayıtlara geçebilmiştir. En kapsamlı nüshalardan biri olan ve 1545 tarihini taşıyan Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması başta olmak üzere, büyük çoğunluğu hemen o yüzyılda yada bir sonraki yüzyılın başlarında yazılmıştır. Teknik olarak da bu kadar kısa bir zaman içinde birçok Hatayi’lerin çıkıp nefesler okuyup bunları Tebriz ve benzeri bölgelere taşıyıp Şah İsmail’e mal etmesi mümkün değildir. Bunun bilinçli yapılmış olması ise yalandır ve alevi edeb ve erkanına uymamasından dolayı mümkün değildir. Kitabı okurken yapılan karşı savları üç bölümde değerlendirebildim. 1. Birincisi Şah İsmail’e değilde, mesela Kul Himmet yada Pir Sultan gibi diğer Ulu Ozanlara ait olduğunu bildiğimiz, hiçbir divanda bulunmayan, fakat yazar tarafından da nerden Şah İsmail’e aitmiş gibi söylendiği belirtilmemiş, kaynağı gösterilmemiş olan nefesler. 2. İkincisi Şah İsmail’e ait olduğuna dair nefesin kendisinin de içinde ipuçları bulunduğu halde, Şah İsmail’e ait olmadığı, yada “şüpheliler” diye sınıflandırılmış, yine kaynağı belirtilmemiş nefesler. 3. Üçüncüsü ise gerçekten başkasına ait olduğu halde, mahlası farklı olduğu, yada hiç verilmediği halde içinde Hatayi kelimesi geçen nefesler. Bir de bunların dışında o kitapta bulunan sünni bir duruş sergileyen başka türlü Hatayi mahlaslı şiirlerle de karşılaştım, ki bunlar sünni ve mesela beş vakit namazı öven bir Hatayi portresi çiziyor. Ancak işin ilginç yanı, yine okuduğum hiçbir divanda, böylesi şiirlerle karşılaşmadım. Zaten bu mümkün bile değil. Çünkü bir taraftan mescidi ve zahidin göstermelik namazını yeren Şah İsmail’in, öbür taraftan tutup beş vakit namazı övmesi sağlıklı bir durum değildir, bu nedenle de mümkün değildir. Kim bilir belki de sayın Nejat Birdoğan’ın varlığından bahsettiği gerçek adı “Ömer” olan Hatayi’ye aittir. Birinci türden başlayalım. Burada bazı örnekler vermekle yetineceğim. Çünkü hepsini tek tek buraya almak bu yazının hacmini oldukça artıracak, yüzlerce sayfayı bulacaktır. Mesela vereceğim ilk örnek babamın (İbrahim Aldede’nin) arşivinde de bulunan “İsmail” mahlasıyla söylenen ancak sayın Arslanoğlu’nun kitabında biraz farklı bir biçimde “Şah Hatayi” mahlasıyla yazılmışbir nefes, ki, bu “Anadolu Hatayileri” bölümünde verilmiştir. Yan yana yazıyorum. Dörtlüklerin başında parentez içinde verdiğim numaralar babamın defterindeki dörtlük sırasını göstermektedir. Kitaptan Aynı cem olmuşlar divana karşı Kalbi kallaş naşi olmuş olmamış Halim arzeyledim halden bilene Beyhude halimden bilmiş bilmemiş Gözü çıksın kem bakanın yoluna Meyil verme her insanın kaline İbrahim Aldede’nin defterinden (1) Kırklar cem tutmuş didara karşı Kalbi kara naşi gelmiş gelmemiş Var halini bildir halden bilene Beyhude halinden bilmiş bilmemiş (3) Kör olmuşlar kec bağlarlar yoluna (kec: tuzak. B.A) Dan ederler üstadına pirine Bir baz konsa bir şaşkının koluna Yaban kuşu sanır konmuş konmamış İçer meyin mestanelik suyunu Her nedense öğrenmemiş huyunu Cömert sofrasından alır payını Nâkes nimetini almış almamış Firavunluk etmiş yolundan kalmış İkrardan imandan dininden olmuş Hakikat abdestin almadan ölmüş Kılman cenazesin ölmüş ölmemiş Kaynar aşk kazanı aşı taşmaya Bir kulun yolsuza yolu düşmeye Kabın almış gider kuru çeşmeye Anlamaz ki kabı dolmuş dolmamış İkrar iman yoktur ol Hakk’a asi Odlu topuz yalancının cezası Yetmez menziline yoktur sırası Ha bir baykuş dağda kalmış kalmamış Şah Hatayi’m eyder derdim ziyade Yad ilen içilmez yârsız bu bade Yâr oldur mahşerde şefaat ede Yüze gülücü yar olmuş olmamış (a.g.e s. 493.494) İsmail mahlasıyla yazılmış başka bir örneğe de rahmetli İréne Mélikoff’un “Uyur idik Uyardılar” isimli kitabında rastladım, ki bu günümüzde yine Türkiye’de Pir Sultan mahlasıyla okunmuş olan “Ben Ali’yim Ali Benim” diye bilinen nefesin kendisidir. Oysa bu nefes İsmail mahlasıyla, Ehli Hak inancından olan İran azeri bölgesinden derlenmiş bir nefesdir. Ve ismi Tazekent olan, İréne Mélikoff’un dediğine göre türk olan bir köyden derlenmiştir. Onlar’ın bildirdiğine göre ise bu İsmail Şah Hatayi’nin kendisidir. İsmail’em geldim cihana Yire göğe dolanu menem Bilmeyenler bilsün meni Men Ali’yem Ali menem Bir baz konmuş bir şaşkının koluna Sanarki yabani kuştur konmuş konmamış Bu dörtlük babamın deferinde yok (4) Firavun olmuş da yolundan azmış Terk edip ikrarın varından geçmiş Tarikat evinden abdestsiz göçmüş Kılma cenaze namazın ölmüş ölmemiş (2) Savur aşk kazanın taşıp pişmeye Cevlan yolun yolsuzlara düşmeye Ahmak kabın alır gider kuru çeşmeye Anlamazın kabı dolmuş dolmamış Bu dörtlük de babamın deferinde yok (5) İsmailem derki derdim ziyade Vefasız yar elinden içemem bade Er odur ki burda şefaat ede Yüze gülücü dostum olmuş olmamış Men Hakk’am Hakk’dan gelirem On İki İmam’ın biriyem Çahar köşeyi men alıram Zatı kudret Ali menem (İréne Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, Demos Yayınları 2. Baskı Mart 2009 ISBN: 9944-387-02-9 Sayfa 60-61) Bir başka örnek de Babamın Defteri’nde Pir Sultan mahlasıyla bulunan, ancak Yazar’ın kitabında yine Şah Hatayi mahlasıyla yazılmış ve hiçbir divanda bulunmayan bir nefes. Sadece mahlas dörtlüklerini buraya alıyorum. ... ... Şah Hatayi’m eydür aşk yoldaşına Gaziler inanmayın aş yoldaşına İnanman gaziler kaş yoldaşına Bir özü çürük kaş yoldaşına Seri kurban verin baş yoldaşına Pir Sultan ser verdi sır yoldaşına Gerçeğin nefesi bunda bell’oldu Mudara mundar darda bell’oldu (a.g.e s. 494-495) Yine cemlerde on iki hizmet sahiplerini çağırırken okunan Şah Hatayi’ye ait nefesi de burdan karşılaştırmalı olarak veriyorum. Yukarda olduğu gibi parantez içindeki numaralar Babamın Defteri’ndeki sırayı belirtmektedir. Hak taalâdan nida geldi Pirim sana haber olsun Şahtan bize name geldi Halifeye haber olsun Hak kuluna eyler nazar Dert kalbimde âdem düzer Kallaş gelmiş cemi bozar Gözcüye haber olsun Bu yola giden hacıdır Kırklar Güruhı Naci’dir Mümin müslim bacıdır Çavuşuna haber olsun Mü’mini çektiler meydana Tekbir okudular kurbana Münkiri saldılar gümana Kurbancıya haber olsun Mü’min yolun yakın ister Münkir ise sakın ister Delil yanmaz yağ ister Delilciye haber olsun Gel gidelim hakikata Kulak verin tarikata Mü’min müslim itikata Tarıkçıya haber olsun (1) Hakdan bize nida geldi Pirim sana beyan olsun Şah’dan bize nida geldi Peyik sana haber olsun (3) Hak kuluna eyler nazar Dört nesneden alem (adem) düzer Kalleş gelir cemi bozar Gözcü sana haber olsun (2) Bu yola giden hacıdır (Hemi) Güruhu Nacidir Cemin kilidi kapıcıdır Kapıcıya haber olsun (5) Gelin gidek irfana Mümin müslüm üryana Tekbir verildi kurbana Kurbancıya haber olsun (6) Mümin yolun yakın ister Münkirlerden sakın ister Delil yanmaz yağın ister Delilciye haber olsun (4) Gelin gidek hakikate Kulak verin marifete Mümin girmiş itikate Tarıkçıya haber olsun Kitapta bu dörtlük yok Kitapta bu dörtlük de yok Bu yola hasların hası Giymiş hakikat libası Doldurun engûr tası Sakacıya haber olsun Zakirin zikri saz ile Kur’an okunur avaz ile Mü’min müslim niyaz ile Niyazcıya haber olsun Şah Hatayi’m nâre geldi Sefil bülbül zare geldi Cennetten tezakir geldi ...................haber olsun (a.g.e s. 518-519) Hem cemdeki akışı anlatması hemde bütünlüğü ve orjinalliği açısından Babamın Deferi’ndekinin daha doğru olduğu aşikar. |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#9 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yine kitapta sayfa 532 de bulunan aruz şiir olarak sunulan, ancak babamın arşivinde dörtlükler şeklinde sunulan, hem de iki dörtlüğü fazladan bulunmakla beraber Seyit Nesimi’ye ait olan bir nefes var ben burda sadece Mahlas kısmını
vereceğim. ... Şah Hatayi mecnunûyum derde tabip bulmadım Derdimin dermanı derde dermân Mustafa (a.g.e s. 532) (7) Fatima Ana cemde oturur Kurbana çomçayı batırır Cemiyete lokmayı yetirir Nakip sana haber olsun (8) Mümini çektiler meydana Münkir sürüldü zindana Hizmet verildi Selman’a Süpürgeciye haber olsun (9) Yolunda hasların hası Silinsin kaplerin pası Doldur(da) ver Engür Tası Sakacıya haber olsun (10) Zakirin zikri saz ile Kuran okunur avaz ile Mümin müslüm niyaz ile Tazekara haber olsun (11) Şah Hatayim vara geldi Hak’tan yine zara geldi Pirden bize destur aldı İznikçiye haber olsun Yine kitapta sayfa 511 de bulunan ve babamın arşivinde de var olan, cemlerde okunan bir nefes var. Orda da çok fazla eksiklikler ve yanlışlar, hatta anlamını iyiden iyiye tersyüz eden hatalar var. Onun için onun da tamamını burda vermeyi doğru buluyorum. Kimde kaldı bu pirlik (1) Kimde kaldı bu pirlik Kalemdesin cemde benlik Kalmadı tende ilik Bu cemde bu sürekte Bu demde bu sohbette Ne hoş sürektir bu sürek Hoş sürektir bu sürek Pir Ali’dir salman piri Kadim kurdular bu yolu Kırkların cemindeki ..............etti veli İbadet İsrafil’de Gözcülük Mikail’de O nur kudretten indi Cümle alemi yaradan Bu dörtlük kitapta yok Çire aydın oluptur Cem üstüne gelüptür Tarakçının hizmeti Cebrail’de kaluptur Cebrail’de bu varlık Ululuk ihtiyarlık Muhammed’e yol kaldı Kırklara tezgâhdarlık Kırklar hep bir almadır Hep kudretten gelmedir Sakacının hizmeti Hüseyin’de kalmadır İmamlar şehit oldu Geleceğe yol kaldı Öteberi çalmaya Saile Salman geldi Saile Salman geldi Mülke Süleyman geldi İznekcilik etmeğe Ali’yle Kanber geldi Kanber Hakk’a kul oldu Onu hizmet tekmil oldu Peyikçilik etmeğe Hafiri devlet geldi (2) Pire Selman Pir Ali Kadim kurdular (bu) yolu Şu kırkların ceminde Kasaplık etti veli (3) Tercüman Cebrail’de İbadet Mikail’de Gözcülük İsrafil’de Tevhid kudretten indi (4) Şu alemi var eden Delile yağ eriten Çırağmanın hizmeti Cem olup insar eden (5) Çıra aydın oluptur Cem üstüne geliptir İreberin hizmeti Cebrail’den kalıptır (6) Cebrail’dedir varlık (Hem) ululuk (hem) ihtiyarlık Muhammed’den yol kaldı Kırklara tazekarlık (7) Kırklar hep bir elmadır Hep kudretten gelmedir Sakacının hizmeti Şah Hüseyin’den kalmadır (8) İmamlar şehit oldu Geleceğe yol kaldı Suncarayı çalmiya Saile Selman geldi (9) Saile Selman geldi Mülke Süleyman geldi İznikçilik etmeye Ali’ye Kanber geldi (10) Kanber Hak’ka kul oldu Oniki tekmil oldu Piyadelik etmeye Hızır devletli geldi Hafiri devletidir Fahri müşki anberi Kırklar ceminde şakıdır Çok cömerttir Kanber’i Şah Hatayi tufail Can bu yola duhail Benden delil istersen Delilim Şah İsmail (a.g.e s. 511-512) “Öteberi çalmaya” gibi alevi düşüncesiyle bağdaşmayan bariz yanlışların olduğu bu kaynakta nefesin son kısmı “Delilim Şah İsmail” diye bitiyor ve bu, “Şah İsmail dışında bir başka Hatayi tarafından yazılmış” fikrini güçlendirmeye de yarıyor. Oysa “Delildir Şah İsmail” diye bittiğinde böyle bir durum ortadan kalkmış oluyor. Bir başka örnek yine Nesimi’nin “Dervişlik halindan başka” mısrasıyla başalayan ve bu kitaptan başka hiçbir yerde Şah Hatayi mahlasıyla görmediğim nefesidir. Ayrıca mahlas dörtlüğünde üçüncü mısra eksik kalmıştır. ... Şah Hatayi’m der erlere Yüzümü sürdüm yerlere ....................................... Bil mi dedim tâlip sana (a.g.e s. 502-503) Sayfa 471’de bulunan ve Pir Sultan’a ait olan, yine sadece bu kitapta “Şah Hatayi” mahlasıyla gördüğüm bir nefes; burdan yine sadece mahlas dörtlüğünü ekliyorum: ... Şah Hatayim müslimleri yetirse Yetirse de ayn-ı ceme getirse Dizini dizine verip otursa Doyunca yüzüne baksam ya Ali (a.g.e s. 471) Şah Hatayi’ye ait olduğu nefesin içindeki sözlerden de belli olan ancak sayın Arslanoğlu tarafından şüpheliler kısmına eklenmiş olan nefeslerden de bir iki örnek verelim. “Muhammed Ali’yi candan sevenler / Yorulup yollarda kalmaz inşallah / ...” mısralarıyla başlayan bir nefesi var Şah Hatayi’nin mahlas kısmını buraya ekliyorum. (11) Muhammed peygamberdir Kokan miski anberdir Şu kırkların ceminde Saki cömert Kanber’dir (12) Şah Hatayim der fayil Can bu yola tufayil Derde delil istersen Delildir Şah İsmail ... Nesimi’yim der erlere Niyazım vardır pirlere Dilin ile belalara Gir mi dedim kardaş sana ... Pir Sultanım hakikate yetirse Dizi dize verip ha can otursa Hak’kı seven canlarına murat yetirse Doyulmaz darına dursam ya Ali ... Şah Hatayi bu pend bize yeter a Özünü katagör ulu divana Mehdi şevki şu cihanı tutar a Şah kuluna sitem olmaz inşallah (a.g.e s. 462-463) Benim burda dikkatimi çeken nokta sonu aslında “Şah oğluna sitem olmaz inşallah” şeklinde olan mısra(lar) neden burda “Şah kuluna sitem olmaz inşallah” şeklinde yazılmış. Bir başka örnekte de bazı anlam bozukluklarına sebebiyet veren yanlış yazımlar söz konusu, sadece bu yanlışlıkların olduğu yerleri veriyorum: Evvel başta Muhammed’e salavat Duralım on iki imam aşkına ... Evliyalar bülbül olup yurdunda Dünü gün yüreğim yanar derdinde Hasan Hüseyin’e olan derdinde Ağlayalım on iki imam aşkına ... Mısır zenginleri sordu mafayı ... (Bu dörtlük kitapta yok) Evvel başta Muhammed’e selavat Verelim Oniki İmam aşkına ... Evliyalar belli belli yurdundan Dünü günü yüreğim yandı derdinden Hasan Hüseyin evladının derdinden Ağlayalım Oniki İmam aşkına ... Meri zenginleri sürdü vefaya ... Musa-i Kazım şu alemin doludur İmam Rıza Hak’kın özge kuludur Tastik gerçek aşıkların yoludur Sürelim Oniki İmam aşkına Şah Hatayi’m Oniki İmam müsahip Gerçek aşık olup can başa kıyıp Medet mürvet deyip yüz yere koyup Koyalım Oniki İmam aşkına Şah Hatayi’m on iki imamı sayıp Gerçek aşık olan can başın koyup Medet mürvet deyip yüz yere vurup Koyalım on iki imam aşkına (a.g.e s. 456) |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: | Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011) |
|
|
#10 |
|
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Yine bir başka örnek babamın defterinde Şah Hatayi mahlasıyla bulunan, ancak kitapta hem biraz farklı, hem de Can Hatayi mahlasıyla bulunan bir nefes:
Diz çöküben zikr edelim (1) Diz çökelim canı dilden Canı dilden illâllâh Hû Zikr edelim ol Allah’a Yedi ceddin yarlıgamış Yedi ceddin yarlıganmış Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah Bunda yanar imiş odlar Anda olurmuş heybetler (4) Burda olur her abatlar Orda olur(muş) heybetler Cehennem kapusun kilitler Anınca illâllâh Hû Okumuşum dört kitabı Âyet âyet ü harf be harf Cümlesinden gürbüz erdir Anınca illâllâh Hû Başı yasdığa düşünce Gezer imanın kastına Şeytan ana zafer kılmaz Anınca illâllâh Hû Can Hatayi’m hepisine Andan şâhin tapusuna Sekiz üçmak kapusuna Anınca illâllâh Hû (a.g.e s. 431-432) Karşılaştırıp hangsinin daha okuyucuya bırakıyorum. Bu örneklerin bir başka türden olanı ise mahlası aslında “Hatayi olmadığı halde, Şah Hatayi’ye ait olduğu iddia ediliyormuş gibi sunulan nefesler. Aşağıda verilen bu türe bir örnektir: ... Yücelerde olur ol huma kuşu Dostun muhabbettir aşıka işi Pirim Hatayi’dir cümlenin başı Didâr ile muhabbete aşk olsun Şimdi bana da ilham olsa, bir nefes yazsam ve orda desem ki “pirimdir Şah Hatayi” Herhalde kimse çıkıpta “bu Şah Hatayi’ninmiş gibi gösterilen, ancak başkasına ait bir nefestir” diyemez. Çünkü zaten başkasına aittir. Bunu, nefesin içinde zaten görüyoruz. Yine başka bir nefeste de böyle bir durum söz konusu: ... Hatayi lakabım Caferi ismim Bir levh üzerine yazıldı resmim Batın madeninden oluptur cismim Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim Benim ismim Cafer ve lakabım (mahlasım) Hatayi olsaydı yukardaki gibi değil, şöyle yazardım: Hatayi lakabım Caferdir ismim Bir levh üzerine yazıldı resmim Batın madeninden oluptur cismim Cehennem kapısın kitler Okuyunca İllallah (3) Dört kitabı okumuşum Ayet ayet harf be harf Cümlesinden ala imiş Okuyunca İllallah (2) Baş yastığa düşünce Gelir iman üstüne Şeytan ona kar eylemez Okuyunca İllallah (5) Şah Hatayi’m hepisine İndik Hak’kın tapusuna Sekiz uçmak kapısına Yazmışlardır İllallah doğru ve orjinal (a.g.e s. 362) (a.g.e s. 359-360) Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim Belliki ozanın burda “Caferi ismim” demekle kastettiği şey, inancıdır. Onun için bu nefesin Şah İsmail’e ait olduğundan emin olamazsak da, Cafer adında var olmayan bir kişiye mal edilemez! Yine Kul Himmet’e ait olduğunu bildiğimiz ancak bununla birlikte, buna çok benzeyen Hatayi mahlaslı bir nefesinde babamın arşivinde var olduğu nefesi de burdan Kul Himmet mahlaslı olanıyla karşılaştırmalı veriyorum: Her sabah her sabah çığrışıp öten Mihrican ile handan yâ Ali Benim ohumâğım sensin ezelden Çıkar mı cesetten candan yâ Ali Seni candan sevenlerin cânısın Aşıkları medh etmenin kânısın Günahlara kalmaz cömert ganisin Geçersin günahtan kandan ya Ali Sen mürşidsin seçilmeyen müşküle Car deyince yetişirsin düşküne Kerbelâ’da yatan İmam aşkına İnayet umarım senden yâ Ali Nice bin yıl evvel kandilde durdun Atanın belinden anadan geldin Cümle mahluku da gümana saldın Baş gösterdin binbir dondan yâ Ali Mârifet içinde bir şems-i kerim Her sıfat ondadır hüsn-i kemâlin İstemem cennetten göster cemalin Hatayi geçince candan yâ Ali (a.g.e s. 353) ****************************** Divane gönlümüz geçmez güzelden Mehrin yer eyledi tende ya Ali Benim arzumanım sensin ezelden Gitmez muhabbetin candan ya Ali Can içinden sevenlerin canısın Aşıkları meth etmenin şanısın Noksana bakmazsın mürvet kanisin Geçersin günahtan kandan ya Ali Müşkülünü halledersin dostuna Çağırdıkça erişirsin düşküne Kerbela’da yatan İmam aşkına Şefaat umarız senden ya Ali Nice yüzbin yıllar kandilde durdun Atanın belinden anaya geldin Onun için halkı gümana saldın Binbir dondan baş gösterdin ya Ali Tarikat içinde şemsi kamersin Hakikat içinde zat-ı kemalsin İstemem cenneti göster cemalin Kul Himmet geçemez bundan ya Ali Bu ve buna benzer örnekler aslında o kadar çok ki, burdan hepsini vermem zaten yeterince uzun olan bu yazıyı kat be kat uzatacaktır ki, ben de bu yüzden burda göze en çok çarpan hatalardan örnekler seçtim. Ancak şunu da belirtmem gerek. Doksanlı yıllarda Nilüfer Akbal’ın “Miro” isimli albümünde “Gül Türküsü” adıyla ve Dersim yöresinden derlendiği belirtilmiş, Hatayi mahlasıyla sunulan bir nefes vardı. Aslında Nesimi’ye ait olduğunu bildiğimiz bu nefesin neden Şah Hatayi’ye mal edildiğini bilemiyorum. Kaldı ki bu tür hataları derleyenler de yapmaktadır. Bununla ilgili bir kaç örneği daha önce yazdığım bir yazı olan “İnternet veCopy&Paste Alışkanlığı” isimli yazımda vermiştim. Çünkü daha çok günümüzde yapılan dikkatsizlik ve titiz çalışmaktan uzak davranışların sebep olduğu bu tür hatalar, o türden nefesleri yeni duyan dinleyiciler için sanki tarihsel bir çelişki gibi görünebiliyor. Burda tabiki sorumluluk adına yazarın duruşu ve titizliği çok önemli. Ancak bununla birlikte okuyucunun da okurken dikkatli olması gerekmektedir. Son olarak yazarın alevi duruşuna ters düşen bir iddiası var onu da burdan vermeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Mende mahlası taşıyan bir ozanın ve Şah Hatayi’nin aynı mısrayla biten nefeslerinin mahlas kısmını verdikten sonra, (ki şöyledir Şah Hatayi’nin nefesi: Şah Hatayi’m muhabbete bakarım Men doluyum men dolana akarım Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim Bir derdim var bin dermana değişmem (a.g.e s. 336)) yazar şöyle devam etmektedir: “Şah İsmail Hatayî hem pîr, hem de mürşittir. Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez. Halbuki aşağıdaki dörtlüklerde Kul Hatayî, Abdal Musa’nın, Can Hatayî de Balım Sultan’ın dervişi olduklarını söylüyorlar:” (a.g.e s. 336) Yazar bunları söyledikten sonra mahlas dörtlüklerini vermektedir. Bunların Şah Hatayi’ye ait olup olamamaları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken nokta “Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez.” cümlesi olmuştur. Bu malesef yazarın alevi kızılbaş inancında var olan “El ele el Hak’ka” ilkesinden bihaber olduğunu, yada büyük bir ihtimalle bildiği bu ilkeyi gözardı ettiğini gösterir. Bizim inancımızda mürşitsiz mümin olmaz! Her müminin bir mürşidi olmalıdır. Bu ilkeyi Şah İsmail’e ait olduğunu kabul ettiğiniz Taşkent Nüshası’ndaki nefeslerde de görmek mümkün. Şah Hatayi’nin pirsiz olduğunu düşünmek bir defa aleviliğe aykırıdır. Muhammed Mustafa’nın mürşidi vardı, ki o Cebrail’di. Hatta inancımızda belli bölgelerde mürşit postunda oturan dedelerin darını görme işi kendi akrabaları olan başka mürşitlerce gerçekleştirilmiştir. Eğer teknik olarak ulaşmak mümkün olmamışsa, bu eksiklik, bu şekilde de olsa giderilmiştir. Şah İsmail Hatayi yüzyıllardır inancımızdaki, gerek cem ainlerinde okunan dualarıyla ve diğer nefesleriyle, gerekse tarihe bıraktığı o yeri doldurulmaz haklı gerçekliğiyle alevi yolu var olduğu sürece var olacak, o kutsal yerini koruyacaktır. Bu cümleler ne duygusal bir haykırış ne de fanatik bir çırpınıştır. Bu, dünden bugüne gelen yolun, yarın nasıl devam edeceğini bilme yeteneğidir. Şah Hatayi’ye ait olupta bugün piyasada bilinmeyen ancak bir yerlerde gizli hazine misali duran nice nefeslerin var olabileceğine inanıyorum. Mesela ne sayın Arslanoğlu’nun ne sayın Birdoğan’ın ve ne de bahsettiğim “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bulunmayan, ancak babamın arşivinde bulunan Şah Hatayi nefesleri olduğunu biliyorum. Bunlar gibi başka yerlerde de bu tür nefeslerin olabileceği ihtimali zayıf bir ihtimal değildir. Sözü yine Şah Hatayi’ye ait, (Taşkent Nüshası’ndan) bir önceki bölümde de verdiğim çok güzel bir nefesle bitirelim: Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser Yeri göğü arşı kürsü yaradan Settar idim Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar Gah ol Mansur donuna girdim “Enel Hak” dar idim Girdim adem donuna kimseler bilmez sırrımı Ben o Beytullah içinde ta ezelden var idim Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişim Ol sebepten Hak ile sırdar idim serdar idim Dünyasından ben O’nun sırrın bilirdim o benim Deryanın altındaki saç kızdıran al nar idim Ben Hatayi’yem Hak’kı Hak tanımışam bigüman Onun için o yarattı ben O’na derkar idim Şu güzelim nefesdeki kemaletin sırrına erebilenlere aşk olsun! Dostlukla... Bülent ALDEDE 10 Aralık 2010 [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] sitesinden alıntıdır. |
|
|
|
| The Following 3 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post: |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| hatayi, İsmail, şah |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||