Genç Aleviler  

ANASAYFA Bugünkü Mesajlar Sohbet & SohbetRadyo
Go Back   Genç Aleviler > ALEVİLİK GENEL > Alevilik Tarihi

Alevilik Tarihi Alevilik Tarihine dair paylaşımların yapılacağı alan.

Reklam Alanı
Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 03-18-2011, 18:22   #1
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart Şah İsmail Hatayi

Şah İsmail Hatayi (Bir Ulunun Doğuşu) 1


Şah İsmail Safevi (Hatayi) ile ilgili bir yazı yazacağımı aslında Ağustos 2008’de yazdığım “Alevilik NasılBaltalanıyor?” isimli yazımda bildirmiş, fakat bu arada Şah Hatayi ile ilgili şaibeler içeren bir kitaptan bahsedildiğiniöğrenmiştim, bu yüzden bu kitabı okuyuncaya kadar, yazmamaya, bu kitabı elde edip okuduktan sonra yazmaya karar verdim.

Bir süre önce ısmarladığım bu kitap elime geçti, okudum ve gördüm ki aslında onu okumadan da yazsaydım içerik yine aşağıdaki gibi olurdu:

Şah İsmail tarihte eşi ender görülebilecek kişiliklerden birisidir. Sıra dışı bir
çocukluk, sıra dışı bir gençlik (oysa onun gençlik dönemi bugünün çocukluk
dönemidir) yaşamış, müthiş bir karizmaya sahip olduğu o dönemde onunla
konuşanların anılarında açıkça belirtilmiş ve cesareti, gücü, bilgisi herkesi
etkilemiş bir kişiliktir.

Bu konuya önce Safevilerin geçmişine kısa bir göz atmakla giriş yapmak
daha doğru olacaktır. Safevi tarihiyle ilgili yazanların herşeyden önce, onların
belli bir tarihten önce sünni olduklarını, birçoğu onların aslen kürt kökenli
olduklarını, diğer, daha çok resmi ideolojiden yana konuşan büyük bir kesimin
türk kökenli olduklarını söyledikleri değişik kaynaklarda mevcuttur. Ancak bana
göre (bu benim inancımdır) onlar seyiddirler. Her ne kadar Firuz Şah Sincar’lı bir
kürt yada türkmen olarak değişik kaynaklarda anlatılsa da, yaşamları, yaptıkları,
hizmetleri ve duruşları, yine sonradan kendilerine kızılbaş denen insanların
bağlılıkları da gösteriyor ki, onlar seyiddirler. Bazı kaynaklarda geçen belli bir
tarihten önceki sünniliklerine gelince, bu da bir cümleyle bir doğruymuş gibi
yazılır ve hiçbir kaynağa delilleriyle dayandırılmaz. Kaldı ki, öyle olsa bile, bu
onların YOLa kattıklarına ve hizmetlerine bakıldığında, zerre kadar bir eksiklik de
getirmez. Konuyu uzatmamak için Şeyh Safi’ye (Safiyüddin) kadarki gelişe pek
değinmeyeceğim, çünkü hemen hemen her kitapta bunlarla ilgili kısımları bulmak
mümkün. Kaldı ki bu yazının amacı kaynaklarda sunulan donuk tarihi, bütün
donukluğuyla burdan tekrar etmek değildir. Bu yazının amacı, bir anlamda Şah
Hatayi’yi doğru anlamak için biraz eleştirel bir yaklaşımla doğruyu ön plana
çıkaran bir anlatım sunmaktır. Bilgimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce...
Şeyh Safi (yada Şeyh Safiyüddin) döneminde Erdebil Tekke’sinin ününün
iyice arttığını ve Şeyh Safi’nin ününün büyük bir alana yayıldığını görüyoruz.
Zaten ileride Hatayi’nin kurduğu devletin ismini Safevi koymasının bir anlamı olsa
gerek. Şeyh Safi Cengiz Oğulları’nın bile saygı duyduğu, sözünden dışarı
çıkmadığı söylenen bir şahsiyet! Bir defa bu bile tek başına çok önemli bir nokta!
Ağzından kazara çıkan bir sözün bile mutlaka yerine getirilmesinde kararlı olup,
bundan kesinlikle dönmeyen padişahlar bile saygı duyuyor. Öylesi bir zamanda,
böylesi bir etkiye ve yetkiye sahip olmak için, büyük bir bağlılık gerekiyor ki,
bunun için de bağlanılan kişide var olması gereken çok önemli bir kutsiyet ve
bilgi birikimi gerektiriyor. Tarih yazanlar işin bu kısmına pek değinmemişlerdir.
Mesela yine O’nun döneminde küçük Asya’dan sadece bir yoldan, üç ay kadar
kısa bir zaman zarfında 13000 kişinin ziyaretine geldiği söylenir. Şeyh Safi
döneminde Erdebil, onun bu etkisinden dolayı, zulümden kaçanlar için bir garanti,
bir sığınak oldu diye geçer bazı kaynaklarda. Bu etki daha sonra O’nun yerine
geçen oğlu Şeyh Sadreddin Musa zamanında da (1334-1392/3) devam etmekle
kalmayıp, Safeviler’in etki alanı daha da genişledi. Onun oğlu Şeyh Hoca Ali
(Alaaddin Ali) döneminde ise Tekke’nin ünü iyiden iyiye yayılmıştı. Timur
Anadolu’dan dönerken yanında götürdüğü, sayısının 30000 civarı olduğu
söylenen esirler O’nun isteği üzerine orada serbest bırakılmış, bu insanlar da
Tekke’ye candan bağlanmış çoğu geri dönmek yerine orada kalmayı tercih
etmiştir. Erdebil ve yöresi yine Timur’un emriyle bir tür dokunulmazlık ve
vergiden muaflık kazanmıştır. Bazı tarihçilerin, O’nun zamanına kadar Safevi
tekkesi şeyhlerinin hep sünni olduğu, onun zamanında şiiliğe doğru meyletmeye
başlanmış olduğu iddiası tutarsız gibi görünen bir iddiadır. Çünkü sünni kökenli
bir yapılanma şekline sahip olmayan bu tekke, ilerde Şah İsmail tarafından
kurulan kızılbaş bir devlette de Safevi ismi yerine Hoca Ali ismini almalıydı bu
durumda! Oysa kızılbaş bir yapıya sahip (burası önemli: şii değil, kızılbaş) devlet
kuran Şah İsmail neden Şeyh Safi’nin torunu olmakla övünebilmiş, önce bu
noktayı bir düşünmek gerekmez mi? Neden o zaman kızılbaşlığı getiren Hoca Ali
dururken, daha gerilerdeki, sünni olduğu iddia edilen Şeyh Safi ismiyle övünmüş,
bunu düşündüğümüzde görürüz ki, aslında bu sünni yakıştırması da, alevi
zümreleri bir ulu değerinden daha uzaklaştırma çabasına benziyor. İslam
aleminde şeyhliğin babadan oğula geçmediğini (aslında kastedilen sünniliktir),
ancak Şeyh Safi’den sonra bunun Erdebil Tekkesi’nde değiştirilip, şeyhliğin
babadan oğula geçen bir hale getirildiğini de iddia ediyorlar. Oysa burdaki Şeyh’in
sünnilikle, ve yine bu şeyhliğin de sünnilikteki şeyhlikle bir ilgisi olmadığını
değerlendirip, öyle söylemek gerekir. Buna dayanıp, Safevi ailesinin saltanat
özentisi olduğu iddialarına dayanak edilmeye çalışılmıştır ki, bunlar daha çok
Safevileri cani gibi göstermeye çalışan Aşıkpaşazade ve Hoca Saadettin
tarihlerinden kaynaklı yakıştırmalardır, gerçeği yansıtabilme yeteneğinden
oldukça uzaktırlar.
Ali’den sonra yerine oğlu İbrahim Tekke’nin başına geçti ve 18 yıl hizmet
verdi. 1447’de İbrahim Hak’ka yürüyünce, yerine oğlu Cüneyd geçti ve O’nun
döneminde Tekke’ye bağlı kızılbaşların etkisi ve sayısı iyiden iyiye artınca ve
kendisiyle muhalif olan amcasına Karakoyunlu’lar destek çıkınca Erdebil’den
çıkmak zorunda kaldı. Geldiği Sivas şehrinde Osmanlı Padişahı’ndan ikamet izni
istedi ve Aşıkpaşazade tarihine göre, Padişah, Cüneyd’in niyetini bildiği(!) için
“Bir tahtta iki Padişah olmaz!” diyerek geri çevirdi. Oysa bu Cüneyd’i inancından
sıyırıp, O’nu iktidar delisi biri gibi göstermeye çalışan bir yanlı söz, bir küfürdür.
Fakat dikkat edilirse Anadolu’nun dörtbir yanında O’na bağlı o kadar çok kızılbaş
varken, istenen bu iznin sebebi ve öte taraftan Sultan Murat’ın (2. Murat) kendi
açısından neden buna izin vermek istemediği daha doğru anlaşılabilir. Kaldı ki
Aşıkpaşazade tarihi Cüneyd’in inanç kimliği açısından istemeden bize önemli
bilgiler sunmaktadır: Sivas’tan ayrılan Cüneyd, Karamanoğlu İbrahim Bey’e
sığındı. Şimdilik kaydıyla, Şeyh Sadrettin Konevi zaviyesine misafir edildi.
Zaviyenin şeyhi Abdüllatif Makdisi ile sık sık sohbet ediyordu. İşte bu sohbetlerin
birinde ihtiyatsız davranıp konuyu tartışma zeminine sürükledi: “Kendi mezhep ve
kanaatini müdafaya başlamış ve münakaşada mağlup olduğunu gören Cüneyd, Kuran’ı tezyif eder bir tarzda,
tecavüzkar bir lisan kullanmış ve başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeytin medhini ihtiva eden ayetlerin
Kuran’dan kasten çıkarılmış, onların sonradan uydurulmuş Kuran’ın içine konulmuş olduğunu söylemesi
üzerine ...” (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, Sayfa 6, ISBN 975-353-013-7). ... Buradan da
görüldüğü gibi Cüneyd bir kızılbaştır ve alevilerin savundukları gerçekleri
savunmaktadır; Aşıkpaşazade istemeden de olsa bunu bildirmektedir. Daha
Sonra Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begüm’le evlendi ve sonrasında
Uzun Hasan’ın desteğiyle yeniden Erdebil’e dönebildi. Sonrasında ise, 1460
yılında girdiği bir savaşta aldığı bir yara sonucu Hak’ka yürüdü. Onun yerine oğlu
Haydar geçti, Haydar aynı zamanda Uzun Hasan’ın yeğeniydi ve sonra kızı
Alemşah’la (Halime Begüm) evlenerek damadı da oldu. Bu evlilikten üç oğlu
dünyaya geldi: Ali Sultan, İsmail ve İbrahim.
İsmail, Şeyh Haydar’ın ortanca oğlu olarak miladi 17 Temmuz 1487
tarihinde dünyaya geldi. Babası onun doğumundan yaklaşık bir yıl sonra Temmuz
1488’de Ferruhyesar ve ona yardım eden Akkoyunlu Yakup Bey’in ordularıyla
savaşırken, atından düşüp boynunu kırması ve akabinde düşmanları tarafından
öldürülmesi sonucu şehit düşmüş, başı kesilip Yakup Bey’e götürülmüş, Yakup’un
emriyle Tebriz sokaklarında teşhir amaçlı dolaştırılmış ve bu durum
gerçekleştirilirken Ağustos ayının ortalarına gelinmişti. Bunları yapan Sultan
Yakup, Şeyh Haydar’ın kayını ve çocuklarının dayısıdır. Bunları okuyucunun
unutmaması gerekir. Çünkü ilerde bunlarla savaşan Şah İsmail’i cani gibi
gösteren bazı yazılara kanmamak için bunları hatırda tutmak gerek! Şeyh
Haydar’ın başsız cesedi ise kızılbaşlar tarafından yıkanıp, Teberistan’da Dehkent
denen diyarın Elfendyar köyünde toprağa verildi. (Bu durumdan 22 yıl sonra
Şirvan’a saldıran Şah İsmail babasının mezarını açtırdı ve Erdebil’e taşıyıp
görkemli bir törenle toprağa verdi.) Daha sonra Sultan Yakup kız kardeşi Halime
Begüm’ü ve O’nun çocuklarını, o çağda sağlamlığıyla ünlü İstahr Kalesi’ne
kapattı. 1493 yılında Sultan Yakup’un ölmesinin ardından, Akkoyunlular arasında
baş gösteren taht kavgalarının sonucu gücünü gösteren Rüstem Bey’in izniyle
serbest kalabildiler. Aslında Rüstem Bey bunu fırsat bilip, kızılbaşların desteğini
almak amaçlı onları serbest bırakmıştı. Ancak bir yıl sonra kızılbaşların Sultan
Ali’ye olan bağlılığından ve etrafında kenetlenmesinden korkan, bunu kendi
iktidarı için bir tehlike olarak gören Rüstem Bey, O’nu öldürmek için planlar
yapmaya başladı. Bunu anlayan Sultan Ali, tacı kendi başından çıkarıp, o zaman
henüz 6 yaşında olan İsmail’in başına koydu ve kendisini öldürmeye kararlı olan
Rüstem Bey ve O’nun baş kumandanı İbe Sultan’a karşı mertçe ve büyük bir
cesaretle savaşarak sonunda şehit edildi. Sonrasında büyük oğlu Sultan Ali’nin
cesedini annesi Alemşah Begüm dergaha getirdi ve bu arada düşmanın eline hem
kendisi düşmekten korkuyor, hem de diğer çocuklarını korumak adına büyük bir
tedirginlik yaşıyordu. Bunda da haksız sayılmazdı, çünkü Rüstem Bey İsmail ve
kardeşinin öldürülmesi için devamlı ferman gönderiyordu. Ancak bu ocağa ve
dergaha bağlı olan insanlar özellikle İsmail’i canları pahasına saklıyor, yeri
geldiğinde diyardan diyara kaçırıyorlardı.
O zamandan sonra Şah İsmail 1499 yılına kadar Gilan’da kaldı. Bu süre
Şah İsmail’in büyük bir eğitim süreci haline geldi. Döneminin büyük
eğitmenlerinden Kuran ve diğer dini bilgiler, arapça ve farsça gibi diller de dahil
olmak üzere, oldukça yoğun bir eğitimden geçmiş, yaşıtları daha çocukluklarını
yaşarken, Şah İsmail insan-ı kamil olma yolunda sıra dışı bir eğitim almış, sıra
dışı bir birikime sahip olmuş ve o dönemde bile herkese bilgi verebilen, arifler
meclisinde muhabbetinden diğer yaşını başını almış ariflerin bile gıda aldığı bir
mürşit haline gelmiştir. 1499 yılında Şah İsmail henüz 12 yaşında bir çocuktu
oysa!
Bu çocuk, çocukluğunu çoktan aşmış, kızılbaşların saygı ve bağlılık
duyduğu bir ocağın başındaki kutsal bir zat olarak değer görmüş bir kişilik olarak
ilerde Anadolu’dan ta uzak Asya’ya kadar tüm dengeleri alt üst edecek bir kızılbaş
devletinin kurucusu ve kızılbaşların padişahı olacaktı.


Hakk'ı görmek diler isen

Suret-i insana bak

Arayıp gezme bu halkı

Cismin içre câna bak.


Noksani Baba
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 3 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011), Hamza Aksüt (03-18-2011)

Alt 03-18-2011, 18:27   #2
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Şah İsmail Hatayi 6 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-2)



Hatayi mahlasıyla yazılmış, gerek şah, gerek can, gerek miskin, gerek kul, gerekse benzeri başka bir ön sıfat eklenmiş, bütün şiirlerin Şah İsmail Safevi’ye ait olduğuna yemin edemem. Ancak ona ait olmayanların da çok olduğunu iddia eden sayın Arslanoğlu’nun kitabından bazı çelişkiler de gördüm onları da paylaşmak istiyorum. (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, ISBN 975-353-013-7). Bu durum bana insan hakları sözleşmesinde “her insan suçlu olduğu ispatlanıncaya kadar, mahsumdur.” maddesini hatırlatıyor. Çünkü biz yıllardır bunlar Şah İsmail’e aittir diye biliyorduk ve o kitabı okuduktan sonra da hala öyle biliyoruz.
Nitekim Şah İsmail’e ait olmadıkları iddia edilmiş, lakin ispatlanamamıştır. Yine daha önce vurgu yaptığım Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bütün nefesler o döneme ait orjinal dille yazılmıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki, Şah İsmail Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla o ocağın YOL sürücüsüydü, bu nedenle Anadolu’nun dört bir yanından akın akın insanlar ona gidip, niyaz oluyorlardı. Alevi YOL ve erkânını bilenler bilirleri ki, bu cem bağlamak demektir, bu görgü demektir, bu semah demektir, bu gülbeng demektir, bu dua etmek demektir ve bu nefes okumak demektir. Pekiyi bu erenler meclisinin başında oturan, onları, deyimin tam anlamıyla söylemek gerekirse irşad eden Hak Ereni, onlarla nasıl bir iletişim kurmuş? Bunlar Anadolu halk diliyle konuşurken, Şah onlara azeri türkçesiyle mi anlatacaklarını anlatmıştır? Hayır! Bu, anlaşabilmek açısından bu şekil olabilecek birşey değildir.
Çünkü arada bir ikrar ve itikat varken, oldukça zayıf bir iletişimle bunun gerçekleştiğini iddia etmek, bence abesle iştigaldir. Hem zaten kökleri yüzyıllara dayanan bir ikrar söz konusuyken, bunu düşünmek de öyle pek mümkün değil. Şah o dönem Anadolu’dan, Osmanlı Padişahı ve Paşaları’nın engellemelerine karşın, kızılbaş ve diğer alevi gruplarının akın akın geldikleri bir ziyaretgahdı.
Buna karşın tutup bütün bunları unutup, Şah’ın Hak’ka yürümesinden 11 sene sonra, 1535 yılında Safevi saray hattatlarından Şah Mahmud el-Nuşaburi tarafından kaleme alınan en eski nüsha olan Taşkent nüshasına takılmanın,
burda kullanılan dile bakıp, diğer nefeslerin Şah’a ait olmadığını iddia etmenin doğru ve bilimsel olmadığını düşünüyorum. Çünkü Şah Anadolu dillerine de hakim bir padişahdı ve o inanan müminlere o dille nefesler okuyordu. Bu
nefesler de o irşad olmuş kızılbaşlar tarafından Anadolu ve Kürdistan bölgelerine taşınıyordu. Siz bu nefeslerin Şah İsmail’e ait olmadığını ispatlamak istiyorsanız, önce bu durumun aksini ispatlamalı, yani Anadolu’ya ve Kürdistan’a Şah’ın
nefeslerinin taşınmadığını kanıtlamalısınız. Kaldı ki bugün en batısından en doğusuna kadar Şah Hatayi mahlasıyla yüzyıllardır (öyle bugünki gibi bir sağlam iletişim olmadığı halde) okunan nefesler vardır. Şah İsmail dışında bu nefeslere
sahip başka bir Hatayi yada Hatayi’ler olsaydı, o Hatayi’nin yada Hatayi’lerin de en az Şah İsmail kadar herkes tarafından iyi bilinen kendi başına bir eren yada erenler olarak bilinmesi gerekmez miydi?
Şah İsmail nefeslerinin bulunduğu ikinci ve üçüncü nüshalar Paris Millet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Mesela üçüncü nüshada bir de farsça bir nefes (gazel) bulunmaktadır.
Dördüncüsü Britanya Müzesi’nde bulunmaktadır.
Beşincisi İran Müzesi’nde bulunmaktadır ve 1613 yılında Şah Abbas döneminde, Eyşi adında bir hattata altın suyla yazdırılmıştır ve amacı Şeyh Safi vakfiyesine kazandırmak olmuştur. Bunu Şah Abbas kitabın önsözünde, gene ancak padişah da olsa bir kızılbaşda var olan Ali YOLuna bağlılığı anlatan aslı farsça olan şu sözlerle dile getirmiştir: “Hazreti Ali b. Ebu Talib aleyhiselam eşiğinin köpeği Abbas Safevi bu kitabı Şah Sefi rahmetullahın mübarek türbesine vakıf etti ki isteyen alıp okusun. Bir koşulla ki kitabı türbe dışına çıkarmasın. Her kimse bu kuralı çiğnerse Hüseyin aleyhiselamın kanını dökenlere yardımcı olmuş sayılacaktır.” Ancak sonra bu yazma ordan alınıp İran Milli Müzesi’ne konmuştur. Şah Abbas’a göre bunu
yapanlar Hz. Hüseyin’in kanını dökenlere yardım edenlerden oluyor.
Altıncı nüsha ise beşincinin kopyası olan Erdebil Darü’l İrşad Yazması’dır.
Yedincisi Vatikan Apostol Kütüphanesi’nde bulunan 17. yy.da yazıldığı bilinen bir nüshadır.
Sekizincisi Mezarı Şerif Bahtar Müzesi’nde bulunan, yazmaların en kapsamlılarından kabul edilen, eski dil özelliklerini koruyan ve 17. yy. başlarında, yani 1615 yılından önceki bir tarihte yazılan bir nüshadır; çünkü bunu oluşturan
hattat Mir İmadettin Kazvini 1552-1615 yılları arasında yaşamıştır.
Dokuzuncusu İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunan yazmadır.
Onuncusu Berlin Kitaplığı Doğu Yazmaları Bölümü’nde bulunan ve 1666 yılında yazıldığına dair tarih düşülmüş olan bir yazmadır.
Onbirincisi Tahran Eski Şahenşah Kütüphanesi kayıtları arasında gösterilen Tahran Yazması olarak bilinen 1677 tarihli bir yazmadır.
Onikincisi Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması diye bilinen 1545 tarihli yazmadır. Bu nüshada diğer nüshalarda bulunmayan şiirlere de yer verilmiştir. (Bunları okuyucu lütfen dikkatli okusun!)
Onüçüncüsü ise daha yeni sayılabilecek hicri 1237 (miladi 1821) tarihini gösteren bir nüsha.
Ondördüncüsü Azerbaycan Yazmalar Fonu’nda bulunan ve 17. yy.a ait nüshanın kopyası olan bir yazmadır. Ancak bu nüshalar arasındaki dönem farklarıyla, aynı şiirlerin dillerinde de değişiklikler olduğu biliniyor.
Daha önce de vurgu yaptığım, sayın Arslanoğlu’nun, Taşkent Nüshası’nda bulunan nefeslerin divan edebiyatı ürünü olması, dilinin o zamanın azeri türkçesi olması, ancak diğerlerindeki dilin farklarına vurgu yapması, ki hepsi için bu geçerli değildir çünkü diğer nüshaların içinde de sayısı oldukça kabarık azeri türkçesiyle yazılmış ve aruz ölçüsüyle yazılmış nefesler mevcuttur, ki genellikle aynı nefeslerin zamanın dil özelliklerine uyarlanması söz konusudur, diğerlerinin Şah Hatayi İsmail’e ait olmadıklarına delil değildir. Kaldı ki O nefeslerin büyük bir bölümü günümüz türkçesine uyarlanarak da kayıtlara geçebilmiştir. En
kapsamlı nüshalardan biri olan ve 1545 tarihini taşıyan Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması başta olmak üzere, büyük çoğunluğu hemen o yüzyılda yada bir sonraki yüzyılın başlarında yazılmıştır.
Teknik olarak da bu kadar kısa bir zaman içinde birçok Hatayi’lerin çıkıp nefesler okuyup bunları Tebriz ve benzeri bölgelere
taşıyıp Şah İsmail’e mal etmesi mümkün değildir. Bunun bilinçli yapılmış olması ise yalandır ve alevi edeb ve erkanına uymamasından dolayı mümkün değildir.
Kitabı okurken yapılan karşı savları üç bölümde değerlendirebildim.
1. Birincisi Şah İsmail’e değilde, mesela Kul Himmet yada Pir Sultan gibi diğer
Ulu Ozanlara ait olduğunu bildiğimiz, hiçbir divanda bulunmayan, fakat yazar tarafından da nerden Şah İsmail’e aitmiş gibi söylendiği belirtilmemiş, kaynağı gösterilmemiş olan nefesler.
2. İkincisi Şah İsmail’e ait olduğuna dair nefesin kendisinin de içinde ipuçları bulunduğu halde, Şah İsmail’e ait olmadığı, yada “şüpheliler” diye sınıflandırılmış, yine kaynağı belirtilmemiş nefesler.
3. Üçüncüsü ise gerçekten başkasına ait olduğu halde, mahlası farklı olduğu, yada hiç verilmediği halde içinde Hatayi kelimesi geçen nefesler.
Bir de bunların dışında o kitapta bulunan sünni bir duruş sergileyen başka türlü Hatayi mahlaslı şiirlerle de karşılaştım, ki bunlar sünni ve mesela beş vakit namazı öven bir Hatayi portresi çiziyor. Ancak işin ilginç yanı, yine okuduğum hiçbir divanda, böylesi şiirlerle karşılaşmadım. Zaten bu mümkün bile değil. Çünkü bir taraftan mescidi ve zahidin göstermelik namazını yeren Şah İsmail’in, öbür taraftan tutup beş vakit namazı övmesi sağlıklı bir durum değildir, bu nedenle de mümkün değildir. Kim bilir belki de sayın Nejat Birdoğan’ın varlığından bahsettiği gerçek adı “Ömer” olan Hatayi’ye aittir.
Birinci türden başlayalım. Burada bazı örnekler vermekle yetineceğim. Çünkü hepsini tek tek buraya almak bu yazının hacmini oldukça artıracak, yüzlerce sayfayı bulacaktır. Mesela vereceğim ilk örnek babamın (İbrahim Aldede’nin) arşivinde de bulunan “İsmail” mahlasıyla söylenen ancak sayın Arslanoğlu’nun kitabında biraz farklı bir biçimde “Şah Hatayi” mahlasıyla yazılmışbir nefes, ki, bu “Anadolu Hatayileri” bölümünde verilmiştir. Yan yana yazıyorum.
Dörtlüklerin başında parentez içinde verdiğim numaralar babamın defterindeki dörtlük sırasını göstermektedir.
Kitaptan
Aynı cem olmuşlar divana karşı
Kalbi kallaş naşi olmuş olmamış
Halim arzeyledim halden bilene
Beyhude halimden bilmiş bilmemiş
Gözü çıksın kem bakanın yoluna
Meyil verme her insanın kaline
İbrahim Aldede’nin defterinden
(1)
Kırklar cem tutmuş didara karşı
Kalbi kara naşi gelmiş gelmemiş
Var halini bildir halden bilene
Beyhude halinden bilmiş bilmemiş
(3)
Kör olmuşlar kec bağlarlar yoluna (kec: tuzak. B.A)
Dan ederler üstadına pirine
Bir baz konsa bir şaşkının koluna
Yaban kuşu sanır konmuş konmamış
İçer meyin mestanelik suyunu
Her nedense öğrenmemiş huyunu
Cömert sofrasından alır payını
Nâkes nimetini almış almamış
Firavunluk etmiş yolundan kalmış
İkrardan imandan dininden olmuş
Hakikat abdestin almadan ölmüş
Kılman cenazesin ölmüş ölmemiş
Kaynar aşk kazanı aşı taşmaya
Bir kulun yolsuza yolu düşmeye
Kabın almış gider kuru çeşmeye
Anlamaz ki kabı dolmuş dolmamış
İkrar iman yoktur ol Hakk’a asi
Odlu topuz yalancının cezası
Yetmez menziline yoktur sırası
Ha bir baykuş dağda kalmış kalmamış
Şah Hatayi’m eyder derdim ziyade
Yad ilen içilmez yârsız bu bade
Yâr oldur mahşerde şefaat ede
Yüze gülücü yar olmuş olmamış
(a.g.e s. 493.494)
İsmail mahlasıyla yazılmış başka bir örneğe de rahmetli İréne Mélikoff’un “Uyur idik Uyardılar” isimli kitabında rastladım, ki bu günümüzde yine Türkiye’de Pir Sultan mahlasıyla okunmuş olan “Ben Ali’yim Ali Benim” diye bilinen nefesin kendisidir. Oysa bu nefes İsmail mahlasıyla, Ehli Hak inancından olan İran azeri bölgesinden derlenmiş bir nefesdir. Ve ismi Tazekent olan, İréne Mélikoff’un dediğine göre türk olan bir köyden derlenmiştir. Onlar’ın bildirdiğine göre ise bu İsmail
Şah Hatayi’nin kendisidir.
İsmail’em geldim cihana
Yire göğe dolanu menem
Bilmeyenler bilsün meni
Men Ali’yem Ali menem
Bir baz konmuş bir şaşkının koluna
Sanarki yabani kuştur konmuş konmamış
Bu dörtlük babamın deferinde yok
(4)
Firavun olmuş da yolundan azmış
Terk edip ikrarın varından geçmiş
Tarikat evinden abdestsiz göçmüş
Kılma cenaze namazın ölmüş ölmemiş
(2)
Savur aşk kazanın taşıp pişmeye
Cevlan yolun yolsuzlara düşmeye
Ahmak kabın alır gider kuru çeşmeye
Anlamazın kabı dolmuş dolmamış
Bu dörtlük de babamın deferinde yok
(5)
İsmailem derki derdim ziyade
Vefasız yar elinden içemem bade
Er odur ki burda şefaat ede
Yüze gülücü dostum olmuş olmamış
Men Hakk’am Hakk’dan gelirem
On İki İmam’ın biriyem
Çahar köşeyi men alıram
Zatı kudret Ali menem
(İréne Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, Demos Yayınları 2. Baskı Mart 2009 ISBN: 9944-387-02-9 Sayfa 60-61)
Bir başka örnek de Babamın Defteri’nde Pir Sultan mahlasıyla bulunan, ancak Yazar’ın kitabında yine Şah Hatayi mahlasıyla yazılmış ve hiçbir divanda bulunmayan bir nefes. Sadece mahlas dörtlüklerini buraya alıyorum.
...
...
Şah Hatayi’m eydür aşk yoldaşına
Gaziler inanmayın aş yoldaşına
İnanman gaziler kaş yoldaşına
Bir özü çürük kaş yoldaşına
Seri kurban verin baş yoldaşına
Pir Sultan ser verdi sır yoldaşına
Gerçeğin nefesi bunda bell’oldu
Mudara mundar darda bell’oldu
(a.g.e s. 494-495)
Yine cemlerde on iki hizmet sahiplerini çağırırken okunan Şah Hatayi’ye ait nefesi de burdan karşılaştırmalı olarak veriyorum. Yukarda olduğu gibi parantez içindeki numaralar Babamın Defteri’ndeki sırayı belirtmektedir.
Hak taalâdan nida geldi
Pirim sana haber olsun
Şahtan bize name geldi
Halifeye haber olsun
Hak kuluna eyler nazar
Dert kalbimde âdem düzer
Kallaş gelmiş cemi bozar
Gözcüye haber olsun
Bu yola giden hacıdır
Kırklar Güruhı Naci’dir
Mümin müslim bacıdır
Çavuşuna haber olsun
Mü’mini çektiler meydana
Tekbir okudular kurbana
Münkiri saldılar gümana
Kurbancıya haber olsun
Mü’min yolun yakın ister
Münkir ise sakın ister
Delil yanmaz yağ ister
Delilciye haber olsun
Gel gidelim hakikata
Kulak verin tarikata
Mü’min müslim itikata
Tarıkçıya haber olsun
(1)
Hakdan bize nida geldi
Pirim sana beyan olsun
Şah’dan bize nida geldi
Peyik sana haber olsun
(3)
Hak kuluna eyler nazar
Dört nesneden alem (adem) düzer
Kalleş gelir cemi bozar
Gözcü sana haber olsun
(2)
Bu yola giden hacıdır
(Hemi) Güruhu Nacidir
Cemin kilidi kapıcıdır
Kapıcıya haber olsun
(5)
Gelin gidek irfana
Mümin müslüm üryana
Tekbir verildi kurbana
Kurbancıya haber olsun
(6)
Mümin yolun yakın ister
Münkirlerden sakın ister
Delil yanmaz yağın ister
Delilciye haber olsun
(4)
Gelin gidek hakikate
Kulak verin marifete
Mümin girmiş itikate
Tarıkçıya haber olsun
Kitapta bu dörtlük yok
Kitapta bu dörtlük de yok
Bu yola hasların hası
Giymiş hakikat libası
Doldurun engûr tası
Sakacıya haber olsun
Zakirin zikri saz ile
Kur’an okunur avaz ile
Mü’min müslim niyaz ile
Niyazcıya haber olsun
Şah Hatayi’m nâre geldi
Sefil bülbül zare geldi
Cennetten tezakir geldi
...................haber olsun
(a.g.e s. 518-519)
Hem cemdeki akışı anlatması hemde bütünlüğü ve orjinalliği açısından Babamın Deferi’ndekinin daha doğru olduğu aşikar.
Yine kitapta sayfa 532 de bulunan aruz şiir olarak sunulan, ancak babamın arşivinde dörtlükler şeklinde sunulan, hem de iki dörtlüğü fazladan bulunmakla beraber Seyit Nesimi’ye ait olan bir nefes var ben burda sadece Mahlas kısmını
vereceğim.
...
Şah Hatayi mecnunûyum derde tabip bulmadım
Derdimin dermanı derde dermân Mustafa
(a.g.e s. 532)
(7)
Fatima Ana cemde oturur
Kurbana çomçayı batırır
Cemiyete lokmayı yetirir
Nakip sana haber olsun
(8)
Mümini çektiler meydana
Münkir sürüldü zindana
Hizmet verildi Selman’a
Süpürgeciye haber olsun
(9)
Yolunda hasların hası
Silinsin kaplerin pası
Doldur(da) ver Engür Tası
Sakacıya haber olsun
(10)
Zakirin zikri saz ile
Kuran okunur avaz ile
Mümin müslüm niyaz ile
Tazekara haber olsun
(11)
Şah Hatayim vara geldi
Hak’tan yine zara geldi
Pirden bize destur aldı
İznikçiye haber olsun
Yine kitapta sayfa 511 de bulunan ve babamın arşivinde de var olan, cemlerde okunan bir nefes var. Orda da çok fazla eksiklikler ve yanlışlar, hatta anlamını iyiden iyiye tersyüz eden hatalar var. Onun için onun da tamamını burda vermeyi doğru buluyorum.

Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:28   #3
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

“Öteberi çalmaya” gibi alevi düşüncesiyle bağdaşmayan bariz yanlışların olduğu bu kaynakta nefesin son kısmı “Delilim Şah İsmail” diye bitiyor ve bu, “Şah İsmail dışında bir başka Hatayi tarafından yazılmış” fikrini güçlendirmeye de yarıyor. Oysa “Delildir Şah İsmail” diye bittiğinde böyle bir durum ortadan kalkmış oluyor.
Bir başka örnek yine Nesimi’nin “Dervişlik halindan başka” mısrasıyla başalayan ve bu kitaptan başka hiçbir yerde Şah Hatayi mahlasıyla görmediğim nefesidir. Ayrıca mahlas dörtlüğünde üçüncü mısra eksik kalmıştır.
...
Şah Hatayi’m der erlere
Yüzümü sürdüm yerlere
.......................................
Bil mi dedim tâlip sana
(a.g.e s. 502-503)
Sayfa 471’de bulunan ve Pir Sultan’a ait olan, yine sadece bu kitapta “Şah Hatayi” mahlasıyla gördüğüm bir nefes; burdan yine sadece mahlas dörtlüğünü ekliyorum:
...
Şah Hatayim müslimleri yetirse
Yetirse de ayn-ı ceme getirse
Dizini dizine verip otursa
Doyunca yüzüne baksam ya Ali
(a.g.e s. 471)
Şah Hatayi’ye ait olduğu nefesin içindeki sözlerden de belli olan ancak sayın Arslanoğlu tarafından şüpheliler kısmına eklenmiş olan nefeslerden de bir iki örnek verelim. “Muhammed Ali’yi candan sevenler / Yorulup yollarda kalmaz inşallah / ...” mısralarıyla başlayan bir nefesi var Şah Hatayi’nin mahlas kısmını buraya ekliyorum.
(11)
Muhammed peygamberdir
Kokan miski anberdir
Şu kırkların ceminde
Saki cömert Kanber’dir
(12)
Şah Hatayim der fayil
Can bu yola tufayil
Derde delil istersen
Delildir Şah İsmail
...
Nesimi’yim der erlere
Niyazım vardır pirlere
Dilin ile belalara
Gir mi dedim kardaş sana
...
Pir Sultanım hakikate yetirse
Dizi dize verip ha can otursa
Hak’kı seven canlarına murat yetirse
Doyulmaz darına dursam ya Ali
...
Şah Hatayi bu pend bize yeter a
Özünü katagör ulu divana
Mehdi şevki şu cihanı tutar a
Şah kuluna sitem olmaz inşallah
(a.g.e s. 462-463)
Benim burda dikkatimi çeken nokta sonu aslında “Şah oğluna sitem olmaz inşallah” şeklinde olan mısra(lar) neden burda “Şah kuluna sitem olmaz inşallah” şeklinde yazılmış.
Bir başka örnekte de bazı anlam bozukluklarına sebebiyet veren yanlış yazımlar söz konusu, sadece bu yanlışlıkların olduğu yerleri veriyorum:
Evvel başta Muhammed’e salavat
Duralım on iki imam aşkına
...
Evliyalar bülbül olup yurdunda
Dünü gün yüreğim yanar derdinde
Hasan Hüseyin’e olan derdinde
Ağlayalım on iki imam aşkına
...
Mısır zenginleri sordu mafayı
...
(Bu dörtlük kitapta yok)
Evvel başta Muhammed’e selavat
Verelim Oniki İmam aşkına
...
Evliyalar belli belli yurdundan
Dünü günü yüreğim yandı derdinden
Hasan Hüseyin evladının derdinden
Ağlayalım Oniki İmam aşkına
...
Meri zenginleri sürdü vefaya
...
Musa-i Kazım şu alemin doludur
İmam Rıza Hak’kın özge kuludur
Tastik gerçek aşıkların yoludur
Sürelim Oniki İmam aşkına
Şah Hatayi’m Oniki İmam müsahip
Gerçek aşık olup can başa kıyıp
Medet mürvet deyip yüz yere koyup
Koyalım Oniki İmam aşkına
Şah Hatayi’m on iki imamı sayıp
Gerçek aşık olan can başın koyup
Medet mürvet deyip yüz yere vurup
Koyalım on iki imam aşkına
(a.g.e s. 456)
Yine bir başka örnek babamın defterinde Şah Hatayi mahlasıyla bulunan, ancak kitapta hem biraz farklı, hem de Can Hatayi mahlasıyla bulunan bir nefes:
Diz çöküben zikr edelim
(1)
Diz çökelim canı dilden
Canı dilden illâllâh Hû
Zikr edelim ol Allah’a
Yedi ceddin yarlıgamış
Yedi ceddin yarlıganmış
Anınca illâllâh Hû
Okuyunca İllallah
Bunda yanar imiş odlar
Anda olurmuş heybetler
(4)
Burda olur her abatlar
Orda olur(muş) heybetler
Cehennem kapusun kilitler
Anınca illâllâh Hû
Okumuşum dört kitabı
Âyet âyet ü harf be harf
Cümlesinden gürbüz erdir
Anınca illâllâh Hû
Başı yasdığa düşünce
Gezer imanın kastına
Şeytan ana zafer kılmaz
Anınca illâllâh Hû
Can Hatayi’m hepisine
Andan şâhin tapusuna
Sekiz üçmak kapusuna
Anınca illâllâh Hû
(a.g.e s. 431-432)
Karşılaştırıp hangsinin daha
okuyucuya bırakıyorum.
Bu örneklerin bir başka türden olanı ise mahlası aslında “Hatayi olmadığı halde, Şah Hatayi’ye ait olduğu iddia ediliyormuş gibi sunulan nefesler. Aşağıda verilen bu türe bir örnektir:
...
Yücelerde olur ol huma kuşu
Dostun muhabbettir aşıka işi
Pirim Hatayi’dir cümlenin başı
Didâr ile muhabbete aşk olsun
Şimdi bana da ilham olsa, bir nefes yazsam ve orda desem ki “pirimdir Şah Hatayi”
Herhalde kimse çıkıpta “bu Şah Hatayi’ninmiş gibi gösterilen, ancak başkasına ait bir nefestir” diyemez. Çünkü zaten başkasına aittir. Bunu, nefesin içinde zaten görüyoruz.
Yine başka bir nefeste de böyle bir durum söz konusu:
...
Hatayi lakabım Caferi ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
Benim ismim Cafer ve lakabım (mahlasım) Hatayi olsaydı yukardaki gibi değil, şöyle yazardım:
Hatayi lakabım Caferdir ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Cehennem kapısın kitler
Okuyunca İllallah
(3)
Dört kitabı okumuşum
Ayet ayet harf be harf
Cümlesinden ala imiş
Okuyunca İllallah
(2)
Baş yastığa düşünce
Gelir iman üstüne
Şeytan ona kar eylemez
Okuyunca İllallah
(5)
Şah Hatayi’m hepisine
İndik Hak’kın tapusuna
Sekiz uçmak kapısına
Yazmışlardır İllallah
doğru
ve
orjinal
(a.g.e s. 362)
(a.g.e s. 359-360)
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
Belliki ozanın burda “Caferi ismim” demekle kastettiği şey, inancıdır. Onun için bu nefesin Şah İsmail’e ait olduğundan emin olamazsak da, Cafer adında var olmayan bir kişiye mal edilemez!
Yine Kul Himmet’e ait olduğunu bildiğimiz ancak bununla birlikte, buna çok benzeyen Hatayi mahlaslı bir nefesinde babamın arşivinde var olduğu nefesi de burdan Kul Himmet mahlaslı olanıyla karşılaştırmalı veriyorum:

Her sabah her sabah çığrışıp öten
Mihrican ile handan yâ Ali
Benim ohumâğım sensin ezelden
Çıkar mı cesetten candan yâ Ali
Seni candan sevenlerin cânısın
Aşıkları medh etmenin kânısın
Günahlara kalmaz cömert ganisin
Geçersin günahtan kandan ya Ali
Sen mürşidsin seçilmeyen müşküle
Car deyince yetişirsin düşküne
Kerbelâ’da yatan İmam aşkına
İnayet umarım senden yâ Ali
Nice bin yıl evvel kandilde durdun
Atanın belinden anadan geldin
Cümle mahluku da gümana saldın
Baş gösterdin binbir dondan yâ Ali
Mârifet içinde bir şems-i kerim
Her sıfat ondadır hüsn-i kemâlin
İstemem cennetten göster cemalin
Hatayi geçince candan yâ Ali
(a.g.e s. 353)
******************************
Divane gönlümüz geçmez güzelden
Mehrin yer eyledi tende ya Ali
Benim arzumanım sensin ezelden
Gitmez muhabbetin candan ya Ali
Can içinden sevenlerin canısın
Aşıkları meth etmenin şanısın
Noksana bakmazsın mürvet kanisin
Geçersin günahtan kandan ya Ali
Müşkülünü halledersin dostuna
Çağırdıkça erişirsin düşküne
Kerbela’da yatan İmam aşkına
Şefaat umarız senden ya Ali
Nice yüzbin yıllar kandilde durdun
Atanın belinden anaya geldin
Onun için halkı gümana saldın
Binbir dondan baş gösterdin ya Ali
Tarikat içinde şemsi kamersin
Hakikat içinde zat-ı kemalsin
İstemem cenneti göster cemalin
Kul Himmet geçemez bundan ya Ali
Bu ve buna benzer örnekler aslında o kadar çok ki, burdan hepsini vermem zaten yeterince uzun olan bu yazıyı kat be kat uzatacaktır ki, ben de bu yüzden burda göze en çok çarpan hatalardan örnekler seçtim. Ancak şunu da belirtmem gerek.
Doksanlı yıllarda Nilüfer Akbal’ın “Miro” isimli albümünde “Gül Türküsü” adıyla ve Dersim yöresinden derlendiği belirtilmiş, Hatayi mahlasıyla sunulan bir nefes vardı. Aslında Nesimi’ye ait olduğunu bildiğimiz bu nefesin neden Şah Hatayi’ye
mal edildiğini bilemiyorum. Kaldı ki bu tür hataları derleyenler de yapmaktadır.
Bununla ilgili bir kaç örneği daha önce yazdığım bir yazı olan “İnternet veCopy&Paste Alışkanlığı” isimli yazımda vermiştim. Çünkü daha çok günümüzde yapılan dikkatsizlik ve titiz çalışmaktan uzak davranışların sebep olduğu bu tür hatalar, o türden nefesleri yeni duyan dinleyiciler için sanki tarihsel bir çelişki gibi görünebiliyor. Burda tabiki sorumluluk adına yazarın duruşu ve titizliği çok önemli. Ancak bununla birlikte okuyucunun da okurken dikkatli olması gerekmektedir.

Son olarak yazarın alevi duruşuna ters düşen bir iddiası var onu da burdan vermeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Mende mahlası taşıyan bir ozanın ve Şah Hatayi’nin aynı mısrayla biten nefeslerinin mahlas kısmını
verdikten sonra, (ki şöyledir Şah Hatayi’nin nefesi:
Şah Hatayi’m muhabbete bakarım
Men doluyum men dolana akarım
Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem
(a.g.e s. 336))
yazar şöyle devam etmektedir:
“Şah İsmail Hatayî hem pîr, hem de mürşittir. Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez. Halbuki aşağıdaki dörtlüklerde Kul Hatayî, Abdal Musa’nın, Can Hatayî de Balım Sultan’ın dervişi olduklarını söylüyorlar:” (a.g.e s. 336)
Yazar bunları söyledikten sonra mahlas dörtlüklerini vermektedir. Bunların Şah Hatayi’ye ait olup olamamaları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken nokta “Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez.” cümlesi olmuştur. Bu malesef yazarın alevi
kızılbaş inancında var olan “El ele el Hak’ka” ilkesinden bihaber olduğunu, yada büyük bir ihtimalle bildiği bu ilkeyi gözardı ettiğini gösterir. Bizim inancımızda mürşitsiz mümin olmaz! Her müminin bir mürşidi olmalıdır. Bu ilkeyi Şah İsmail’e ait olduğunu kabul ettiğiniz Taşkent Nüshası’ndaki nefeslerde de görmek mümkün. Şah Hatayi’nin pirsiz olduğunu düşünmek bir defa aleviliğe aykırıdır.
Muhammed Mustafa’nın mürşidi vardı, ki o Cebrail’di. Hatta inancımızda belli bölgelerde mürşit postunda oturan dedelerin darını görme işi kendi akrabaları olan başka mürşitlerce gerçekleştirilmiştir. Eğer teknik olarak ulaşmak mümkün
olmamışsa, bu eksiklik, bu şekilde de olsa giderilmiştir.
Şah İsmail Hatayi yüzyıllardır inancımızdaki, gerek cem ainlerinde okunan dualarıyla ve diğer nefesleriyle, gerekse tarihe bıraktığı o yeri doldurulmaz haklı gerçekliğiyle alevi yolu var olduğu sürece var olacak, o kutsal yerini koruyacaktır. Bu cümleler ne duygusal bir haykırış ne de fanatik bir çırpınıştır. Bu, dünden bugüne gelen yolun, yarın nasıl devam edeceğini bilme yeteneğidir.
Şah Hatayi’ye ait olupta bugün piyasada bilinmeyen ancak bir yerlerde gizli hazine misali duran nice nefeslerin var olabileceğine inanıyorum. Mesela ne sayın Arslanoğlu’nun ne sayın Birdoğan’ın ve ne de bahsettiğim “Şah İsmail
Hata’i Külliyatı”nda bulunmayan, ancak babamın arşivinde bulunan Şah Hatayi nefesleri olduğunu biliyorum. Bunlar gibi başka yerlerde de bu tür nefeslerin olabileceği ihtimali zayıf bir ihtimal değildir.
Sözü yine Şah Hatayi’ye ait, (Taşkent Nüshası’ndan) bir önceki bölümde de verdiğim çok güzel bir nefesle bitirelim:
Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim
Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim
Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser
Yeri göğü arşı kürsü yaradan Settar idim
Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar
Gah ol Mansur donuna girdim “Enel Hak” dar idim
Girdim adem donuna kimseler bilmez sırrımı
Ben o Beytullah içinde ta ezelden var idim
Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişim
Ol sebepten Hak ile sırdar idim serdar idim
Dünyasından ben O’nun sırrın bilirdim o benim
Deryanın altındaki saç kızdıran al nar idim
Ben Hatayi’yem Hak’kı Hak tanımışam bigüman
Onun için o yarattı ben O’na derkar idim
Şu güzelim nefesdeki kemaletin sırrına erebilenlere aşk olsun!
Dostlukla...


Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:29   #4
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Sah Ismail Hatayi 3 (Safevi Devleti)


1503 yilina kadar Akkoyunlu Emir Elvent’in Sah Ismail’e karsi yeniden saldiri niyetiyle degisik çabalari devam etmistir. Bu çabalarda, çevredeki diger sünni devletlerin kapali ve açik desteklerinin etkisi büyük olmustur.
Mesela 2.Bayezit’in Akkoyunlu’lari Safeviler’e karsi birlikte hareket etmeleri yönündeki
teklifleri ve böylesi bir harekette de her türlü destegi verecegine dair bilgiler mevcuttur.

Ancak Elvent Bey her ne kadar bu niyetle harekete geçmisse de, her
seferinde Sah Ismail’in üzerine gitmesi, onu korkutmus ve bunun sonucu kaçmak
zorunda kalmistir. Daha sonra Haziran 1503’de, Sah Ismail’in kendisine
“muradini alamamis” anlaminda “Namurat” dedigi Akkoyunlu Beyi Murat’la
siradisi bir savasi olmus ve bunun sonucunda Sah Ismail komutasindaki Safevi
Ordusu sira disi bir zafer kazanmistir. Bu savasta bazi kaynaklara göre kizilbas
ordusu on bin kisiden az, Rumlu Hasan’a göre ise on iki bin kisiden olusuyordu.
Oysa bu ordunun karsisindaki Akkoyunlu’larin ordusu diger destekçilerle birlikte,
sayisi tam verilemese de kat be kat fazlaydi. Rumlu Hasan’in tarihine göre
Akkoyunlu’larin ordusundan sirf on bin kisiden fazlasi savasta öldürülmüstür.
“Namurat” ise yenilgiden sonra kaçarak kurtulmustur. Bütün bu basarilardan
sonra Safevi Devleti’nin sinirlari iyiden iyiye genislemis ve artik bazi diger
devletler gibi, Osmanli Devleti de, büyük bir devlet oldugunu kabul etmek
zorunda kalmaya baslamistir. Nitekim 2. Bayezit daha sonraki bir tarihte, Irak ve
Fars ülkesinin fethedilmesinden sonra elçisini armaganlarla Sah Ismail’e
gönderip, bu basariyi kutlamistir. Sah Ismail’de 2. Bayezit’e sevgi ve dostluk
göstermis, elçisini armaganlarla geri göndermistir.
1507 yilinda karsimiza çikan, en önemli olaylardan biri Sah’in Elbistan’a
yaptigi seferdir. Bu seferin olmasina sebep ise, Osmanli kaynaklari destekli Sah’in
Alaüddevle’nin kizini istemesi yada anlatilan diger fetih amaçli saibeler degil,
Alaüddevle’nin Sah’in komutasinda bulunan memleketlere saldirmasi ve daha da
önemlisi Sah’a dogru giden kizilbaslari cezalandirmasi ve bu yönlü diger sünni
beyliklerle ve devletlerle kurnaz isbirliklerine girismesi emri altindaki özellikle
kizilbas halka zulümkar davranmasidir. Bunun üzerine Sah Ismail 2. Bayezit’ten
aldigi geçis izniyle Osmanli topraklari olan Kayseri üzerinden Elbistan’a gelmistir.
Ancak Elbistan’da o dönemin bazi tarihçilerinin yazdigi gibi, Sah Ismail’le
Alaüddevle arasinda bir çatisma olmamistir. Çünkü Sah’in Elbistan’a yürüdügünü
duyan Alaüddevle, Safevi ordusunun karsisinda duramayacagini bildigi için,
kaçarak Turna Dagi’na gitmistir. Bu sebeple Elbistan’da bir savas olmamistir.
Ancak Lala Hüseyin Bey’le Alaüddevle’nin oglu Sari Kaplan arasinda Ceyhan Nehri
kiyisinda bir çarpisma olmustur. O bölgeye 300 kadar adamiyla, atlara arpa ve
saman temin etmek üzere giden Lala Hüseyin Bey’e Sari Kaplan’in ansizin ortaya
çikip saldirmasi sonucu gerçeklesen bir çarpisma olmustur. Bu çarpismada ise
adamlarinin çoklugundan ve digerlerinin gafil avlanmalarindan, Sari Kaplan galip
gelip, üç yüz kadar gaziyi öldürmüs ve kaçip gitmistir. Sah Ismail, kendisiyle
karsilasmadigi ve direnmedigi için Alaüddevle’ye “Ala Dana” lakabini takmistir.
Elbistan’dan dönerken Elazig Kalesi’nde konuslanan ve bir kisim
Dulkadirlilerin (Zülkadirlilerin) kalenin saglamligina ve stoklarinin çokluguna
güvenerek suçlar islediklerini ve masum halka saldirip soygunculuk yaptiklarini
ögrenen Sah Ismail kaleyi kusatma emri vermistir. Kale kusatilinca ve içerdekiler
bir kurtulus sanslarinin olmadigini görünce teslim olumuslardir. Bunlar teslim
olduktan sonra Sah Ismail onlarin eskiya olanlarini öldürtüp, iyilerini ise
ordusunda hizmete aldirmistir. Daha sonrasinda ise Diyarbakir yönetimini
Muhammed Ustaclu’ya vermis, Muhammed Ustaclu’da, sonraki zamanlarda bunu
firsat bilip Diyarbakir’i yeniden ele geçirmek için savasan Sari Kaplan’i bozguna
ugratarak kesin bir zafer kazanmis olarak Diyarbakir’i Dulkadiroglu’lari için bir
hayal olarak kalmasini saglamistir.
1508 yilinin Ekim ayinda Sah Ismail Bagdat’a girdi. Bazi tarhçiler yine Sah
Ismail’in Bagdat’a girdiginde ordaki sünnileri öldürdügünü söylerler ve bu çogu
zaman böyle bir cümleyle birakilir ve hareketin keyfi oldugu izlenimi verir. Oysa
ordaki alevi, Ehlibeyt’i seven halka yapilan zulümlerin karsiligi ve o zulmü
yapanlarin cezalandirilmasidir bu Sah Ismail için ve öldürülenler askerlerden ve
askerle ilgili çevrelerden olusuyordu. Yine o seferde bir kuyuda hapsedilmis olan
Seyyid Muhammed Kemune, Sah Ismail tarafindan kurtarilip, Necefi Esref’in (Hz.
Ali’nin türbesi) sorumlulugu kendisine verildi.
Safevi Devleti’nde Sah Ismail döneminde karsimiza çikan en sert olay
olarak sunulan olgu Özbek Han’i Seybek’le yapilan savas ve sonrasinda
olanlardir. Ancak bu konuya girmeden, bu noktaya gelene kadar yasanan
geçmisi, öncesini bilmek gerekiyor; aksi taktirde aslinda koyu bir sünni ve cani
olan Seybek Han masum gösterilmis olur.
Seybek Han hiçbir zaman Sah Ismail’i deyim yerindeyse kendince “adam
yerine koymamistir.” Her zaman hakaret etmis, her zaman saldiri firsati aramis,
O henüz Safevi devletini kurmadan önce bile O’nu ortadan kaldirmaya yönelik
sinsi planlarin merkezi olmus, yada bu tür planlara alet olmustur. Koyu sünni
olan Seybek Han, kizilbas oldugu için Sah Ismail’e her zaman hakaret etmeyi
marifet bilmis, O’nu hep küçümsemistir. Hatta bir seferinde Sah Ismail’e
gönderdigi bir mektupta, ne kadar “müslüman” oldugunu anlatabilmek için su
dizelere yer vermistir:
Biz harap olan Irak mülkünün açgözlüsü degiliz
Ta ki, Mekke ve Medine’yi almadikça
Buna karsin Sah Ismail de ona yazdigi cevapta su dizelere yer veriyor:
Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’in kulu degilse
Yüz Mekke ve Medine de alsa birsey sayilmaz
Bu satirlarda geçen “Ebu Turab” Hz. Ali’nin en sevdigi lakablarindan birisidir.
Çünkü “Topragin Babasi” anlamina gelen bu lakabi ona veren Hz. Muhammed
olmustur. Oysa Emeviler kendisine hakaret etmek amaciyla Hz. Ali’yi “Ebu Turab”
diye adlandirirlardi. Ileriki tarihlerde ise, gelisen alevi kizilbas ve ona yakin inanç
kurumlarinda, temel ilkelerden birisi de, ki bu hakikat kapisinin kurallarindan
birisidir, toprak olmakdir; bunu bütün alevi ulularinda görmek mümkün. Hatta
Seyh Bedrettin “gösterilebilecek en büyük keramet toprak olmaktir” diyor.
Açiktir ki Sah Ismail’de de bu düsünce mevcuttur. Tekrar konumuza dönecek
olursak; bilinmesi gereken önemli baska bir durum da, Seybek Han’in her zaman
Sah Ismail’i pervasizca kendisine ve dolayisiyla hanligina kul olmaya çagirmasi,
bu anlamda Sah Ismail’i sürekli kiskirtmasidir. Sah’a gönderdigi haberlerde O’nun
sünni islami kabul etmesini aksi taktirde Azerbaycan ve Irak’i ve Sah’in elinde
bulunan her yeri zaptedecegini, ülkesini yakip yikacagini bildirmistir. Gözden
kaçirilmamasi gereken bir baska nokta ise, Seybek Han bunlari yaparken sürekli
Osmanli Devleti’nin basi 2. Bayezit’ten açik yada gizli destek almistir. Hatta Sah
Ismail’e yazdigi bir mektupta O’nu “kolcubasi” olarak adlandirmis ve yapabilecegi
en dogru isin de gelip Taht’in ayagina niyaz etmesi oldugunu iddia etmis, bundan
baska O’nun bir kurtulus yolunun olmadigini söylemistir.
Bu kadar hakaret ve sürekli meydan okumalardan sonra Sah Ismail
Özbekler’in üzerine yürümeye karar vermistir. Giderken yolda Imam Riza’nin
türbesini tavaf edip esigine niyaz olmustur. Safeviler’in bu savasi, keyfi, sirf fetih
amaçli bir savas degildir. Bu savas, kizilbas kimiligine sürekli hakaret eden, bu
anlamda Osmanli’nin açik ve gizli destegini gören, her firsatta kizilbas ülkesinin
sinirdaki yerlesim yerlerine yagma amaçli saldiran Seybani (Özbek) Hanligi’na ve
O’nun basi Seybek Han’a karsi bir nefsi müdafa savasi olmustur.
Bu savasin en ilginç yani bu kadar hakaret, bu kadar meydan okuma ve bu kadar
küçümsemeye karsin, Sah Ismail’in saldiracagini duyan Seybek Han’in daha bir
çatisma olmadan kaçip Merv’in içinden disari çikmayisi olmustur. Bir kaç günlük
çatisma ve mücadelelere ragmen, Kaleleri ve duvarlari güçlendirilmis bu sehirden
Seybek Han’i ve ordusunu disari çikarabilmek mümkün olmamistir. Bunun
üzerine Sah Ismail geri çekilme taktigini kullanmaya karar verip ordan
uzaklasmis ve ordusunu oradan üç fersah (yaklasik 15, yada 18 km kadarlik bir
mesafe) uzakliktaki bir yere konuslandirmis ve beklemistir. Ancak bunun savas
hilesi olabilecegini düsünen Seybaniler sehirden disari çikmamislardir. Rumlu
Hasan’in bildirdigine göre, Seybek Han ve adamlarinin sehrin kalesinden
çikmalarinda en büyük etkiyi yaratan Seybek Han’in esi Mogul Hanim’in su sözleri
olmustur: “Siz defalarca Hakan Iskender San’a tehdit dolu mektuplar yazdiniz ve onu savasa çagirdiniz. O
da uzaktan, çaresiz ve yorgun ordusuyla Merv’e geldi ama siz basiniza namussuzluk topragi döktünüz ve
sehrin disina çikmadiniz. Simdi artik devletin çikari, korkuyu kendinizden uzaklastirip, güçlülükle savas
meydanina gitmenizi gerektirir. Ayrica korku ve kötümserlik erkegin ayibidir.” (Sah Ismail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu
Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 146, ISBN: 975-7902-59-4). Bu sözler Seybek Han’in kizip harekete
geçmesini sagladi. Seybek Han askerleriyle kizilbas ordusunun bulundugu yere
yaklasinca, bir grup kizilbas askeri plan geregi bunlarin önünden kaçmaya basladi
ve bunun üzerine Seybek Han ve Ordusu bu kaçanlarin pesinden hizla devam
ettiler. Ancak kendilerinin karsisinda, birden bire çarpismaya hazir bir ordu
görünce pisman olup durmak zorunda kaldilar, lakin is isten geçmis oldu.
Sonrasinda meydana gelen siddetli savasta her zaman oldugu gibi, Sah Ismail
ordusunun en önünde ve her tarafinda büyük bir kahramanlikla çarpismis,
sonuçta Özbek ordusunu bozguna ugratmistir. Bu bozgundan sonra Seybek Han
kaçmis, kapisi olmayan dört duvarli bir yerin içine siginmis, fakat oraya siginan
diger özbek askerlerinin ayaklari altinda havasizliktan bogulmus ve sonrasinda
Safevi askerleri tarafindan tesbit edilip cesedi ordan çikarilmistir. “..., kutlu
hizmetlilerden bazilari öldürülenlerin arasinda havasizliktan bogulan Seybek Han’in cesedini buldular.
Hakan Iskender San’in buyruguyla hemen orada onun kötülük dolu kafasini bedeninden ayirdilar ve derisini
soyup, saman doldurduktan sonra Rum (Osmanli) padisahi Sultan Bayezit’e gönderdiler, kafatasini da altinla
kaplayip kadeh haline getirdiler ve sarap doldurup, orada (düzenledikleri) Cennet ayin toplantida
dolastirdilar.” (Sah Ismail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 150, ISBN: 975-7902-59-4). Çok sert gibi
görünen bu davranis, aslinda dört yani koyu sünni devletlerle çevrili olan
düsmana karsi bir durusun ifadesidir o zaman için. Seybek Han’in derisini
samanla doldurup Sultan Bayezit’e göndermesi bosuna degildir: Sultan Bayezit
kendisi de sünni olan bir padisahti ve tarikat olarak Halvetiligin Cemalilik koluna
mensuptu. (O’na yapilan bektasi yakistirmalari ise Selim dönemindeki tarihçilerin
bir oyunundan ibarettir. Buna ise bu yazinin devaminda deginilecektir.) Sultan
Bayezit Seybek Han’i, sürekli Sah Ismail’e karsi kiskirtmistir. Bunlarin hepsinin
Sah Ismail tarafindan bilinmiyor oldugu düsünülemez. Kaldi ki Sah Ismail’in ne
kadar bilgili ve akilli oldugu ise yazili tarihin kayitlariyla sabittir. Bunun için
ayrica ispata gerek de yok zaten.
1511 yilina gelindiginde meydana gelen Sah Kulu ayaklanmasindan sonra
Sah Ismail’e dogru giden grubun basindakileri Sah’in cezalandirmasi, Sah Ismail’i
özellikle Anadolu Alevileri’ne düsman göstermek isteyen bir cenah için müthis bir
kaynakmis gibi kullanilmistir ve kullanilmaya devam edilmektedir. Oysa gerçek
hiç de öyle degildir. Osmanli kaynakli tarihlerde yazilanlara göre Sah Ismail Sah
Kulu’nun gücünden korktugu için onlari cezalandirmistir. Yada Hoca Saadettin ve
Asikpasazade tarihlerine göreyse Sah Ismail 2. Bayezit’e “baba” diye hitap
edermis ve aralarinda baba ogul hukuku varmis da O’na karsi neden
ayaklandiklari, bunun dogru olmadigi suç oldugu gerekçeleriyle onlari
cezalandirmis, hem de kaynar kazanlara atarak! Ancak biraz düsünüldügünde
insan hemen sunu soruyor: Madem böyle bir baba ogul hukuku vardi da neden
bu olaydan yaklasik alti ay önce Sah Ismail Seybek Han’in derisini samanla
doldurup 2. Bayezit’e göndermis? Böyle bir baba ogul hukuku mümkün mü?
Hayir degil! Olayin asli farkli: Sah Kulu’nun babasi Hasan Halife Sah Ismail’in
babasi Seyh Haydar’in hizmetinde bulunuyordu ve aralarinda talip-pir iliskisi
vardi. Hasan Halife ise Seyh Haydar tarafindan Teke yöresine gönderilmis ve Sah
Kulu bu bölgede dogmustur. 1510 yilindan sonra 2. Bayezit’in Sah Ismail’i
ziyarete gidenleri iyice takibe aldigi, onlarin yakalandiklari yerlerde
cezalandirilmalari ve siyaset edilmeleri (yani idam edilmeleri B.A.) yönünde
ferman üzerine ferman çikardigi bir dönemin basaldigini görüyoruz. Bu noktada
bakildiginda Sah Kulu’nun aslinda Sah Ismail’in dergahina gitmek üzere yola
çiktiklarina dair bilgilerin daha mantikli oldugunu gösteriyor. Ancak bu, o dönem
için bir ayaklanma anlamina geliyordu. Çünkü ortada padisahin çikardigi ve
memleketlerin dört bir yanina gönderdigi fermanlari vardi. Kaldi ki bu
fermanlarda özellikle “Sah’in ogluna dogru giden isiklarin (dervislerin B.A.)
hemen siyaset edülmeleri ... “ ibareleri yer aliyordu ki, bu, Sah Kulu’nun Sah’a
dogru giderken neyi göze aldigini açikça gösteriyor. Ancak Sah Kulu birçok
çatismada “yezitleri” yendiyse de, son çatismada aldigi bir yaradan dolayi
kurtulamamis, sehit olmustur. Sah Kulu’nun sehadetinden sonra bu ayaklanmaya
katilanlarin basina Halife Baba getirildi ve Erzincan üzerinden Erdebil’e gitmek
için yola koyuldular. Ancak Erzincan’a geldiklerinde... devamini Rumlu Hasan’dan
okuyalim: “Bu belde civarinda bulunduklari sirada, bes yüz tüccarin çok miktarda mal ile Tebriz’den
Rum’a gelmekte oldugunu ögrendiler. Tamah güçleri harekete geçti ve ansizin gelen bir bela gibi o
çaresizlere saldirdilar ve hepsini öldürdüler. ... Onlarin Mallarini yagmaladiktan sonra, Yüce Dergah’a
yöneldiler. O sirada Hakan Iskender San Horasan’dan dönmüs ve Rey yakinindaki Sehriyar’da konuslanmisti.
Tekeli sufiler padisah alayina katildilar ve niyaz ile onurlandilar. Hazret, tüccari öldürdükleri gerekçesiyle
onlarin komutanlarini cezalandirdi ve askerleri emirler arasinda bölüstürerek hizmetine aldi.” (Sah Ismail Tarihi
(Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardiç Yayinlari, Baski Subat 2004, Sayfa 155, ISBN: 975-7902-59-4). Bu alintida verilen bilgilerle
Osmanli menseili bilgiler arasinda taban tabana zit bir durus, bir anlam farki
vardir. Osmanli kaynaklarinin sicili, hele hele Sah Ismail söz konusu oldugunda
hiç de temiz degildir. Ancak benim burda alinti yaptigim kaynak ise Safevi
Sarayi’nin tarihçisi Rumlu Hasan’in tarihidir ve o da bilimsel açidan bakildiginda
yansiz degildir. Ama bunlarin disina çikilipta, kizilbas inancinda bir pirin
dergahina yönelmek amaçli gidilen bir yolda, sirf mallarina el koymak amaçli,
suçsuz ve savunmasiz bir tüccar kervanina saldirmak, hele bu kervan o pirin
baskenti Tebriz’den gelen bir kervan oldugu halde saldirmak, bir defa sürdügünü
iddia ettigin yola aykiri bir davranistir. Bu anlamda bile bakildiginda, Sah’in o
komutanlari cezalandirmasinin sebebi daha objektif anlasilabilir. Kaldi ki eger Sah
Kulu sehit olmasaydi ve bizzat onlarin basinda bulunsaydi, böyle bir durum
kesinlikle olmazdi; ben buna inaniyorum. Dikkat edilmesi gereken bir husus
daha, Bayezit’in Selim tarafindan tahttan indirilmesi, bu anlamda daha sonra bu
tarihi Selim dönem’inde yazan tarihçilerin Bayezit’e bu yakistirmalari yaparak, bir
anlamda Selim’in politikalarini savunma amaçli bir durusa sahip olduklari
gerçeginin, bu tür yakistirmalarin asil kaynagi oldugudur.
1511 yilina bu olay damgasini vurduktan sonra, 1512 yilinda karsimiza
çikan en önemli olaylar ise Osmanli diyarinda Bayezit’in yerinden edilmesi, yerine
Selim’in getirilmesi ve Nur Halife Ayaklanmasi oluyor.
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:31   #5
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Sah Ismail Hatayi 4 (Çaldiran Savasi)


Çaldiran Savaşı’ni bu yazıda biraz ayrintilariyla vermek gerektigini düşünüyorum, çünkü Çaldiran Savaşı konusunda özellikle Osmanli kaynaklarina dayalı çarpıtmalar ve Selim’i büyük bir kahraman ve müslüman(!), Şah Ismail’iise savas meydanını korkusundan terk edip kaçan biri gibi göstermeye isbat amaçli çabalar vebunun sonucunda buna hizmet eden kötü niyetli, geçici basarilar mevcuttur. Oysa sadece sonuç itibariyle Osmanlı’larin bu savaşı kazanmasının dışında, anla ilanlar ve söylenenler gerçegin tam aksini yansıtmaktadır. Sah Ismail’i çok üzen bu yenilgiyi ayrintilariyla anlatmadan önce,bu noktaya gelene kadar Anadolu’da meydana gelen bazi olaylari anlatmanindogru olacagini düsünüyorum. Bu noktaya gelene kadar karsimiza çikan ikiönemli olay var: Biri Nur Ali Halife Ayaklanmasi, ötekisi ise 2. Bayezit’in tahttanindirilmesi ve yerine Selim’in tahta oturtulmasidir.Bu iki olay birbirine paralel gelismistir dersek, pek yanlis olmaz. Çünkümeydana gelen bu ayaklanmaya sebep, zaten bu ayaklanmadan kisa bir süreönce meydana gelen Sah Kulu Ayaklanmasi’yla bilince çikan sorunlar, bu
sorunlarin derinlesmesine katkida bulunan, Osmanli Sarayi çevresinde meydanagelen Iktidar mücadeleleri, yandas yada karsit olmak gibi iki sikli, çikar yadazarar anlamina gelen devlet bürokrasisi ve bunun altinda, inancindan dolayi ençok ezilen kizilbas halk kitleleri. Meydana gelen bu karisikliklardan dolayi Nur Ali Halife Sah Ismail tarafindan Anadolu’ya, bu bölgede bulunan kizilbas inanci ve Erdebil Dergahi’na bagli halkin ve dervislerin birligini saglamak amaciyla
gönderilmistir. Anadolu’ya gelen Nur Ali Halife’ye üç dörtbin kisilik bir grup atlari ve aileleriyle katilmislardi. Bunlari dagitmak amaçli Sultan Selim’in Malatya ili Beyi olan Faik Bey üçbin atliyla onlarla çarpismak üzere yola çikti ve Tokat civarinda çarpistilar. Bu çarpismada Faik Bey yenildi ve bütün mallari Nur Ali Halife’nin ordusunun eline geçti. Ancak bu arada Selim yeniçeriler tarafindan
tahta oturtulmus, 2. Bayezit tahttan azledilmis (daha sonra bunun kahrina dayanamayip ölmüstü), 2. Bayezit’in diger ogullari çesitli oyunlarla Selim tarafindan alt edilmis veya öldürülmüstür. Bunlardan özellikle Ahmet, Selim tarafindan kandirilip bogdurularak öldürülmüstü. Korkut’un ölümü de bogdurularak olmustu. Sadece Murat, ki Ahmet’in ogludur, kizilbas inancina
meyletmis, sonra Nur Ali Halife ayaklanmasi esnasinda ona katilmis, daha sonraadamlariyla birlikte Sah Ismail’in ordusuna katilmis, ileriki bir zamanda eceliyle ölmüstü. Bazi kaynaklarda Selim’in, Sah Ismail’den Murat’i istettigi, ancak bununred edildigi belirtilmektedir. Zaten bunun aksini yapmak Sah Ismail’in kisiligine ters düserdi.
Bu arada, burdan belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar da Osmanli’yi yikip yerine demokrasiyi(!) getiren bir devlet olarak lanse edilse de, hem kurumlari, hem de genleriyle Osmanli Devleti’ne bagli bir devlettir. Bugün Türkiye’deki önemli kurumlarin çogu birer Osmanli ürünüdür. Ancak bundan daha önemlisi, Türkiye’nin resmi tarihi
Osmanli övgüsüyle doludur. Iste bu övgülerin içinde en çok övülen, büyük bir devlet adami ve deha olarak lanse edilen padisah, babasinin ve kardeslerinin katili olan, bunun yaninda kirkbinden fazla aleviyi katletmis olan Selim’dir. Resmi tarih Selim’e övgüler yagdirmakta sinir tanimamaktadir. Bu yetmiyormus gibi, Osmanli özlemi duyan büyük bir kesim ise Selim’in kardeslerini katletmesini bile
övebilecek kadar ileri götürebiliyor isi: “Bir taraftan devletin ve dinin saglamligi için kardeslerinin çikardigi fitnenin ortadan kaldirilmasi gerektigini biliyordu. Ancak ölen kardeslerinin ölümünden büyük üzüntü duyuyordu, bunun için onlari sevenlere büyük yardimlar yapiyordu”, seklinde sizofrenik cümlelerle karsilasmak hemen hemen birçok yerde mümkün. Bunlari yazanlar, hele hele Selim’i, halkini adaletle yöneten bir padisah olarak lanse edenler ise, Sah Ismail’e küfür etmekten de kendilerini alamiyorlar. Birçok yerde karsima çikan, ancak tarihsel hiçbir dayanagi olmayan, Sah Ismail’in altina insan pisligi yerlestirilmis bir hediye sandigini Selim’e göndermesi ve bu
sandiktan sonra, Sah Ismail’e bir ders vermek amaciyla altina gül kokulu lokum koydugu bir hediye sandigini Sah’a geri gönderen Selim’in o gül kokulu lokumun altina ilistirdigi notta “Herkes yediginden ikram eder Ismail” diye yazdirdigini anlatan yazilarda bir de su cümleye rastlayinca, bunlarin nasil bir çeliskiyikisiliklerinde barindirdiklari da ayri bir çarpiklik delili: “Sah Ismail, Selim tahta çiktiktan sonra, onu tebrik etmemisti ve onu kutlamaya bir elçi göndermemisti.” Bir taraftan tebrik etmemis öbür taraftan hediye sandiklari gelip gitmis, öyle mi? Hem de bu yazilari yazanlar öyle prestij sahibi yazarlardan sayilan güruhtan. Ama irkçilik da sinir tanimiyor, bu da ayri bir dert. Ben kendi adima Selim denen caniyi sevmiyorum, binlerce lanet ediyorum! Sah Ismail’i de çok seviyorum, bir alevi ulusu, bir seyyiddir benim için. Ancak bu yazida kaleme aldigim hiçbir sey tarihsel kaynaklardan yoksun degildir. Olaylari anlatirken, olmayan hiçbir kahramanligi
Sah Ismail’e yakistirmis degilim. Selim’in Yeniçeriler tarafindan tahta oturtulmasi ise ayri bir konu. Bir taraftan bektasi olduklari söylenen bu yeniçerilerin kendilerine kulluk yaptiklari
padisahlarin tamami sünni tarikatlara bagli padisahlardi. Bugüne kadar yeniçerilerin psikolojik arka planlarinin ne olduguna dair bir arastirma yapilmis mi, bilmiyorum(?) Eger yapilmamissa bunun mutlaka yapilmasi gerektigine inaniyorum. Çünkü bu yeniçerilerin durusu ve bektasi kimlikleri arasinda çok derin bir uçurum var. Çaldiran Savasi’na giden yolda, Selim hazirliklarini yaparken ve kafasindaki planlari gerçeklestirmek için kendine hakli sebepler yaratmaya çalisirken, Safevi
Ülkesi’nde Sah’i ve O’nun ocagina bagli olanlari sevindiren olay gerçeklesmis; Sah Tahmasb 22 Subat 1514’de dogmus, bu Safevi ülkesini sevince bogmustu. Selim, Sah Ismail’e bir elçi göndererek savasmak istedigini, dahasi katlinin vacip olduguna dair elinde fetva bulundugunu ve bunun gibi Sah Ismail’i kendince islama davet eden (sanki kendisi müslümanmis gibi) bir tutum ve hem emredici hem de sert bir ögüt verici edasinda bir durus sergilemistir. Osmanli
kaynakli kimi yazilarda Sah’in elçiyi öldürdügü ve Selim’e kendi elçisini göndererek cevap verdigi söylenmektedir. Ancak Safevi Tarihine göre, Hemedan civarinda Sah’a gelen bu Osmanli elçisi araciligiyla Sah Ismail Selim’e “ne zamannerde karsilasma olursa savasa haziriz” demis ve ayrilmasi için izin vermistir. Bu arada Selim doguya, Safevi devletine dogru ilerlerken, Sah Ismail de Diyarbekir Beyi Han Ustaclu Muhammed’e haberci gönderip askerlerini alip gelmesini
buyurmustur. Çünkü Selim Makedonya’dan Balkanlardan ve Imparatorlugun dört bir yanindan askerlerini bu sefer için toplamis, bazi Osmanli kaynaklarina göre yüzbin yada yüzkirkbin, Safevi tarihine göre ise ikiyüzbin kisiden olusan koca bir ordu ile Safevi Ülkesi’ne dogru gelmekteydi. Bunun için su noktayi iyi anlamak gerekiyor: Selim’in üzerine yürüdügünü, Sah Ismail ögrendiginde Hemedan’da bulunmaktadir, hemen Diyarbakir’a bir haberci gönderip ordaki askerleri istemektedir ve kendisi de Tebriz’e dogru harekete geçmektedir. Bunu özellikle belirtmemin sebebi sudur: Kimi kitaplarda Sah Ismail’in bu savastan kaçtigina, bu savasin olmamasi için direndigine dair gerçekten ve gerçekçi durustan uzak savlar var. Sah eger bu savastan kaçsaydi, yönünün Tebriz degil, Hemedan’in dogusuna dogru olmasi gerekirdi. Oysa görüyoruz ki, Sah Tebriz’e gelmis,
Tebriz’e geldiginde Selim’in ilerlemekte oldugunu ögrenmis ve kendisi de Selim’e karsi gelerek nihayet Tebriz’in yaklasik yüz yada yüzyirmi kilometre batisinda kalan Çaldiran Ovasi’inda karsilasmistir. Sah’in bu savasa korkmadan geldigi kesindir. Hemedan’la Tebriz’in arasi kisa bir mesafe degildir. Yaklasik olarak Amasya ile Erzincan arasi kadar bir mesafedir. Üstelik Iran’in cografyasi oldukça daglik ve engebelidir. Bu da, o dönemin haberlesme hizi göz önüne alindiginda,
Sah Ismail’in bu çarpismaya zaman kaybetmeden geldigini, hiç de öyle iddia edildigi gibi geri durmadigini gösteriyor. Sah Ismail bu dediklerimin dogrulugunu Çaldiran’da, savastaki kahramanligiyla da ispatlamistir. Ancak Diyarbekir’den gelen güçlerin kendisine katilmasi için biraz agir davranmis midir, bu konuda bir bilgimiz mevcut degildir. Osmanli Ordusu’yla karsilasmanin gecikmesi konusunu isleyenler var, buna karsin yapilabilecek en mantikli açiklama sudur: Eger Sah
Ismail bu haberi aldiginda Tebriz’de bulunsaydi, belki de bu savas Çaldiran’da degil, daha büyük bir ihtimalle Tokat ve Erzincan arasindaki herhangi bir yerde gerçeklesecekti.
Çaldiran Savasi’ni anlatan bazi yazilarda, kaynagi belirtilmeden Sah Ismail’in Selim’e “gel ikimiz yalniz çarpisalim, bu askerleri birbirlerine kirdirmayalim” diye bir teklifte bulundugunu, ancak bunun Selim tarafindan rededildigini okumustum. Böyle bir teklifin varligi çok zayif bir olasilik da olsa, bana Hz. Ali’nin Muaviye denen lanete mektup göndererek, “gel ikimiz çarpisalim,
bu askerleri birbirine kirdirmayalim” diye yaptigi teklif ve bunun Muaviye laneti tarafindan kabul edilmemesini hatirlatti. Çünkü gerçekten böyle bir teklif Sah tarafindan Selim’e götürülmüs olsaydi, diyebilirim ki Selim bunu kesinlikle redederdi. Bir defa kisilik olarak, ikisi arasinda daglar kadar fark var. Biri Ali ise, ötekisi Muaviye’dir kesinlikle. Osmanli’nin bir zaferi olan Çaldiran, aslinda Sah’in
Selim’le karsilastirilamayacak kadar bilekli ve yürekli bir cengaver oldugunun da ispatidir ayni zamanda. Ayrica bu kahramanliklarin ispatlari, kendini ordan burdan ele veren Osmanli menseili kaynaklarda da mevcuttur.
Savasin nasil gelistigi konusuna girmeden önce belirtmem gereken önemli bir husus daha var: Sah Ismail’le Selim arasinda o dönem yapilan yazismalarda, kaynaklarin bildirdigine göre, Selim farsçayi kullanirken, Sah Ismail türkçeyi kullanmistir. Sah Ismail’in arapçaya, farsçaya hakim oldugunu, bu dilleri iyi bildigini biliyoruz. O dönemin azeri türkçesini ne kadar mükemmel bildigini,
herbiri ayri bir güzellikte sanat eseri, divan edebiyatinin güzide örnekleri olan siirlerinde görmek mümkün. Anadolu halk türkçesini de ne kadar iyi bildigini, hala Anadolu’daki alevi deyislerindeki hakli yerini korumasina baktigimizda, görmek zor olmasa gerek. Sayin Ibrahim Arslanoglu’nun, o nefeslerin baska Anadolu Hatayilerine ait oldugu iddialarindaki çarpikliklara bu yazinin devaminda
deginecegimden, burda konuya girmiyecegim. Ancak simdilik kisaca su kadarini söylemeliyim ki, kurdugu devleti olusturan büyük unsurlarin Anadolu’da halk türkçesini konusanlar oldugunu düsündügümüzde görürüz ki, Sah Ismail’in Anadolu halkinin o zaman konustugu türkçeye hakim oldugu gerçegikaçinilmazdir. Nitekim Safevi Devleti’ni olusturan en büyük unsurlar Anadolu’dan
giden halk türkçesi konusan topluluklardi. Bununla birlikte bu topluluklarin içinde sayisi azimsanamayacak kürt kizilbaslar da vardi. Ancak devlet içi ve devletle arasi diplomaside bir resmiyeti olmadigi için yazili kaynaklarda izi olmayan kürtçeyi biliyor olmasi da büyük bir ihtimal dahilindedir. Nihayetinde kürtlerin yasadigi bölgelerin büyük kisminin padisahiydi. Sah’in mektuplarini türkçe yazmasini, resmi ideoloji taraftari yazarlarin O’nu türkçü bir hakan olarak görme
ve gösterme çabalarina dayanak olarak kullanma çabalarindaki anlamsizligi ayrica açiklayacagim.
Sah Ismail’in ve Selim’in ordulari nihayetinde Çaldiran ovasinda karsilasti ve herbiri kendi saflarinda savas hazirliklarina basladi. Osmanli padisahlarinin savaslarda kendilerini korumak için kullandiklari çok etkili bir korunma yöntemleri vardi. Ordunun merkezini arabalar ve zincirlerle saglamlastirirlardi. O zincirlerle saglamlastirilmis alanin içinden askerler tüfekler, darbzenler ve toplarla ates ederlerdi. Iste Osmanli Padisahlari’da bu çok saglam duvarin gerisinde dururlardi.
Osmanli’nin bu yöntemini bilen Han Muhammed Ustaclu ve diger bazi Anadolu Beyleri, “Onlar daha saflarini düzenlemeden, kendilerini bu zincirlerle korumaya almadan onlara saldiralim ve onlari Çaldiran Ovasi’nda yok edelim” diye öneride bulunmuslardi. Ancak Samlu Durmus Han bunu kabul etmemis ve “Onlar kendilerini korumak için her türlü hazirliklarini yapincaya kadar bekleriz. Daha sonra savas meydanina gider ve onlarin askerlerini yok ederiz” demisti. Sah Ismail tarafindan kabul gören fikir Samlu Durmus Han’in önerisi olmustu. Bazi tarihçierin dedigi gibi, Osmanli ordusu öyle yol yorgunu olarak yakalanmis ve bu firsat bilinerek saldirilmis bir ordu degildi. Osmanli
ordusu bu sefere çikarken uzun süreye yayilmis bir yolculuk yaparak yorulmadan yoluna devam etmistir. Sah Ismail de ordusuyla uzun bir yolculuk yaparak Çaldiran’a ulasmistir. Diger bir kisim asker önce ta Diyarbekir’den Tebriz’e gelmistir. Dikkat edilirse Sah Ismail, Han Muhammed Ustaclu’nun önerisini kabul etmeyi, mertlik anlayisina sigdiramamistir. Öte taraftan ordusunun merkezinde duran ve etrafi zincirlerle, toplarla tüfeklerle ve en keskin nisanci askerlerle
çevrili bir padisah da olmamistir. Çünkü Sah Ismail, ordusunun merkezinde askerlerden ve atesli silahlardan olusturulmus duvarlarin arkasinda durmak orda kalsin, aksine askerlerinin en önünde durmus, hep kendisi bizzat savasmistir.
Kaldiki, Safevi Ordusu’nda ne top ne de tüfek mevcuttu. Bu durum aslinda savasin kaderini belirleyen tek unsur olacakti. Çünkü her seferinde bozguna ugrayan Osmanli biriklerinin yardimina toplar ve tüfekler yetisecekti. Sah Ismail her zaman oldugu gibi, Çaldiran Savasi’nda da saflarini düzenledikten sonra, kendisi de zayif düsen taraflara yardim etmek amaciyla hazir bekleyen bir grubun basinda bulunmustur. Osmanli Ordusu’nda Mihaloglu, Sinan Pasa ve Malkoçoglu
Turali gibi ünlü pasalar, akincilar ve öncüler mevcuttu. Bu arada Malkoçoglu Turali ve onun gibi öncü ve akincilarla ilgili, onlarin ne kadar üstün savasçilar olduklarina dair tarihe düsülen notlarla ilgili bir iki açiklamayi burda zaruri görüyorum: Gerek Osmanli gerekse Avrupa kaynakli tarihi belgeler bu savasçilarin ne kadar acimasiz, ne kadar tecavüzkar ve hedefini vurmada ne kadar isabetli olduklarini bildirmektedirler. Mesela bu akincilarin, dört nala kosan atlarin üzerinden karsilastiklari zirhli düsman askerlerini, aralarindaki mesafe uzak da olsa, gözleri için açilan araliktan rahatlikla vurabildiklerini bildiren kaynaklarin oldugunu biliyorum. Kizilbas ordusundan Sari Pire’nin bir grup öncü güçle düsman ordusuna saldirmasi, onlari geriletmesi ancak Osmanli Ordusu’ndan Mihaloglu’nun kendisine saldirmasi sonucu geri çekilmesi o anda Sah Ismail’in o tarafa
yönelmesine sebep olmustur. Iste Sah’in o tarafa yönelmesi sonucu Rumlu Hasan’in ”cesaret denizinin ejderhasi” diye tanittigi Malkoçoglu Turali, Sah Ismal’in karsisina geçip sunlari söylemistir:
Ben savas ve kin gününde
Gögü yere çarpabilirim
Okla dikerim karincanin gözlerini
Baska bir okla açarim kusursuz yeniden
Kizginlikla bakarsam düsmana
Tatli canindan olur o kizgin bakisla
Süngüm yandan girer göbekten çikar
Yalan söylemiyorum, iste savas
Ancak bunlari söyleyen Malkoçoglu Turali, belliki karsisindakinin korkusuzlugundan habersiz ve belki de Sah Ismail oldugunu bile bilmiyor. Daha elini kilicina yada öteki silahlarina götüremeden, Sah Ismail’in büyük bir öfkeyle basina indirdigi kiliç darbesiyle basi migferiyle beraber boynuna kadar ikiye bölünüyor. Malkoçoglu gibi öncü güç olan bir üstün savasçinin bu sekilde kolayca
ve büyük bir çabuklukla öldürülebilmesi düsman askerlerini müthis bir korkuya saliyor ve ordularinin merkezlerine dogru kaçmaya basliyorlar. Bu olaydan sonra Kizilbas Ordusu’nun sag kanadi Osmanli Ordusu’nun sol kanadina öyle bir saldiriyor ki, Sinan Pasa emrindeki Osmanli Ordusu’nun sag kanadi Çaldiran Tepesi’ni gerisin geri kaçarak geçmek zorunda kaliyor. Öte taraftan bu
yenilgilerin Selim’i korkuttugu da bir gerçek. Nitekim Sol kannatta da Han Muhammed Ustaclu’nun Osmanli’nin sag kanadini geri püskürtmesi, ama kendisine isabet eden bir top atesi sonucu sehit olmasi Osmanli’yi ancak cesaretlendirmis ve o zaman Osmanli’nin sag kanadi Kizilbas Ordusu’nun sol kanadini geri püskürtebilmistir. Ve yanindaki gazilerle beraber Sah Ismail tarafindan ordularinin merkezine kadar püskürtülen Osmanli öncü güçleri tüfeklerin devreye sokulmasiyla, Kizilbaslari geri çekilmek zorunda birakmistir.
Fakat bu arada Osmanli’nin en korkusuz öncü savasçilarindan birçogu, Sah Ismail’in kilicinin darbeleriyle öldürülmüstü. Kizilbas askerleri Osmanli’nin süvarilerini birçok kez zincirlerle birbirine baglanmis arabalara kadar kovalamislardi. Ancak yeniçerilerin top ve tüfeklerinin darbelerine dayanamayip geri dönmek zorunda kalmislardi. Sah Ismail bizzat kendisi yedi kez bu zincirlerle
sarili arabalara ulasip, bu zincirleri kiliç darbeleriyle kirmissa da, tüfek ve benzeri atesli silahlarin saldirisina dayanamayip geri dönmek zorunda kalmisti. Kimbilir belki de Selim’i arkasina gizlendigi demir kafesinden çikarip teke tek dövüserek yok etmek çabasindaydi. Yine bu saldirilarin bir tanesinde Sah Ismail’in etrafini Osmanli askerleri sarmisti. Ancak korku nedir bilmeyen Sah o zavallilara ati ve kiliciyla saldirip öldürdüklerinden tepeler olusturmustu. Daha sonra savasin
siddetinden hiç birsey kaybetmedigi anlardan birinde, yine Osmanli askerleri Sah’in bulundugu grubun etrafini sardilar ve yine birçogu öldürülerek, birçogu da gerisin geri kaçarak püskürtüldü.
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:31   #6
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Nihayetinde sanirim, bu savasta ne kadar yigitlik gösterilse de, ne kadar düsman öldürülse de bu toplara tüfeklere ragmen bir zafer elde etmek olanaksiz göründügünden, Sah’in emriyle borazan çalinip savas meydaninin bir sekilde terk edilmesine karar verilmistir. Bu amaçla Kizilbas ordusunun merkezine dogru gelen Osmanli Ordusunun saflarini kirarak yola devam edilmistir. Sah Ismail’in ati
bir batakliga saplanip kalinca Ustaclu Hizir Aga, Sah’a kendi atini vererek yola devam edebilmesini saglamistir.
Çaldiran Savasi’ndaki en acikli olaylardan birisi de Afsar Sultan Ali Mirza Bey’in, ki bu kisinin Sah Ismail’in musahibi olmasi olasiligi vardir, Sah Ismail sanilarak yakalanip Selim’e götürülmesi ve Sah olmadigi anlasilinca öldürülmesidir.
Bundan sonra yapilan sey, Osmanli Ordusu’nun sol kanadini kirip, ordunun merkezine saldirarak, çatisma alaninin terk edilmesi olmustu. Bu saldiri ve pesinden gelen kaçis, haliyle Selim’i iskillendirmis, yagmaci Osmanli askerlerini, bunun bir savas hilesi olabilecegi konusunda uyarmisti. Ancak gece yaklastiginda ve meydanda kizilbaslardan kimsenin kalmadigini gördüklerinde, mallari ve esyalari toplamaya baslamislardi. Savas’tan sonra Sah Ismail Dergüzin’e gitmisti. Selim ise Tebriz’e gelmisti.
Tebriz’de yaptigi ilk is Hasan Padisah Camii’ne gidip namaz kilmak olmustu. Ancak namaz kildiktan sonra hutbe okuyan hatip sira padisah ismine gelince “Sultan oglu Sultan Abulmuzaffer Ismail Bahadir Han” deyince Osmanli askerleri onu öldürmek istemislerdi. Selim “dili öyle alismistir” diyerek bunu engellemisti. Selim’in bunu yaparken nasil bir psikolojiye sahip oldugunu bilemiyoruz ama, benim görüsüm, Selim bu davranisiyla aslinda olayi hafifletmeye çalismis, çünkü aksi bir
tutum, hatibin bilinçli bir biçimde Sah Ismail’in ismini okudugunu kabul etmis olmak olurdu ve bu hatibin ölümü göze alarak Sah Ismail’in padisahligini kabul ettigini ve Selim’i padisah olarak kabul etmedigini ilan etmek olurdu. Tabi burda dikkatimi çeken husus, bir sünni hatibin, o an yaninda askerleriyle bulunan ve zor bir zafer kazanmis sünni bir padisah varken bile, kizilbas olan bir padisahin ismini anmasi. Ben bunu dil sürçmesi olarak göremiyorum. Bana göre bu Sah
devletindeki o günün kosullarinda var olan adaletin bir yansimasidir. Nitekim Selim ancak sekiz gün Tebriz’de kalabilmis ve daha sonra geri dönmek zorunda kalmisti. Çünkü onun Tebriz’de gördügü güzellik, halkin Safevi devletine bagliligi ve o günün kosullarinda Osmanli’nin hiçbir yerinde olmayan sosyal adalet Selim’in sekiz günden fazla duramamasinin asil sebebiydi. Rumlu Hasan’in dedigi gibi “atalarinin ve dedelerinin hayalinde olanaksiz olan görüntüyü, kesin olarak kendi gözüyle
gördü.” Bazi, Osmanli asilli kaynaklara dayandirilarak uydurulan, “Sultan Selim’in asil amaci Safevi Devleti’ni tamamen ortadan kaldirmak ve bu fitneyi bitirmekti. Ancak bektasi tarikatina bagli yeniçerilerin rahatsizligindan, geri dönmek zorunda kalmisti” seklindeki açiklamalar tarihsel anlamda tutarsiz ve dayanaksizdir. Çünkü eger o top ve tüfekleri kullanan bektasi(!) yeniçeriler olmasaydi, Osmanli Ordusu Çaldiran batakliginda belki o güne kadar ki tarihinin en agir bozgununu yasayacakti. Bunu engelleyerek büyük bir basari saglayan yeniçerilerin Tebriz’de durmaktan rahatsiz olmalari akla mantiga sigabilecek bir durum degildir. Bunu söyleyenler güya kizilbas devletine karsi bunu yapmak istemeyen bir yeniçeri portresi çizme çabasindadirlar. Ancak eldeki kaynaklara göre, bunun gerçekle bir ilgisinin olamayacagi kesindir. Bana göre Selim’in gördügü, Tebriz örneginde, padisahina oldukça bagli olan bir halk kitlesi olmustur. Amaci yayilmaci ve yagmaci bir devleti genisletmek olan bir padisahin bunun aksini düsünmesi zaten olanaksiz. Selim kürtlerin daha çok egemen oldugu doguda Idrisi Bitlisi özelinde kürtlerin destegini alabildigi için, o dönem kürt bölgeleri Osmanli’nin yönetimine geçebilmistir. Eger Selim bu destegi o zaman diger alevi olan halk kitlelerinin çogunlukta oldugu Tebriz’de görseydi, firsat bu firsat deyip oralari da Osmanli’ya
katardi, ki zaten amaci buydu. Bana göre Selim’in bunu elde edememekteki en büyük sorunu padisahlari Sah Ismail’e sonuna kadar bagli olan bir halk kitlesi olmustur. Bunun içindirki, Tebriz’de ancak sekiz gün durabilmis, sonra içine korku düserek geri dönmüs ve Amasya’da kislamistir. Kaldi ki Selim, Çaldiran’da atesli silahlarin yardimiyla zar zor elde ettigi bu zaferin, eger bu isi ilerletirse kendisine daha uzun bir süre yar olamayacagini, eldeki cephane bittiginde kizilbaslar
tarafindan yok edilecegini bilmiyor olamazdi.
Bu yenilgi Sah Ismail’e çok agir gelmistir. Çünkü her zaman girdigi savaslarda sayica ve teknik olarak kendisinden üstün olan ordularla çarpismis, her seferinde zaferle geri dönmüs, Çaldiran Savasi’nda da sayica en az kendisinden iki misli fazla olan Osmanli Ordusu’na agir insan kayiplari verdirmis, ama yine de bu yetememis, çünkü Safevi Ordusu’nun savas geleneginde olmayan, Osmanli’nin kalabalik tüfekleri, hareketli toplari, havan toplari vb. atesli silahlarina dayanmak mümkün olmamis, sonuç itibariyle savas meydanini terk etmekten baska çare kalmamistir. Çünkü orda savasmaya devam etmek Sah için canini seve seve veren kizilbas askerlerini atesli silahlara açik hedef haline getirmekten baska bir ise yaramayacakti. Belki de “delikli demir icad oldu, mertlik
bozuldu” sözü Çaldiran Savasi’ndan sonra söylenmis bir sözdür. Çünkü görüyoruzki, bu savastan yaklasik doksan yil sonra meydana gelen Osmanli- Safevi savasinda Safevilerin kizilbas Ordusu Osmanli Ordusu’nu kötü bir biçimde bozguna ugratmistir. Çaldiran Savasi’na kadar girdigi hiçbir savasta yenilmemis olan Sah, bu savastan sonra hiçbir savasa katilmamistir. Bos zamanlarini daha çok av partilerinde geçirmistir. Yirtici hayvan avlamak onun en büyük merakiydi. Ancak
Sah, bir yol insaniydi ve devletinin de temellerini bu yol ve yola bagli olanlar olusturuyordu.
Bu yenilgi, bunun disinda hiçbir sey degistirmemistir. Safevi Devleti dönem kaybettigi Dogu Anadolu’yu ileriki tarihlerde kismen de olsa almistir ve güçlenerek varligini sürdürmüstür. Nitekim Sah Abbas Dönemi Safevilerin altin dönemi olarak kabul edilir.
Selim’e Mal Edilen Saibeli Resim
Önemli baska bir ayrinti ise Selim’e mal edilen (bu yazinin sonuna eklenen) o saibeli resim konusudur. Selim’in, tarihsel olarak kalan hiçbir resmi buna benzememektedir. Sayin Mehmet Bayrak ve diger bazi yazarlar bu resimdeki kisinin Sah Ismail oldugunu, bunun bir çesit resmi ideolojinin oyunu olarak Selim diye sunuldugunu söylemektedirler. Osmanli özlemiyle tutusan bazi kesimlerde de bu resimdekinin Selim olamayacagina, Selim’in kulagina mengüs takmadigina
ve sade giyindigine, aksine bu kisinin Sah Ismail olduguna dair yazilar okumustum. Dogrusu Selim’i gösteren tarihi diger resimlerinin hepsi birbirine benzerken, buna karsin hiçbiri buna benzememekte ve sol kulaginda da burda oldugu gibi bir mengüs bulunmamaktadir. Bu resim’in Sah Ismail’e ait olup olmadigi konusunda birsey diyemem, (çünkü Sah’in kulaginda mengüs olan
baska bir resmini görmedim) ama Selim’e ait olmadigi kesin gibi görünüyor. Nihayetinde iki padisah için karsilastirma amaçli söylenecek en dogru söz sudur: Ikisi karsilastirilamayacak kadar zit kisiliklerdi. Selim için denir ki, O, Osmanli’nin neredeyse bos olan hazinesini, agzina kadar doldurmus, hatta kendi adina bir mühürle bu hazineleri kilitlemis, Osmanli’nin 2 küsür milyon km kare olan topraklarini 6 milyon km karenin üzerine çikarmis çoook büyük(!) bir devlet adamidir. Oysa Selim’in döneminde halk fakirlikten ve açliktan kan aglamistir. Çünkü Selim açiktir ki üretimi arttiran bir gelisme saglamamistir. Üretim arttirilmadan bir zenginlik saglaniyorsa, buna daha fazla soymak, daha fazla sömürmek denir. Peki ne yapmistir? Kisaca, hemen iki kelimeyle söylemek
gerekirse sunu yapmistir: Almistir ama vermemistir! Oysa Sah Ismail’in bu açidan bakildiginda durumunun ve bir padisah olarak halka karsi idare anlayisinin ne oldugunu göstermesi açisindan söylenenler sunlardir: “Onun gözünde tam ayarli altinla degersiz bir tas arasinda fark yoktu. Iradesinin yüceliginden deniz ve madenden elde ettikleri O’nun bir günlük bahsisini bile karsilayamazdi.” Öyle görünüyor ki, Sah Ismail sadece bir yol ulusu olarak degil, o dönemin idarecilik anlayisi göz önünde tutuldugunda, idaresindeki adaletli uygulamayla da halkin kendisini sevdigi ve düzenini halki soymak üzerine kurmamis olan bir padisahdir. Dönemin sünni hatibinin Selim’in yaninda bile hutbede padisah ismi anilirken, Sah Ismail’in adini söylemesinin bir anlami olsa gerektir. Ancak Sah Ismail kizilbas olarak da adlandirilan alevilerin büyük çogunlugu için bir padisahtan çok daha öte, çok daha degerli ve yüce bir yol ulusu ve yol ereniydi. O’nu günümüze tasiyan en önemli sebep iste bu yönüdür.
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:32   #7
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Şah İsmail Hatayi 5 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-1)



Hak nefes vermişse, sana kalan o verilen nefesle, o ilahi sesi dile getirmektir. Şah İsmail de bu düşünceyi, inancı kendinde barındıran bir Hak Ozanı olarak “Hatayi” mahlasını almış, yada o mahlas kendisine verilmiş,alevilerin yedi ulu ozanından birisidir. Ancak bununla birlikte bir devlet kurmasından ve bir padişah kimliği taşımasından dolayı, çok haksız yergilere maruz kalmış bir ulu insandır. Birçok yazar Şah İsmail’le ilgili yorumlar yaptı; kimi onu bir türk hükümdarı diye tanıtarak, milliyetçi duruşa Şah İsmail’i, dolayısıyla aleviliği alet etmeye çalıştı, kimi “Şah İsmail bir padişahtı ve O’nun anadolu aleviliğiyle ilgisi yoktu, Hatayi mahlası almış başka Anadolu Hatayi’leriyle karışıtırılmış, aslında şii bir padişahdı” dedi, kimi de bunlara tepki olarak tutup başka göstermeye çalıştı. Hepsinin de bana göre gerçekle fazla bir ilgisi yoktur.
Neden böyle düşündüğümü, Hatayi’yi bir YOL eri olarak anlatırken, açıklamaya çalışacağım.


Bir defa başından iyi bilinmesi gereken, 18. yy.ın sonlarına kadar en
azından müslüman toplumlar için, 10. yy.dan başlayarak geniş alanlara yayılan
bir olgu vardır. Bu, Emevi ve Abbasi Devletleri’nin geliştirdiği, arap
milliyetçiliğinin yarattığı müslüman halklar arasında oluşan farkları ortadan
kaldıran bir tutum olarak gelişen ümmetçi anlayıştır. Bu anlayış Selçuklular ve
Osmanlı’larda da vardı. Hele Osmanlı Saray çevresinde türk milliyetçi bir anlayış
şurda dursun, aksine türklere karşı aşağılayıcı bir tutum açık bir biçimde vardı.
Bunun sayısız örnekleri mevcuttur. Ancak burdan herkesin bildiği, Şah İsmail’i
aşağılamak amaçlı, Hoca Sadeddin tarafından söylenen,
Başına tac aldı çıktı ol pelid
Etti biidrak Etrak’ı mürid
sözü buna en bariz örneklerden birisidir. “Biidrak-ı Etrak” dediği alevi türk ve
türmenlerden başkası değildir ve “akılsız türkler” anlamına geliyor.
Halkı ümmet olarak görme, bu anlamda milliyetçiliğin söz konusu olmadığı
bu durum, aslında 1071 Malazgirt Savaşı’nda da vardı. Alparslan, Doğu Bizans
İmparatorluğu’na karşı bu savaşı yaptığında, kendisi de dahil, kimse bu savaşı
türklerle Doğu Bizans İmparatorluğu arasında gelişen milletlerarası bir savaş
olarak görmüyordu, müslümanların “gavurlara” karşı savaşı olarak görüyordu ve
savaşa türklerle beraber kürtler, farslar, araplar ve o dönem bölgede yaşayan
bütün müslüman halklardan ve gruplardan katılım vardı.
Şah İsmail’i bir türk devletinin kurucusu ve padişahı olarak gösteren, bu
anlamda hem aleviliği hem de Şah İsmail’i bir çeşit türk milliyetçiliğine alet
etmeye çalışan yazarlar, içerik olarak da milliyetçilikle ilgisi olmayan, içinde
sadece bir yerde sırf “türkmen” kelimesi geçiyor diye
...
Gittikçe tükenir Arab’ın kuyi meskeni
Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar
...
satırlarını alıp ön plana çıkarırlarken, öbür taraftan
...
Çeşmi mestinden hezaran fitne saldın gönlüme
Türk-i yağmacı gibi billah yüküş kan eyledin
...
mısralarını görmezden gelirler ve kendisi de bir türkmen olan Rumlu Hasan’ın
yeri geldiğinde “Haydut Türkmenler..” demesini de bir türlü anlayamazlar.
Burda ortaya çıkan gerçek aslında şudur: Şah İsmail bir YOL insanıydı ve
devletinde de YOLu süren bir yapı ve bu yapıya bağlı insanlar vardı, onların hangi
milletten olduğu hiç fark etmezdi. Şah bir kızılbaştı ve onun için en önemli şey,
O’nun bu kimliğiydi. Bu kimliği gereği yeri gelmiş, “haydut türkmenler”e, yeri
gelmiş “imansız kürtler”e ve yeri gelmiş “zalim araplar”a haddini bildirmiştir.
Şah’ın Bağdat seferi sırasında, Ehli Beyt sevenlere düşmanlık eden birçok arap
kökenli koyu sünni odakları yok ettiğini biliyoruz. Ordusunda ve etrafında da
birçok türkmen gruplar vardı, bunu da biliyoruz. On İki İmam’ların Emevi ve
Abbasi dönemlerinde yaşadıklarını, o dönemde bu imamların arap milliyetçiliği
yapan o iktidarlar tarafından şehit edildiklerini de biliyoruz. Mesela yine Şah
Hatayi’nin dizelerinde sıkça geçen “mevali”lerin arap milliyetçi duruşla ilgisi
olmayan
diğer
müminler
anlamında
kullanıldığını
da
biliyoruz.
Bu
durumda “Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar” mısrasının türkçülükle bir
ilgisi olamayıcağını da iyi biliyoruz. Şah’ın tüm mücadele dolu yaşamı boyunca
yanında kızılbaş türkü, kızılbaş kürdü ve kızılbaş arabı da yerini almıştır. Açıktır
ki, Şah İsmail, kendi inancına ters düşen sünnileri o dönem yezit olarak
görmüştür. Bunu, yer yer Şah’ın dizelerinde de görmekteyiz. Bu inanç, Anadolu
alevilerinde hala kısmen vardır ve daha düne kadar kendi kulaklarımızla da
duyduk bunları. Onun içindir ki, Şah İsmail’i değerlendirirken, 18. yy.ın
sonlarında, değişik uluslarda meydana gelen ayaklanmalar neticesinde doruğa
çıkan milliyetçi kimliklere alet etmeden, onun Ehli Beyt ve 12 İmam’lara bağlı bir
kızılbaş olduğunu akıldan çıkarmadan değerlendirmek gerek. Bu yüzden Şeybek
Han’a yazdığı mektupta
Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’ın kulu değilse
Yüz Mekke ve Medine de alsa birşey sayılmaz
demiştir. Çünkü O, kimliğini kızılbaşlığında bulmuş bir YOL insanıdır. Bu
duruşu bugünün hala alevi kalabilmiş gerçek alevilerinde görmek de mümkün.
Hiçbir milliyetçi duyguyla övünmek, ne türklük, ne kürtlük ne de başka bir
ırkla övünmek yoktur alevide. O her millete aynı gözle bakar, herkese aynı
mesafede durur. Burdaki bu sözün yanlış anlaşılmaması için şunu açıklamalıyım:
Bir alevinin alevi kimliği gereği bu kimliğini öne çıkarıp, milliyetçi duyguları
yermesi farklı, bir alevinin, ulusların başka uluslara baskı yapmasını kınaması
ve buna karşı durması ayrı konulardır. Bunun içindir ki, aleviyi devletçi bir
çizgiye çekmek amaçlı, alevinin yanıbaşında gelişen acı bir çığlığa alevinin sessiz
kalmaması gereği milliyetçilik değildir, olamazda! Bu ayrımın önce iyi anlaşılması
gerekmektedir.
Şah Hatayi ile ilgili sayın (rahmetli) İbrahim Arslanoğlu’nun yazdığı “Şah
İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri” isimli kitabını okuduğumda, birçok çelişkiyle
karşılaşmış, ancak sayın Arslanoğlu’nun üzerinde ağırlıklı durduğu noktanın dil
konusu olduğunu görmüştüm. Yazar o kitapta özellikle Şah İsmail’e ait en eski
nüsha olan Taşkent nüshasını, diğerlerinden ayrı bir değerlendirmeye almış,
Taşkent nüshasının Şah İsmail’e ait olduğunu kabul etmiş, diğer nüshalarda
bulunanlarını da “Şüpheliler” ve “Anadolu Hatayileri” bölümlerinde toplamıştır. Bu
kitabı kendine dayanak yaparak Şah İsmail’i koyu bir şii gibi göstermeye çalışan
başka yazarların temelsiz çabaları ise bana oldukça gülünç gelmiştir. Çünkü ne
sayın Arslanoğlu’nun kitabında Şah İsmail’i alevi kimliğinden ayıran bir sav var,
ne de Taşkent nüshasında Şah İsmail’i bu yönlü töhmet altında bırakabilecek bir
iz! Neye dayanarak bunu iddia edebilmişler, anlayamadım(?) Çünkü Taşkent
nüshasında aşağıda kısa kısa sunacağım, hem Şah İsmail Hatayi’nin ne denli
YOLa bağlı olduğunu, hem de nasıl bir alevi ereni olduğunu gösteren bir kaç
örnek ki, bunları anlayabildiğiniz zaman, onun altında yatan derin inanç, tevhit,
vahdet ve tasavvuf anlayışını görebilirsiniz.
Gel gönül pir isteyeli bu kadim erkan ile
Gerçek oldur Hak yoluna vara baş u can ile
Canı terkin kılmayan canana vasıl olmadı
Kul gerek ki mahrem ola hazreti sultan ile
Kahrına şükr eyle gel kim Hak sana rahmeyleye
Hem kârın olmuş ezelden küfr ü din iman ile
...
...
Aşıkın maşuk yüzüdür hem kıblesi hem kabesi
Sen yüzünü şaha dönder kıble divar isteme
...
Eğildim secde kıldım hanedana
Nuş ettim şerbetinden kana kana
Zihi devlet beşaret men gedaya
Yürürken uğradım ben bir dükkana
Sarraf olan bilir gevher bahasın
Mübah olmuş dürür pir ü civana
Erenler asimanın direğidir
Direk yerden dayanır asimana
Ululuk ister isen kulluk eyle
Ayak bir bir basarlar nerdübane
Cihanı açdı Sultan Haydaroğlu
İrişti gaziler kevn ü mekana
Yürüdüm bağına kıldım teferrüc
Erenler yatağı nakşı cihana
Sürer Düldül çalar Şah Zülfükar’ı
Ali’den kaldı bu darbı nişane
Hatayi’yem bugün meydan içinde
Şah’ın medhin okuram dervişane
...
Mescide varmak ne hacet dedim ey zahit sana
Ruy ile zülfü anın küfr ile imandır bana
...
...
Enelhak çağıran Mansur dilinde
Yine Masur’u berdar eyleyen Şah
...
Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim
Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim
Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser
Yeri göğü arşı kürsü yaratan settar idim
Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar
Gah o Mansur donuna girdim Enelhak dar idim
Girdim adem cismine kimseler bilmez sırrımı
Ben o beytullah içinde ta ezelden var idim
Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişem
Ol sebepden Hak ile sırdar idim serdar idim
Dünyasından ben onun sırrın bilirdim ol benim
Deryanın altında sac kızdıran ennar idim
Ben Hayayi’yem Hak’ı hak tanımışam bi-güman
Anın için ol yarattı ben ona derkar idim
****
Bugün geldim cihana severem ben
Yakın bilin ki nakdi Haydar’em ben
Feridun Hüsrev ü Cemşid ü Zöhhak
Ki Rüstem Zal’em ü İskenderem ben
Enelhak sırrı üş gönlümde gizli
Ki Hak-kı Mutlak’ım hak söylerem ben
Nişanımdır benim tacı saadet
Süleyman eline engüşterem ben
Muhammed nurundan Ali sırrından
Hakikat bahri içre gevherem ben
Hatayi’yem Şah’a eksikli kulum
Kapında bir kemine kemterem ben
****
...
Ki her kim on iki imamı bildi
Ona kırmızı tac giymek revadır
Şah-ı Merdan Ali ibni Talib
Hatayi’nin yürüttü pişüvadır
****
Aşık isen gel beri kim can ü canan bendedir
Zahida pes handesin kim nur-ı iman bendedir
Sendedir yer ile göğün hikmeti hem kudreti
Ab ü ateş hak ü bad ü cümle erkan bendedir
Hak Teala dört kitabı gökden indirdi yere
Ben anı istemezem çün külli Furkan bendedir
Katiba, ak ü karaya bakma seni azdırır
Aç kulak dinle sözüm, avaz-ı Kuran bendedir
Pehlivanlar, çün cihanda Rüstem-i Zal olmuşam
Hem İskender hikmeti, hükmü Süleyman bendedir
Eyyüb’e çektirdi çok derd ü bela ve mihneti
Gel beni isteş, vereyim derde derman bendedir
Yakub’u gör zar ü giryan Yusuf-i Kenan için
Pir-i küncü halvetem üş Mısr-i Sultan bendedir
Şah-ı Merdan’ın Ali’nin âliyem evladiyem
Zülfükar ü tac ü Düldül, üç nişanı bendedir
Açaram din-i Muhammed mezhebi Cafer yakın
La feta illa Ali bu sırrı pünhan bendedir
Ben Şah’a bu canımı sıdk ile kurban kılmışam
Ger kabull kılsa velayet eyd-i kurban bendedir
Çün Hatayiyem, Şah’ın vasfını daim söylerem
Aşk ile bel bağlarım defterle divan bendedir
Bir karşılaştırma olanağı sunması amacıyla bu son nefesi, bugünün azeri
alfabesiyle yazılmış olarak, orjinal haliyle ekliyorum:
Aşiq isǝn gǝl bǝrü, kim, cani-canan mǝndǝdir,
Zahida, sǝn xandasan, kim, nuri-iman mǝndǝdir.
Mǝndǝdir yer ilǝ göyin hikmǝti, hǝm qüdrǝti,
Abu atǝş, xakü badü cümlǝ ǝrkan mǝndǝdir.
Hǝqtala dörd kitabı göydǝn endirdi yerǝ,
Mǝn onu istǝmǝzǝm, çün külli-fürqan mǝndǝdir.
Katiba, ağu qǝrayǝ baxma sǝni azdırur,
Aç qulaq, dinlǝ sözüm, avazi-quran mǝndǝdir.
Pǝhlǝvanlar, çün cahanda Rüstǝmi-Zal olmuşam,
Hǝm Sikǝndǝr hikmǝti, hökmi-Süleyman mǝndǝdir.
Əyyuba çǝkdirdi çox dǝrdü bǝlavü möhnǝti,
Gǝl mǝni istǝş, verǝyim dǝrdǝ dǝrman mǝndǝdir.
Yǝqubi gör, zarü giryan Yusifi-Kǝnan üçün,
Piri-künci-xǝlvǝtǝm, uş, Misri-sultan mǝndǝdir.
Şahi-Mǝrdanın-Əlinin aliyǝm, övladiyǝm,
Zülfüqarü tacü Düldül, uç nişanı mǝndǝdir.
Açarım dini-Mǝhǝmmǝd, mǝzhǝbi-Cǝfǝr yǝqin,
La fǝta illa Əli, bu sirri-pünhan mǝndǝdir.
Mǝn şǝha bu canımı sidqilǝ qurban qılmışam,
Gǝr qǝbul qılsa vilayǝt, eydi-qurban mǝndǝdir.
Çün Xǝtaiyǝm şahın vǝsfinyi daim söylǝrǝm,
Eşqilǝ bel bağlaram, dǝftǝrlǝ divan mǝndǝdir.
Şah İsmail Hatayi’nin türkçe yazdığı eserlerini, yazıldıkları orjinal dil sesleriyle
okumak isteyenlere Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i
Külliyatı”nı önerebilirim. (Yukarıdaki azerice nefes bahsettiğim bu kitaptan alınmamıştır) Kullanılan
harfler ve imlalar çok farklı ve karmaşık görünmesine karşın, bence önemli bir
eser.
Konumuza dönecek olursak... Yukarıda bir kaç örnek vermekle yetindiğim,
Şah İsmail’in alevi kimliğinin ispatı olan bu eserlerin tamamı Taşkent
Nüshası’ndan alınmadır. Sayın Arslanoğlu’nun Taşkent Nüshası bölümünde
yayınladığı eserlere bakıldığında bunlardan çok daha güzel ve daha derin
yüzlerce nefes mevcuttur. Hiçbirini görmeyip de sadece “Nasihatname”yi gören
bir kişinin bile göreceği en yalın gerçek Şah İsmail’in bir Hak Eren’i olduğudur.
Sonu şöyle biter Nasihatname’nin:
...
Nasihatname yazdım dervişane
Cihanda olmak için bir nişane
Teveccüh kıl tevekkeltü Al’Allah
Kulak çektim dedim erenlere Şah
Hak’kın fazlına bağlandık ezelden
Temennamız didardır Lemyezel’den
Hatayi derdimendim bir kemine
Anıcah hû deyin Şah’ın demine
Anadolu’da yaşamış, Hatayi mahlası almış, diğer Hatayi’lerin varlığı ise oldukça
çelişkili, şüpheli bambaşka bir karmaşa...
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:33   #8
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Şah İsmail Hatayi 6 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-2)



Hatayi mahlasıyla yazılmış, gerek şah, gerek can, gerek miskin, gerek kul, gerekse benzeri başka bir ön sıfat eklenmiş, bütün şiirlerin Şah İsmail Safevi’ye ait olduğuna yemin edemem. Ancak ona ait olmayanların da çok olduğunu iddia eden sayın Arslanoğlu’nun kitabından bazı çelişkiler de gördüm onları da paylaşmak istiyorum. (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, ISBN 975-353-013-7). Bu durum bana insan hakları sözleşmesinde “her insan suçlu olduğu ispatlanıncaya kadar, mahsumdur.” maddesini hatırlatıyor. Çünkü biz yıllardır bunlar Şah İsmail’e aittir diye biliyorduk ve o kitabı okuduktan sonra da hala öyle biliyoruz.
Nitekim Şah İsmail’e ait olmadıkları iddia edilmiş, lakin ispatlanamamıştır. Yine daha önce vurgu yaptığım Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bütün nefesler o döneme ait orjinal dille yazılmıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki, Şah İsmail Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla o ocağın YOL sürücüsüydü, bu nedenle Anadolu’nun dört bir yanından akın akın insanlar ona gidip, niyaz oluyorlardı. Alevi YOL ve erkânını bilenler bilirleri ki, bu cem bağlamak demektir, bu görgü demektir, bu semah demektir, bu gülbeng demektir, bu dua etmek demektir ve bu nefes okumak demektir. Pekiyi bu erenler meclisinin başında oturan, onları, deyimin tam anlamıyla söylemek gerekirse irşad eden Hak Ereni, onlarla nasıl bir iletişim kurmuş? Bunlar Anadolu halk diliyle konuşurken, Şah onlara azeri türkçesiyle mi anlatacaklarını anlatmıştır? Hayır! Bu, anlaşabilmek açısından bu şekil olabilecek birşey değildir.
Çünkü arada bir ikrar ve itikat varken, oldukça zayıf bir iletişimle bunun gerçekleştiğini iddia etmek, bence abesle iştigaldir. Hem zaten kökleri yüzyıllara dayanan bir ikrar söz konusuyken, bunu düşünmek de öyle pek mümkün değil. Şah o dönem Anadolu’dan, Osmanlı Padişahı ve Paşaları’nın engellemelerine karşın, kızılbaş ve diğer alevi gruplarının akın akın geldikleri bir ziyaretgahdı.
Buna karşın tutup bütün bunları unutup, Şah’ın Hak’ka yürümesinden 11 sene sonra, 1535 yılında Safevi saray hattatlarından Şah Mahmud el-Nuşaburi tarafından kaleme alınan en eski nüsha olan Taşkent nüshasına takılmanın,
burda kullanılan dile bakıp, diğer nefeslerin Şah’a ait olmadığını iddia etmenin doğru ve bilimsel olmadığını düşünüyorum. Çünkü Şah Anadolu dillerine de hakim bir padişahdı ve o inanan müminlere o dille nefesler okuyordu. Bu
nefesler de o irşad olmuş kızılbaşlar tarafından Anadolu ve Kürdistan bölgelerine taşınıyordu. Siz bu nefeslerin Şah İsmail’e ait olmadığını ispatlamak istiyorsanız, önce bu durumun aksini ispatlamalı, yani Anadolu’ya ve Kürdistan’a Şah’ın
nefeslerinin taşınmadığını kanıtlamalısınız. Kaldı ki bugün en batısından en doğusuna kadar Şah Hatayi mahlasıyla yüzyıllardır (öyle bugünki gibi bir sağlam iletişim olmadığı halde) okunan nefesler vardır. Şah İsmail dışında bu nefeslere
sahip başka bir Hatayi yada Hatayi’ler olsaydı, o Hatayi’nin yada Hatayi’lerin de en az Şah İsmail kadar herkes tarafından iyi bilinen kendi başına bir eren yada erenler olarak bilinmesi gerekmez miydi?
Şah İsmail nefeslerinin bulunduğu ikinci ve üçüncü nüshalar Paris Millet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Mesela üçüncü nüshada bir de farsça bir nefes (gazel) bulunmaktadır.
Dördüncüsü Britanya Müzesi’nde bulunmaktadır.
Beşincisi İran Müzesi’nde bulunmaktadır ve 1613 yılında Şah Abbas döneminde, Eyşi adında bir hattata altın suyla yazdırılmıştır ve amacı Şeyh Safi vakfiyesine kazandırmak olmuştur. Bunu Şah Abbas kitabın önsözünde, gene ancak padişah da olsa bir kızılbaşda var olan Ali YOLuna bağlılığı anlatan aslı farsça olan şu sözlerle dile getirmiştir: “Hazreti Ali b. Ebu Talib aleyhiselam eşiğinin köpeği Abbas Safevi bu kitabı Şah Sefi rahmetullahın mübarek türbesine vakıf etti ki isteyen alıp okusun. Bir koşulla ki kitabı türbe dışına çıkarmasın. Her kimse bu kuralı çiğnerse Hüseyin aleyhiselamın kanını dökenlere yardımcı olmuş sayılacaktır.” Ancak sonra bu yazma ordan alınıp İran Milli Müzesi’ne konmuştur. Şah Abbas’a göre bunu
yapanlar Hz. Hüseyin’in kanını dökenlere yardım edenlerden oluyor.
Altıncı nüsha ise beşincinin kopyası olan Erdebil Darü’l İrşad Yazması’dır.
Yedincisi Vatikan Apostol Kütüphanesi’nde bulunan 17. yy.da yazıldığı bilinen bir nüshadır.
Sekizincisi Mezarı Şerif Bahtar Müzesi’nde bulunan, yazmaların en kapsamlılarından kabul edilen, eski dil özelliklerini koruyan ve 17. yy. başlarında, yani 1615 yılından önceki bir tarihte yazılan bir nüshadır; çünkü bunu oluşturan
hattat Mir İmadettin Kazvini 1552-1615 yılları arasında yaşamıştır.
Dokuzuncusu İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunan yazmadır.
Onuncusu Berlin Kitaplığı Doğu Yazmaları Bölümü’nde bulunan ve 1666 yılında yazıldığına dair tarih düşülmüş olan bir yazmadır.
Onbirincisi Tahran Eski Şahenşah Kütüphanesi kayıtları arasında gösterilen Tahran Yazması olarak bilinen 1677 tarihli bir yazmadır.
Onikincisi Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması diye bilinen 1545 tarihli yazmadır. Bu nüshada diğer nüshalarda bulunmayan şiirlere de yer verilmiştir. (Bunları okuyucu lütfen dikkatli okusun!)
Onüçüncüsü ise daha yeni sayılabilecek hicri 1237 (miladi 1821) tarihini gösteren bir nüsha.
Ondördüncüsü Azerbaycan Yazmalar Fonu’nda bulunan ve 17. yy.a ait nüshanın kopyası olan bir yazmadır. Ancak bu nüshalar arasındaki dönem farklarıyla, aynı şiirlerin dillerinde de değişiklikler olduğu biliniyor.
Daha önce de vurgu yaptığım, sayın Arslanoğlu’nun, Taşkent Nüshası’nda bulunan nefeslerin divan edebiyatı ürünü olması, dilinin o zamanın azeri türkçesi olması, ancak diğerlerindeki dilin farklarına vurgu yapması, ki hepsi için bu geçerli değildir çünkü diğer nüshaların içinde de sayısı oldukça kabarık azeri türkçesiyle yazılmış ve aruz ölçüsüyle yazılmış nefesler mevcuttur, ki genellikle aynı nefeslerin zamanın dil özelliklerine uyarlanması söz konusudur, diğerlerinin Şah Hatayi İsmail’e ait olmadıklarına delil değildir. Kaldı ki O nefeslerin büyük bir bölümü günümüz türkçesine uyarlanarak da kayıtlara geçebilmiştir. En
kapsamlı nüshalardan biri olan ve 1545 tarihini taşıyan Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması başta olmak üzere, büyük çoğunluğu hemen o yüzyılda yada bir sonraki yüzyılın başlarında yazılmıştır.
Teknik olarak da bu kadar kısa bir zaman içinde birçok Hatayi’lerin çıkıp nefesler okuyup bunları Tebriz ve benzeri bölgelere
taşıyıp Şah İsmail’e mal etmesi mümkün değildir. Bunun bilinçli yapılmış olması ise yalandır ve alevi edeb ve erkanına uymamasından dolayı mümkün değildir.
Kitabı okurken yapılan karşı savları üç bölümde değerlendirebildim.
1. Birincisi Şah İsmail’e değilde, mesela Kul Himmet yada Pir Sultan gibi diğer
Ulu Ozanlara ait olduğunu bildiğimiz, hiçbir divanda bulunmayan, fakat yazar tarafından da nerden Şah İsmail’e aitmiş gibi söylendiği belirtilmemiş, kaynağı gösterilmemiş olan nefesler.
2. İkincisi Şah İsmail’e ait olduğuna dair nefesin kendisinin de içinde ipuçları bulunduğu halde, Şah İsmail’e ait olmadığı, yada “şüpheliler” diye sınıflandırılmış, yine kaynağı belirtilmemiş nefesler.
3. Üçüncüsü ise gerçekten başkasına ait olduğu halde, mahlası farklı olduğu, yada hiç verilmediği halde içinde Hatayi kelimesi geçen nefesler.
Bir de bunların dışında o kitapta bulunan sünni bir duruş sergileyen başka türlü Hatayi mahlaslı şiirlerle de karşılaştım, ki bunlar sünni ve mesela beş vakit namazı öven bir Hatayi portresi çiziyor. Ancak işin ilginç yanı, yine okuduğum hiçbir divanda, böylesi şiirlerle karşılaşmadım. Zaten bu mümkün bile değil. Çünkü bir taraftan mescidi ve zahidin göstermelik namazını yeren Şah İsmail’in, öbür taraftan tutup beş vakit namazı övmesi sağlıklı bir durum değildir, bu nedenle de mümkün değildir. Kim bilir belki de sayın Nejat Birdoğan’ın varlığından bahsettiği gerçek adı “Ömer” olan Hatayi’ye aittir.
Birinci türden başlayalım. Burada bazı örnekler vermekle yetineceğim. Çünkü hepsini tek tek buraya almak bu yazının hacmini oldukça artıracak, yüzlerce sayfayı bulacaktır. Mesela vereceğim ilk örnek babamın (İbrahim Aldede’nin) arşivinde de bulunan “İsmail” mahlasıyla söylenen ancak sayın Arslanoğlu’nun kitabında biraz farklı bir biçimde “Şah Hatayi” mahlasıyla yazılmışbir nefes, ki, bu “Anadolu Hatayileri” bölümünde verilmiştir. Yan yana yazıyorum.
Dörtlüklerin başında parentez içinde verdiğim numaralar babamın defterindeki dörtlük sırasını göstermektedir.
Kitaptan
Aynı cem olmuşlar divana karşı
Kalbi kallaş naşi olmuş olmamış
Halim arzeyledim halden bilene
Beyhude halimden bilmiş bilmemiş
Gözü çıksın kem bakanın yoluna
Meyil verme her insanın kaline
İbrahim Aldede’nin defterinden
(1)
Kırklar cem tutmuş didara karşı
Kalbi kara naşi gelmiş gelmemiş
Var halini bildir halden bilene
Beyhude halinden bilmiş bilmemiş
(3)
Kör olmuşlar kec bağlarlar yoluna (kec: tuzak. B.A)
Dan ederler üstadına pirine
Bir baz konsa bir şaşkının koluna
Yaban kuşu sanır konmuş konmamış
İçer meyin mestanelik suyunu
Her nedense öğrenmemiş huyunu
Cömert sofrasından alır payını
Nâkes nimetini almış almamış
Firavunluk etmiş yolundan kalmış
İkrardan imandan dininden olmuş
Hakikat abdestin almadan ölmüş
Kılman cenazesin ölmüş ölmemiş
Kaynar aşk kazanı aşı taşmaya
Bir kulun yolsuza yolu düşmeye
Kabın almış gider kuru çeşmeye
Anlamaz ki kabı dolmuş dolmamış
İkrar iman yoktur ol Hakk’a asi
Odlu topuz yalancının cezası
Yetmez menziline yoktur sırası
Ha bir baykuş dağda kalmış kalmamış
Şah Hatayi’m eyder derdim ziyade
Yad ilen içilmez yârsız bu bade
Yâr oldur mahşerde şefaat ede
Yüze gülücü yar olmuş olmamış
(a.g.e s. 493.494)
İsmail mahlasıyla yazılmış başka bir örneğe de rahmetli İréne Mélikoff’un “Uyur idik Uyardılar” isimli kitabında rastladım, ki bu günümüzde yine Türkiye’de Pir Sultan mahlasıyla okunmuş olan “Ben Ali’yim Ali Benim” diye bilinen nefesin kendisidir. Oysa bu nefes İsmail mahlasıyla, Ehli Hak inancından olan İran azeri bölgesinden derlenmiş bir nefesdir. Ve ismi Tazekent olan, İréne Mélikoff’un dediğine göre türk olan bir köyden derlenmiştir. Onlar’ın bildirdiğine göre ise bu İsmail
Şah Hatayi’nin kendisidir.
İsmail’em geldim cihana
Yire göğe dolanu menem
Bilmeyenler bilsün meni
Men Ali’yem Ali menem
Bir baz konmuş bir şaşkının koluna
Sanarki yabani kuştur konmuş konmamış
Bu dörtlük babamın deferinde yok
(4)
Firavun olmuş da yolundan azmış
Terk edip ikrarın varından geçmiş
Tarikat evinden abdestsiz göçmüş
Kılma cenaze namazın ölmüş ölmemiş
(2)
Savur aşk kazanın taşıp pişmeye
Cevlan yolun yolsuzlara düşmeye
Ahmak kabın alır gider kuru çeşmeye
Anlamazın kabı dolmuş dolmamış
Bu dörtlük de babamın deferinde yok
(5)
İsmailem derki derdim ziyade
Vefasız yar elinden içemem bade
Er odur ki burda şefaat ede
Yüze gülücü dostum olmuş olmamış
Men Hakk’am Hakk’dan gelirem
On İki İmam’ın biriyem
Çahar köşeyi men alıram
Zatı kudret Ali menem
(İréne Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, Demos Yayınları 2. Baskı Mart 2009 ISBN: 9944-387-02-9 Sayfa 60-61)
Bir başka örnek de Babamın Defteri’nde Pir Sultan mahlasıyla bulunan, ancak Yazar’ın kitabında yine Şah Hatayi mahlasıyla yazılmış ve hiçbir divanda bulunmayan bir nefes. Sadece mahlas dörtlüklerini buraya alıyorum.
...
...
Şah Hatayi’m eydür aşk yoldaşına
Gaziler inanmayın aş yoldaşına
İnanman gaziler kaş yoldaşına
Bir özü çürük kaş yoldaşına
Seri kurban verin baş yoldaşına
Pir Sultan ser verdi sır yoldaşına
Gerçeğin nefesi bunda bell’oldu
Mudara mundar darda bell’oldu
(a.g.e s. 494-495)
Yine cemlerde on iki hizmet sahiplerini çağırırken okunan Şah Hatayi’ye ait nefesi de burdan karşılaştırmalı olarak veriyorum. Yukarda olduğu gibi parantez içindeki numaralar Babamın Defteri’ndeki sırayı belirtmektedir.
Hak taalâdan nida geldi
Pirim sana haber olsun
Şahtan bize name geldi
Halifeye haber olsun
Hak kuluna eyler nazar
Dert kalbimde âdem düzer
Kallaş gelmiş cemi bozar
Gözcüye haber olsun
Bu yola giden hacıdır
Kırklar Güruhı Naci’dir
Mümin müslim bacıdır
Çavuşuna haber olsun
Mü’mini çektiler meydana
Tekbir okudular kurbana
Münkiri saldılar gümana
Kurbancıya haber olsun
Mü’min yolun yakın ister
Münkir ise sakın ister
Delil yanmaz yağ ister
Delilciye haber olsun
Gel gidelim hakikata
Kulak verin tarikata
Mü’min müslim itikata
Tarıkçıya haber olsun
(1)
Hakdan bize nida geldi
Pirim sana beyan olsun
Şah’dan bize nida geldi
Peyik sana haber olsun
(3)
Hak kuluna eyler nazar
Dört nesneden alem (adem) düzer
Kalleş gelir cemi bozar
Gözcü sana haber olsun
(2)
Bu yola giden hacıdır
(Hemi) Güruhu Nacidir
Cemin kilidi kapıcıdır
Kapıcıya haber olsun
(5)
Gelin gidek irfana
Mümin müslüm üryana
Tekbir verildi kurbana
Kurbancıya haber olsun
(6)
Mümin yolun yakın ister
Münkirlerden sakın ister
Delil yanmaz yağın ister
Delilciye haber olsun
(4)
Gelin gidek hakikate
Kulak verin marifete
Mümin girmiş itikate
Tarıkçıya haber olsun
Kitapta bu dörtlük yok
Kitapta bu dörtlük de yok
Bu yola hasların hası
Giymiş hakikat libası
Doldurun engûr tası
Sakacıya haber olsun
Zakirin zikri saz ile
Kur’an okunur avaz ile
Mü’min müslim niyaz ile
Niyazcıya haber olsun
Şah Hatayi’m nâre geldi
Sefil bülbül zare geldi
Cennetten tezakir geldi
...................haber olsun
(a.g.e s. 518-519)
Hem cemdeki akışı anlatması hemde bütünlüğü ve orjinalliği açısından Babamın Deferi’ndekinin daha doğru olduğu aşikar.
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:34   #9
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Yine kitapta sayfa 532 de bulunan aruz şiir olarak sunulan, ancak babamın arşivinde dörtlükler şeklinde sunulan, hem de iki dörtlüğü fazladan bulunmakla beraber Seyit Nesimi’ye ait olan bir nefes var ben burda sadece Mahlas kısmını
vereceğim.
...
Şah Hatayi mecnunûyum derde tabip bulmadım
Derdimin dermanı derde dermân Mustafa
(a.g.e s. 532)
(7)
Fatima Ana cemde oturur
Kurbana çomçayı batırır
Cemiyete lokmayı yetirir
Nakip sana haber olsun
(8)
Mümini çektiler meydana
Münkir sürüldü zindana
Hizmet verildi Selman’a
Süpürgeciye haber olsun
(9)
Yolunda hasların hası
Silinsin kaplerin pası
Doldur(da) ver Engür Tası
Sakacıya haber olsun
(10)
Zakirin zikri saz ile
Kuran okunur avaz ile
Mümin müslüm niyaz ile
Tazekara haber olsun
(11)
Şah Hatayim vara geldi
Hak’tan yine zara geldi
Pirden bize destur aldı
İznikçiye haber olsun

Yine kitapta sayfa 511 de bulunan ve babamın arşivinde de var olan, cemlerde okunan bir nefes var. Orda da çok fazla eksiklikler ve yanlışlar, hatta anlamını iyiden iyiye tersyüz eden hatalar var. Onun için onun da tamamını burda vermeyi doğru buluyorum.
Kimde kaldı bu pirlik
(1)
Kimde kaldı bu pirlik
Kalemdesin cemde benlik
Kalmadı tende ilik
Bu cemde bu sürekte
Bu demde bu sohbette
Ne hoş sürektir bu sürek
Hoş sürektir bu sürek
Pir Ali’dir salman piri
Kadim kurdular bu yolu
Kırkların cemindeki
..............etti veli
İbadet İsrafil’de
Gözcülük Mikail’de
O nur kudretten indi
Cümle alemi yaradan
Bu dörtlük kitapta yok
Çire aydın oluptur
Cem üstüne gelüptür
Tarakçının hizmeti
Cebrail’de kaluptur
Cebrail’de bu varlık
Ululuk ihtiyarlık
Muhammed’e yol kaldı
Kırklara tezgâhdarlık
Kırklar hep bir almadır
Hep kudretten gelmedir
Sakacının hizmeti
Hüseyin’de kalmadır
İmamlar şehit oldu
Geleceğe yol kaldı
Öteberi çalmaya
Saile Salman geldi
Saile Salman geldi
Mülke Süleyman geldi
İznekcilik etmeğe
Ali’yle Kanber geldi
Kanber Hakk’a kul oldu
Onu hizmet tekmil oldu
Peyikçilik etmeğe
Hafiri devlet geldi
(2)
Pire Selman Pir Ali
Kadim kurdular (bu) yolu
Şu kırkların ceminde
Kasaplık etti veli
(3)
Tercüman Cebrail’de
İbadet Mikail’de
Gözcülük İsrafil’de
Tevhid kudretten indi
(4)
Şu alemi var eden
Delile yağ eriten
Çırağmanın hizmeti
Cem olup insar eden
(5)
Çıra aydın oluptur
Cem üstüne geliptir
İreberin hizmeti
Cebrail’den kalıptır
(6)
Cebrail’dedir varlık
(Hem) ululuk (hem) ihtiyarlık
Muhammed’den yol kaldı
Kırklara tazekarlık
(7)
Kırklar hep bir elmadır
Hep kudretten gelmedir
Sakacının hizmeti
Şah Hüseyin’den kalmadır
(8)
İmamlar şehit oldu
Geleceğe yol kaldı
Suncarayı çalmiya
Saile Selman geldi
(9)
Saile Selman geldi
Mülke Süleyman geldi
İznikçilik etmeye
Ali’ye Kanber geldi
(10)
Kanber Hak’ka kul oldu
Oniki tekmil oldu
Piyadelik etmeye
Hızır devletli geldi
Hafiri devletidir
Fahri müşki anberi
Kırklar ceminde şakıdır
Çok cömerttir Kanber’i
Şah Hatayi tufail
Can bu yola duhail
Benden delil istersen
Delilim Şah İsmail
(a.g.e s. 511-512)
“Öteberi çalmaya” gibi alevi düşüncesiyle bağdaşmayan bariz yanlışların olduğu bu kaynakta nefesin son kısmı “Delilim Şah İsmail” diye bitiyor ve bu, “Şah İsmail dışında bir başka Hatayi tarafından yazılmış” fikrini güçlendirmeye de yarıyor. Oysa “Delildir Şah İsmail” diye bittiğinde böyle bir durum ortadan kalkmış oluyor.
Bir başka örnek yine Nesimi’nin “Dervişlik halindan başka” mısrasıyla başalayan ve bu kitaptan başka hiçbir yerde Şah Hatayi mahlasıyla görmediğim nefesidir. Ayrıca mahlas dörtlüğünde üçüncü mısra eksik kalmıştır.
...
Şah Hatayi’m der erlere
Yüzümü sürdüm yerlere
.......................................
Bil mi dedim tâlip sana
(a.g.e s. 502-503)
Sayfa 471’de bulunan ve Pir Sultan’a ait olan, yine sadece bu kitapta “Şah Hatayi” mahlasıyla gördüğüm bir nefes; burdan yine sadece mahlas dörtlüğünü ekliyorum:
...
Şah Hatayim müslimleri yetirse
Yetirse de ayn-ı ceme getirse
Dizini dizine verip otursa
Doyunca yüzüne baksam ya Ali
(a.g.e s. 471)
Şah Hatayi’ye ait olduğu nefesin içindeki sözlerden de belli olan ancak sayın Arslanoğlu tarafından şüpheliler kısmına eklenmiş olan nefeslerden de bir iki örnek verelim. “Muhammed Ali’yi candan sevenler / Yorulup yollarda kalmaz inşallah / ...” mısralarıyla başlayan bir nefesi var Şah Hatayi’nin mahlas kısmını buraya ekliyorum.
(11)
Muhammed peygamberdir
Kokan miski anberdir
Şu kırkların ceminde
Saki cömert Kanber’dir
(12)
Şah Hatayim der fayil
Can bu yola tufayil
Derde delil istersen
Delildir Şah İsmail
...
Nesimi’yim der erlere
Niyazım vardır pirlere
Dilin ile belalara
Gir mi dedim kardaş sana
...
Pir Sultanım hakikate yetirse
Dizi dize verip ha can otursa
Hak’kı seven canlarına murat yetirse
Doyulmaz darına dursam ya Ali
...
Şah Hatayi bu pend bize yeter a
Özünü katagör ulu divana
Mehdi şevki şu cihanı tutar a
Şah kuluna sitem olmaz inşallah
(a.g.e s. 462-463)
Benim burda dikkatimi çeken nokta sonu aslında “Şah oğluna sitem olmaz inşallah” şeklinde olan mısra(lar) neden burda “Şah kuluna sitem olmaz inşallah” şeklinde yazılmış.
Bir başka örnekte de bazı anlam bozukluklarına sebebiyet veren yanlış yazımlar söz konusu, sadece bu yanlışlıkların olduğu yerleri veriyorum:
Evvel başta Muhammed’e salavat
Duralım on iki imam aşkına
...
Evliyalar bülbül olup yurdunda
Dünü gün yüreğim yanar derdinde
Hasan Hüseyin’e olan derdinde
Ağlayalım on iki imam aşkına
...
Mısır zenginleri sordu mafayı
...
(Bu dörtlük kitapta yok)
Evvel başta Muhammed’e selavat
Verelim Oniki İmam aşkına
...
Evliyalar belli belli yurdundan
Dünü günü yüreğim yandı derdinden
Hasan Hüseyin evladının derdinden
Ağlayalım Oniki İmam aşkına
...
Meri zenginleri sürdü vefaya
...
Musa-i Kazım şu alemin doludur
İmam Rıza Hak’kın özge kuludur
Tastik gerçek aşıkların yoludur
Sürelim Oniki İmam aşkına
Şah Hatayi’m Oniki İmam müsahip
Gerçek aşık olup can başa kıyıp
Medet mürvet deyip yüz yere koyup
Koyalım Oniki İmam aşkına
Şah Hatayi’m on iki imamı sayıp
Gerçek aşık olan can başın koyup
Medet mürvet deyip yüz yere vurup
Koyalım on iki imam aşkına
(a.g.e s. 456)
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011)
Alt 03-18-2011, 18:36   #10
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12728 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Yine bir başka örnek babamın defterinde Şah Hatayi mahlasıyla bulunan, ancak kitapta hem biraz farklı, hem de Can Hatayi mahlasıyla bulunan bir nefes:
Diz çöküben zikr edelim
(1)
Diz çökelim canı dilden
Canı dilden illâllâh Hû
Zikr edelim ol Allah’a
Yedi ceddin yarlıgamış
Yedi ceddin yarlıganmış
Anınca illâllâh Hû
Okuyunca İllallah
Bunda yanar imiş odlar
Anda olurmuş heybetler
(4)
Burda olur her abatlar
Orda olur(muş) heybetler
Cehennem kapusun kilitler
Anınca illâllâh Hû
Okumuşum dört kitabı
Âyet âyet ü harf be harf
Cümlesinden gürbüz erdir
Anınca illâllâh Hû
Başı yasdığa düşünce
Gezer imanın kastına
Şeytan ana zafer kılmaz
Anınca illâllâh Hû
Can Hatayi’m hepisine
Andan şâhin tapusuna
Sekiz üçmak kapusuna
Anınca illâllâh Hû
(a.g.e s. 431-432)
Karşılaştırıp hangsinin daha
okuyucuya bırakıyorum.
Bu örneklerin bir başka türden olanı ise mahlası aslında “Hatayi olmadığı halde, Şah Hatayi’ye ait olduğu iddia ediliyormuş gibi sunulan nefesler. Aşağıda verilen bu türe bir örnektir:
...
Yücelerde olur ol huma kuşu
Dostun muhabbettir aşıka işi
Pirim Hatayi’dir cümlenin başı
Didâr ile muhabbete aşk olsun
Şimdi bana da ilham olsa, bir nefes yazsam ve orda desem ki “pirimdir Şah Hatayi”
Herhalde kimse çıkıpta “bu Şah Hatayi’ninmiş gibi gösterilen, ancak başkasına ait bir nefestir” diyemez. Çünkü zaten başkasına aittir. Bunu, nefesin içinde zaten görüyoruz.
Yine başka bir nefeste de böyle bir durum söz konusu:
...
Hatayi lakabım Caferi ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
Benim ismim Cafer ve lakabım (mahlasım) Hatayi olsaydı yukardaki gibi değil, şöyle yazardım:
Hatayi lakabım Caferdir ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Cehennem kapısın kitler
Okuyunca İllallah
(3)
Dört kitabı okumuşum
Ayet ayet harf be harf
Cümlesinden ala imiş
Okuyunca İllallah
(2)
Baş yastığa düşünce
Gelir iman üstüne
Şeytan ona kar eylemez
Okuyunca İllallah
(5)
Şah Hatayi’m hepisine
İndik Hak’kın tapusuna
Sekiz uçmak kapısına
Yazmışlardır İllallah
doğru
ve
orjinal
(a.g.e s. 362)
(a.g.e s. 359-360)
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
Belliki ozanın burda “Caferi ismim” demekle kastettiği şey, inancıdır. Onun için bu nefesin Şah İsmail’e ait olduğundan emin olamazsak da, Cafer adında var olmayan bir kişiye mal edilemez!
Yine Kul Himmet’e ait olduğunu bildiğimiz ancak bununla birlikte, buna çok benzeyen Hatayi mahlaslı bir nefesinde babamın arşivinde var olduğu nefesi de burdan Kul Himmet mahlaslı olanıyla karşılaştırmalı veriyorum:

Her sabah her sabah çığrışıp öten
Mihrican ile handan yâ Ali
Benim ohumâğım sensin ezelden
Çıkar mı cesetten candan yâ Ali
Seni candan sevenlerin cânısın
Aşıkları medh etmenin kânısın
Günahlara kalmaz cömert ganisin
Geçersin günahtan kandan ya Ali
Sen mürşidsin seçilmeyen müşküle
Car deyince yetişirsin düşküne
Kerbelâ’da yatan İmam aşkına
İnayet umarım senden yâ Ali
Nice bin yıl evvel kandilde durdun
Atanın belinden anadan geldin
Cümle mahluku da gümana saldın
Baş gösterdin binbir dondan yâ Ali
Mârifet içinde bir şems-i kerim
Her sıfat ondadır hüsn-i kemâlin
İstemem cennetten göster cemalin
Hatayi geçince candan yâ Ali
(a.g.e s. 353)
******************************
Divane gönlümüz geçmez güzelden
Mehrin yer eyledi tende ya Ali
Benim arzumanım sensin ezelden
Gitmez muhabbetin candan ya Ali
Can içinden sevenlerin canısın
Aşıkları meth etmenin şanısın
Noksana bakmazsın mürvet kanisin
Geçersin günahtan kandan ya Ali
Müşkülünü halledersin dostuna
Çağırdıkça erişirsin düşküne
Kerbela’da yatan İmam aşkına
Şefaat umarız senden ya Ali
Nice yüzbin yıllar kandilde durdun
Atanın belinden anaya geldin
Onun için halkı gümana saldın
Binbir dondan baş gösterdin ya Ali
Tarikat içinde şemsi kamersin
Hakikat içinde zat-ı kemalsin
İstemem cenneti göster cemalin
Kul Himmet geçemez bundan ya Ali
Bu ve buna benzer örnekler aslında o kadar çok ki, burdan hepsini vermem zaten yeterince uzun olan bu yazıyı kat be kat uzatacaktır ki, ben de bu yüzden burda göze en çok çarpan hatalardan örnekler seçtim. Ancak şunu da belirtmem gerek.
Doksanlı yıllarda Nilüfer Akbal’ın “Miro” isimli albümünde “Gül Türküsü” adıyla ve Dersim yöresinden derlendiği belirtilmiş, Hatayi mahlasıyla sunulan bir nefes vardı. Aslında Nesimi’ye ait olduğunu bildiğimiz bu nefesin neden Şah Hatayi’ye
mal edildiğini bilemiyorum. Kaldı ki bu tür hataları derleyenler de yapmaktadır.
Bununla ilgili bir kaç örneği daha önce yazdığım bir yazı olan “İnternet veCopy&Paste Alışkanlığı” isimli yazımda vermiştim. Çünkü daha çok günümüzde yapılan dikkatsizlik ve titiz çalışmaktan uzak davranışların sebep olduğu bu tür hatalar, o türden nefesleri yeni duyan dinleyiciler için sanki tarihsel bir çelişki gibi görünebiliyor. Burda tabiki sorumluluk adına yazarın duruşu ve titizliği çok önemli. Ancak bununla birlikte okuyucunun da okurken dikkatli olması gerekmektedir.

Son olarak yazarın alevi duruşuna ters düşen bir iddiası var onu da burdan vermeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Mende mahlası taşıyan bir ozanın ve Şah Hatayi’nin aynı mısrayla biten nefeslerinin mahlas kısmını
verdikten sonra, (ki şöyledir Şah Hatayi’nin nefesi:
Şah Hatayi’m muhabbete bakarım
Men doluyum men dolana akarım
Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem
(a.g.e s. 336))
yazar şöyle devam etmektedir:
“Şah İsmail Hatayî hem pîr, hem de mürşittir. Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez. Halbuki aşağıdaki dörtlüklerde Kul Hatayî, Abdal Musa’nın, Can Hatayî de Balım Sultan’ın dervişi olduklarını söylüyorlar:” (a.g.e s. 336)
Yazar bunları söyledikten sonra mahlas dörtlüklerini vermektedir. Bunların Şah Hatayi’ye ait olup olamamaları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken nokta “Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez.” cümlesi olmuştur. Bu malesef yazarın alevi
kızılbaş inancında var olan “El ele el Hak’ka” ilkesinden bihaber olduğunu, yada büyük bir ihtimalle bildiği bu ilkeyi gözardı ettiğini gösterir. Bizim inancımızda mürşitsiz mümin olmaz! Her müminin bir mürşidi olmalıdır. Bu ilkeyi Şah İsmail’e ait olduğunu kabul ettiğiniz Taşkent Nüshası’ndaki nefeslerde de görmek mümkün. Şah Hatayi’nin pirsiz olduğunu düşünmek bir defa aleviliğe aykırıdır.
Muhammed Mustafa’nın mürşidi vardı, ki o Cebrail’di. Hatta inancımızda belli bölgelerde mürşit postunda oturan dedelerin darını görme işi kendi akrabaları olan başka mürşitlerce gerçekleştirilmiştir. Eğer teknik olarak ulaşmak mümkün
olmamışsa, bu eksiklik, bu şekilde de olsa giderilmiştir.
Şah İsmail Hatayi yüzyıllardır inancımızdaki, gerek cem ainlerinde okunan dualarıyla ve diğer nefesleriyle, gerekse tarihe bıraktığı o yeri doldurulmaz haklı gerçekliğiyle alevi yolu var olduğu sürece var olacak, o kutsal yerini koruyacaktır. Bu cümleler ne duygusal bir haykırış ne de fanatik bir çırpınıştır. Bu, dünden bugüne gelen yolun, yarın nasıl devam edeceğini bilme yeteneğidir.
Şah Hatayi’ye ait olupta bugün piyasada bilinmeyen ancak bir yerlerde gizli hazine misali duran nice nefeslerin var olabileceğine inanıyorum. Mesela ne sayın Arslanoğlu’nun ne sayın Birdoğan’ın ve ne de bahsettiğim “Şah İsmail
Hata’i Külliyatı”nda bulunmayan, ancak babamın arşivinde bulunan Şah Hatayi nefesleri olduğunu biliyorum. Bunlar gibi başka yerlerde de bu tür nefeslerin olabileceği ihtimali zayıf bir ihtimal değildir.
Sözü yine Şah Hatayi’ye ait, (Taşkent Nüshası’ndan) bir önceki bölümde de verdiğim çok güzel bir nefesle bitirelim:
Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim
Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim
Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser
Yeri göğü arşı kürsü yaradan Settar idim
Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar
Gah ol Mansur donuna girdim “Enel Hak” dar idim
Girdim adem donuna kimseler bilmez sırrımı
Ben o Beytullah içinde ta ezelden var idim
Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişim
Ol sebepten Hak ile sırdar idim serdar idim
Dünyasından ben O’nun sırrın bilirdim o benim
Deryanın altındaki saç kızdıran al nar idim
Ben Hatayi’yem Hak’kı Hak tanımışam bigüman
Onun için o yarattı ben O’na derkar idim
Şu güzelim nefesdeki kemaletin sırrına erebilenlere aşk olsun!
Dostlukla...





Bülent ALDEDE
10 Aralık 2010
[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] sitesinden alıntıdır.
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 3 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
Baba İlyas (03-18-2011), Batıni (04-14-2011), Hamza Aksüt (03-18-2011)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
hatayi, İsmail, şah


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açik
Smileler Açik
[IMG] Kodlari Açik
HTML-Kodu Kapali
Hizli Erisim


Sponsored links
alevi haber kayfe.net
balon süsleme ankara ankara palyaço balon süsleme ankara


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmis. suanki Zaman: 07:45.


Powered by vBulletin® Version 3.7.0
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Tüm hakkı GencAleviler'e aittir.Ad Management by RedTyger
no new posts