![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevilik Araştırmaları Güncel alevilik araştırmalarının paylaşılabileceği alan. |
| GencAleviler.coM | Alevilik Hakkında Herşey |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Can ... |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-1 Ele alacağımız konumuz geçmiş atalarımızın çoğrafyası ve inanc ritüelleri yani"Dinler tarihi" hakkında geniş tarihi sosyolojik bilgi vermememiş olmamamız aklımızdan kalmış eksikliklerinin yerini doldurmayacak noktaların olacağını bilmekteyim. Ama gerek Anadolu gerek İran çoğrafyası kendi inancarını islam inancı içinde yerleştirmeyi bilmiş olsada gelinen noktada bunu bugün sağlamaktan çok uzaktır.Özellikle 9-11 yüzyıla kadar kendi kaynaklarında islami öğeleri değişik yorumlayan bu duruşa karşı eserlerde mevcut olmuş olsada son dönem 19.yüzyıla gelindiğinde karşı duruşta yok olmuştur.Dogmalcılar siyasi-iktidari şartların egemenliğiyle akıl evrensel değer sahiblerine üstün gelmişlerdir.Çoğrafyamız geneli etkileyişinde çok farklı fraksiyonlar ve adapte edilen sistemler gelmiş gelecekliğini bilmenizi isteyerek her manada devinimle doğa ve yaşayan gerçeklerini idrak ile sağlam neticeler getireceğine bilmenmiz gerekir. Geniş anlamda iman -inanç dogma adına ne dersek bir ülküye bir gerçeğe ya da bir bilim ahlak ve felsefe doktrinine bir mezhebe veya tarikat emir ve inançlarına söz götürmez bir surette derinden bağlanmak, inanmaktır. Akıldışı mistik konuları üreten insanın kavuşamadığı değerler olduğunu unutmamak gerektiğini siz okuyuculara iletmeyi de borç bilirim. Bu itibarla akılsal ve deneysel belgelerle ispatına ihtiyaç duymadan görünmeyene harikaya hatta olamayacak olan normal bir zihin kuşkulanmamasına olanak bulunmayan şeylere gerçekmiş gibi gönülden bağlanmak ve bağlanmayı günümüz akıl mantık yürüten KIZILBAŞ inançı toplumuna bırakıyorum. Bir şeyi görünenden değilde göründüğünü bile görmeyerek haraket etmek ne kadar tutrarsızlıktır.Muhammedden Çok Ali ve Hüseyin ismi altında toplanan "KIZILBAŞLAR "inancı cem ayn-inde kendinide ele vermiştir.Arap Ali yiğit ve zülfikarıyla en keskin kılınç olması ,yani insan katletmekle ünlü olup arap adaleti örfü depdepesi için söylenen bir sözün"Aiden yiğit zülfikardan keskin kılıç" sözünün arkasındadır.Her ne kadar bu sözün savaş ve evrensel değerler karşıtı kokmadığını vurgulamak isteyen asimlaosyocular bireyler çeşitli yorumlar getirmek şartı ile durumu kurtarmaya çalışmışlardır. Cem ayinlerimizde Asıl olan Mazlumane direniş ve acımızı acısı bildiğimiz Hüseyindir.Hüseyin mazlum ve yanlışa dur dediğinden baş tacı edilmiş inancımızın olmazsa olmazı semahımızın içine kadar sokup ona bir bölüm ayıyarak "KIZILBAŞ" inancının ne olduğunu göstermek şartı ile gönlümüze mihman etmişizdir.Akıl sahiplerine burada düşünmeyi tavsiye ederim. Dinlerin geçmişteki yolculuğuyla yeni giyindiği elbisesi değişik isim ve felsefe getirsede dinlerin getirdiği dogmaya inanmak dinin zorunluluğudur. Her din yapısına uygun bir mitoloji yaratır. Uydurulduğu zamanda bu mitler birer gerçekmiş gibi görünür. Mezheplerde uydurulan ana din mitolojisinin üzerinden gerek iktisat gerekse siyasi hareketler, tekrardan yorumlarla ele alarak asla uygun kaldığını söyleyerek yeni kaynak oluşumlar getirir. Bu getiriş asla bağlılığı ifade etsede artık asıl değil gerçek de yeni şeylerdir.Bunu sağlayanda yine inandırmanın kendisi olmaktadır. Suyu sabunu bırakıp işe girdiğimizde;günümüz koşlların Şiiliğin yok etmeye çalıştığı inancımızın değerlerini kollama koruma zamanını idraki ile yardakçısı,çıkarçısı,kendini kaybedeni,sığınmacı gibi olanın yaptıklarını yazıp çizip bir sonuç elde etmek isteğindeyiz. Tabiki alevilik şii- sunni baskılarından kendini yeni yeni bulmakta akademik olarakta şii-lik ve sünnilikten yavaş yavaş ayrılarak gerçek kimliğine doğru yol almaktadır.Buna bizde katsı sunaçağız. Hatalarımız olaçaktır geçmişte oldu.Bunun nedeni asimle edilmeye çalışılmamızdan kaynaklanmasıdır.Böyleliklede şimdiden sizlerden özür dilerim. Gerek hakaret gerek destek olanlar olaçaktır.Hepsinede inancımız acısından amenna der şimdiden teşekkürde ederim.İyide kötüde bizi biz yapaçağına kendi evimizde kendi çoçuklarımızla kendimizi ifade etmiş olacağız.Nasıl olsa Sünnilerinde şiilerinde devletleri üniversiteleri paraları var. Biz ise güCümüzü kızılbaş halkı ve hakk hızır inancından hümanist bakışındanalmaktayız. Tabiki şiilik bu gün Anadolu Aleviliği için hep bir tehditi ve tehdit olmaya devam edecektir.Bu tehdide sunni ulamanın kıskacında olduğumuzda başımıza gelmeyenler kalmamştır.Bizler bile asimle olduğumuzu bunun yüzde kaç olduğunu diyede düşünmüyor değilim. İçimizde bunun savaşını halen vermekteyiz.Ama şuna inanmaktayımki bu savaşı ben kazanacağım.Bunu dede ,baba, seyyit vede taliplerde kazansın. Arapların kendi iktidar çıkar çekişmeleri din üzerinden bize kadar taşımaları yıkımları ayrımlaşarak despotlaşması yüzünden inanç önderlerimiz kendi acılarımızı yıkımlarımızı sembolize edip başka bir arap üzerinde dile getirme koruma gereği tarihi sosyolojik kendi inancını halkını gerek şii gerekse sunni idarelerden koruduğu açıktır.Bu algılayış derdimizin dermanı olmuş ama güçlü devletlerin içlerimize ajanları felsefelerini kitaplarını sokarak önemli saf temiz olan liderlerimizi kandırarak inancımıza darbe vurarak bizi sömürmüşlerdir. Böylelikle bilinsin ki benim derdim Hüseyin Hasan değil Seyit Rıza vs.dir.Arabın rivayetleri beni ilgilendirmemektedir.Onlarıda kutsamam kutsal olan Anadolumuz emeği hümanistliği evrenselliği eşitlik ilkesidir.Kutsal olan budur.Liderlerimizi kandırmaları veya korkmaları halklarının o zamana göre kollamaları taraf olmuş gibi olmaları siyasi iktisadi tarihi bir gerçeklikten başka bir şey değildir. Ama bunu şu zamandaki alevi inancında söylemek cesaret ister.Şii-ulama ve tarih bizi halden hale sokmuş olması doğruları bile söyleyemeyerek sözde bize ait olmayan inancı benimsemiş olduğundan başkada birşeyin olmadığınıda şaşkın ördek misali gibi bir çatı altına özellikle şii çatısı altında toplanmanın bu gün bir mantığı olmadığını görmemiz gerekmektedr.Kendimizi tanımlamayı biz yapmalıyız birileri yaptıkca bize zarar vermektedir.Bu yönüylede Tarihi süreçte olanlar iyi idrak etmemiz gerekmektedir. Ah bir düşüne bilsek.. Alevi ozanların dede-babaların evrensel söylemleri,hac, kabe, oruç, namaz,zekat(sunni-şii) ve islami fıkıh akaitlere bakışınıda kaleme böyleliklede almış olacağız. Bektaşilik ve osmanlının kızılbaşları asimle etme iranın caferi buyrukları adı altında sömürülen alevilerin sığınacağı dal aramaları iran vari sözde seyitler(ajanlar-örgütcüler) göndermesi bunu çeşitli hikmetler halk efsaneleri yaratarak maddiyatlada SECERE ÜNVANLARIYLA desteklemelerini yıkım getirmiştir.Bu günde aynı oynun değişik oynandığını görüldüğü gibi asimle etme hareketlerini kaleme alacağız. İranın da safavi ilk dönem yöneticileri hakkında söylediklerini bazı forumlarda yayımlamıştım bunları tekrardan zamanı geldikçede koyarak yorumlarda bulunarak anadolu alevisini şii kaynaklarda olsada nasıl şii sunni ve arap çöllerinde inancını aramaması gerektiğini aramadığını ortaya koyacağız.Arayanların bazıları doğruyu bularak arap elbisesini üzerinden çıkardığını bazılarınında bunu yapamadığını tarih içinde anlatacağız. Benim ve yararlanacağım üniversiteler akademisyenler dede-baba lardan şiilik kaynaklarının bu gün kızılbaşlıkla ilgilerinin olma olasılığıyla kaynakları yazan çizenlerin haklarında bilgiler vererek kızılbaş inancında bu kitapları kaleme alanların benzerliği ve ayrımlaşmalarını anlatacağız. Bu araştırmalarımıza devam ederken şii kaynakları tek tek ele alıp türkçe meallerini yapan mütercimler varsa onların hakkında gerek bire bir buluşmalar ve telefon görüşmeleri mailleşmede yapmayı planlamaktayım.Ana fikirlerinide inanclarını bize bakış acılarını böyleliklede anlayaçağız. Katıldıkları sohbetler inanç şekilleri dünyaya bakış şekillerinide böyleliklede öğrenmiş olacağız... Varlığımızı geliştirmenin zamanıdır. Alevilik denildiği zaman akla gelen İslam motifli korku ve gizleme örtüsüyle İslam Alevi inancı elbisesinden çıkıp özü olan bu gün insan eksenli vahdeti-i vucud düşüncesindeki Aleviliği göstermemiz gerekir. Zekât, Hacc ramazan orucuna Vakitli Durum bizle asla yeri yoktur.Bazı aklı evveller ki bunu bende yaptım illa bunu islam motifine teville sokmaya çalıştığım zaman ve yerler oldu genel manada büyük bir yanlışın ismi olduğunu düşündükçe gördükce kendinize geliyorsunuz. İyi bir siyasi düşüncei ve siyaset yapılmalı akademik çalışmalar yoğun şekle getirilmeli, Anadolu dışında destek ve çeşitli bilinçlendirmeler yapılmalı, yok, edilen kültürümüze karşı saldırılara dik durmalıyız. Yanlışlıklarımız çekişmelerimizi hızlı yapmamız gerekir. Buda eğitimli ve organize olan birlik toplantılar ve kararla olacaktır. Halka bırakılırsa dağılım bölüme hızlı bir şekilde olur.şii ve onun tüm kaynaklarından elimizi çekmeliyiz.Bizi yok olmaya götüren bu kaynaklar bir araçtır. Aleviliğin hakkını ancak aleviler kendileri birlik beraber olarak alır. Kimse alın size haklarınız demiyor. Öğleki Aleviliğe karşı çok şii-sunni sert bir duruş mevcut olduğunu görüyoruz. sizlerinde katkılarınıda beklemekteyiz. araştıma için. 1-Alevi derneklerinden 2-İlahiyat fak. 3-Dede baba ve talip bilgilerinden 4-Çeşitli kaynak kitaplardan 5-Gelenek ve göreneklerden 6-Dil bilgisi çoğrafyadan 7-Ozanlardan 8-iran ve azaeri derneklerden 9-Gazetelerden 10-Dergilerden 11-İnternetten .. faydalanaçağız Not:Hz.Ali haricileri tarafına kazdırmak için gönderdiği elçisine kurandan ayetler ile kendisini ve amaçlarını ifade etmesini men etmiştir.Haricilerde kurandan karşı anlayışla delil getirdiğini bildiğinden delili reel gerçekleri görmesini gerçek kurandan(doğa ve insan-i yaşamdan) örnek vererek iblis-i kurandan ayıramak süretiyle hareket etmesini istemiştir. HURUFİCAN Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-2 Şii misyonerlerle birlikte kendi inancında değişikler yaparak asimle olan dedeler babalar veya talipler çeşitli oluşumlar içine girerek gerek dernek gerekse diğer oluşumlarla birlikte kızılbaş aleviliğini asimle etmeye şii misyoner gibi çalıştıklarınında farkındalarımı bilinmez!!! Bazılarının inancı bu olmuştur.Ne şiİ-dir ne de kızılbaş arada kalmış olanların azımsamayacak kadar çoktur. Bu yanlışlıkları şiilik öğrenimlerimde bende yaşadım.Ama şu anda kuran baskılı ülkemiz ilede namazı da ramazanı da zekatı da hacc-ıda rivayet kiraplarıda tefsirleride tevilleride bende ve kızılbaş inancımdan uzak olsun diye niyaz etmekteyim.. Zaten bu tip alevilik hacc zekat ramazan orucu şii kaynaklarrın anlattığı uydurmalar rivayetler bu forumda genel manada bilinel Anadolu aleviliğiyle alakası yokturdu.Neyi tevil edersek edelim olmuyorda. Şii kaynak kitaplar misyonerler ve buyruklar(sözde caferi- sadık) toplumumuzu istenilen yere çok rahat getirildiğini gördük.İstenilen şey artık bunu yapmasınlar.Bunlara dur diyeçek canlar lütfen uyanın inancınız bu değildir .Sözünün kendinizin aynasına bakarak silkinmeniz. Şii misyonerler gerek imam Hüseyin ile Yezit gerekse muaviye ile Ali veya diğer arap geçmiş büyüklerinin meselerini benimseyerek farklı yapılara büründürerek mazlum edebiyatıyla iktidar olamayışlarını getirilerini yayılmacılığını edebi felsefi ve inanç bazında Anadoluya aktarmışlardır.Sanki bizim atalar gökten inmemiş masum hakk sahibi değillermiş gibi.. Yakın dönem bir yana İmam hüseyinin adı bile genel kabul edilmesi 14.yy sonra inancımızın içine girdiğini bilmekteyiz.Bu kabul ediliş kendimizi islam ordularından (abbasi-osmanlı- selçuklu safavi) takiyye yaparak koruma isteğimizdendirki.Daha sonda satılmışlar ajanlar arada kalmışlar makam mefki ve seyyit ünvanı verilerek kendi insanlarına darbe vurmuşlarla tarihimiz doludur.İsimlerimiz dillerimiz geleneklerimiz böyleliklede değişikliğe uğramıştır. Dikkat edilmeliki şii kaynakları aşura imam Hüseyin , imam Ali ve ehlibeyiti bize çoğrafamızın ve geçmiş inanç evrensel değerlerimiz üzerinde mazlumu oynayarak taraf sağlamış olsalarda sonunda bizi getirdikleri yer karşı durduğumuz anlayışın içi kendisi yani ha sünni yada şii islam inanc felsefesidir. Edebi nüktelerle bozulmuş fıkra olarak bize bakmalarının dost eli uzatıp bazı derneklerini ve kendi din büyüklerini içlerimize sokarak bunları bizim ne olduğunu anlamadığımız sözde inanç büyüklerimiz el ele doğruyu bulaçağız eskiye döneceğiz hikayeleri ile asimle edilmeye devam edildiğimizi görmekteyiz. sünniliğe dayanmanın dik durmayı neden şiiliğe karşı yapmadığımızında veya yapamadığımızında tarihi gerçekler ve yukarıda söylemlerin büyük payı mevcuttur. Alevilerin mezhebi caferilik olarak görünsede hatta bazı ozanlar bunu söylesede imam caferin kendi söylemlerinden bize bakış açısını bedirde muhammedin münafıklarla savaşması gibi değerlendirmeleride buraya koyacağız. Şiilerin ve hakim düşüncenin tarih içinde gerek kendi çoğrafyasında gulat-şii dedikleri hulul ve Ali allah diyen batın-i inançlara gerek anadoluda yaptıklarını kıyımlarınıda araştırıp kaynaklarıyla tek tek sunaçağız... Canlar şii kaynakları kitaplarını tek tek ele alıp yanlışlıklarını.Çoğu kaynak diye gösterilenlerin rivayet uydurmalarını kimlerden beslendiklerini ne zaman ilk kayda geçtiklerini neden bu işe giriştiklerini ,siyasi idari yönleri acısından bakaçağız. Kızılbaş inancımızda neden bu kitapların önemi olmadığını.İlk sokan ajanlar ve misyonerler sözde seyyit derviş babalarıda aktararak bu misyonerlerin kişiliklerinide kendi inançlarının bu gün inandığımız kızılbaş inancı içindeki tezatlıklarınıda aktaraçağız. Hakk yolumuz evrensel akıl ve devinimle birlikte gelişen mantık ile yürüyen kuran merkezli değil insan merkezli bir aile (ehlibeyit) değilde her insanın kutsal olduğu inanç ile döl değil yol evladı mantığınıda sizlere sunaçağız. Rivayetler akılsal inanç değildir.Dogma(İMAN) eksenli inanç kızılbaşlıkta yoktur.Evrensellik doğa insan mantık üzerine inancımız vardır Kadının islam ve şii inacına bakışını ve şii kaynaklarından kadına bakışıda anlatarak Anadolu aleviliğin nasıl oluyorda şii misyonerler dediklerini kabullenmişliğinide karşı duruşunuda anlatacağız.Özellikle çorum yöresinin hızlı bir şekilde şiileşmesinin nedenleri arasında orada faaliyet gösteren sözde alevi dernekleri hitit üniversitesi kaynakları kendini ve bilgisini şiilik üzerine kuran dedeler babalarıda düşünmenizi gerektiğinide anlamaya çalışacağız. Trakya alevileri kızlbaşları yada bektaşilerinin inanç esasları ve şilikle bağlantılarınıda unutmamak gerekir. Sizlerden ricam şii iseniz buyurun şii sitelerine ve bu anlayışı güdenlerle birlik olmaya.Rivayetlerinizi masallarınızı orada anlatınız.Kaynaklarınızı orada veriniz sizi orası paklar doğru olanda odur. Yok ben yok edilen soyutlanan en büyük darbeyi şii (ajanları )misyonerleri sözde seyyitlerden yediğini unutmayarak inancınıza sahip çıkmanızı tavsiye ederim. Unutmamak gerekirki tarihde toplumlar bir birlerinden etkilenmiştir .Ama bu etki sizi o diğer toplum ve inancı yapmamalıdır.Benzerlikler olacaktır buda yaşam süresinde doğal bir süreçtir. Mansur darı ve falz.darı bilen biri şii olamaz şii kaynaklarından yaralanması kendi inancına ihanetkik olur. Fazl hulul inanclı bir batın-idir.Hallacda yakın plotoncü hatta sonradan yok edilen mütellize anlayışına ait idraka sahiptir. Ebubekir el razi ibn-rüş ibn arabi gazali.ibn sina felsefe büyükleri ile şiilikten sünniliğe veta desitliğe geçenleri anlatacağız. Birçok şii oluşum nedenlerini çıkarlarını iktidara sahip olmak için küfeyi başkent edilmeleri.Medineden kerbelaya uzanarak sanki bir iş yapmış edasını tüm islam toplumuna verilmiş anlayışıda mutlaka üzerinde durulması gerektiğinide söylemekteyim.Belki bu söylemlerimi beğenmeyen olacaktır.Ama artık kızılbaşların uyanma zamanı geldide geçmektedir.Benin kabem insansa cennetim evimse hurim eşimse,kitabın akıl evrensel gelişmeler ve insansa ,acılarım atalarımın katl edilmesi(sivaslar-maraşlar çorumlar iranda şiilern katl ettiği ehki allah ve haklar ile kızılbaşlar) kerbela gibi ise benim arapa aceme ihtiyacım kalmamıştır. Gün evrensel düşünme akıl yürütme alt sınıfın yükselmesi uzay bilim ve hakkca ne olursa olsun BİRLİKTE AYRIM OLMADAN KADIN ERKEK yaşama günüdür..Şii rivayetlerine ayıraçak zaman bitmiştir. Ey can-ı canlar hakikat pazarı haktan başkasının değildir. Nesne, soyut ve şuur hep birdir. Hakk geldik hakk olduk Bu aleme dünyaya belirli bir amaç için yada sadece beşerlerce icra edilebilecek özel bir işi yapmak için geldiğimizi eğer bu amacı gerçekleştirebilirsek yaşamlarımızda etkisi olan günahın ve ahmaklığın kökünü kuruturuz. Eğer bunu henüz gerçekleştiremediysek bu bizim yaşamlarımızı ele almaya henüz muktedir olmadığımıza dair çok önemli bir göstergesidir. Laflar sözler çok olur. Kötüye iyi cevap bir zaman sonra nafile gelir. Bildiği hep aynıdır. Bu zinciri kıramaz ve yaşam toplum zaman şartlarına göre görüşü yoktur. Doğrusu kendi doğrusudur. Bir başkasının doğru söyleyeceği kimde hata veya öğretide bir şeyler öğreneceğini hiç akıl etmez. Tarih ışığında sonradan yazıların içine alacağımız ve hatamız varsa düzetilmesi veya katkı yapacak olanada amenna diyeceğimiz hatırlatarak… Gelelim konumuza!!!!! .....Ali şia-sı ve Şiilerden İlk zaman dair ait tefsirlerden yalnızca beş tanesi bu zamana kadar gelmiştir. İsim verecek olursak Cafer es-Sadık, Hasan el-Askeri, Furat bin İbrahim bin. Furat el-Kufi, Muhammed bin Mesud el-Ayyaşi ve Ali bin İbrahim bin Haşim el-Kummiye ilintili tefsirlerdir Cafer Sadıka ilgili tefsirin adına Şii kitaplarda reel bir delil yoktur. Tefsirin rivayetin ravi-lerinin çoğu önemli kısmı da bilinmemektedir. Ayrı-ca, diğer Şii-imami kaynaklardaki rivayetlerle yapılan karşılaştırmada bu tefsirin çok farklı bir hüviyete sahip olduğu anlaşılmaktadır. Hasan el-Askeriye nispet edilen tefsirin ismi kaynaklarda geçmesine rağmen ilk ravileri ya bilinmiyor ya da zayıf olmakla itham edilmişlerdir. Bununla birlikte Şeyh Saduk bu tefsirden rivayette bulunmuş ve diğer bazı önemli Şii alimler bu esere değer vermişlerdir. Bu durum, tefsirin kısmen de olsa Hasan el-Askeriye ait olabileceğine delil etmektedir. Furat el-Kufî’ye ilgili tefsire gelince, ilk zaman İmamiyye Rical ve Fihrist kaynak-larında bu tefsirin ismine rastlanılmadığı gibi tefsirdeki bazı rivayetler de İmamiyyenin temel unsurlarına zıt düşmektedir. Bu nedenle Furat el-Kufinin tefsiri il zaman şii tefsir kaynağından gözükmez. Ravilerin rivayetlerinde senet mahzuf edilmiş olması tefsirin sağlığında bazı bozukluklar meydana çıkarmıştır. Hatta malum eserin belli belirsiz bir kısım sebeplerden dolayı kaybolmuş olmasına rağmen bu büyük eser yinede günümüze kadar değerini yitirmemiş önemli temel kaynak olarak İslam camiyasında varlığından söz ettirmektedir. Eserin bir kısmının kaybolmuş olması bile bu durumu değiştirmemiştir. Alim Ebul Hasan, Ali bin İbrahim bin Haşim Kummi tefsirinde ise çeşitli sorunlar mevcuttur. En baştaki sorun ravi-sinin kim olduğudur. Bu halde olsada Ali şiası ve şii ulaması tarafından delil-i kaynak olarak yararlanılmıştır. Kuranın anlaşılması manasında değerli bir neden muhkem tarik Kuran ayetlerinin örtülü bölümleri diğer ayetlerde açıklanmaktadır. Çünkü Kuranın bir yerinde kısa ve örtülü olarak telefuz edilen bir neden başka bir mevkisinde mana açıklığına kavuşturulmaktadır. Tefsir usulünde Kuranın Kuranla tefsiri olarak isimlendirilen bu yöntemin en iyi yöntem olduğu tüm İslam alimleri icma ederler. Diğer yandan mezhepler muzhafın Kadir gecesinde tamamının mı yoksa bir kısmının indirildiği hususunda fikir birliği mevcut değildir. Bir kısım şii ulema Sünnilerle pareler düşünürken diğer şii-ve Ali şiası furkanın hepsinin bir defada resulun sinesine vahiy edildiğini böylelikle de resulün bunu şartlar oluştukça kısım, kısım açıklayarak zahir-e ifşa ettiğini bildirir ve inanırlar. Örnek verecek olursak ehlibeyitin imamlarından Cafer-i el sadık bir sözünde “O topluca Ramazan ayında Beytul-Mamura inmiştir. Sonra Beytul-Mamurdan Peygamber’e yirmi yıl süresince indirilmiştir( kyn:Ali bin İbrahim bin Haşim Kummi Tefsirul kummi) Diğer yandan muzhafın ilk belgeleri olarak İmamiyye Şiası kay-naklarında farklı aktarımlar mevcuttur. Mesala Cafer Sadıktan, inen ilk ayetin Alak suresinin ilk ayetleri olduğu nakledilir-ken, öbür taraftan imam Ali’den, Mekke’de ilk olarak Fatiha’nın, daha sonra Alak süresinin geldiği anlatılmaktadır. (kyn:Kuleyni, Kafi ) Kelamın en son ayetleriyle de münazara olmuştur.Kelamın bitiş ayeti Nasr- süresi onaltıncı belge velayet belges bir iğeri maide süresi atmışyedinci bir diğeri tevbe süresi ilk ayeti veya yine bir görüşe,maide süresi belge üç,bir görüşe göre bakara süresi 281. ayetinin geldiği rivayet ve kaynaklarda geçmektedir. Tabi ki ilam ve batın-i ulamalar bunun tahlil etmiş ve tartışmışlardır. Ama güç denge meselesi ile kurulan merkezi anlayış ve medreselerin şartları ve dönemide iyi anlamak gerekmektedir. Birde Ali şiası olarak ben Hz.Ali gibi birinin kuranı yazmaması ve islamın geleceğini sözlere insanların ağzına bırakmadığına ben inanmaktayım. Lakin mushafı tertip yönünden mevcut mushaftan farklı olduğu açıktır. Kuranın ayetlerinin geliş sıralaması ve tevsiri ile kaleme almıştır. Bir Arapça dil bilgisi ve kuran bilgisi okulunu açan biri buralarda ne okutmuştur.İşte Ali kuranı hocalığını da bu medreselerde yapmış olduğuna bu okullar delil ve şahit olur. YANLIZ BU MUSHAF NEDEN YOK ONU BİLMİYORUZ.!!!!! Sorun bu Mushaf-ı kim ne yaptı ve nasıl yok edildi.Ehlibeyitin burada bir rolü varmıydı.. Bu Mushaf Ali şiası tarafından mı biliniyordu? Neden niçinler tabi ki çok… Şiî müfessirler bazı ayetleri Kuran’ın bütünlüğü çerçevesinde başka ayetlerle tefsir etmeye çalışmışlardır. Bunu yaparken iki yol izlemişlerdir. Birincisi ilk dönem Şii müfessirlerin Kuran’ı Kuranla tefsiri yönteminde uyguladığı gibi bir ayeti başka bir ayetin tefsiri olarak zikretmeleridir. İkinci yöntem ise bir ayeti açıkladıktan sonra başka bir ayeti buna delil göstererek düşüncelerini desteklemeye çalışmalarıdır. Bu öğreti imam-i olduğu veya batn-i bir açıklığın ve felsefenin hakimliğini de sual sormayı parelerinde ilk zamanlar getirmiştir. Ali şiasıyla Sünniler kuran yorumlarında çok ayrı düşmüşlerdir. Mesela kelamda resulü uyarmak için sanki gözüken belgelerde muhattab resuldür diyen Sünnilere karşı Ali şiası hayır değildir diyerek delil getirmişlerdir. Kuran-ı Kerim’de bulunan ve ilk bakışta Hz. Peygamberi hitab ve uyarma olarak anlaşılan birtakım ayetleri sünnilerden farklı yorumlamışlardır.sünni söz konusu ayetlerin muhatabı olarak Hz. Peygamber’i görmesine karşılık, ilk dönem Şii müfessirler bu görüşü kesin bir dille reddetmişlerdir. Caferi sadık hazretleri hani bizde bir deyim vardır, Kızım sözüm san ama reelde gelinim sözüm özü sanadır. Kızım senin anlamam için bir unsurdur. Ayet şöyle.. Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir İlk dönem Şiileşen ve İslam-ı bu tarikte sinelerine yazanlar ve onun ulaması çeşitli raviler seçilmiştir. Ayyaşi ile Kummi arasında böyle bir farkı net göre biliriz.İlk zaman Şii tefsirlerinde kullanılan tefsir ravi ve rivayetlerinin, diğer sahabelerden de nakil ledildiği saptamaktayız. Örnek vereçek olursak Kummi Ayyaşi arasında farklılık bulunmaktadır. Kummi İmam Ali ve eslemi,aişeden ebuzerden nakille hadis beyan etmiştir. Muhammed bin Mesud bin Muhammed bİN Ayyaşi Semerkandi daha fazla sahabeden nakille hadis rivayet etmiştir.Selman Hudri,enes,Cabir daha bir çok sahabelerden rivayetleri ayyaşi almıştır bunun nedeni şii veya onun değimiyle Ali şiasına geçmeden evvelki mezhebi Sünni olmasından ötürü ki çok sayıda şii ulamasının adını bile duymak istemediği kişilerden nakille hadis rivayet edilmiştir.Ali şiası nın batın-i manasındaki kuran tahlilleri ilgili olarak delillerle bazı makalelerin analizlerini yapmaya çalışacağız… cem ettiğim size sunduğum yazının orjini aşşağıda nette bulunmaktadır. kaynak:dergi.samsunilahiyat.com/DergiPdfDetay.aspx?ID=28 HURUFİCAN Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (11-09-2011 Saat 15:42 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-3 Amacımız, yıllarca sünni- şii islami inanç misyonerleri ve iktidarları aracılığıyla sömürülmüş değiştirilmeye çalışılmış Anadolu inanç gurubu olan alevi/kızılbaş topluluk mensuplarının sömürülüşüne ve yüzyıllar içerisinde inançlarının geldiği boyut neden sonuç ilişkisi ve empoze edilen yeni oluşuma adaptesininin doğurduğu yanlışlığını getirdiği nokta algılama algılatmak olmalıdır. Şii akımların tarih sahnesindeki yeri ile bu iktisadi sosyolojik yayılmacığın kabulu ve anlama şekilleri farklılık göstersede alevi asimilasyonu olarak bu gün elimizde durmaktadır. Öğle ki gerek medya gerek yazılı basın ile şii-leri sözde alevi entellektüellerin inanç mensuplarıyla bir oluşum ve paylaşımda oldukları nereye gidiyoruz sualinide beraberinde getirmektedir? Alevilik denildiği zaman akla gelen İslam motifli korku ve gizleme örtüsüyle İslam Alevi inancı elbisesinden çıkıp özü olan bu gün insan eksenli hümanist bilimsel etik kurallarına uyan vahdeti-i vücut düşüncesindeki Aleviliği göstermemiz gerekir. Ne yazık ki akademik inanç önderi ve avam anlamında gelişmelerin gerek sünni diğer yandan şii inanç mensup ve devlet destekli görünümler altında bir çıkış aramanın güçlülüğünü taşımaktayız. Kendimizi ifade etmemenin yada edememenin güçlüğü nedenleri tarih içerisinde saklı kalmakla birlikte inanç önderi eğitimi gelişimi anlayışı ve siyasal iktidara karşı duruşu önem arz etmiş ve etmektedir. Din mensupları dini ve dinin prensiplerini anlayıp yorumlaya bilmeleri daha çok sosyal ve kültürel durumlarıyla ilgilidir.Bu sebepten dinin asli metinlerini emir ve yasaklarını anlayacak yorumlayıp değerlendirecek ve gerektiğinde uygulayacak olan insanın o metin ve ifadelerden kast edilen anlama vakıf eğitimli sosyal ve kültürel alanda belirli bir seviyeye gelmiş olmasına son derece önemlidir. İslam ilimlerinin bir dalı olan mezheplerin ne olduğunu iyice anlaşılabilmesi için öncelikle islam ve mezhep tamlamasının ayrı ayrı le alınıp incelenmesi gerekir. Mezhep arapca “ZHB”kökünden getmek varılacak yol mekan ve zaman manasında mimli mastar zaman ve mekan ismidir.Mecazi manada kişinin yönlendiği inanç, yol anlamında kullanılınır. Emeviler döneminde yaygın olarak şia(şii) değil keysaniyye ve Sebeiyye isimlendirdiğini vurgulamaktadır. Ayrıca Watt şia kelimesinin M.S.9 yüzyıldan sonra bahis edildiğini ileri sürmektedir. Bu isimlendirmeyi bir şahıstan Hz.Ali’den hareketle verildiğini söyleyen Watt bu ismin tarihi bir süreç ile işaret ederek yeterli olmadığını söyler Kaynak: The great Community and sects s.35, Büyük Topluluk ve mezhepler(Çeviri) The study of the development of islamic secrt s:86-İslam mezhebinde(gizli)kalkınma çalışma Harran Ünv. Sosyal Bi.L.Enst.İslam mezhepler tarihi bilim dalı tezi(Fatma ÇİFTCİ-2006) Alevilik kelimesi dönemin muhalif olma özelliği taşıyan halklar Irak ,Kuzey afrika umman, abbasinere muhalif olan(sunni)oteriteler için kullanmış bütün bunların Türk halk müslümanlığı olan Anadolu aleviliği ile bir alakası yoktur ile Kaynak: İslam’ın Bâtıni Çehresi kitabı yazar. Doç Dr.M. GÜLER s.125 Watt öncelikle bir mezhebin adı olmamak kaydı ile teknik manada taraf olan yada Hz.Ali yakın çevresi dostları kendi partisi taraftarı manasına gelen şia keimesi kullanılmıştır. Öncelikle şia bir mezhebi göstermiyordu. Hatta Watt Ahmet bin Hanbel Hz. Âlinin gerçek şiası Sünnilerdir söylemini bir delil getirmesini aktarmaktadır. Buda bize gösteriyor ki İslam inancı ve felsefesinde ilk evresinde şia taraf manasına geldiği diğer gelişmelerin temelinde din değil siyasi iktidarı gerçeğinin olduğudur. Harran Ünv. Sosyal Bi.L.Enst.İslam mezhepler tarihi bilim dalı tezi Ve aynı eserler Çeviriler(Fatma ÇİFTCİ-2006) Muhammed resulün ölümüyle birlikte İSLAM felsefesi sendelemiş bu sendelemenin getirdiği sonuçlar sebebi, gerek dini gerekse siyasal yöneticinin(iktidar) kim olacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. İlk İslam topluluğu siyasi dini iktidar bakışı yakınlık ve taraf olma acısından iki kanala bölünmüştür.Siyasi-dini olarak bir birlerinin karşılarına aldıklarını gerçeği böylelikle ortaya çıkmıştır. Şia oluşumları Camel ,Sıffın savaşında Muaviye ve Ali şiası olarak bölünme bir çözülmeye ve farklılaışmanın olduğu büyük gelişmelerin Mekke Medine dışına çıkışı yayılışının fitilidir.Dönemin Şam ve Küfe gelişmeleri iktidar-siyaset anlayışınn yeni büründüğü ve nemalandığı inançın kuram ve kurallarını ne iyi kanalize etmenin önemini o dönemde göstermiştir. Sünni oluşum İslam yönetimi iktidarına büyük çapta sahip çıkmış yayılmacı emperyalist fetih propagandası ile büyümüştür. İlginç ve söylemler tersini yerine getirdiğini bildiğimiz peygamber in amcasının adı ile anılaçak Abbasi devleti emperyalist yayılmacılığa emevilerin kaldığı yerden devam etmiştir. Yayılmacılık ve sömürücülüğü dönemin şartları dâhilinde bir metot çizilerek ele geçirdiği halklara İslamsal felsefenin tevil edilerek silah, ajan idari yetkiler bağışlar öğretiler ile topluluklar yeni dayatmacı anlayışa adapte edilerek kendi sistemine uyulması gereğini uygulamıştır. Bu hüküm yanlışlıklarla dolu olduğundan inanç ve felsefi düşünce farklı olan topluluklarca kabullenmemiş yayılmacı dayatmacı bu emperyalist felsefeye savaşlarla dayanmaya ve direnmeye çalışılmıştır. Gerek İslami olup islamın yorumlaması ve halifelerine muhalefet, gerekse islam olmayıp bu felsefenin yayılmacılığına Muhalif olan düşüncedeki halklar birleşerek Aristotelesçiler, Epiküristler, Skeptikler ve Stoalılar, okullarının öğretilerini ile Asya Mezopotamya anlayışı oluşumlar Birliği tarih sayfasını çıkışının olduğunu görmekteyiz. Bu görünüme ilk metodolojik ayrım islam ehlibeyitine ve sünni görüşe Ebul Hattab (ölm-755)ismi ile muhalif ilk batın-i olarak ortaya çıkmıştır.Daha sonra yerine Meymun b.Dysan el- Kaddah ve oğlu Abdullah geçmiştir. B u liderler felsefe siyasi idari düşüncesini geliştirmiş ayrılıkçı ve muhalif düşünceler ile diğer geçmiş halk önderleri bilimsel felsefeci ve dönemin halklarının karma inanç sistemleri ile çeşitli mezhepler kurmuşlardır. Bu getiri İslamın çehresini hızlı bir şekilde değişmininde önünü açmıştır. ....İslam erkin iştahını kabartan dep-depe acımasız savaşlar yayılmacılık(fetihlere )yakın Asya afrika için bir yıkım oluyordu. Bunun karşısında nasıl duracağı zayıflamış devletler acısından büyük bir sorun olarak duruyordu. Arap emperyalist baskılarına karşı Bu günkü İran ve Azerbaycan coğrafyası ile güney ve doğu Anadolu bölgesini içeriye alacak şekilde toplumlar dağlarda bayırlarda yaşayarak kendilerini Arap emperyalizmine karşı korumayı başarıyordu. Ama bu girişim devamlılık arz etmediğinden ötürü gelecek ifade etmiyordu. Bu gelişmelerin getirisi yukarıda arz ettiğimiz gibi yeni bir birliğide doğurdu “Hilafete karşı durma İslam ve Zerdüştlük açısından olan şii(şia),Mazdeizm sentezleyen mezhepler biçimini aldı” (kynk:Ira M. Lapidus İslam toplumları tr.1.s:129.çeviri: Yasin ALTAY) İslam hukukçuları ve bilginlerinin hiçbiri kişisel olarak bir mezhep (Arapça zahab’dan çekilen mezhep sözcüğü ‘tutulan-gidilen, izlenen yol; inanç ve felsefede okul’ anlamındadır) kurma çabasında bulunmamıştır. 8. yüzyılın ilk yarısından 9.yüzyılın ortalarına kadarki yüzyıllık dönem içindeki halifelik yönetim çevresi, askeri aristokrasilerin ve etkili büyük toprak sahiplerinin siyasal ve toplumsal çıkarları doğrultusunda mezhepler geliştirilip kurallara bağlanmıştır. Bu iktidar ve büyük çıkar güçleri değiştikçe onların tuttukları mezhebin yükselişi ve egemenliği sağlanmış. Bunların tuttuğu mezhebin yeni bilginleri yetişerek gelişmeleri tamamlamıştır. Ortodoks Şii İmamiye de aynı süreçlerden geçerek, özellikle 9.yüzyılın ortalarından itibaren (büyük Şii vezirler, eyalet valileri, askeri komutanlar yetiştirip) iktidara ortaklık yapabildiği sürece yetişen Şii bilginler aracılığıyla gelişmesini sürdürdü. Ama asıl İmamiye’yi mezhep olarak kurumlaştıran 10.yüzyılın başlarından itibaren güçlü Şii Nevbahti ailesi içinde yetişen bilginler oldu. Onların iktidara yakınlığı ve halifelikle uzlaşıya girmiş olmaları kurumlaşmayı sağladı. Şii Buveyh Oğuları’nın Bağdad’da iktidarı ele geçirmeleriyle İmamiye daha da güçlendi. İmam Cafer Sadık’ın gizli yürüttüğü Batıni Şiilik tamamıyla yeraltına çekilmiş, yaşama mücadelesi verirken; Caferin takiyesi, yani görüntüdeki açık dinsel uygulamaları İmamiye mezhebi olarak İslam tarihinde yerini aldı. Oniki İmamcılığa düşünsel çehresini verenler, bir devlet adamı olan Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en-Nevbahti olmuştur. (Prof. Dr. W.Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Fikri Teşekkülü,416 sayfa olan bu eseri Çev.Prof.Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, 2.Basım, İstanbul, 1998, s.338-343) Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (11-05-2011 Saat 09:49 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-4 Şii Müelliflerin bir kısım özelikle hadis ve haber nakilleri Ali taraftarlığının Hz.Peygabmererden öncesine götürülerek gönderilen bütün peygamberlere verilen sayfalarda Alinin velayetinin yazılı olduğu imam ve ihlas ile ancak suretle tamamlayacağını kaydedildiği belirtirken Kaynak- Kuleyni el-usul minel-Kafi,Ali Ekber el gaffari-beyrut 1401.437 çev.Prof.Dr.M.ÖZ.(şii-lik ve kolları kitabı s.64) Şianın büyük kısmı Ali taraftarlığının resul döneminde onun vasıtasıyla çıkıp gelişme kaydettiğini özellikle o devirde Hz.Alinin nitelikleriyle ona meyil ve muhabbet duyan Hz. Peygamberin vefatından sonra onun imam olacağı düşüncesini benimseyen başta salman-ı el –farisi,Ebu zer eli gıffarri,Miktad b.el-Esved ve Ammar b.Yasin gibi sahabelerin daha o zaman Ali şiası diye anıldıkları belirtilmektedir. Kaynak-Kummi a.g.e,s.15-Nevbahti a.e 15-16 çev.Prof.Dr.M.ÖZ.(şii-lik ve kolları kitabı s.65) çev.Prof.Dr.M.ÖZ.(şii-lik ve kolları kitabı s:64) Daha çok nakle dayanan birinci düşünce Ali sevgisinin “MİTOLOJİK” boyutlar taşıdığı gerekçesiyle kabul görmemiştir. Hz. Peygamberin saglığında onun adına halifeliği yürütecek olan kişinin belirlenmiş bulunduğunu ve onun destekleyenlere ayrıcalık tanınarak şia isminin verildiği ifade eden ikinci düşünce her ne kadar şia tarafından beğenilip ileri sürülmüşse de özellikle şii olmayan müelliflerce itibar görmemiştir. Şia olmayan müslaman alimler bir kısım şarkiyatcılar Ali taraftarlığınının Hz.Peygamberin vefatını takiben İslam ümmetinin halifesi olacak kimsenin onun ehlibeyitnden olmasına daha münasip bulunduğunu ehl-i beyit içinde en uygununun amcazadesi ve damadı olan Ali olduğunu çoğunluğu “HAŞİMİLER”den olan Ali ile yakın ilişkisi bulunan bir toplulukla başladığını belirtirler. Kaynak- İbn-Haldun,el-iber,Beyrut 1399/1979 3.s.17-171,Ahmed Emin Fecrul İslam kahire 1373/1954 s.266.Duhal İslam kahire 1373/1954 3.s.209 Çevr. kitabı s.65) çev.Prof.Dr.M.ÖZ.(şii-lik ve kolları kitabı s.65) Üçüncü bir anlayışta ise; Osman b.Affan-ın öldürülmesi akabinde başladığı. Diğer bir görüşte Sıffın savaşında diğer bir görüşte Hüseyin bin Alinin kerbela faciasından sonra geliştiği ve çıktığını vurgulamaktadırlar. Kaynak- İbn. Hazm çev.Prof.Dr.M.ÖZ.(şii-lik ve kolları kitabı s.65) ŞİA oluşum hareketleri iki kısımda değerlendirip Osman şiasının yanlışlıkları toplumu bıktırdığını biliyoruz ki Ali şiası da bu gidişe dur demenin vakti geldi neticesinden sonra neticelenmiştir. Bu konuda yine araştırmalarımıza devam edip burada sizlere sunacağız. Lakin ilgili derlemelerden ve tezlerden seçme bir örneği size sunayım. konumuz gereği "Şii kaynak kitaplar "hakkında bilgiler toplamış bulunmaktayız. Kitapı kaleme alandan hocalarına, siyasal anlayışa,dönemi,metedolojisi etkilenmeye kadar kısaca bilgiler vereceğim çelişmeleri yazacağım sonrada “Cafer-i sadık” bu gün alevi-kızılbaş(Anadolu) görüşleri için ne dediğini aktaracağız. Bir birleri ile çelişmelere gelişmeleri vurgularken Özellikle biliyoruz bir kısım AHBARİLER (rivayetlerle dayalı kalanlar)USULİ’ler GÖRÜŞLERİ VE AYRILIKLARI sunmaya çalışarak yönümüzü bulmuş olmaya çalışacağız. …………………………………………………………………………………….. Ca’fer es-Sâdık’ın fikirlerini, objektif olmaya gayret ederek incelemeye çalışacak; farklılaşmaların ilk tezahürleri olan İmâmet, Vasilik, Ehl-i Beyt ve Mehdilik kavramlarının nasıl tanımlandığını ve bu kavramların ne şekilde ortaya atıldıkları, niçin, ne zaman benimsendiği ve ne şekilde temellendirildiğini tespit etmeye çalışanız. Çünkü Mezhepler Tarihçilerinin amacı, mezhepleri şekillendiren fikirlerin hangi siyasî, dinî, sosyal ve ekonomik şartlarda ortaya çıktığını, nerelerde, kimler tarafından öne sürüldüğünü, ön yargılardan uzak bir şekilde tespit etmeye çalışmaktır Kaynak rof.dr.H.Onat, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi”Çünkü her mezhep, kendi görüşlerini destekleyecek şekilde konuyu hazırlamıştır. Bu nedenle ortaya çıkan rivayetler ve benzeri konular bu metotla çözümlenmeye çalışılmıştır. Ca’fer es-Sâdık’ın görüşlerinin tam ve doğru olarak anlaşılabilmesi için öncelikle onun eseri olan Kitâbu’t-Tevhîd’inden kaynaklardan bilgi sunulacaktır. Ca’fer es-Sâdık’ın yüzlerce kitap ve risale yazdığı ileri sürülür. Yaşadığı dönem ve kendi ilmi, çalışmaları ve birikimi dikkate alınırsa bilhassa kimya, fal ve cefr gibi konulara dair kitapların onun eserleri olması imkânsız gibidir. Bu konuda hayli müsamahakâr olanlar bile Ca’fer es-Sâdık’ın bu alanlarda eser yazıp yazmadığının bilinmediğini söylemektedirler Kaynak: Mehmet Atalan,işiiliğin farklılaşma sürecinde Ca’fer es-Sâdık’ın yeri kitabından. Bu eseri incelediğimizde Eserin orijini ve kaynağında fars-i bir yaklaşımla Cafer-i sadık-ında bir yanının farsi olduğu(İmam Hüseyinin eşinden itibaren)Bu alanda yine tezlere bakıldığında Zerdüşt inancı esasları ile Hind inanç sistemlerini İslamsal olarak yorumlamasını görmekteyiz. Ca’fer es-Sâdık’ın en önemli eserinin Kitâbu’t-Tevhid’ olduğunu vurguladık. Bu eser Mufaddal’dan rivayet edildiği için Tevhidu’l-Mufaddal diyede anılmaktadır. Meşhed, Tebriz ve Kâzimiye Kütüphanelerinde çeşitli nüshaları bulunan bu eser, 1329'da İstanbul'da basılmış, Fahreddin et-Türkistânî tarafından 1065'te (1654) Fars¬ça'ya çevrilmiştir. Kaynak: Mehmet Atalan,işiiliğin farklılaşma sürecinde Ca’fer es-Sâdık’ın yeri kitabından.s. 113-132. Kaynak:[Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] Eserde, Allah’ın kudretinin büyüklüğünü, önceden var olduğunu, ahir olduğunu, kadir-i mutlak olduğunu, insanın dünyadan sonra ahrete gideceğini, Allah’ın dinî ve dünyevî ilimleri insana verdiğini ve hiçbir şekilde insanın gaybı bilemeyeceğini ifade etmektedir Kaynak: İslam'ın Hicri İkinci Asrında Zındıklık ve Zındıklar Çeviren: Ayşe Meral İlk dönem Şii kaynakları bir kısmına değinmiştik ki imam Cafer’den sonraki yıllarda şii kaynakların gelişmesi ve temelini oluşturacak olan olan İran asıllı ve makam mevki sahibi olan Nevbahtî’ ailesi (Fıraku’ş-Şîa) ve Kummî’nin Makâlât (makaleler) ismli eserleri şii fıkrası için temel teşkil ettiğini de görmekteyiz.Bu eserlerin içinde dayanak olarak Ali evlatlarından imam-ı Cafer-i el sadık-a atıflarda bulunarak Şiilik anlatılmaya çalışılmış. Yine şii el-Keşşî, er-Ricâl/ Ma’rifetu Ahbâri’r-Ricâl eserindede Caferi sadık atıf edilerek osadık-ın ağzından gulat şia ve onlarla mücadele ile değişik konu ve imametten gayb-a kadar konular anlatılmaktadır. Ayrıca bu eserde, Ca’fer es-Sâdık’ın fikirlerini ve gulât fırkalarını yazarken, Şiî kaynaklarla karşılaştırılarak en fazla başvurulacak eserler ve eserle hakkında gerek tezler gerekse yazılı kitap mecmualardan da örnek vererek asıl anlamamızı gereken İslam-şii-sünni olgusunu görmüş olacağız. Konu belkide dönemin karşı gelinmemesini sağlayacak etki ve etken sağlanmıştı.Bu eserlerin yazıldığı dönemi ayrıca inceleyeceğiz.. Ayrıca Şeyh Sadûk’un Kemâlu’d-Din ve Temâmu’n-Nîme adlı eserinde de Ca’fer es-Sâdık’ın Beda hakkındaki görüşlerine yer verilmektedir. Bu eserde Bedâ’ fikrini Allah’a isnad edenlerin Allah’a küfrettikleri açıklanmaktadır. Ayrıca Şeyh Sâduk’un babası olan Kummî’nin el-İmame ve’t-Tebsira adlı eserinde Şîa’nın imâmet görüşü ele alınıp, imametin Ali b. Ebî Tâlib’e nass ve tayinle verildiği iddia edilmektedir. Şeyh Müfîd’in Evâilu’l-Makâlât58 ve İrşâd’ı ilk dönem Şiîliği, Cafer es-Sadık’ın gulat fırkalara karşı tutumu ve bakış açısı bakımından önemli eserlerdir. Cafer es-Sadık’ın hayatı ve eserleri konusunda önemli bilgilere sahip olan Âmili’nin A’yânu’ş-Şia adlı eseri önem arz etmektedir Şiî fırkalar ve İsmailiyye fırkasını yazarken İsmâîli olarak bilinen Ebu Hatim Abdurrahman b. Hemdan er-Razi’nin Kitabu’z-Zîne ve Cafer es-Sadık’ın ve oğlu İsmail’in gulâtla ilişkisini yazarken Kadı Nu’mân’ın Deâimu’l-İslâm adlı eserlerinden geniş ölçüde faydalanıldı. Ayrıca Şiî müelliflerine ait 400 kadar eserdeki rivayetleri bir araya getirilen ansiklopedik eseri yazan Meclisî’nin Bihâru’l-Envâr adlıeseri, Cafer es-Sadık’ın hayatı ve fikirlerine genişçe yer vermektedir. Şia, kök itibarıyla Arapçada sülasi kökten kullanımı “ş y’a” fiilinin mastarıdır. Şîa kelimesinin çoğulu “şiya” dır ve “fırkalar(fırak)” anlamındadır. Şia Arapçada, bir insanın yardımcısı ve taraftar olmak, fırka, bölük, miktar, süre, misafiri uğurlamak, birinin peşinden gitmek, bir şeyi yaygınlaştırmak ve bir görüş üzerine birleşmek gibi anlamları ifade eden bir kelimedir. Şeyh Müfîd Şîa kavramının lügat anlamı ile ilgili olarak şunları belirtir: dilde temel olarak, dinî anlamda birine bağlanmak ya da tabi olunana halisane dostluktur. Kaynaklar incelendiğinde, Şîa kelimesinin kullanımında bazı farklılıklar bulmak Mümkündür. Şîa’nın terim anlamını tespit ederken, Şiîlerin Şia kavramını nasıl Tanımladıkları ve bu kavramın içeriğini nasıl doldurdukları önemli bir husustur “Nevbahtî ve Kummî’ye göre Şîa, “Peygamberin sağlığında ‘Şîatu Ali’ diye isimlendirilen ve onun vefatından sonra da Ali’nin halife olduğunu ileri süren kimselerin meydana getirdikleri bir fırkadır.” Şeyh Müfid’e göre ise Şia; “Ali b. Ebî Tâlib’e velayet yoluyla bağlanan, onun Peygamberden sonra fasılasız olarak nass ve tayin ile gerçek imam olduğunu kabul eden, ondan önceki halifelerden de teberri eden herkese verilen bir isimdir.” Ebu Hâtim er-Razı ise, Şia’yı, “hilafetin Ali b. Ebî Tâlib’in ondan sonra da veraset yoluyla çocuklarının hakkı olduğunu kabul edenlerdir” şeklinde tanımlamaktadır. Yukarıda yapılan tanımlar, taraftar anlamının dışında kullanılmıştır. Bukanaklarda Şia, Peygamberin sağlığında ‘Şîatu Ali’ diye isimlendirilen ve onun vefatından sonra da Ali’nin halife olduğunu ileri süren kişilerin meydana getirdikleri bir Fırka olarak kabul edilmiştir. Şîa kavramıyla ilgili tanımlar, bu mezhebin teşekkülünden Sonra yapılmış olduğundan, bu kavramın hangi zaman diliminde hangi anlama geldiğini Sırf bu tanımlardan fikir hadise irtibatı çerçevesinde ortaya çıkarmak mümkün değildir.” KAYNAK:Ank.Ünv.S.B.E. temel isl.bil.M.ATALAN dr.tez,. Ali’ye halife olması için teklif götürmeleri, Ali b. Ebî Tâlib’in bu işin şûrâ işi olduğunu ve insanların istişarelerine fırsat vermelerini istemesi de hilafetin nasla olduğuna dair bir rivayet olmadığının göstergesidir. Çünkü Ali b. Ebî Tâlib vefat etmeden önce, hilafetin kendi soyunda olması konusunda bir beyanda bulunmadığı gibi, Hasan’a beyat edilip edilmemesi sorulduğunda, rivayete göre Müslümanları muhayyer bırakmış ne emretmiş ne de yasaklamıştır. Peygamber kendisinden sonra hiç kimseyi halife tayin etmemiş, ümmeti kendi halifesini tayin hususunda özgür bırakmıştı. Ebû Bekir 13/634 yılındaki ölümünden önce, Ömer’i bizzat hilafete atamıştı. Bu seçim, Müslümanların önde gelenlerine danışılarak yapılmış ve ardından toplumun beyanıyla kabul edilmişti. Ömer b. el-Hattâb, Osman’ın halife Seçildiği şurayı belirlerken oğlunu da dâhil etmiş, fakat seçilmemesini şart koşmuştu KAYNAK:Ank.Ünv.S.B.E. temel isl.bil.M.ATALAN dr.tez,. İbn Abd Rabbihi, el-Ikdu’l-Ferîd, I/55; İbn Tiktaka, el-Fahrî, 84, 85. Nâşi el-Ekber, Mesâ’ilu’l-İmâme, 15; et-Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mulûk, V/157; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, III/191 vd. ed-Dineverî, Ahbâru’t-Tıvâl, 133. Ahmed b. Yahya İbn Murtazâ(840/1436), Tabakâtu’l-Mutezile, thk., S.D. Wilzer, Beyrut 1961, 5. el-Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, II/425. Krş., İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VII/328. İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, I/46; el-Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, I/559-560; et-Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mulûk, IV/443. İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, III/34; et-Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mulûk, IV/412; el-Mes’ûdî, Murûcu’z- Zeheb, II/425; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil, I/436; es-Suyutî, Târîhu’l-Hulefâ’, 9. Krş., el-Kuleynî, Kâfî, I/297. İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, III/199. İmâmiyye’nin imâmet zincirinde yer alan imamlardan Ali b. Ebî Tâlib, Hasan b. Ali, Hüseyin b. Ali, Ali b. Hüseyin hicri birinci asırda yaşamışlardır. Bunların yaşamış oldukları zaman diliminde, Şiîlik doğrultusundaki farklılaşmaların odak ismi olarak karşımıza Muhammed b. el-Hanefiyye çıkmaktadır. Muhammed b. el-Hanefiyye’nin ismi etrafındaki iddialar “ilk Şiî farklılaşmalar” olarak kabul edilebilir. Bu çerçevede, mehdilik, vasîlik ve rec’at’la ilgili düşünceler, farklılaşmaların nüvesini oluşturan fikirler olarak alınabilir. Keysâniyye, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin, babası Ali b. Ebî Tâlib’den sonra meşru imâm olduğunu ileri sürer ve Ali’nin, Cemel savaşında, sancağı ona vermesini imâmetine delil getirir. Bazıları da Ali b. Ebî Tâlib’den sonra imâmetin Hasan’a, Hasan’dan sonra kardeşi Hüseyin’in vasiyeti üzerine Muhammed b. el-Hanefiyye’ye geçtiğini iddia ederler etmektedir Kaynak:H.Onat, Emevîler Devri Şiî Hareketleri, 115 “Muhammed b. el-Hanefiyye taraftarları, İbnu’l-Hanefiyye(81/700)’den sonra imâmetin Muhamed Bâkır’a veya vasiyetle Ebû Hâşim(99/717)’e geçtiğini iddia ederek ihtilafa düşmüşlerdir. Ayrıca İbnu’l-Hanefiyye’nin ölümünden sonra Keysâniyye’den bazıları, imâm ve mehdîleri olarak Muhammed b. el-Hanefiyye’yi tanırken, oğlu Ebû Hâşim’i doğrudan atanmış yeni Muhammed b. el-Hanefiyye taraftarları, İbnu’l-Hanefiyye(81/700)’den sonra imâmetin Muhamed Bâkır’a veya vasiyetle Ebû Hâşim(99/717)’e geçtiğini iddia ederek ihtilafa düşmüşlerdir. Ayrıca İbnu’l-Hanefiyye’nin ölümünden sonra Keysâniyye’den bazıları, imâm ve mehdîleri olarak Muhammed b. el-Hanefiyye’yi tanırken, oğlu Ebû Hâşim’i doğrudan atanmış yeni imâm olarak kabul etmektedirler. Ahbar’da geçen rivayette de ölüm döşeğindeki Ebû Hâşim’in, Horasan ehlinden kendisine gelen bir grup insanın “Senden sonra bize kim emir olacak?” sorusuna Muhammed b. Ali(125/742- 3)’yi göstermiştir.177 Abbâsî propagandası üzerinde durulan nokta, imâmetin şeklen, 98/716’da ölümünden kısa bir süre önce İbn Hanefiyye’nin oğlu Ebû Hâşim vasıtasıyla Abbâsî ailesine geçmiş olduğu görüşü üzerinde yatmaktaydı. Çünkü Hüseyin’in çocuklarının hususi niteliklerle tanınması henüz yaygın hale gelmemişti. Ancak, Abbâsî halifelerinden Mehdî, Abbâsoğulları’nın Ali b. Ebî Tâlib, Muhammed b. el-Hanefiyye, Ebû Hâşim, Muhammed b. Ali ile başlayan vasîyete dayalı geleneksel imâmet silsilesini reddederek, imâmet haklarının Abbâs b. Abdilmuttalib’e bizzat Peygamberden alınmış olduğunu iddia etmiştir. Bu sıralama Peygamberden Abbâs b. Abdilmuttalib’e, Abbâs’dan sonra oğlu Abdullah’a, ondan sonra Ali b. Abdillah’a intikal etmiş ve sonra da Mehdî’ye kadar gelmiştir. Ebû Hâşim’in Abbâsî Muhammed b. Ali lehine vasîyeti konusu, pek çok tartışmaya yol açmıştır. Abdullah b. Muâviye ve Muhammed b. Ali’nin taraftarları arasında Ebû Hâşim’in vasîyetini kime bıraktığı hususunda bir çekişmeden de bahsedilir. Ebû Hâşim’in ölümünden sonra, onun ölmeyip gizlendiğini, çok yakında mehdî olarak yeniden ortaya çıkacağını,180 geride erkek çocuk bırakmadan ölen Ebû Hâşim’in kendi yerini alacak olan imâm olarak küçük kardeşi Ali’yi atamış olduğunu, ettiğini, Ebû Hâşim’in Ca’fer b. Ebî Tâlib soyundan gelen Abdullah b. Muâviye (129/747)’ye vasîyet ettiğini ve imametin Beyan b. Sem’an’a geçtiğini iddia eden fırkalar ortaya çıkmıştır. Beyan b. Sem’an da, Ebû Hâşim’in imâmete kendisini işaret etmiş olduğunu iddia ettiği gibi, bazen de Beyan, Hüseyin oğullarıyla da ilişki kurduğunu belirterek, Muhammed Bâkır’ın imâmeti kendisine vasiyet ettiğini ileri sürmüştür. Sonuç olarak, Peygamber döneminde Ali b. Ebî Tâlib’in nassla imâm tayin edildiğini ve imâmetin Ali b. Ebî Tâlib’in soyuna ait olduğuna dair bir haber varit olmayınca Şîa’nın nass iddiaları ve buna bağlı olarak imâmet nazariyesinin mesnetsiz olduğu ortaya çıkmış olur“ KAYNAK:Ank.Ünv.S.B.E. temel isl.bil.M.ATALAN dr.tez,. el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 31. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 25; el-Kummî, Kitâbû’l-Makâlât, 32 vd. Ebû’l-Ferec el-Isfehânî, Mekâtilu’t-Tâlibiyyîn, 126; İbn Haldûn, Kitâbû’l-İber, III/172. Ahbâru’d-Devleti’l-Abbâsîyye, 173. Krş., İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, V/328; el-Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, III/254. Ayrıca bkz., Onat, “Ebû Hâşim”, DİA, X (1994), 146. Ahbâru’d-Devleti’l-Abbâsîyye, 165. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 33; eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, I/152. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 31; el-Kummî, Kitâbû’l-Makâlât, 38. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 28. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 32. el-Kummî, Kitâbû’l-Makâlât, 40, 179. Krş., Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkülün Devri, 64. En-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 30. en-Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, 32; el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 30. el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 30. Ancak Abdullah b. Sebe’ye atfedilen,(1) “Her peygamberin bir vasîsi vardır, Ali de Muhammed’in vasîsidir. Muhammed nebilerin, Ali ise vâsilerin sonuncusudur”195 rivayetinin, bu zaman dilimi içinde herhangi bir irtibatı olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.(2) Bir başka rivayette ise Ali b. Ebî Tâlib’in halife seçilmesinde, Sebeiyye Ali’yi tehdit edip, ona suikast düzenleyeceğini, onu da Osman gibi öldüreceğini söyler.(3) Görülüyor ki, Seyf’in rivayetleri tamamen birbirine tezat şeklindedir. Ebû Zerri’l-Ğıffâri(32/653), Osman’la karşılaştığında, “Muhammed, Peygamberlerin nübüvvette varisidir. Ali b. Ebî Tâlib de, Muhammed’in hem kendisinin varisi hem de ilminin vasisidir...”(4) ifadesini kullanmaktadır. Ebû Zerr’in Osman’ı eleştirisi, tamamen siyasidir.(5) Çünkü Osman’a beyat edildikten sonra Ali b. Ebî Tâlib, “...Allah’ın elçisi, bize bir vasiyet bırakmış olsaydı, onun için ölünceye dek mücadele verirdik...”(6) şeklinde halka hitap etmişti. Bu anlamda Ali b. Ebî Tâlib’ KAYNAK:Ank.Ünv.S.B.E. temel isl.bil.M.ATALAN dr.tez,. 1- Onat, Emevîler Devri Şiî Hareketleri, 2. 2- Abdullah b. Sebe’ hakkında geniş bilgi için bkz., Korkmaz, Abdullah İbn-i Sebe, SÜSBE., Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya 1996. 3- el-Kummî, Kitâbû’l-Makâlât, 20; et-Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mulûk, III/378. 4- İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, V/218. 5- Seyf b. Ömer ed-Dabî el-Esedî(200/815), el-Fîtne ve Vak’atu’l-Cemel, thk., Ahmed Râtib Armûş, Beyrut 1406/1986, 96. 6- el-Ya’kûbî, Târîhu’l-Ya’kûbî, II/171. HURUFİCAN-ERZİNCAN Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (11-09-2011 Saat 15:25 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-5
ABBASÎ DEVLETİNE YÖNELİK ALİ OĞULLARI VEYA ŞİÎ TEHDİDİ Cemil HAKYEMEZ ∗ Özet Ümeyye oğullarının düşüşünden sonra Abbasilerin ortaya çıkması, İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturur. Haşim oğullarının iki güçlü ailesi Ali oğulları ile Abbas oğulları, ortak hareket ederek Emevî Devleti’ni yıkmışlardı. Abbasiler, insanları, Hz. Peygamber ailesinden en uygun kişi (er-rıza min âl-i Muhammed) etrafında toplanmaya çağırıyorlardı. Ümeyye oğullarına karşı hak ve adalet söylemini kullandıkları için pek çok Alioğlu da bu sloganı Hz. Ali’nin soyuna refere ederek Abbasi hareketine katılmıştı. Fakat Abbas oğulları, bu hareketin liderliğini kendi eline geçirerek Ali oğullarını dışladılar ve Abbasî Devleti’ni kurdular. Ali oğulları da, iktidarın asıl sahiplerinin kendileri olduklarını iddia ederek onlara cephe aldılar. Onlar bu şekilde Abbasî iktidarının en önemli muhalifi oldular. Ali oğulları, devleti ele geçirebilmek için pek çok ayaklanma çıkarttılar. Abbasîler de, Ali oğullarının bu arzusuna engel olabilmek için bazen baskı yolunu tercih ettiler, bazen ise uzlaşma gayreti içerisinde oldular. Bu durum uzun süre böyle devam edip, nihayetinde Abbasî devletinin zayıflayıp dağılmasına neden oldu. Anahtar Kelimeler: Alioğulları, Abbasiler, Memun, Mütevekkil, Ali er-Rıza I. Giriş Arap siyasi tarihi ve onun temelleri üzerinde kurulan ilk Müslüman devlet siyasi düşüncesinin anlaşılması, bölge topluluklarının sosyal yapılarını tanımakla mümkündür. Arap yarımadasında cereyan eden siyasi olayların temelinde yer alan etkenlerin başında, şüphesiz kabîle anlayışı gelmektedir. Kabîleciliğin, hakim sosyal yapısı üzerinde ne derece etkili olduğunu kavramadan İslâm tarihinin doğru bir şekilde anlaşılması neredeyse mümkün değildir. İslâm dininin ilk ortaya çıktığı bölge olan Mekke’de, iki önemli kabile rekabet halindeydiler; Ümeyye oğulları ve Hâşim oğulları. Hâşim oğulları, Hz. Muhammed’in peygamberliğiyle birlikte bölgenin en önemli kabilesi olmuştu. Fakat İslâm Dini’nin, kabile anlayışını şiddetle yasaklaması ve Hz. Muhammed’in bu yöndeki gayretleri, insanların zihniyetini belirleyen bu düşüncenin belli bir süre geri planda kalmasını sağlamıştı. Zaten hem dini, hem de siyasi konularda yegâne otorite Hz. Muhammed idi. Fakat kabîlecilik, onun vefatının ardından tekrar depreşmeye başladı ve üçüncü halife Hz. Osman döneminde tekrar belirleyici unsur haline geldi. Toplum içerisinde baş gösteren rahatsızlıklar, Osman’ın katline yol açtı. Hz. Osman’ın öldürülmesinin ardından halife olan Hz. Ali’nin de katledilmesi, Hz. Osman’ın Şam valisi olan Muaviye’nin kabîle esaslı iktidarıyla sonuçlandı. ∗ Dr., Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri ABD Muaviye’nin Müslümanların başına geçmesi, eski kabîle anlayışını saltanat sistemiyle bütünleştirmiştir. Muaviye’nin, kendi oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi, aynı zamanda Ümeyye oğullarının hilafete el koyması anlamına gelmekteydi. Bu şekilde Emevî Devleti de kurulmuş oldu. Emevî devletinin kurulmasıyla birlikte Ümeyye oğullarının iktidara gelmesi ve uygulamalarındaki aşırı yanlı tavırları, en ciddi rakipleri Hâşim oğullarını derinden yaralamıştı. Onlar, fırsat bulabildikleri durumlarda isyana kalkışıyorlardı. Hatta bazı geçici başarılar da elde etmişlerdi. Emevîler ise, Haşim oğulları içerisinde özellikle Hz. Ali’nin soyunun başını çektiği isyanlar sonucunda, geçen zaman içerisinde gittikçe zayıflamaya başlamışlardı. Hâşimîler ise güçlenip daha organize hareketlere girişmişler ve nihayet 132/749 yılına gelindiğinde Emevîler’e son verip Abbasî Devleti’ni kurmuşlardı. Söz konusu hareketlerde Hâşim oğullarının liderliği, Hz. Muhammed’in amcası Abbas ve özellikle de damadı Ali soyu tarafından temsil edilmekteydi. Bu iki önemli kol, yani Ali oğulları ile Abbas oğulları, Emevîler’in yıkılışına kadar Hâşim oğullarının iki etkin ailesi olarak birlikte hareket etmekteydiler.1 Fakat Hz. Muhammed’in damadı olması ve İslâmiyet’in yayılmasındaki başarısından dolayı Hz. Ali’nin soyu, siyaseten daha ağır basmaktaydı. Tüm Hâşim oğulları ailesi, bu koldan, yani Hz. Ali’nin Fatıma’dan olan çocukları Hasan ve Hüseyin’in soyundan dolayı önemli bir nüfuz elde etmişti. Abbasî propokandacıları, Hâşim oğulları ailesinin bu karizmatik ağırlığının farkında oldukları için2 hareketlerinde “Hâşim oğullarının” ya da “Ehl-i Beyt’in hakkı” gibi tüm aileyi kapsayan genel nitelikli sloganlar kullanıyorlardı. Hatta Abbasî devriminin çekirdeğini oluşturan olayların temeli, 66/685 yılında başlayan Muhtar es-Sakafî hareketi ve daha sonra, 127/744 yılında Hz. Ali’nin kardeşi Ca’fer’in torunu Abdullah b. Muaviye isyanına3 kadar dayanır. Abbasîler, bundan dolayı uzun süre Hz. Ali soyu adına çalışarak, kendi adlarını kullanma cesareti gösterememişlerdi.4 Ali oğulları veya Hâşimî kabilesinin diğer üyelerinin başını çektiği bu isyanlar, Emevîler’in son dönemlerinde artarak nihayet, büyük oranda Keysanî-Şiî5 beklentiler üzerinde temellendirilmiş olan Abbasî devrimini 1 İbn Taktaka, Muhammed b. Ali b. Tabataba (ö.709/1309), el-Fahrî fi’l-Adabi’s-Sultaniyyeti ve’d-Düveli’l-İslâmiyye, Dârü’s-Sadr, Beyrut ts., s. 164; Faruk Ömer, “Abbasîlerin Siyasî Emellerinin Tarihi Kökenleri” çev. Cem Zorlu, SÜİFD., Sayı: 13, Konya 2002, s. 193. 2 Bkz. Nahide Bozkurt, Oluşum Sürecinde Abbasi İhtilali, Ankara 1999, ss. 32, 38-40. 3 Hareketlerin geniş değerlendirmesi için bkz. Hasan Onat, Emeviler Dönemi Şiî Hareketleri, ss. 99-114, 134-139. 4 İsmail Hakkı Atçeken, Devlet Geleneği Açısından Hişam b. Abdülmelik, Ankara 2001, s. 133; Mehmet Ümit, Zeydiyye-Mu’tezile Etkileşimi ve Kâsım er-Ressî, Basılmamış Doktora Tezi, AÜSBE, Ankara 2003, s. 77. 5 “Şiî” veya diğer bir adıyla “Şia”, imamet, yani din ve dünya liderliğinin Hz. Ali ve soyunun hakkı olduğunu ve bunun bizzat Allah tarafından belirlendiğini iddia eden 328 gerçekleştirdiler.6 Fakat idareyi ele geçiren Abbasîler, iktidarı Ali oğullarıyla paylaşmak istememiş,7 kısa bir süre sonra da onlara sırt çevirmişlerdi. Ali oğulları, bu andan itibaren Abbasîler’in de en azından önceki Emevîler kadar düşmanları olduklarını anlamaya başladılar. Şiî muhalefetinin yegâne odağı olarak kalan bu aile, Abbasî hilafetini de zamanın baskı ve adaletsizliğinin sembolü görerek8 onlarla sık sık silahlı mücadeleye giriştiler.9 Müslümanlara verilen addır. “Keysaniyye” de, Şiî fikirleri İslâm dünyasında ilk gündeme getirmeye başlayan grubun ismidir. II. İlk Abbasî Halifeleri ile Ali Oğulları Arasındaki Mücadeleler İlk Abbasî halifesi Ebu’l-Abbas Seffah (132-136/750-754), iktidarının ilk yıllarında, yönetimi Ali oğullarının lehine çevirmek için hareket geçen Ebu Seleme el-Hallâl’a karşı mücadele etmek zorunda kalmıştı.10 Halife Seffah, hilâfetin kendi hakları olduğunu iddia ederek Ali oğulları ve taraftarlarının iktidar taleplerini reddetmişti.11 Ardından bir sonraki halife Ebu Ca’fer Mansur (136-158/754-775) döneminde benzer sebeplerden dolayı12 Muhammed b. Abdullah en-Nefsü’z-Zekiyye isyan etti. Mansur, Nefsü’z-Zekiyye’ye yazdığı mektupta benzer iddiaları dile getirerek, Hz. Abbas’ın amca olması sıfatıyla Hz. Peygamber’in mirasçısı olduğunu, dolayısıyla yönetime hak sahibi olması 6 Shaban, Islamic History, Cambridge 1976, s. 9; Abdulaziz Abdusselam Sachedina, Islamic Messianism: The Idea of Mahdi in Twelver Shí'ism, Albany: State University of New York, 198, s. 11. Abbasî devletinin kuruluşu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nahide Bozkurt, Oluşum Sürecinde Abbasi İhtilali, Ankara 1999. 7 Sıdık Korkmaz, Tarihi Süreç İçerisinde Sebeiyye, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü 2003, s. 80 8 Sachedina, Islamic Messianism, s. 40. 9 Vedat el-Kadı, “The Development of the Term Ghulat in Muslim Literature with Special Reference to the Kaysaniyya”, Akten das for Arabistik und Islamwissenschaft, Göttingen, August 1974, s. 302; Neşet Çağatay; “Fatımîler Devletinin Kuruluşu ve Akideleri”, AÜİFD, c. VII, 1958-59, s. 67; Mehmet Ümit, Zeydiyye-Mu’tezile Etkileşimi ve Kâsım er-Ressî, ss. 96-97. 10 Bkz. Ahmed b. Ebi Yakub b. Ca’fer b. Veheb el-Yakubî (ö.292/905), Tarihu’l-Yakubî, Dâru Sadır, Beyrut 1992/1412, c. II, ss. 352-353; Ahmed b. Yahya b. Cerir el-Belâzurî (ö.279/892), Kitabu Cumeli min Ensâbi’l-Eşrâf, thk. Süheyl Zekkâr-Riyaz Zirikli, Beyrut 1417/1996, c. IV, ss. 118, 203 vd. Seffah’ın bu görüşlerini dile getirdiği hutbe için bkz. Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö.310/922), Tarihu’l-Umem ve’l-Mulük , thk. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Dârü’l-Mearîf, Kahire ts., c. VII, ss. 425-428. 11 Seffah’ın bu görüşlerini dile getirdiği hutbe için bkz. Taberî, Tarîh, c. VII, ss. 425-428. 12 Muhammad Qasım Zaman, “The Nature of Muhammed al-Nafs al-zakiyya’s Mahdiship: A Study of Some Reports in Isbahanis Maqatil” Hamdard Islamicus, vol. XII, No:1, 1990 Pakistan, s. 59; Osman Aydınlı, Mu’tezilî İmamet Düşüncesinde Farklılaşma Süreci, Ankara 2003, ss. 132-133. 329 gerekenlerin kendileri olduğunu, kızı Hz. Fatma’nın soyundan olanların ise miras hakkına sahip olamayacaklarını iddia etmişti.13 Abbasîler’e karşı düzenlenen söz konusu isyanların başını çekenler, genelde Ali oğullarının Hz. Hasan soyundan gelenlerdi. Muhammed Bakır ve Ca’fer Sadık’ı liderleri olarak gören Ali oğullarının Hüseynî kolunun, yani Hz. Hüseyin neslinin büyük bölümü ise, isyan hareketlerinden uzak durarak Nefsü’z-Zekiyye14 benzeri ayaklanmalara destek vermemişlerdi. Meselâ, Şam’daki Abbasi komutanlarından Bessam b. İbrahim, bir Hüseynî halifelik kurmak için Ca’fer Sâdık’a haber gönderip desteğini istemişti. Abbasîlerden korkan Sâdık, Bessam’ın hareketinin otoriteler tarafından bir hile olduğundan şüphelenmiş ve hemen Halife Mansur’a haber vermişti. Halife de, Bessam’ı yakalatarak idam ettirmiştir.15 Bundan dolayı Halife Mansûr, Nefsü’z-Zekiyye’nin karşısına Ali b. Hüseyin, Muhammed Bâkır ve Ca’fer Sadık gibi ileri gelen şahsiyetlerini emsal göstererek16 hilâfet talebinde bulunan Ali oğullarına tepki göstermiştir. Bununla birlikte barışçı mizacına rağmen soy bakımından bir Ali oğlu olması, Ca’fer Sadık’ın da Abbasîlerin gözünde potansiyel bir tehlike gibi görünmesine yol açmaktaydı.17 III. Halife Mehdî ile Başlayan Uzlaşı Arayışları Mansur’un ölümünden sonra halife olan Mehdî (158-169/775-785), muhtemelen Ali oğlu isyanlarının önüne geçebilmek amacıyla onlara yakınlaşmaya çalışmıştır. Mehdî, uzlaşma siyaseti gereği Ali oğulları ve taraftarlarının faaliyetlerini gözlemede desteklerini kazanmak için ılımlı Şiîler, yani Zeydîler’e yaklaştı.18 Ali oğulları da dâhil diğer tüm tutukluların serbest 13 Taberî, Tarîh, VII, 568 vd.; İbn Abdi Rabbih, Ebu Ömer Ahmed b. Muhammed el-Endülûsî (ö.328/939), Kitabu İkdü’l-Ferid, I-VII, şrh. İbrahim el-Ebyarî, Daru’l-Kütübu’l-Arabî, Beyrut ts, c. V, s. 80 vd. İsyanla ilgili bkz. Mehmet Atalan, Şiiliğin Farklılaşma Sürecinde Ca’fer es-Sadık’ın Yeri, Araştırma Yay., Ankara 2005, ss.162-170. 14 Kaynaklar, Hüseyin oğullarının lideri olarak görülen Ca’fer Sadık’ın, Nefsü’z-Zekiyye isyanında tarafsız bir tavır takınmış olsa da, onun ölümünden büyük üzüntü duyduğundan bahsederler. Bkz. Taberî, Tarîh, c. VII, ss. 540-541. 15 Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, c. IV, ss. 225-226. 16 Taberî, Tarîh, c. VII, ss. 569-70; Mehmet Ali Büyükkara, İmamet Mücadelesi ve Haşimoğulları, İstanbul 1999, ss. 53-54. 17 Faruk Ömer, “Some Aspects of the Abbasid-Huseynid Relations During the Early Abbasid Period”, 132-193 A. H./ 750-809 A. D., Arabica 1975, tome 22, Fascicule, 2, s. 175. Yine bazı araştırmacılara göre Ca’fer Sadık, bu hareketi her ne kadar desteklememiş gözükse de, Hasanoğullarına yapılan kötü muamelelerden dolayı büyük rahatsızlık duymaktaydı. Bkz. Gülgûn Uyar, Ehl-i Beyt: İslâm Tarihinde Ali-Fatıma Evlâdı, İstanbul 2004, s. 173; Atalan, Şiiliğin Farklılaşma Sürecinde Ca’fer es-Sadık’ın Yeri, ss. 162-170. 18 Halife Mehdî, hapiste bulunan Yakub. Davud’u vezir yaparak, Zeydîler’in idari kademelerde görev almalarına müsaade etmiştir. Bkz. Taberî, Tarîh, c. VIII, ss. 155-156. 330 bırakılmasını emretti.19 Tutuklular arasında, Medîne’den çağırtıp Bağdad’da hapsettiği Musa Kâzım (ö. 183/799) da vardı. Musa Kâzım, o dönemde özellikle Ali’nin Hüseyin soyunun lideri olarak gördüğü kişiydi. Ancak o, Halife Mehdî ve onun haleflerine karşı silahlı bir ayaklanmaya kalkışmayacağına söz vermesi üzerine 159/775 yılında serbest bırakılmıştır.20 Fakat daha sonra Halife Hadî (169-170/785-786), selefi döneminde Ali oğullarına yapılan yardımları durdurarak onların tutuklanmalarını emretmiş,21 onun kısa süreli hilâfetinden sonra yerine gelen Harun Reşid (170-193/786-809) de, Ali oğullarına yönelik baskı politikasını devam ettirmiştir. II/VIII. asrın ikinci yarısında Musa Kâzım’a bağlı bazı Şiî alimlerin, imamet, yani dinî ve siyasî liderliğin nas ve tayinle olduğunu iddia etmeleri, Abbasî iktidarının meşruiyet zeminine teorik planda zarar verebileceği endişesini doğurdu.22 Saltanat müessesinin şüphelerini tahrik edecek birtakım şeylerin bu şekilde başlamış olması,23 Harun Reşid’i bazı tedbirler almaya itti. Reşid, Musa Kâzım da dahil,24 Şiî (Rafızî) oldukları gerekçesiyle bazı kişileri hapsetti. Hatta onun bir ara Ali oğulları ve taraftarlarını öldürmeye bile karar verdiği söylenir.25 Harun Reşîd, tutuklama kampanyasını daha da genişleterek ileri gelen Mu’tezilî26 alimleri de hapse atmıştır.27 Ancak Reşid’in Ali 19 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 394. 20 Taberî, Tarîh, c. VIII, s. 177; Hatib el-Bağdadî, Hafız Ebubekir Ahmed b. Ali (ö.463/1071), Tarihu Bağdad ev Medinetü’s-Selam, Dâru’l-Kütübu’l-İlmiyye, Beyrut ts., c. XIII, s. 31; İbn Hallikân, Ebu’l-Abbas Ahmed b. Muhammed (ö.681/1282), Vefayatü’l-A’yân ve Enbau Ebnai’z-Zaman, thk. İhsan Abbas, Beyrut 1397/1977, c. V, ss. 308-309. 21 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, ss. 373-374. 22 Büyükkara, İmamet Mücadelesi ve Haşimoğulları, ss. 79-80. 23 Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E. Ruhi Fığlalı, Birleşik Yayıncılık, İstanbul. S. 199. 24 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 414. Musa Kâzım’ın, 128/746 veya 129/747 yılında Medine’de doğduğu rivayet edilir. Halife Mehdî onu Bağdat’a getirtip tekrar geri göndermiş Halife Reşid dönemine kadar orada yaşamıştır. Daha sonra Harun onu kendi yanında Bağdat’a getirerek 183/799 yılında ölümüne kadar orada hapiste tutmuştur. Hatib el-Bağdadî, Tarihu Bağdad, c. VIII, ss. 27-32. 25 Bkz. Ebu’l-Ferec Ali b. Hüseyin el-İsfahanî (ö.356/966), Kitâbu’l-Eğanî, thk. el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme, 1992, c. V, s. 407, 225. 26 Mu’tezile, İslâm düşünce ekolleri arasında beş esas ile tanınan ve dinin yorumlanmasında akla en fazla yer veren İslâm mezhebinin adıdır. Bu gruba mensup olanlara da “Mu’tezilî” denir. Musa Kâzım’ın, 128/746 veya 129/747 yılında Medine’de doğduğu rivayet edilir. Halife Mehdî onu Bağdat’a getirtip tekrar geri göndermiş Halife Reşid dönemine kadar orada yaşamıştır. Daha sonra Harun onu kendi yanında Bağdat’a getirerek 183/799 yılında ölümüne kadar orada hapiste tutmuştur. Hatib el-Bağdadî, Tarihu Bağdad, c. VIII, ss. 27-32. 27 Bkz. Malatî, Ebu’l-Hüseyin Muhammed b. Ahmed (ö.377/987) Kitabu’t-tenbîh ve’r-red 331 oğullarına yönelik yıldırma politikası onların hilâfet emellerine engel olamadı. Ahmed b. İsa b. Zeyd gibi Ali oğlu liderleri Şiîler’i isyana tahrik etmeye devam ettiler.28 alâ ehli’l-ehva ve’l-bid’a, thk. Muhammed Zahid b. el-Hasan el-Kevseri, Kahire 1413/1993, s. 38. IV. Ali er-Rıza’nın Veliaht Tayin Edilmesi II/VIII. Asrın sonlarına doğru gelindiğinde, halkın önemli bir kesiminin Ali oğulları adına gelişen hareketlere destek verdiği anlaşılmaktadır. Özellikle Harun Reşid’in onlara yönelik bastırma gayretleri de bir sonuç vermemiştir. Halife Me’mun (198-218/813-833) dönemine gelindiğinde ise, 199/814 yılında büyük bir Ali oğlu ayaklanması patlak vermiştir. Ebu’s-Seraya ile ortaya çıkan ve Muhammed b. İbrahim b. Tabataba’nın (İbn Tabataba) imam ilan edildiği bu isyan, hızla yayılarak ülkenin büyük bölümünü etkisi altına almıştır. İsyanın bayraktarlığını yapanlar, Medîne’de Muhammed b. Süleyman b. Davud b. Hasan, Basra’da Ali b. Muhammed ve Zeyd b. Musa b. Ca’fer Sadık gibi kişilerdi. Yine aynı dönemde Yemen’de İbrahim b. Musa b. Ca’fer, Mekke ve Hicaz bölgesinde Muhammed b. Ca’fer Sadık vb. isyan etmişlerdi.29 Kûfe ve Basra’nın işgal edildiği, bir süreliğine de Yemen’i ellerinde tutabildikleri zaman içerisinde, taraftarlarının büyük kısmı Zeydiye mezhebinden olan Şiîler, İbn Tabataba’nın imamlığını ilan ederek yönetimini benimsemişlerdi.30 Durumun ciddiyetinin farkına varan Halife Me’mun, Ali oğullarıyla barışmak31 veya onların, en azından Abbasîler’e karşı isyana kalkışmış bir liderin safında fiilen yer almalarını önlemek amacıyla32 onların saygın kişilerinden Ali er-Rıza’yı kendi halefi yapmak istemişti. 201/816 yılında, Ali er-Rıza’yı Medîne’den Merv’e çağırtıp veliaht tayin etti. Siyah elbiselerin çıkarılıp yerine Ali oğullarının sembolü olan yeşil elbiselerin giyilmesini emretti.33 Fakat Ali er-Rıza (ö. 203/818-819)’nın kısa bir süre sonra ölmesi üzerine, kızı Ümmü’l- 28 Bkz. Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 423. 29 Mes’ûdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Hüseyin el-Hudhalî el-Bağdadi (ö.346/957-958), Murucu’z-Zeheb ve Meadinu’l-Cevher, thk. M. Muhiddin Abdülhamid, Beyrut 1408/1988, c. IV, s. 26. 30 Ayrıntılı bilgi için bkz. Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, ss. 445-448, 455; S. Khuda Bakhsh, Politics in Islam, Sh.Muhammad Ashraf, Lahore 1954, ss. 93-95. 31 Robert Mantran, İslamın Yayılış Tarihi (VII-XI. Yüzyıllar), çev. İsmet Kayaoğlu, Ankara 1981, s. 123. 32 Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, ss. 218-219; Saiyid Athar Abbas Rizvi, A Socia-Intellectual History of the Isnâ’Ashari Shi’is in India, vol. I., Australia 1986, s. 61; Nahide Bozkurt, Halife Me’mun Dönemi ve İslâm Kültür Tarihindeki Yeri, Basılmamış Doktora Tezi, AÜSBE., Ankara 1991, s. 55. 33 Halife b. Hayyât el-Leysî el-Usfurî (ö.240/854-855), Tarihu Halife b. Hayyât, Türkçe çev. Abdulhalik Bakır, Ankara 2001, s. 561; Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 448; İbn Abd Rabbih, İkdü’l-Ferid, c. V, s. 98; Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, ss. 27-28. 332 Fazl’ı Ali er-Rıza’nın oğlu Muhammed Cevad’la evlendirdi.34 Me’mun, 212/827 yılında bir adım daha atarak Hz. Ali’nin diğer sahabelerden daha faziletli olduğunu ilân etti.35 Ancak onun Ali oğullarına yönelik söz konusu uzlaşma gayretleri, bazı olumlu sonuçlar vermekle birlikte36 kendilerine yönelik isyan hareketlerinin önünün alınmasında yeterli olmamıştır. Ali oğullarının faaliyetlerinin tekrar artması üzerine Halife Mu’tasım, hakkında tahkikat yaptırmak için isyanın lideri Muhammed b. el-Kasım et-Talgân’ı çağırtmak zorunda kalmıştı. et-Talgân, Mu’tasım’ın bu kararını duyunca 219/834 yılında Kûfe’den Horasan’a kaçtı. Etrafında birçok Zeydî toplanmış olan Muhammed b. el-Kasım, yakalanacağını anlayınca Talikan’dan Nisabur’a gitmiş, Abdullah b. Tahir tarafından yakalanarak Mu’tasım’a teslim edilmiştir. Fakat 219/834 yılında hapisten kaçmıştır.37 Olayların daha fazla genişlemesine engel olmak amacıyla olsa gerektir, Muhammed Cevad (ö. 220/835) da hanımı Ümmu’l-Fazl ile birlikte Medine’den Bağdad’a getirtilerek ölümüne kadar orada tutulmuşlardır.38 .................... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Devamı!!!!!
...........Halife Mutasım’ın güçlü bir yönetim oluşturma amacıyla yanına Türkler’i alarak 220/835 yılında Samerra’ya taşınması,39 Ali oğulları açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Onlar, özellikle Halife Vasık (227-232/842-847) döneminde Samerra’da bir araya toplanarak Mekke, Medine ve diğer bölgelerde yaşayan diğer Ali oğulları da dahil, kendilerine erzak yardımında bulunulmuştur.40 Fakat Vasık’ın ölümü üzerine halife olan Mütevekkil (232-247/847-861), selefinin ılımlı siyasetine son vererek Ali oğullarına karşı son derece düşmanca bir tavır takınmıştır. V. Halife Mütevekkil’in, Uzlaşı Arayışlarına Son Vermesi Halife Mütevekkil, haleflerinden Me’mun’la başlayıp Mu’tasım ve Vasık’la devam eden uzlaşı arayışlarının da önemli bir yarar sağlamadığı, hatta bu politikaların Şiîleri daha da şımarttığı kanaatine varmış gözükmektedir. Rivayete göre Hz. Ali’yi sevdiği söylenenler kendisine bildirildiği zaman derhal 34 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 454; Taberî, Tarîh, c. VIII, s. 566. 35 Taberî, Tarîh, c. VIII, s. 619. 36 Muharrem Akoğlu, Mihne Sürecinde Mu’tezile, İstanbul 2006, s. 202. 37 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, ss. 471-472; Taberî, Tarîh, c. IX, ss. 7-8; Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, ss. 52-53. 38 Nevbahtî, Ebu Muhammed el-Hasan b. Musa (ö.310/922), Fıraku’ş-Şîa, Matbaatü’d-Devle, İstanbul 1931, s. 76; Mes’udî, Ebu’l-Hasan Ali b. Hüseyin el-Hudhalî el-Bağdadi (ö.346/957-958), Isbâtü’l-Vasıyyeti li’l-İmam Ali b. Ebi Talib, Beyrut 1409/1988, ss. 241-242. 39 Dineveri, Ebu Hanife Ahmed b. Davud (ö.282/895), Ahbaru’t-Tıval, thk. Abd’l-Munim Amir, s. 401; Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 53. 40 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 483; Ebu’l-Ferec İsfahanî (ö.356/966), Mekâtîlü’t-Talibiyyin, thk. Seyyid Ahmed Sakar, Beyrut ts., s. 476. 333 mallarına el koyar ve öldürülmelerini emrederdi. Hatta Hz. Ali’ye olan sevgilerinden dolayı kendisinden önceki halifeler Me’mun, Mu’tasım ve Vasık’a son derece kızgındı.41 O, Hz. Ali taraftarı olduğu için şair Ali b. Cehm’i de Horasan’a sürmüştü.42 Mütevekkil’in bu düşmanca siyaseti, Şia’nın önemli bir kesiminin liderleri olarak kabul ettikleri Ali el-Hadî’yi de kapsamaktaydı. Ali el-Hadî (ö. 254/868), Mu’tasım ve Vasık’ın hilafetleri zamanında Medine’de sakin bir hayat sürmüştü. Mütevekkil’in halife olmasıyla birlikte durum değişti. Medine valisi Abdullah b. Muhammed, bir grup insanın Ali el-Hadî’yi imam tanıdığını, dolayısıyla Medîne’de bulunmasının tehlike doğuracağını söyleyerek Mütevekkil’i uyardı. Halife, bunun üzerine 233/848 yılında43 onu Samerra’ya getirterek ev hapsinde tutmaya karar verdi.44 Halife Mütevekkil, 236/850-851 yılına gelindiğinde çeşitli Şiî faaliyetlerden şüphelenmiş olmalı ki Kufe’de Hz. Hüseyin’in kabri ile etrafındaki tüm evlerin yıkılmasını emretti. Ayrıca kabir yıkıldıktan sonra buranın sürülmesini, üzerine ekin ekilip sulanmasını istedi ve halkın buraya gidip gelmesini de yasakladı.45 Bununla yetinmeyerek diğer bir tutuklama kampanyası daha başlattı. 235/849-850 yılında Yahya b. Ömer el-Alevî komploculukla itham edilerek Bağdad’da el-Mutbak hapishanesine kondu.46 Mütevekkil, aldığı bu önlemlerle Ali oğulları ve Şiîler’in rejime yönelik tehditlere engel olmaya çalışmış fakat onların faaliyetlerine son vermede başarısız olmuştur.47 Ünlü tarihçi ve aynı zamanda Şia sempatizanlığıyla da bilinen Mes’udî’ye göre Mütevekkil, kendine karşı komplo amacı taşıyan, taraftarlarına ait mektup ve silahların bulunduğu gerekçesiyle Ali el-Hadî’nin evini aratmış ancak herhangi bir kanıt bulunamaması üzerine onu serbest bırakmıştır.48 Buna rağmen el-Hadî, vefatına kadar Samerra’daki zorunlu ikametine devam ettirilmiştir.49 Bununla birlikte Ali el-Hadî, aslında iddia edildiği kadar özel işkencelere maruz kalmamış ve muhtemelen belli bir ölçüde halifenin saygısını kazanmayı başarmıştı. Cenaze namazını da halifenin kardeşi 41 İbnü’l-Esîr, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed Abdulkerim eş-Şeybanî (ö.630/1232), İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarîh), çev. Ahmet Ağırakça ve arkadaşları, İstanbul 1985, c. VII, ss. 53-54. 42 Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 111. 43 Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s. 77. 44 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 484. 45 Taberî, Tarîh, c. IX, s. 185; İsfahanî, Mekâtîl, s. 478; Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 135; İbnü’l-Esîr, el Kamil fi’t-Tarih, c. VII, ss. 52-53. 46 Taberî, Tarîh, c. IX, s. 182. 47 Jassim M. Hussain, The Occultation of the Twelfth Imam, London 1982, ss. 50-51. 48 Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 170. 49 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 159. 334 Ebu Ahmed b. el-Mütevekkil kıldırmıştır.50 Şiî gelenekte ise Halife el-Mütevekkil, Ali taraftarlarına kinle muamele eden ve Ali el-Hadî’nin meşhur olmasından son derece korkan bir kişi olarak geçer.51 Mütevekkil, ayaklanması durumunda kendilerine bağlı olan Zeydiyye’nin peşlerinden gideceği endişesiyle Ahmed b. İsa ve Abdullah b. Musa gibi liderlerden çok çekinmekteydi.52 Bu yüzden Ali oğullarını pasifsize etmeye yönelik daha uzun vadeli plânlar yaptığı anlaşılmaktadır. İsfahanî’ye göre Mütevekkil’in Ali oğullarına karşı almış olduğu bu önlemler, Ali oğullarının Mekke ve Medine’de şiddet yanlısı muamele görmelerine sebep olmuş ve onlar, diğer insanlardan tamamen kopartılarak temel yaşam koşullarından mahrum bırakılmıştır.53 247/861-62 yılında Mütevekkil’in öldürülmesiyle kısa bir süre yerine geçen Muntasır (247-248/861-862), hilafetin siyasi tutumunu en azından Şîa veya Ali oğulları lehine çevirerek,54 babasının Ali oğulları karşıtı tedbirlerini kaldırtmış,55 ellerinden alınan mallar tekrar kendilerine iade edilmiştir. Bu dönemde Ali oğullarından herhangi birinin öldürülmüş ya da hapsedilmiş olduğundan bahsedilmez. Şiîler, Mütevekkil döneminde yıktırılan Hz. Hüseyin’in kabrini yeniden inşa etmişlerdir.56 VI. 250/864 Yılında Patlak Veren Ali oğlu İsyanları Ali oğulları, Abbasî hilâfetinin kendilerine yönelik katı tutumlarından dolayı özellikle Mütevekkil’in hilafeti döneminde civar bölgelere dağılarak57 faaliyetlerini eyaletlere kaydırmışlardı. Gittikleri Kûfe, Taberistan, Rey, 50 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh,c. VII, s. 159. 51 Henri Laoust, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, ss. 128-129, 162. Mes’udi tarafından aktarılan bir rivayet, Şiîliğin halife ve imam ilişkilerini temsil ediş şeklini aydınlatır: İmam Ali el-Hadi, Kum’lu taraftarlarına ait silahları saklamak ve iktidarı ele geçirmek istemekle suçlanır. Mütevekkil, Türk muhafızlarını evini aratmaya gönderirse de, evde şüpheli hiçbir şey bulunamaz. Abasına bürünen Ali el-Hadi, kum ve çakıl taşlarından oluşan bir yatak üzerinde namaz kılmaktadır. Bu kıyafet içerisinde bulunan el-Hadi, dalkavukları ile eğlenmekte olan Halife’ye götürülür. Kendisine uzatılan içki kadehini reddeder ve halife tarafından, içkili sofra ile ilgili şiirler söylemesi için sıkıştırıldığında, bu dünyanın aldatıcı zevklerini yermeyi teşvik eden beyitler söyleyerek halifeyi ağlatır. Bkz. Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, ss. 93-94. 52 İsfahanî, Mekâtîl, s. 501. 53 İsfahanî, Mekatîl, s. 479. 54 İsfahanî, Mekatîl, 504; Cristopher Melchert, “Religious Policies of the Caliphs from al-Mutawakkil to al-Muqtadir,” A.H. 232-295/A.D. 847-908, Islamic Law and Society, c. 3, no. 3, 1996, ss. 317, 330-331. 55 Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 135; İsfahanî, Mekâtîl, s. 480; Sachedina, Islamic Messianism, s. 28. 56 İsfahanî, Mekâtîl, ss. 479-480, 504. 57 İsfahanî, Mekâtîl, s. 490; Cristopher Melchert, “Religious Policies of the Caliphs, s. 318. 335 Kazvin, Mısır ve Hicaz bölgelerinde 250/864 yılından itibaren birçok ayaklanma başlattılar. Yahya b. Ömer liderliğinde patlak veren isyan bunların en önemlisiydi. İsyan, Yahya b. Ömer (ö. 250/864)’in ölümünün ardından daha da yayılmış, 250/864 yılında ayaklanan Hasan b. Zeyd (ö. 270/884), Taberistan’da bir Zeydî devleti kurmayı başarmıştır. Yoğun mücadeleler sonucunda Cürcan’da da başarılar elde etti. İsyanın devamında Rey’de Muhammed b. Ca’fer b. el-Hasan ve Ahmed b. İsa el-Alevi, Kazvinde Hasan b. İsmail el-Alevi, Mekke’de İsmail b. Yusuf, Kûfe’de ise Hüseyin b. Muhammed b. Hamza el-Alevi liderliğinde pek çok isyan patlak verdi. Hasan b. Zeyd, 270/884 yılında ölünce, yerine geçen kardeşi Muhammed b. Zeyd, 277/890 yılında Deylem’e girdi.58 Görünürde bir Zeydî ayaklanma olmasına rağmen Ali el-Hadî taraftarı birçok Şiî’nin de bu isyanlara katılmış olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Abbasîler, Taberistan’daki isyanın lideri Hasan b. Zeyd ile Muhammed b. Ali b. Halef el-Attar’ın yeğeni arasında karşılıklı yazışma fark etmişlerdi. Bu durum, yönetimi, Ali el-Hadî taraftarlarının bu isyanlarla bağlantılarının olduğunu düşünmeye sevk etmiştir. Bunun üzerine Halife Mu’tez, 252/866 yılında, Muhammed b. Ali b. Halef el-Attar ile Ebu Haşim Davud b. Kasım el-Ca’feri gibilerin de bulunduğu Ali oğullarından bir grubu Samerra’ya getirterek gözetim altına almıştır.59 Abbasî iktidarının almış olduğu tüm bu önlemler, Alioğulları hareketlerini engellemede başarılı olamamıştır. 255/869 yılında Kûfe’de İsa b. Ca’fer ile Ali b. Zeyd,60 256/870 ve daha sonra 259/872-873 yılında Mısır’da İbrahim b. Muhammed b. Yahya,61 256/869-870 yılında yine Kûfe’de Ali b. Zeyd el-Alevi isyan etmişlerdi. Ali b. Zeyd el-Alevi şehre hakim olmuş ve halifenin buradaki görevlisini şehir dışı etmiştir.62 257/870-871 yılında, el-Hüseyin b. Zeyd el-Alevî de Cürcan’a hakim olmuştur.63 271/884-885 yılı içerisinde el-Hüseyin b. Ca’fer b. Musa b. Ca’fer Sadık’ın iki oğlu olan Muhammed ve Ali Medine’ye gelmişler ve orada bir grup insanı öldürerek diğerlerinin mallarına el koymuşlardı. Medine halkı Mescid-i Nebevî’de tam dört hafta Cuma ve cemaat 58 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 498; Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 154; İsfahanî, Mekâtîl, s. 490; İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 139,140,141; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. XI, s. 32, 37. 59 Taberî, c. IX, ss. 369-371; İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 149. 60 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 181; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. XI, s. 48. 61 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 199, 219. 62 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 200; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. XI, s. 60. 63 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 207. 336 namazlarını kılamamıştı.64 Bu isyanlar, daha önceden Me’mun’un Alioğulları-Abbasoğulları paktını oluşturma gayreti gibi, Abbasî halifelerinin Şiî İmâmiyye’nin on ve on birinci imamlarıyla yakınlaşma zorunluluğunu doğurdu.65 Ali el-Hadî’nin cenaze namazını Halife Mu’tez (252-255/866-869) adına kardeşi Ahmed b. el-Mütevekkil kıldırmıştır.66 Oğlu Hasan el-Askerî (ö. 260/874) de, Abbas oğulları kuzeni olarak hilafet sarayında sık sık onurlandırılmış, öldüğünde cenaze namazını Halife Mu’temid’in kardeşi Ebu İsa b. Mütevekkil kıldırmıştır.67 Diğer taraftan, Mu’temid (256-279/870-892)’in 269/878 yılında vezirlik makamına Ali taraftarlığı ile tanınan İsmail b. Bülbül’ü getirmesi Şiîler açısından olumlu sonuçlar doğurmuştur. İbn Bülbül, Şiî sempatizanı olan Ebu’l-Abbas Ahmed, Ebu’l-Hattab Ca’fer ve Ebu’l-Hasan Ali adlarındaki Benu Furat’tan üç kardeşi bürokrat olarak saraya soktu.68 Furat ailesine mensup bu şahısların vezirlik gibi yüksek devlet kademelerinde görev almaları uzun vadede Şiîler açısından büyük yararlar sağlamıştır. Mu’tazıd (279-289/892-902) döneminde Muhammed b. Zeyd’in, Ali oğullarına dağıtılması için Taberistan’dan gönderdiği ileri sürülen malların ele geçirilmesi69 onlara yönelik şüpheleri tekrar artırmıştır. Rivayet edildiğine göre Halife el-Mu’tazıd, 282/895-896 yılında rüyasında gördüğü Hz. Ali’nin tavsiyesi üzerine Taberistan’da Muhammed b. Zeyd’e giden mallara dokunulmamasını emretmiş ve ona bir mektup göndererek isteğinin olup olmadığını sormuştu. Ayrıca oradan gönderdiği malları aleni olarak gönderip istediği şekilde dağıtabileceği kendisine bildirildi ve bu konuda gerekli yardımlar da takdim edildi.70 Daha sonra da, Şiîler’e yakınlaşma amacıyla olsa gerektir, 284/897 yılında Muaviye’ye Cuma günü minberlerde lanet okunmasına karar verdi ve bu konuda halka karşı okunmak üzere bir mektup hazırlanmasını emretti.71 Veziri Ubeydullah b. Süleyman (278-288/891-901) ise Hz. Ali’ye karşı tavır takınanlar arasındaydı.72 Siyaseti birçok yönüyle 64 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, VII, 347; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. XI, s. 99. 65 Said Amir Arjomand, The Crisis of the Imamete and the Instıtutıon of Occultation ın Twelver Shi’ism: A Sociohistorical Perspective, Int.I. Middle East Stud. 28 (1996), s. 499. 66 Yakubî, Tarihu’l-Yakubî, c. II, s. 504; İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 159. 67 Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s. 79; İbn Babaveyh el-Kummi (Şeyh Sadûk), Ebu Ca’fer Muhammed b. Ali (381/991), Kemalü’d-Din ve Tamamü’n-Ni’me, Darü’l-Kütübü’l-İslâmiyye, Kum 1395/1975, c. I, s. 43. 68 Henri Laoust, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, çev. E. Ruhi Fığlalı-Sabri Hizmetli, İstanbul 1999, s. 166. 69 Mes’ûdî, Murucu’z-Zeheb, c. IV, s. 270. 70 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, s. 395. 71 İbn Ebi’l-Hadid (655/1257), Şerhu Nehci’l-Belâğa, thk. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, 1386/1966, c. XV, s. 171. 72 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, ss. 403-404; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. 337 Mütevekkil’i hatırlatan Ubeydullah b. Süleyman,73 vezaret makamına geçtiğinde, Şiîler’i çok kızdıran bir kararla Mu’tazıt’ın hutbede Muaviye’yi lanetlemesini engellemeyi başardı.74 XI, s. 142. Abbasîler ile Ali oğulları arasında bir taraftan bu tür ilişkiler yaşanırken, diğer taraftan da devlet önemli derecede güç kaybetmeye başlamıştı. Özellikle Mütevekkil’in uygulamalarının, Ali oğullarını hilafet topraklarının sınır bölgelerine itmesi, onlara daha serbest bir hareket ortamı sağlamıştı. Mesela Ali oğullarından Hasan b. Zeyd (ö. 270/884), Taberistan’a giderek orada bir Zeydî devleti kurmayı başarmıştır. Ardından İsmailî Şiîler tarafından Mısır’da Fatımî devleti, Abbâsî devletinin başkenti Bağdad’ı bile ele geçiren ve yine Şiî yanlılığıyla bilinen Büveyhî Devleti kurulmuştur. VII. Sonuç Sonuç olarak, aslında Abbasîler ile Ali oğulları veya Şiîler arasındaki mücadelenin temelinin, kabîle asabiyetinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ümeyye oğullarının Muaviye ile birlikte iktidarı ele geçirip Müslüman dünyasında bir saltanat sistemini kurmaları, en ciddi rakipleri olan Hâşim oğulları açısından büyük bir yıkım olmuştu. Onlar, Hz. Ali’nin öldürülmesinin ardından hakimiyeti kaybetmişler ve bu andan itibaren Emevî devletine karşı oluşacak muhalefetin en önemli temsilcileri haline gelmişlerdir. Muhalif Hâşim oğullarının en etkili iki kolunu, Hz. Muhammed’in damadı Ali ile amcası Abbas’ın soyu devam ettirmiştir. Ancak Hz. Ali’nin konumundan dolayı, onun Hasan ve Hüseyin’den devam eden soyu, Emevî devletine yönelik isyanların odağı haline gelmiştir. Ancak söz konusu Ali oğulları, devlete yönelik muhalefetlerinde çok da planlı hareket etmiyorlardı. Fakat Abbas oğulları, özellikle Emevîler’in sonuna doğru daha organize ve planlı bir şekilde hareket etmişler, sonuçta Emevîler’i yıkıp kendi devletlerini kurarak bunun karşılığını da görmüşlerdir. Emevîler’in yıkılışı ilk etapta Ali oğulları için iktidarı ele geçirme yönünde büyük umutlar doğurmuştu. Ancak o ana kadar birlikte oldukları Abbâsîler, liderliği ele geçirmelerinden itibaren kendilerinin en ciddî rakipleri Ali oğullarına karşı cephe aldılar. Ali oğullarının Emevîler döneminde uğramış oldukları baskı ve sindirme politikaları, bu şekilde Abbâsîler’in kurulmasıyla birlikte aynen devam etmiştir. Beklentilerinin de boşa çıkmasıyla Ali oğullarından bir kesimi, tekrar isyan hareketlerine girişmiş, fakat kısa vadede başarılı olamamışlardır. Ancak Abbâsî Devleti’nin kuruluşundan yaklaşık bir buçuk asır sonra, Ali oğulları ve onların taraftarı olan diğer Şiî muhalefetin 73 Henri Laoust, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, ss. 166-167. 74 İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, c. VII, ss. 403-404; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c. XI, s. 142. 338 yoğun gayretleri sonucunda devlet zayıf düşürülmüş, farklı bölgelerde Şiî yönelimli yeni iktidar aileleri söz sahibi olmaya başlamışlardır. Toprakları fethedilip Müslüman olan pek çok gruplar, kendilerine iyi muamele gösterilmediği için, doğal olarak Emevî iktidarına karşı muhalefetin temel odağı olan Hz. Ali soyunu desteklemekteydiler. İlk etapta basit siyasî bir taraftarlık şeklindeki bu oluşumlar, zamanla itikadî bir hüviyet kazanarak Şiîlik, yani aşırı Ali soyu taraftarlığını doğurmuştur. Bu şekilde, ilk zamanlar Haşim oğullarını hakkını arama şeklindeki talepler, sonradan Şiî esasların uygulanması yolunda isteklere dönüşerek önce Emevî sonra ise Abbasî devletinin başını ağrıtmışlardır. Abstract: The rise of Abbasids after the Ummayads’ fall was one of the most important turning point in Islamic history. Two poverful families of Hashimits, Abbasids and Alids, acting together demolished Umayyads Dynasty. They invited the people to rally around the most suitable person from the progency of Muhammad. The Abbasids preached against the Umayyads by calling for reform and justice. Many Alids thought that this slogan referred only to the descendants of Imam Ali. Thus they joined the Abbasid movement. But Abbasids seizing the lidership of this movement excluded the Alids and established Abbasid dynasty. Alids opposed to Abbasids claiming that they are true owners of the power. They became the most important opposits of the Abbasids. The Alids caused alot of rebellion to seize the dynasty. And Abbasid to obstacle this desire of the Alids some times preferred pressure method and some times became in an egreement affort. This situation took long time and in the end caused dispersion of Abbasid Dynasty. Keywords: Abbasids, Alids, al-Mamun, al-Mütavakkil, Ali er-Rida Kaynakça Akoğlu, Muharrem, Mihne Sürecinde Mutezile, İstanbul 2006. Arjomand, Said Amir, The Crisis of the Imamete and the Instıtutıon of Occultation ın Twelver Shi’ism: A Sociohistorical Perspective, Int.I. Middle East Stud. 28 (1996). Atalan, Mehmet, Şiiliğin Farklılaşma Sürecinde Ca’fer es-Sadık’ın Yeri, Araştırma Yay., Ankara 2005. Atçeken, İsmail Hakkı, Devlet Geleneği Açısından Hişam b. Abdülmelik, Ankara 2001. Aydınlı, Osman, Mu’tezilî İmamet Düşüncesinde Farklılaşma Süreci, Ankara 2003. Bakhsh, S. Khuda, Politics in Islam, Sh. Muhammad Ashraf, Lahore 1954. Belâzurî, Ahmed b. Yahya b. Cerir el-Belâzurî (ö.279/892), Kitabu Cumeli min Ensâbi’l-Eşrâf, thk. Süheyl Zekkâr-Riyaz Zirikli, Beyrut 1417/1996. Bozkurt, Nahide, Halife Me’mun Dönemi ve İslâm Kültür Tarihindeki Yeri, Basılmamış Doktora Tezi, AÜSBE., Ankara 1991. ……., Oluşum Sürecinde Abbasi İhtilali, Ankara 1999. 339 Büyükkara, Mehmet Ali, İmamet Mücadelesi ve Haşimoğulları, İstanbul 1999. Çağatay, Neşet, “Fatımîler Devletinin Kuruluşu ve Akideleri”, AÜİFD, c. VII. Dineverî, Ebu Hanife Ahmed b. Davud (282/895), Ahbaru’t-Tıval, thk. Abd’l-Munim Amir, ts. Halife b. Hayyât el-Leysî el-Usfurî (240/854-855), Tarihu Halife b. Hayyât, Türkçe çev. Abdulhalik Bakır, Ankara 2001. Hatib el-Bağdadî, Hafız Ebubekir Ahmed b. Ali (ö.463/1071), Tarihu Bağdad ev Medinetü’s-Selam, Dâru’l-Kütübu’l-İlmiyye, Beyrut ts. Hussain, Jassim M., The Occultation of the Twelfth Imam, London 1982. İbn Abd Rabbih, Ebu Ömer Ahmed b. Muhammed el-Endülûsî (328/939), Kitabu İkdü’l-Ferid, I-VII, şrh. İbrahim el-Ebyarî, Daru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut ts. İbn Babaveyh el-Kummi (Şeyh Sadûk), Ebu Ca’fer Muhammed b. Ali (381/991), Kemalü’d-Din ve Tamamü’n-Ni’me, Darü’l-Kütübü’l-İslâmiyye, Kum 1395/1975. İbn Ebi’l-Hadid (655/1257), Şerhu Nehci’l-Belâğa, thk. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, 1386/1966. İbn Hallikân, Ebu’l-Abbas Ahmed b. Muhammed (ö.681/1282), Vefayatü’l-A’yân ve Enbau Ebnai’z-Zaman, thk. İhsan Abbas, Beyrut 1397/1977. İbnü’l-Esîr, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed Abdulkerim eş-Şeybanî (ö.630/1232), İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarîh), çev. Ahmet Ağırakça ve arkadaşları, İstanbul 1985. İsfahanî, Ebu’l-Ferec Ali b. Hüseyin (ö.356/966), Mekâtîlü’t-Talibiyyin, thk. Seyyid Ahmed Sakar, Beyrut ts. ……., Kitâbu’l-Eğanî, thk. el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme, 1992. Korkmaz, Sıdık, Tarihi Süreç İçerisinde Sebeiyye, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü 2003. Laoust, Henri, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, çev. E. Ruhi Fığlalı-Sabri Hizmetli, İstanbul 1999. Malatî, Ebu’l-Hüseyin Muhammed b. Ahmed (ö.377/987) Kitabu’t-tenbîh ve’r-red alâ ehli’l-ehva ve’l-bid’a, thk. Muhammed Zahid b. el-Hasan el-Kevseri, Kahire 1413/1993. Mantran, Robert, İslamın Yayılış Tarihi (VII-XI. Yüzyıllar), çev. İsmet Kayaoğlu, Ankara 1981. Melchert, Cristopher, “Religious Policies of the Caliphs from al-Mutawakkil to al-Muqtadir,” A.H. 232-295/A.D. 847-908, Islamic Law and Society, c. 3, no. 3, 1996. Mes’ûdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Hüseyin el-Hudhalî el-Bağdadi (346/957-958), Isbâtü’l-Vasıyyeti li’l-İmam Ali b. Ebi Talib, Beyrut 1409/1988. ……., Murucu’z-Zeheb ve Meadinu’l-Cevher, thk. M. Muhiddin Abdülhamid, Beyrut 1408/1988. Nevbahtî, Ebu Muhammed el-Hasan b. Musa (ö.310/922), Fıraku’ş-Şîa, Matbaatü’d-Devle, İstanbul 1931. 340 Ömer, Faruk, “Some Aspects of the Abbasid-Huseynid Relations During the Early Abbasid Period”, 132-193 A. H./ 750-809 A. D., Arabica 1975. Rizvi, Saiyid Athar Abbas, A Socia-Intellectual History of the Isnâ’Ashari Shi’is in India, vol. I., Australia 1986. Sachedina, Abdulaziz Abdulhussein, Islamic Messianism: The Idea of Mahdi in Twelver Shí'ism, Albany: State University of New York, 198. Shaban, Islamic History, Cambridge 1976. Taberî, Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö.310/922), Tarihu’l-Umem ve’l-Mulûk , thk. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Dârü’l-Mearîf, Kahire ts. Uyar, Gülgûn, Ehl-i Beyt: İslâm Tarihinde Ali-Fatıma Evlâdı, İstanbul 2004. Ümit, Mehmet, Zeydiyye-Mu’tezile Etkileşimi ve Kâsım er-Ressî, Basılmamış Doktora Tezi, AÜSBE, Ankara 2003. Vedat el-Kadı, “The Development of the Term Ghulat in Muslim Literature with Special Reference to the Kaysaniyya”, Akten das for Arabistik und Islamwissenschaft, Göttingen, August 1974. Watt, Montgomery, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E. Ruhi Fığlalı, Birleşik Yayıncılık, İstanbul. Yakubî, Ahmed b. Ebi Yakub b. Ca’fer b. Veheb el-Yakubî (ö.292/905), Tarihu’l-Yakubî, Dâru Sadır, Beyrut 1992/1412. Zaman, Muhammad Qasım, “The Nature of Muhammed al-Nafs al-zakiyya’s Mahdiship: A Study of Some Reports in Isbahanis Maqatil” Hamdard Islamicus, vol. XII, No:1, 1990 Pakistan. 341 |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-6 Anlaşıldığı gibi siyasal çekişmeler içerisinde kabilecilikte bir taraf edilmiştir. Arap dönem geleneklerinde bir geçişin diğer ismi Abbasiler olmuştur. Ali oğulları(haşimiler)amcaoğulları Abbasiler(haşimiler)Şiası siyasal anlayış içerisinde taraflığını iktidar için kullanıp planlı bir şekilde ilerletmişlerdir. Ne Hz. Ali nede oğulları siyaset ve Arap oluşum kültür sosyolojisini takip edemediğinden istenilen ölçülerin yakalanması Ali ve oğulları tarafından imkânsızlaşmış tekrar gelişim sürecinde İslam kuram ve kuralları yeni bir boyut ve taraf kazanmıştır. Abbasi oğlu gelişmeleri Şii oluşumu acısından büyük bir öneme sahip olduğunu görmekteyiz.3.Halife Osman’ın adaletsizliğini getirdiği karmaşa ve akrabası muaviyeden sonraki olaylar tetiklemesi Abbasilerin kurulması olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Lakin Şia oluşum kaynaklarının destekçileri genel manada İran sınırları içerisinde olduğunu şimdiden söyleyelim ki gelecekte bu kaynakları ver dikçe sizlere fikir sahibi edinmiş olalım. Dönem devletlerinin iktidar ve halk yapısı içerisinde hazırladığı zemin ve kaleme aldırdığı fikirler özellikle Olcaytu ile bührevioğullarının benimsettikleri(karmati-kessaniye-sebebiyye-hurremiyye,azrak,mütelize vs.) bir yapıyla ona özgün bir hal kazandıran şii-leşen safavi devletinin ele aldırdıkları mevzular kaynaklar arasında çelişkilerde ister istemez getirmektedir. Bir anekdot olması kaydı ile aşağıdaki notuda sunayım. Not: Aşırı haricilerin şefi olup 683 de öldürülen ve Azrakcılar adındaki bir fıkranın kurucusu, Nafi Bin el- Azrak, Düşman çocuk ve kadınlarında öldürülmesini savunur ki, bu, hz.Muhammedin şiddetle ret ettiği bir günahtır. Muaviyenin oğlu Abdullah Tanrısal ruhun geçiş(intikal)suretiyle kendilerine sokulduğunu, bu itibarla nefsinde hem Tanrılığı, hemde Peygamberin elçiliğini toplamış olduğunu iddia etmek suretiyle ilk çağ hükümdarlarının kendilerini Tanrılaştıran büyüklük duygularını yaşamaya çalışmıştır. Hurremciler Ruh göçünü kabul etmiş VAHİY kesilmeyeceğine bu yüzdende daima peygamberlerin geleceğine hangi dine mensup olunursa olsunsun, mükafat umut cezadan korkanların gerçeklik yolunda olduklarına inanırlar. Hatta kendi inançlarını paylaşmayanları aşağı görmeyen bir hoş görüye de sahiptirler. Onlara göre, içki haram olmadığı gibi kimseye zararı dokunmayan fuhuşta haram değildir. Burada Zerdüşt manisizm izleri görünmektedir. Genel manada Şiilerin kaynaklarında bunlara rastlasak ta son dönem şii kaynakları bunlara karşıdır. Hatta Sünni kaynakları incelediklerinde delil getirdikleri kaynakların içini kendileri de savunmuş oldukları gerçekle karşılaşır oldukları gerçeğiyle bu gün inançlarını sürdürmektedirler. (HUART ‘ın yayımlamış olduğu LİVR E DE LA CREATİON,1900 )Bir kısım insan bilgi ve felsefesinin yetişmesinden yani akıl ile imanın çatışmasından, bir kısım da eski inançlara bağlı olan toplumların Müslümanlık karşısındaki tepkilerinden türemiş olan tüm bu mezheplerin özellikle ibahiyye adı verilen zümresinde bilgicilik (GNOSTİSİSME) ile maniheizm derin etkileri vardır. Şehristani , Milal ve Nihal adlı eserlerinde sayıları pek çok olan çağımızda da mensupları Hakkında bize daha çok bilgi vermektedir. Fatimiler halifelerinden Hakim bin Emrillah ve onun veziri Hamza bin Ali peygamberlik iddasında bulunmuş Hamza bin Ali Tanrının birlik sırlarının kurbanları eserinde Hakimin yedi ulu imama hulul ederek insan kılığına girdiği son kez de Hakim bin Emirillah olarak görünümde olgunu Hamza ise Nebi veya (imam)olarak göründüğünden kendi eserinde bahsetmektedir. |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-7 Özet olarak denilebilinir ki Ali taraftarlığı belirli bir ölçüde siyasi manada bir taraftarlık olmaktan öteye geçememiştir. Fakat 3 halife Osman devrinde(644-656)özellikle hilafetinin ikinci yarısında bu durum değişmiş halifenin yaşlılığı icraatlarında ki zaaflar ÜMEYYE ailesine mensubiyeti dolayısıyla Valilik ve memuriyetlere yakınlarının tayin etmesi. Onların murakabe edememesi yakınlarının yaptıklarını hangi ölçüde olursa olsun çoğunu hoş karşılaması çoğu halkın tepkisini çeken olaylara göz yumması, bu akrabalarına devlet malından çok ihsanlarda bulunması ölçüyü kaçırması. Ümeyye ailesinin ve Arap Emevi anlayışının yönettiği halkları küçük görmesi onları aşağılaması gibi nedenler bugün Ali taraftarlığı olarak bilinen Şia eksenli oluşumun neden olmakla birlikte bunun gelişimine de zemin hazırlamıştır. Şianın ilk mezhepleşme hareketin biri 8 asır başlarında Zeydiyye ile başladığını tarih bize göstermektedir. Zeyd bin Ali Medine’de yetişmiş ama Küfeninde nabzını tutmuş oralara kadar çeşitli beldelerde nabız oklayarak alt çalışmalarda bulunmuştur. Küfede ehl-i beyt hakkının alındığı iddiasıyla ve halkın getirildiği durumdan çıkış adına beyat etdiğinde 15.bin çıvarında beyat alındığını yine bize kaynaklar söylemektedir. Hatta bu durumdan Küfe valisi Yusuf bin Ömer es-Sekafi bilgisi olmuş lakin Zeyd-i ele geçirememiştir. Şia özellikle Ali ve evlatlarının imamet konusu düşünce sistemlerinin merkezi teşkil eden bu konu bir birine yakın görüşlere sahip olmalarına rağmen aralarında ihtilaflar anlayış ve yorum farkları bulunan zümreler ihtiva eder. Ali oğullarının imamet konusu zaman içinde dini bir mahiyet kazanarak varlığını sürdürmüştür. Halife Osman dan Sıffın savaşına oradan Muaviye ve Hasanın iktidar mücadelesine ve en sonuçsal mücadelede Yezit ile Hüseyinin iktidar mücadelesinde kerbela da gözükmese siyasi anlayışa yorumlamalar ve katmalarla dinsel sınıf anlayış kazandırılarak kutsanmaları anlatılarak gerekli yapılar hazırlanmış olduğunu görmekteyiz. Alevi-Kızılbaş inancı için Şii-Sünni anlayışları bu gün bir tutmakla birlikte evrensel anlayışı inanan Anadolu Kızılbaş-Alevi inancı kendi ezilmişliğini haklarının yenilmesini Ali ve Hüseyin gözüyle anlatmaya 13.yy sonlarında tanımış algılamıştır. Siyasi manada mezhepleşme hareketi kısa zamanda itikat ve Fıkhi alanlarda intikal ederek din ve dini inançlara bakışıda değişikliklere itmiştir. Şii anlayışı gelişiminde rolu olan şahsiyetler. 1-Küleyni,Ebu Cafer Muhammed b.Yakub 2-İbn Babeveyh el-Kummi,Şeyh Saduk 4-Şeyh Müfid ,Ebu Abdullah Muhammed el-Ukberi 5-Ebu Cfer Muhammed b.Hasan et-Tusi,Şeyh’t-taife 6-Taberesi,Eminüddin Ebu Ali el-Fadl 7-Humeyni,Ruhullah Musevi Şii kaynaklar 1-Kitap(kuranı kerim) 2-Sünnet Bu kaynaklarda şöyle sıralayalım. a-El-Kafi ilimd-din(el-Kafi) b-Men la yahduruhul- fakih c-Tenzibul- ahkam d-El-İstibsar e-El-Vafi f-Vesailü’ş-Şia g-Biharu’l-Envar ı-Müstedrekü’l-Vesail Yukarıdaki kaynakları bir bir, inceleyeceğiz. Anadolu Aleviliğini asimle eden ve değiştiren anlayışı göreceğiz. Kuran merkezli Şii(Şia)ile mantık akıl ve tevil(batın-i) manadaki şia anlayışı bu kitaplarda olmasının nedenlerini, çelişkilerini birkaç örnekler vererek tekrardan kaleme alacağız. İman(dogma)ederek bazı konuları eleştirmeye kendisinin değiştiğine ya da arada kaldığına inananlara yardımcı olur düşüncesindeyim. Tabiki Arap anlayışı acısından hakları yenen varmıdır? İnanç konusunda nasıl bakılmalıdır? Arap yarım adasındaki İslam kuram-ı konusunda bizde objektif olamıyoruz? Bu objektif Anlayışı Anadolu Aleviliğe oturmuş? Yada sübjektif olarak oturmasının nedenleri nelerdir sorusunu sorarak kaçımız gözlerimizi açıyoruz? Şii-ler bu gün kü KIZILBAŞ-ALEVİLİĞİNİ ne kadar temsil ediyorlar? Yada temsil ediyorlar mı? Etmiyorlarsa onların kaynakları kendilerini ne kadar tarif ediyor? Bu sualleri szide mantık yürüterek yaşadığınız inancı asimle edildiğini görerek elinizden nasıl alındığını değiştiğini bilip sualler edebilirsiniz.Dönülmesi zor acı ve inançla bizleri saran gereksiz sarmaşıklardan kurtulmamız kendi inancımızı yaşamamız gereğini etkileşmelerin işimize gelen evrensel boyutlarını almaya devam etme gereğini zaten inancımızın aslı bize söylemektedir.Bun düşünmenizi salık veririm. |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-8 1-El-Kafi fi ilmi’d-din(el-kafi); Şiilerin(şia) her biri aslı diye isimlendirilen sayıları 400’e varan kısa hadis derlemelerinden Küleyni’nin(ö.329/941) usul ve Füru konularında derlediği .İslam Peygamberi ve kendi inancına göre imamlardan gelen 16.000’e kadar haber yahut hadisin ihtiva eden ve şii-lerce en çok itibar edilen hadis külliyatıdır.Eser bazı rivayetlere göre gaip imama gösterilmiş .o da”şiamıza kafidir”denildiğinden el-kafi ismini almıştır. Yazar: Küleyni,Ebu Ca’fer Muhammed b.Ya’kup(öl.941) Şiilerin dört asıl kabul ettiği hadis kitaplarından ilki olan “el-kafi’nin”müelifi olan küleyni 879 yıllarında Rey’le Kum arasındaki Küleyni köyünde doğduğu söylenmektedir. Babası Ya’kup b.İsak,Rey’in önde gelen alimlerdendir.Babasının ve atalarını da incelemelerinizde Zerdüşt- Hint dinlerinin etkisini görülme olasılığı yazdığı ve yetiştiği ortam ve eğitiminin verilerinden görürsünüz.İlk öğrenimini babasından alan küleyni “RİVAYETLERİNİ”(SÖYLENTİLER GERÇEK OLMA OLASILIĞI KANITLAMAYAN)kendisine ulaştıran Ravilerin Kum alimleri olduğu dikkate alındığında büyük ihtimalle uzunca bir süre Kum’da öğrenim görmüş olduğu görülmektedir. Zaten daha önceleri araştırmamızın ön sayfalarında şii-ravilerin özelliklerinden ve dayanaklarından metotlarından bahis etmiştik. Dayısı başta olmak üzere Rey’in önde gelen alimlerinden faydalanılarak çok irtibar ettiği Nişabur’un büyük alimi Fazl bin Şazan’ın görüş ve rivayetlerini dinledi. Toplam sayısı 36 ulaşan hocaları arasında Ebu Ali Ahmed b.idris Ahmet el el-Eş’ari el-kummi,Ebu Cafer Ahmed b.Muhammed b.İsa el-eşari el-kummi,Sa’d b.Abdullah b.Ebu Halef el-Eşari el-kummi ve Ali b.Hüseyin es-Sa’dabadi gibi hadisçiler bulunduğunu hatırlatalım ki.Bu Hadisçileri siyasi inançsal tavırları anlayışları yorumlarını incelemenizi salık veririm. Bilgisini tamamlamak amacıyla 9-yy.ortalarında Bağdat’a gelerek “Derbü’s-Silsile’ye “yerleşti. İlim meclislerinde bir çok kişinin uğrak yeri olan Abbasi Halifesi Muktedir Billah devrinde bu yerlerde şii-lerin “gaip” “dogma”gelişimi için bilgi ihtiva etti.Burada çok şii-alimler ile görüştü.Dönemin bührevioğulların etkisi olmasıda incelenmesi gereken bir mevzudur. Çünkü Sasani hükümdarı Berham gur’un torunlarından olduğu rivayet edilen Büveyyh.b.Fena Hüsrev’den alan büyreviler(deylemliler)Mecusidir bunlar 9.yy başlarında güçlenip bağdta kadar hakim olmuşlardır.Bu güçlenme sırasında gerek siyasi gerek iktisadi alanların etkileşmesyle birlikte Taberistanlı Zeydi imamlardan Hasan el-UTRUŞ’un gayretleriyle Müslümanlaşma-şii leşmeyi kabul görmüşlerdir. Yalnız Şiileşme daha çok bu günkü bilinen ve Şiilerinde kabul görmediği Gulat(aşırı)Şiilikten bir tavırları görünmektedir. Hatta hulul tenasüh gibi düşünceleride Anadolu Aleviliğinin geldiği nokta acısından bir kenara şimdilik koyalım. Küçük gaybet devresinde yaşayan KÜLEYNİ imamlardan gelen haberlerin şia doktrin ve uygulamasında yegane kaynak olarak kabul edilmesi şii- bünyesinde kelam,fıkıh ve akla dayanan ilimlere karşı bir muhalefet düşüncesi geliştirmiştir.ALİ ŞİASINA MUHALİF OLMAYA,MÜTELİZEYE(AKILÇILIK) VE İSMAİLLİ DÜŞÜNCESİNE EN BÜYÜK DARBEYİ BÖYLELİKLE VURMUŞTUR. Ulamanın bu tavrı diğer bazı sebepler yanında gaip imamın gaybetinin uzun sürmeyeceğini yakında döneceğini toplumun yüz yüze geldiği proplemleri çözeceği düşüncesine dayanır.”Ahbari Selefi “bir metot takip eden Küleyni maşta Cafer es-Sadık olmak üzere imamlardan nakil edilen “RİVAYETLERİ” toplamış ve büyük bir hadis mecmuası meydana getirmiştir.Kuleyni her nevi içtihat,istidbal ve akla dayalı düşünceye karşı çıkan Kum ekolü mensuplarının destekleyerek Şii kelamındaki akli gelişimlere ve” Mu’tezile’nin” metotlarının kabulune yönelen mezhepler yanında savunmak için bile olsa akli tartışma ve açıklamalara taraftar olmamıştır. Tarih ve şii-sünni İslam tarihi bizzat buna örnekleri ile doludur. Akılcılığı benimsememiştir. Yani Gazaliçilik gibi eşar-içilik gibi tavırla savunma yapmıştır. Bundan Dolayıdır ki akılcılığı benimseyen zümrelerden olan Nevbahtilere karşı şiddetle muhalefet etmiştir. Küleyninin mantıksızlığını nedenleri dogma öğrenimi olmakla birlikte ele aldığı konuların MANTIK VE AKIL çerçevesinde olmaması “gaip “olmasa ki kuran bunları naletler olduğunuda İslam belgeleri tevhit savunucuları ve İmam bakı ve imam Caferin okullarından mezun olanlarla kendilerinin kaynaklarında mevcut olduğunu bilmekteyiz.. Hatta İmam-caferin yazdığı el-Tevhittede kuleyni gibilerinden uzak durulması gereğini anlatan yazılarını siz değerli okuyuculara sunalım. Küleyni hayatını” Gaip imamlar gelecek “savıyla bu imamlardan sözde rivayetleri getirenlerin söylencelerini toplamakla kaydetmekle korumak kollamakla geçirmiş diyebiliriz. Onun teolojik görüşlerini eserlerine kaydettiği haberlerden anlamak mümkün görünsede bir birlerinin “zıt “olan nakilleri dikkate alındığında bunun son derece zor olduğu ortaya çıkar.Eserin Fürü bölümünü fıkıh bablarınna göre düzenlemiş olmakla birlikte Küleyni akli esaslara dayanan Fıkıh usulüne karşı da muhalefetini yaşamı boyunca sürdürmüştür. Unutulmayacak bir konu aklınızda kalsın; Sünni hadisçi Buhari’nin hizmeti ve katkısı Sünniliğe neyse,Küleyni’ninde şii-lere hadis rivayetine katkısı o ölçüdedir. Günümüze ulaşan el-kafi fi ilmi’d-din yirmi veya otuz yılda tamamlanmış 16.199 hadis bulunmaktadır. Kaynaklar:Şiilik ve kolları kitabı.Prof.Dr.M.ÖZ.-299 .300-301, Prof dr.H.Onat, Emevîler Devri Şiî Hareketleri ktp.,İslamda bilimin yükselişi ve çöküşü kitabı C.özakıncılar kitabın bazı sayfaları,İslamın batın-i çehresi kitabı.DoçDr.M.GÜL,KızILBAŞ Türkler kitabı.H.ÇETİNKAYA,mütelize akımı hakkında tezler,dersim Trh.Ali Kaya NOT: Kısaca Tanıtımlar bitirdikten sonra Çeşitli örneklerle eserler ve kuran metodu ile siyasi iktidar ve Mezopotamya dinleri arasındaki kalışla ilgili olarak Şİİ lerin sundukları kaynakları imamların yazdığı eserlerle birlikte mukayese yaparak metodolojisi ile örnek vermeye çalışacağım. Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (11-19-2011 Saat 15:25 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to HURUFİCAN-ERZİNCAN For This Useful Post: | Baba İlyas (11-19-2011) |
|
|
#9 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şİİ VE KAYNAKLARININ ASİMLE ETTİĞİ İNANCIMIZ-9 Bu konuya giriş şöyle başlamayı uygun buldunm..... …Tam adı Bihârü'l-envân'l-cûmica li-düreri ahbûri'l - e 'immeü'l- ethârır. Müellif bu eserden önce Emînüddin et-Tabersî'nin el-İhticâc'ı Şeyh Sadûk diye bilinen İbn Bâbeveyh el-Kummî'nin el - Emâiî, el - Hişâl, cüyûnü'l - ahbâr, cîelü'ş-şerâic, Meâni'l-ahbâr ve et-Tevhîd'i, Himyerî'nin Kurbü'l-isnâd'ı, Ebû Ca'fer et-Tûsfnin Mecâlis'] ve Ali b. İbrahim el-Kummî'nin Tefeir'indeki konuları esas alarak Fihrisü muşanne-fâü'l-oşhâb adlı bir fihrist hazırladı. Daha sonra İmâmiyye'nin eserlerindeki bütün rivayetleri içine alacak bir kitap hazırlamaya koyuldu. Bu işi gerçekleştirmek için Ni'metullah Cezâirî ve Abdullah b. îsâ Efendi gibi bazı öğrencilerinden faydalandı. Nâdir buiunan eserleri temin etmekte Safevî hükümdarlarından Şah Süleyman ve Şah Sultan Hüseyin'den malî destek ve yakın ilgi gördü. Meclisî Bihârü'l-envâr'ı yirmi beş cilt olarak tasarladiysa da eser daha sonra yirmi altı cilde çıktı. Ancak müellif eserini tamamlayamadan vefat etti; XVI, XVII. XIX-XX1, XX1IÎ-XXV. ciltler müsvedde halinde kaldı. Bu ciltleri öğrencisi Abdullah Efendi temize çekti, fakat orijinal nüshaları diğer âlimiere vermek istemedi. Abdullah Efendi'nin ölümünden sonra Nasrullah b. Hüseyin el-Hâirî temize çekilmiş olan nüshaları istinsah etti. Bununla birlikte eser uzun zaman âlimler arasında istenen ölçüde tanınmadı. Nitekim Şîa'nın önde gelen âlimlerinden Yûsuf Bahrânî Bihâr'm son on cildini ancak üç defa görebildiğini, Mu-hammed Bakır Hansârî sadece altı cildini gördüğünü, Kentürî ise XIV. cilt ile XIX. cildin ilk yarısını göremediğini belirtmiştir. Buna karşılık müellifin hayatında tamamlanan ilk ciltler daha çok tanınmış, hayranları ve talebeleri tarafından birçok defa istinsah edilerek yayılma imkânı bulmuş, ayrıca eser üzerinde bazı ilâve veya kısatma çalışmaları da yapılmıştır. Meclisî'nin çağdaşı Muhammed b, Hasan Hürel-Âmilî, 1096 (1685) yılında tamamladığı îşbâtü'l-hüdât adlı eserinde Bihârü'l-envâr'm XIII. cildinden iktibaslar yapmış, ertesi yıl tamamladığı Emelü'l-âmü'de de (Necef 1385/1965) Meclisî'nin ilk projesine göre Bihâr'm yirmi beş cilt tutacağını belirtmiştir (II, 248). Meclisî Bihârü'l-envâr'm mukaddimesinde, küçüklüğünden beri ilme büyük bir ilgi duyduğunu, uzun çalışma ve araştırmalardan sonra gerçek bilginin Allah'ın kitabında ve O'nun vahyinin açıklayıcıları olan imamların haberlerinde bulunduğu sonucuna vardığını, yaşadığı devirdeki birçok kimsenin aksine bütün çabalarını hakikatlerin temeli olan bu haberlerin araştırılmasına yönelttiğini belirtir. Çeşitli sebeplerden dolayı sonraki âlimlerin bilinen bazı eserlerin Ötesine geçemediklerini ve eskiden yazılan kaynakların çoğunu tanımadıklarını ifade ettikten sonra arkadaşlarının da yardımıyla bilinmeyen kaynaklara ulaşmaya ve onlardaki bilgileri bir düzen içinde sunmaya çalıştığını kaydeder. Böylece eserini, çeşitli konulardaki dağınık rivayetlerin bir araya toplanmasını ve herkesin bunları kolayca bularak faydalanmasını düşüncesiyle yazdığını anlatır. Meclisî eserinde işlediği konulara genellikle ilgili âyetleri zikrederek başlar. Gerekli gördüğü yerlerde bazı müfessir-lerin görüşlerini naklettikten sonra konuya dair bütün rivayetleri kaydeder. Eğer haberin tamamı bir başka yerde geçiyorsa bunu kısaca belirterek asıl yerine işarette bulunur. Bihârü'l-envâr, Küleynî, İbn Bâbeveyh el-Kummî, Ebû Ca'fer et-Tûsî, İbn Şeh-râşûb. Emînüddin et-Tabersî, Muhammed b. Mekkî, Şerif er-Radî ve Şerîf el-Murtazâ, Ali b. Müsâ b. Tâvüs el-Hase-nî, İbnü'l-Mutahhar el-Hillî, Muhammed b. Ali el-Kerâcikî gibi tanınmış âlimler başta olmak üzere çok sayıda Şiî müellifin 400 civarındaki eserinden istifade edilerek hazırlanmıştır. Meclisî bunlardan başka Şiî olmayan müelliflerden Cev-herî, Fîrûzâbâdî, Mutarrizî, Râgıb el-İs-fahânî, İbn Fâris, İbn Düreyd ve Zemah-şerî gibi âlimlerin lügat ve belagatla il¬gili kırka yakın eserini, Şiî nakillerin doğruluğunu ispat için de Kütüb-i Sitte'-den başka Ahmed b. Hanbel'in el-Müs-ned'u Ebû Ca'fer et-Taberî, İbn Kutey-be ve İzzeddin İbnü'I-Esîr gibi yazarların tarihleri, Fahreddin er-Râzî'nin Me-iâtîhu'I-ğayb'ı, Zemahşerî, Beyzâvî ve Süyûtfnin tefsirleri, Seyyid Şerif el-Cür-cânfnin Şerhu'l-Mevâkıf ve Teftâzânf-nin Şerhu'l-Makâşıd'mm da dahil olduğu elliden fazla kaynağı kullanmıştır [Bi hârü'l-enuâr, I, 6-26]. Meclisî ayrıca eserlerin müelliflerine nisbetini, istinsah tarihlerini, nüsha üzerinde tashih kaydı bulunup bulunmadığını araştırmış ve kaynak tenkidi konusunda önemli değerlendirmeler de yapmıştır (a.e., I, 26-46). Kullandığı eserler için düzenlediği işaret ve rumuzları da açıklayan müellif, hadislerin senedlerini mürsel olmayacak derecede kısalttığını belirtir; ayrıca râvilerin isim, lakap ve künyeleriyle ilgili kısaltmaları vererek (I, 46-62) eserin ana bölümlerine geçer. Yirmi altı ciltten oluşan Bihârü'l-en-vdr'ın her cildinde farklı konular işlenir. I. cilt akıl, cehalet, ilmin ve âlimlerin faziletleri, haberlerin hüccet olması, haberlerden hüküm çıkarılması ve kıyasın iptali gibi konulardan ibaret olan kırk bab-dan oluşur. I. cilt [I. ciltle birlikte 1248'-de f 1832) Hindistan'da ve 1301 'de (1884) Tebriz'de basılmıştır. İlk Farsça tercümesinin Hint hükümdarlarından Ebü'l-Feth Muhammed Şah el-Hindî'nin oğlu Şehzade Muhammed Bülend Ahter için yapıldığı sanılmaktadır. Bu cildin cAy-nü'l-yakm adıyla Farsça başka bir tercümesi de yapılmıştır. II. ciltte tevhid ve esmâ-i hüsnâ konulan, Ca'fer es-Sâdık'a nisbet edilen Tevhîdü ' - mufaddaVm birinci kısmı, er-Risâletü'1-İhlîlîciyye ile şerhi ve bazı hutbeleriyle açıklamaları bulunmaktadır. Otuz bir babdan meydana gelen bu cilt Câmiu'l-ma'â-riî adıyla Farsça'ya çevrilmiştir. Elli dokuz babdan oluşan III. ciltte adi, meşî-et, irade, kudret kaza, hidayet, idlâi. imtihan, mîsâk, tövbe, ölüm, berzah âlemi, kıyamet, şefaat, vesîle, cennet ve cehennem gibi kelâmî konulara yer verilir. IV. ciltte imamların masum oluşuna dair münazaralar ele alınır. Şeyh Müfîd ve Şerîf el-Murtazâ gibi âlimlerin münazaralarını da kapsayan ve seksen üç babdan meydana gelen bu cilt Tebriz'de basılmıştır. V. cilt seksen üç babdan oluşur ve Hz. Âdem'den Hz. Muham-med'e kadar gelip geçen peygamberlerin tarihini, peygamberlerin masum oluşlarını ve bu hususlarda yapılan çeşitli itirazlarla bunlara verilen cevapları ihtiva eder. VI. cilt yetmiş iki babdır. Bunlarda Hz. Peygamber'in hayatı, soyu, mucizeleri ve savaşlarından, Ashâ-bü'l-fil'den, Zemzem Kuyusu'nun kazıl-masından, i'câzü'l-Kur'ân konularından, ayrıca Selmân-ı Fârisî, Ebü Zer el-Gıfâ-rî, Mikdâd b. Esved ve Ammâr b. Yâsir gibi sahâbîlerden bahsedilir. Bu cilt 1323 (1906) yılında Tahran'da müstakil olarak basılmıştır. 150 babdan oluşan VII. ciltte imamet, şartlan, imamların ortak Özellikleri, ilim ve fazileti eriyle zürriyet-lerinin üstünlükleri gibi konular Şeyh Müfîd, Şerîf el-Murtazâ ve Tabersî'nin ilgili eserlerinden derlenmiştir. Müstakil olarak 1294'te (1877) Tebriz'de ba¬sılan eseri. Meclisî'nin kardeşi Âgâ Radî ihtisar etmiştir. Bu cildin. Âgâ Necefî el-İsfahânî'ye ait Cami cu'l-envâr adını taşıyan bir başka ihtisarı da vardır. VII!. cilt altmış iki babdır. Bunlarda Hz. Pey-gamber'den sonraki fitneler, halifelerin şîreti, fetihler. Cemel, Sıffîn ve Nehre-van savaşları, Muâviye b. Ebû Süfyân'ın Şam'daki durumu, Hz. Ali'nin bazı özellikleri ve kendisine nisbet edilen şiir ve eserlerle ilgili bilgiler yer alır. 1275 (1858-59) yılında Tebriz'de basılan ve Âgâ Radî tarafından Farsça'ya çevrilen bu cildin Mecâri'l-enhâr adlı bir başka Farsça tercümesi de vardır. 128 babdan oluşan IX. ciltte Hz. Aii'nin hayatına, baba¬sına, yakın çevresine, on iki imamın imameti konusunda ileri sürülen naslara dair bilgilere yer verilir. Bu cilt 1297'de (1880) Tebriz'de basılmış ve Âgâ Radî tarafından Farsça'ya tercüme edilmiştir. X. cilt elli babdan meydana gelir. Bu bablarda Hz. Fâtima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hayatları, faziletleri, menkıbeleri, çektikleri sıkıntılar ve Muhtar es-Sekafî'nİn faaliyetleri anlatılır. Tebriz'de ve daha başka yerlerde basılan eser, Mîr Muhammed Abbas ve Mirza Mu-hammed Ali el-Mâzenderânî tarafından Farsça'ya çevrilmiştir. Muhammed Hasan b, Abdullah el-Heşterûdî'nin Mi-hanü'l-ebrâr adlı Farsça tercümesi ise 1295'te (1878) Tahran'da neşredilmiştir (Âgâ Büzürg-i Tahrânî, XX, 16). X. cilt Urduca'ya da çevrilerek üç cilt halinde yayımlanmıştır. Yirmi altı babdan ibaret olan XI. ciltte Hz. Hüseyin'den sonraki imamların hayatına, fazilet ve kerametlerine, mensuplarına ve nesillerinden gelen kimselerin biyografilerine dair bilgiler yer alır. XII. ciltte, son imam Muhammed el-Mehdî el-Muntazar'dan önceki imamlardan Ali er-Rızâ, Muhammed et-Takî, Ali en-Nakı, Hasan el-Askeri ve bazı mensupları ile ilgili rivayetler nakledilerek otuz dokuz babda incelenir. XIII. cilt genel olarak mehdîye ayrılmış ve bu sebeple Kitâbü'l - Gaybe diye adlandırılmıştır. Mehdînin doğumu, imameti, bununla ilgili naslar. gaybetinin sebebi, zuhurunun alâmetleri, çocukları, ric'ati ve mensuplarının hal tercümeleri otuz dört babda ele alınır. Bu ciidin pek çok baskısı yapılmıştır. Üç ayrı Farsça tercümesinden biri adı bilinmeyen Hindistanlı bir âlime, ikincisi Mirza Ali Ekber el-Urûmf'ye, üçüncüsü de Hasan b. Muhammed Velî el-Urûmî'ye aittir. Son tercüme 1329'da (1911) Tahran'da basılmıştır. 210 babdan oluşan XIV. ciltte âlemin hudûsü, melek, cin, insan, hayvan, zaman, mekân, av, zebîha, yiyecek ve içecekler, Hz. Peygamberin sağlıkla il¬gili hadisleri (tıbb-ı nebevî) ve İmam Ali er-Rızâ'nın Tıbbü'r-Rızâ {er-Risâletü'z-zehebiyye ft uşûli't-t.ıb) adlı eseri ele alı¬nır. Bu cilt Âgâ Necefî el-İsfahânî tarafından Farsça'ya tercüme edilmiştir. XV. ciltte iman ve küfür konulan, müminlerin sıfatları ve faziletleri, Şia'nın üstünlükleri, güzel ahlâk, kötü ahlâk ve insanın helakine sebep olan fenalıklar babda incelenir. XVI. cilt iki bölümden oluşur. Müellifin Küâbü'l-cİşre adıyla müstakil bir eser olarak XV. ciltten ayırdığı birinci bölüm ana-baba, yakınlar ve kardeşler arasındaki muaşeretten bahseden 108 babı ihtiva eder. 131 babdan meydana gelen ikinci bölümde âdâb, sünen, emirler, yasaklar, büyük günah, mâ-siyet, elbise, süs, uyku ve benzeri konular yer alır. XVII. ciltte mevâiz, Kur'ân-ı Kerim, hadîs-i kudsî, Hz. Peygamber'in ve masum imamların hikmetleri yetmiş üç babda işlenir. Bu cilt Allâme en-Nû-rfnin yazdığı Mecoiimü'l-Ciberadl[ müs-tedrekiyle birlikte 1297 (1880) yılında Tebriz'de yayımlanmıştır. Temizlik ve namaza dair konulardan oluşan XVIII. cilt 221 babdır. Bu cilt, Şâzân b. Cebrail'in îzâhatü'l-'ilîe adlı risalesini de ihtiva eder. XIX. cilt 261 babdan ibaret olup Kur'ân-ı Kerîm, özellikleri, ihtilâf ve tenakuzdan beri" oluşu, i'câz vecihleri, sûrelerin faziletleri, Hz. Ali'den gelen et-Teisîrü'n-Nu'mânî, zikir, çeşitleri, duanın âdabı, şartları, çeşitli hastalıklarda ve münâcâtlarda okunacak dualara dairdir. Zekât, sadaka, humus, oruç, iti-kâf konularına, ayrıca ramazan ve diğer aylarla ilgili dualara yer verilen XX. cilt 122 babdan oluşur. Seksen dört baba ayrılan XXI. ciltte hac, umre, cihad, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker gibi konular işlenir. XXII. cilt, on iki imam ve diğer Şiî şahsiyetlerin kabirlerinin veya şehid edildikleri yerlerin ziyaret âdabı ve bunları ziyaret etmenin sevabı konularına dair olup altmış dört babdir. Bu cilt 1301'de (1884) Tebriz'de basılmıştır. 130 babdan ibaret olan XXIII. cilt akidlerle ilgilidir. XXIV. cilt kırk sekiz baba ayrılır ve şerT hükümleri, bilhassa diyet bahsini işler. Müellif hattıyla yazılmış asıl nüshası, Mirza Fazlullah b. Şeyhülislâm ez-Zencânfnin kütüphanesin¬de bulunmaktadır. XXV. cilt seçkin Şiî âlim ve müelliflerinin icazetlerini ihtiva eder (eserin çeşitli ciltlerinin baskılan ve tercümeleri hakkında daha geniş bilgi için bk.Agâ Büzürg-i Tahrânî, III, 16-17).Bihârül-envâr, 1000 yıllık Şîa rivayetlerinin hemen hepsini toplama gayretiyle yazıldığı için sahih haberler ya-nında bazı uydurma rivayetleri de ihtiva etmektedir. Mûsâ el-Mûsevfnin de belirttiği gibi eser özellikle Şîa'ya ait zengin bir kültür hazinesi olmasına rağmen, hem Şîa'ya hem de İslâm ümmetinin birliğine büyük zararı dokunan asılsız birtakım bilgilerle de doludur. Şîa imamlarına nisbet edilen ve onları insan üstü niteliklere bürüyen kerametlere ilişkin rivayetler bu türdendir. Ayrıca ilk üç halifeyi kötüleyen ve ümmetin çoğunluğunu rencide eden sözlere yer vermesi de onun zararlı yönlerinden biri olarak kaydedilir (Âgâ Büzürg-i Tahrânî, IH, 26; Mu¬sa el-Mûsevî, s. 86-89). Bununla birlikte eser Şîa kültürünü öğrenmek isteyenle¬rin vazgeçemeyeceği bir kaynaktır. Nitekim Mecüsî'den sonra pek çok Şiî âlim, eserlerine aldıkları haberlerin asıllarına ulaşmakta güçlük çektikleri için Bihârül -envâr''dan nakillerde bulunmuş¬lardır. Bihârü'l-envâr ciltlerinin XIII. (XIX.) yüzyıl başlarından itibaren yapılan münferit baskılarından sonra bütün ciltle¬ri ihtiva eden İlk taş baskısı Tahran ve Tebriz'de 1303-1315 (1885-1897) yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Mirza Muhammed Halîl tarafından hazırlanan bu baskının bütün masrafları o devrin İki zengin taciri tarafından karşılanmış ve eserin nüshaları Şiî âlimlere ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Bihârü'l-envâr konusunda yapılan önemli çalışmalardan biri, Abbas b. Muhammed Rızâ el-Kum-mî'nin düzenlediği, Bihârü'l-envâr'öa bulunmayan rivayetleri de ihtiva eden Sefînetü i-Bihâr adlı indekstir. Ali b. İsmail eş-Şahrûdî ise bu indeks üzerine yazdığı bir müstedrekle onun eksik taraflarını tamamlamaya çalışmıştır. Bihârü'l-envâr'm ikinci baskısı (eski baskıda V11I. cilde tekabül eden 29-34. ciltlen hariç) 110 cilt olarak 1376-1394 (1956-1974} yılları arasında Tahran'da yapılmış, bu baskı bazı tertip değişiklikleriyle Beyrut'ta tekrarlanmıştır (1403/1983). BİBLİYOGRAFYA: Meclisî, Bihârü'l-enuâr, Beyrut 1403/1983, I, XXVIII, XXXV-CX; Mirza Abdullah Efendi el-İsfahânî, Riyââü'l-'ulemâ' ue hıyâzü'l-fuzalâ3 (nşr. Ahmed el-Hüseyn!), Kum 1401, V, 39; İ'câz Hüseyin Kontûrî. Keşfü'l-hucub, Kaiküta 1330/1912, s. 76-81; tiânsâri Rauzâtul-cen-nât, Kum 1390-92/1970-72, li, 79-84; Hacı Mirza Nûrî Tabersî, el-Feyzü'i-kudsT {Bihârü'l-envâr içinde), Cll, 37-44; Browne, LHP, İV, 359, 409, 417; Âgâ Büzürg-i Tahrânî. ez-Zerî'a. ilâ teşânîffş-Şfa, Necef 1936, ili, 16-27; XX, 16; Brockelmann, GAL Suppi, II, 573; A'ySnû'ş-Şîza, IX, 182-183; Kays Âl-i Kays, el-lrâniyyûn, III, 494-501; Mûsâ el-Mûsevî. eş-Şi'a oe't-taş-hrh [baskı yeri yokf, 1408/1988, s. 86-89; Etan Kohlberg. "Behâr al-Anwâr"r Elr., IV, 90-93; a.mlf., "Majlisi, al", ER, IX, 141-142; Abdu'l-Hadi Hairi, "Majlisi", E/2(İng.), V, 1086-1088; "Bihârü'l-envâr", DMF, I, 388-390. Kaynak rof.dr.Mustafa Öz -.PROF.H.ONAT-DoçDr.M.GÜLDİĞER ESERLERİ İNCELEMELERE DEVAM EDEN ESERLERİ İNCELİYORUZ KISA ÖZETİ EN KISA ZAMANDA AKTARACAĞIZ. İNANINKİ BİNLERCE SAYFA OLUYOR ELİMİZDEKİ KAYNAKLAR BUNU ANLAŞILIR ÖZETİNİ ÇIKARMAKTA ZAMAN ALMAKTADIR!!!!! Not: Çeşitli ilahiyat ve araştırmacıların eserleri doktora tezleri inceledikçe yazmaya devam edeceğiz. Bu genel bilgiyi vermeyi hakk bildim. Birde Alevilik inancımız acısından şii-sünni bakışlarına tarafsız bir bakışta getireceğiz.!!!! Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (12-09-2011 Saat 15:14 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Can ...
Üye No: 2975
Mesajlar: 1.037
Thanks: 451
Thanked 870 Times in 480 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 42
REP Seviyesi :
![]() |
Şii kaynakları aktarıp karşılaştırarak devam edeceğiz.
Konu HURUFİCAN-ERZİNCAN tarafindan (05-06-2012 Saat 00:34 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||