Genç Aleviler  

ANASAYFA Bugünkü Mesajlar Sohbet & SohbetRadyo
Go Back   Genç Aleviler > ALEVİLİK ÖĞRETİSİ > Alevilik Araştırmaları

Alevilik Araştırmaları Güncel alevilik araştırmalarının paylaşılabileceği alan.

Reklam Alanı
Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 01-30-2009, 09:32   #1
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12729 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart Sinan Tavukçu: Alevi Türkmenlerin aşiretten cemaate dönüştürülme serüveni-I-II-III

Alevi Türkmenlerin aşiretten cemaate dönüştürülme serüveni-I


Safevi Etkisi Öncesi Alevîlik ve Bektâşilik


Türkiye’de Alevî-Bektâşi tarihi yazıcıları “tevella ve teberra” inancını, yani “övme” ya da “lanetleme” kültürünü tarih felsefelerine de yansıtmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, tarih boyunca Alevî-Bektaşi topluluğunun içinde yer almış olduğu her eylem meşrulaştırılıp, kutsanmakta, Osmanlı Devleti’nin her eylemi mutlak olarak kötülenmektedir. Yaşanan olaylar genel olarak mezhep temelinde ele alınınca, olayları tetikleyen ekonomik-siyasi ve sosyal diğer şartlar bilinçli olarak göz ardı edilmektedir. Mesela, Alevî Türkmenlerin Sünni kesimden kopuşuna ve uzaklaşmasına, Safevî ailesinin Şahlık mücadelesi sebebiyet vermiş olmasına rağmen, “Yedi Ulu Ozan” arasında sayılarak kutsallığa kavuşturulan Şah İsmail’in zulme varan uygulamaları her türlü eleştiriden mâsun tutulmuştur.

Yazımızda, Bektâşiliğin doğuşundan başlayarak, Türkmen aşiretlerin Safevî etkisiyle kapalı bir cemaate dönüştürülme serüveni ele alınmıştır. İlginçtir, Safevî -Türkmen aşiretleri ilişkisinde, Şah’a gidenlere ne olduğu insanımız tarafından pek merak edilmemiştir. Bu yazımızda, Alevî-Bektâşi yapısının tarihi oluşumu hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin cemaatleşme süreci Şah’a giden akrabalarıyla karşılaştırılarak anlaşılmaya çalışılacaktır. Yazımızda “Kızılbaş” deyimi Safevî taraftarı olarak kullanılmış olup, bu nüfuzun olmadığı kesimler için “Alevî” ifadesi tercih edilmiştir.

8’inci yüzyıldan itibaren Müslümanlığı kabul etmeye başlayan Müslüman Türk boylarının bir kısmı yerleşik hayata geçmiş, bir kısmı da konar-göçer olarak hayatlarını devam ettirmiştir. Farklı sosyo-kültürel hayata sahip olan bu kesimlerin dini algılayışı ve yaşayışları da birbirinden ayrı biçimlenmiştir. Şehirli bir hayata intibak eden Türkmenler, kitaplı bir din anlayışı çerçevesinde İslâm’ı yaşarken, konar-göçer Türkmenler eski örf, âdet, gelenek ve inançlarını İslâm inancıyla uzlaştırmak suretiyle oluşturdukları, daha çok sûfî ve mistik bir kalıp içerisinde şekillenen, sözlü anlatıma dayalı bir inanışa sahip olmuşlardır.

Türkmen boyları 11. yüzyılın sonlarında Anadolu’ya gelmeye başlamış, bu boyların göç hareketleri 12. yüzyılda ve özellikle de, Moğol istilasından kaçmak zorunda kaldıkları 13. yüzyıl boyunca iyice yoğunlaşmıştır. Bir çoğu, Ahmet Yesevî tarikatı yoluyla Müslüman olan Türkmenler, Anadolu’ya geçiş yolunda Horasan Melâmiliği ile tanışmışlar, Horasan Melâmetiyesinin ürünü olan Kalenderilîk ve Haydarîlik bu topluluğun inançlarına nüfuz etmiştir. Kalenderî ve Haydarîlerle birlikte Nimetullahî, Nurbahşî v.b. inançlar taşıyan dervişler göçer Türkmen boylarıyla beraber Anadolu’ya akmıştır. Irak kaynaklı Vefaîlik ile birlikte bütün bu sûfi akımlar, ocağa bağlılık kültürü ile beraber göçebe Türkmenlerinin dini inanışlarını şekillendirmiştir.

Selçuklular döneminde Anadolu’da, araştırmacıların kendilerini heteredox (gayri sünni) olarak tanımladıkları konar-göçer Türkmen toplulukları dışında, şehir ve köylerde yerleşik olarak yaşayan sünni Türk çoğunluk mevcuttu. Selçuklu Devleti de, hükümdarları ve yönetici sınıfı sünni olan bir devletti.

Konar-göçer Türkmen topluluklarının yoğun olarak Anadolu’ya göç ettikleri dönemde, Selçuklu Hükümdarı II.Kılıç Arslan ölmüş (1192), çocukları arasında taht kavgası baş göstermişti. Kavgada kardeşi Alaattin Keykubat’ı hapseden İzzettin Keykavus iktidarı ele geçirdi. 9 yıllık hükümdarlık yaptıktan sonra ölen İzzettin Keykavus (1211-1220)’un ardından I.Alâeddin Keykubad hükümdar oldu. I.Alâeddin Keykubad’ın hüküm sürdüğü yıllarda Anadolu’da huzurlu bir dönem yaşandı. I.Alâeddin Keykubad (1220-1237), yerleşik olmayan Türkmen aşiretleri ile iyi ilişkiler kurdu.

1237 yılında ölen I.Alâeddin Keykubad ‘ın ardından tahta çıkan II.Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde ülke başıboş bir yönetim sürecine girdi. İçki ve sefhate düşkünlüğü ile bilinen hükümdarın bütün yetkilerini elinde toplayan vezir Sadeddin Köpek, önce devletin idari sistemini bozarak rakibi gördüğü yetişmiş yönetici sınıfını ortadan kaldırdı, Moğol istilasından kaçarak Selçuklu Devletinde hizmete girmiş olan Harezmleri ordudan uzaklaştırdı. Selçuklu hizmetinden ayrılan Harezmliler Urfa tarafına çekilip, isyan ve çapulculuğa başladılar. Moğolların önünden kaçarak Güneydoğu ve Suriye sınırına yoğunlaşan Türkmenler de bu çapula iştirak ettiler.

Vezir Saadettin Köpek, devletin askerî ikta sistemine dayanan toprak rejimini de bozarak, mîri arazileri “evlatlık vakıf” arazilerine dönüştürmüştü. Bu durum, Türkmenlerin hayvanlarını otlatacak mera ve kışı geçirecek kışlık bulma konusunda güçlüklerle karşılaşmalarına sebep olmuştu. Moğol baskısı ile Anadolu’ya doluşan göçer nüfus, ister istemez yerleşik yapıyı bozmuş, yerli halkla göçebe Türkmenler arasında pek çok çatışma çıkmasına sebep olmuştu. Göçmen akımına uğrayan Anadolu’da hem sosyal düzen ve asayiş bozulmuş, hem de ani nüfus artışı dolayısıyla ekonomik sıkıntılar had safhaya ulaşmıştı.

İşte bu kriz döneminde Baba İlyas isminde bir Türkmen Şeyhi kurtarıcı olarak ortaya çıktı ve 1240 yılında Anadolu Selçuklu sultanı II.Gıyaseddin Keyhüsrev’e karşı bir isyan başlattı. İsyancı Şeyh Ebu’l Beka İlyas-ı Horasanî, Moğol istilası sırasında yıkılan Harezmşahlar devleti sahasında yaşayan Türkmenlerle beraber Anadolu’ya göç ettiği rivayet edilen bir dervişti. İsyan öncesinde Amasya yakınlarında, Çat köyünde açtığı bir zaviyede Vefaîlik tarikatını yaymaya çalışıyordu. Menâkıbu’l-Kudsiyye ve Vilayetname’den Vefaîliğin, Dede Garkın yoluyla Anadolu’ya, oradan Baba İlyas’a ondan da Babâîlik adıyla biçimlenerek Hacı Bektâş’a ve Bektâşîliğe ulaştığı anlaşılmaktadır.

Heteredox inançlı Türkmenlerin gözünde Baba İlyas “Baba Resul” olarak isimlendiriliyor, taraftarları ona peygamber nazarı ile bakıyorlardı. Baba İlyas iktidarı ele geçirmek için başlattığı isyan hareketinin başına Baba İshak’ı geçirdi. Baba İshak Adıyaman (Hısnımansur) Kefersud bölgesindeki Türkmenleri silahlandırdıktan sonra fiilen isyanı başlattı. Üst üste Selçuklu kuvvetlerini yenerek Adıyaman, Gerger ve Kahta’yı aldı. Yoluna çıkan her şeyi zapt ederek Malatya’ya yürüdü. Burada Selçuklu valisi Muzafferuddin Ali Şir’i de yenerek kendisine katılan bölge halkının bir kısmıyla, sayıca artan kuvvetlerinin başında Amasya’ya ulaştı. Buraya vardığında, Amasya kalesine hapsedilmiş olan Baba İlyas öldürülmüştü. Baba Resul’ün ölümünü kabullenemeyen Türkmenler, onun ölmediğine, gökten yardım getirmeye gittiğine inanarak savaşmaya devam ettiler. Buradaki Selçuklu ordusunu yendikten sonra, Şeyhin idamına duydukları kızgınlıkla Konya üstüne yürüdüler. Babaîler Kırşehir civarında Selçuklu ordusuyla karşılaştılar. Savaşta Baba İshak öldürüldü, ordusu kılıçtan geçirildi. Pek az bir kısmı kaçarak izlerini kaybettirdi. Babâî isyanı patladığında Hacı Bektâş Velî, diğer Babâî mürit ve halifelerin aksine isyana katılmayarak Anadolu’nun içlerine çekilmeyi tercih etmiş, kardeşi Menteş isyana katılmış ve isyan sırasında öldürülmüştür.

Bu olay, bir kısım Alevî yazarlar tarafından ilk Alevî isyanı olarak değerlendirilmektedir. Bu doğru bir değerlendirme değildir. Zira, isyana katılanların çoğunluğunu heterdox inançlı Türkmenlerin teşkil etmesi, bu isyanı bir Alevî isyanı haline getirmemektedir. Tarihi şartlar göz önünde bulundurulduğunda, bu isyanın inanç temelli bir isyan olmadığı, bugün bilinen mânâda Alevîliğin henüz teşekkül etmediği, sosyo-ekonomik şartların sebebiyet verdiği bir köylü-göçer isyanı olduğu açıktır.

İsyandan sonra Anadolu’nun dört bir yanına dağılan Baba İlyas’ın halifeleri özellikle Anadolu’nun batı bölgelerinde kurulan Türkmen beyliklerinde büyük fetih hareketlerine katılmışlardır. Anadolu’ya geldiklerinde “Horasan Erenleri” olarak adlandırılan dervişler, fütühat hareketlerine katıldıkları bu dönemde “Abdâlân-ı Rûm “ olarak anılmaya başlanmıştır.

Hacı Bektâş-ı Veli (1209-1271)’nin halifesi olan Abdal Musa’da diğer dervişlerle birlikte Osmanlı Beyliğinin fetih hareketlerine katıldı. Abdal Musa ile birlikte Geyikli Baba, Kumral Abdal, Abdal Murad, Abdal Mehmed, Doğlu Baba, Baba Postûnpûş, Baba Muhlis gibi dervişler Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin yakın ilgi ve desteğini gördüler. Dervişler, gaziler arasında Hacı Bektâş-ı Veli’nin menkıbelerini yaydılar. Hacı Bektâş-ı Veli’nin on iki imamdan Musa Kazım’ın torunu olduğu, bu yolla Hazreti Ali nesline bağlandığı, Hacı Bektâş’ın Türkistan Pîri Ahmed Yesevî’nin halifesi Lokman Perende’den icazet alarak Horasan’dan Anadolu’ya güvercin kılığında (donunda)geldiği dilden dile anlatıldı. Hacı Bektâş’ın hem Ali, hem de Veli olduğu rivayet edildi. Tenasühe inanan bu sufiler, Hacı Bektâş Veli’nin yeniden dünyaya gelmiş (don değiştirmiş) Ali olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre kişi ölmez, aslına döner, yani Hakk’a yürür, insan-ı kamil olan ruh, aynı mertebede bir bedende yeniden dünyaya dönerdi. Ali’nin Hacı Bektâş’ta vücut bulmasının sırrı buydu. Hacı Bektâş-ı Veli’nin cansız duvarı yürütmesi, yaprağın üzerinde iki rekat namaz kılması, dilden dile dolaşan kerametleriydi.

Abdâlân-ı Rûm adını alan bu devişler, Rumeli’nin fethinde ve İslamlaşmasında önemli fonksiyonlar icraa ettiler. 1500’lere kadar süren bu dönem, Bektâşîliğin teşekkül devresi olarak nitelendirilmektedir. Bu dönem Bektâşîliği henüz bir tarikat disiplininden uzaktı. Bektâşîlik öğretisi, Hacı Bektas Velî’ye nispet edilen Makâlât adlı eserde Dört Kapı (şerîat, tarîkât,mârifet, hakikât) ve bunların içinde yer alan onar bölümden oluşan Kırk Makam olarak formüle edilmiştir. Hacı Bektâş Velî Vilayet-Nâme’sinde, Hz. Muhammed Kur’an’ın zahir bilgisini getiren, Hz. Ali ise bâtınını anlatan olarak tasvir edilmektedir. On iki imamcılık, İbâhiye anlayışı, aşeri mübeşşereye teberra ve daha sonra ortaya çıkan Bektâşî merasimleri bu dönemde mevcut değildir.

Söz konusu dönemde, inançları dolayısıyla devletin Bektâşîlere ve Bektâşî babalarına hasmâne bir tavır alması söz konusu olmamıştır. Aksine, Osmanlı devletinin ilk yıllarında kurulan yeniçeri ocağı Hacı Bektâş-ı Veli Dergâhı’na bağlanmış, pek çok Alevî-Bektâşî şeyhine toprak tahsis edilerek dergâh ve zavîyelerinin oluşması sağlanmıştır.

Mitolojik anlatım dışında, Hacı Bektaş-i Veli hakkında bilgilerin yer aldığı temel yazılı kaynaklar, Ahmed Eflakî’nin Menâkıbu’l-Ârifin, Aşık Paşâzade’nin Tevârih-i Al-i Osman ve Elvan Çelebi’nin Menâkıbül Kudsiyye adlı kitaplarından ibarettir. Herkes bu kaynaklardan tercihine göre bir Hacı Bektaş kişiliği üretmektedir.

1501’de Balım Sultan’ın II. Bayezid tarafından Hacı Bektâş Zavîyesinin şeyhliğine getirilmesi ile, Bektâşîlik yeni bir döneme girmiştir. Bektâşîliği yeniden yapılandırmasından dolayı Balım Sultan’a tarikatın ikinci piri (pîr-i sâni) denilmektedir. Balım Sultan’ın Hacı Bektâş Zavîyesinin şeyhliğine getirildiği tarihin, aynı zamanda, Şah İsmail’in ele geçirdiği Tebriz’de, Kızılbaşlığı resmi mezhep ilan ettiği tarih olması bakımından dikkat çekicidir.

Bektâşîliğe asıl kimliğini Balım Sultan vermiştir. Balım Sultan’ın kişiliği ile ilgili birbirinden tamamen farklı birçok rivayetler bulunmaktadır. Ancak, bu garipsenecek bir durum değildir. Hemen bütün ocak sahibi dede-babaların gerçek kimlikleri ile, Alevî-Bektâşî Türkmen muhayyilesinin yarattığı mitolojik kişiliklerin birbirine karışmasına sıklıkla rastlanılmaktadır. Dimetoka’da doğduğu için, buradaki Bektâşî tekkesi Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) Zâviyesi’ne ilgi duyan II.Bayezıd’ın, tekkenin o zamanki şeyhi olan Balım Sultan’ı bu tekkeden alarak, 1501 yılında Hacı Bektâş Dergâhı’nın başına geçirmiş olduğu bilinmektedir. Bektaşilere göre II. Bayezid Balım Sultan’ın mürididir.

Balım Sultan’la birlikte Dergâha, Şiîliğin tesiriyle on iki imam kültü girmiş, “Hak-Muhammed-Ali” şeklinde ifade edilen ulûhiyet telakkisi ile on iki post erkânı düsturlaştırılmış, ibahilikle tevil yolu açılarak Kur’an da yasaklanan ve günah olarak değerlendirilen şeyleri yasak görmeme, yasakları yorumlama anlayışı getirilmiştir. Bu dönem Bektâşîliğine asıl etkiyi Hurûfilik yapmıştır. Hurûfilik hem Balım Sultan çizgisindeki Bektaşiliği, hem de Şah İsmail yoluyla Anadolu Kızılbaşlığını etkilemesi bakımından en önemli tesiri gösteren hareket olmuştur.

Hurûfîlik, İran’lı Şihâbeddin Fazlullah Esterâbâdî (1339-1394) tarafından kurulmuştur. Bu inanca göre varlık, harflerle açıklanır. Yaratıcı olan harftir. İnsan, konuşan tanrı (Kelâmullah-ı Nâtık)dır. Onlar, Allah’ın insanda tecelli ettiğini Kelime-i Tevhid’in harflerine anlam yükleyerek izah ederler. Bunlara göre Kelime-i Tevhid (Lâ İlâhe İllâllah) sözü, Arap harfleriyle üç harfle yazılır. Bunlar, Lam, Elif ve He harfleridir. Bu üç harf, aklı, nefsi ve feleki gösterir. Dört kelime oluşu, insanın dört tabiatı olduğunu gösterir. Yedi hecedir. Bu heceler, insan başının iki gözü, iki kulağı, iki burun deliği ve bir ağzı olmak üzere yedi delikli organlarına işarettir. On iki harfle yazılışı da, insanın on iki organını belirtir. Dolayısıyla, Kelime-i Tevhid aslında insanı dile getirir ve Allah’ın insanda belirdiğini kanıtlar. Hurûfîler Kur’an’ı Kerim’de geçen bütün “fazl” (fadl) kelimeleriyle Fazlullah’ın kastedildiğine inanıp, onu Allah’ın zuhuru şeklinde görürler, Fazlullah’ın baş eseri ve ana kaynağı olan Câvidânnâme’yi ilâhî kitap olarak tanırlar, ayetleri ve bütün dini hükümleri yirmi sekiz veya otuz iki harfe irca ederek te’vile tâbi tutarlar. Bunun sonucu olarak, âhiret ve dinî mükellefiyetlerin çoğu inkâr edilir. Fazl’ullah Hurûfîlik yorumuyla, Ali ‘nin yarım olarak açtığı sırrı tamamen ifşa ettiğini iddia ediyor, Hz.Muhammed’in yirmi sekiz harfle konuştuğunu, Kur’an’ın yirmi sekiz harfle indiğini, halbuki kendisinin otuz iki harfle (Fars alfabesi) konuştuğunu beyan ederek, Farsçayı din dili ilan ediyordu. Ona göre, Arab devri bitmiş Acem (İran) devri başlamıştı.

1394’de Timur tarafından idam ettirilen Fazl’ullah Esterebadi’nin müridleri kaçarak Anadolu’ya geldiler. Hurûfîliğin Allah’ı insanda gören anlayışı, Fazl’ullah’ın talebesi olan şair İmâdüddin Nesîmî (ö. 1408) ve Fazl’ullah’ın yetiştirdiği halifeleri aracılığıyla Anadolu ve Rumeli’deki Bayrâmîleri, Kalenderîleri, Bektaşîleri ve Kızılbaşlığı derinden etkiledi.

Balım Sultan döneminde ortaya çıkan On iki İmam inancına paralel olarak Bektaşilik, “on iki” rakamı üzerine sistemleştirilmiştir. Tarikat muhiplik, dervişlik, babalık, mücerretlik ve halifelik olmak üzere beş dereceli bir hiyerarşi geliştirmiştir.

Balım Sultan’dan sonra Bektaşi Dergâhı’nda ikili bir yapı teşekkül etmiştir. Bu ikili yapı, Hacı Bektâş Veli’nin evli olduğunu kabul edenlerle etmeyenlerin anlayış farkından doğmuştur. Hacı Bektâş Veli’nin evlenmediğini kabul edenler Bektâşiliğin “Babagan Kolu” nu oluşturmuştur. Babagan kolunda, Bektâşi tarikatını yönetmek üzere, Hacı Bektâş’ın görevini vekâleten üstlenen Dedebabalık müessesesi ihdas edilmiştir. Bu sistemde, Hacı Bektâş-ı Veli nasıl evlenmemişse Bektâşi babalarının da mücerred (evlenmemiş) olması şart koşulmuştur. Balım Sultan’a kadar Bektâşilik, genellikle köylerde yaşayan Alevî- Türkmen aşiretleri arasında benimsenmiştir. Balım Sultan soydan Alevî olmayanlara da Bektâşi olabilmelerinin yolunu açarak, Bektâşiliğin şehirde yaşayan kesimlere ve Osmanlı aydınlarına da nüfuz etmesini sağlamıştır. Ancak, Babagan kolu yapısı gereği köylük yörelerde tutunamamıştır.

“Dedegan Kolu” olarak bilinen diğer ocak, Hacı Bektâş Veli’nin evli olduğuna inanmakta ve Çelebi ailesinin Hacı Bektâş Veli’nin neslinden geldiğini kabul etmektedir. Bu ocağa bağlı dedeler, çelebiler tarafından icazet verilmek suretiyle atanmışlardır. Çelebi, gerektiğinde atadığı bu dedeyi değiştirme yetkisine haizdir. Dedelik hizmeti genellikle babadan oğula geçmekle birlikte, Ocakzâde dedelerde olduğu gibi, dedenin Evlâdı Resul olması şartı aranmaz.

Balım Sultan’ın dergâhın başına geçtiği dönem, Anadolu’da Safevî propagandasının en yoğun olduğu dönemdir. Balım Sultan, kendileriyle birçok noktada müşterek olduğu Kızılbaşlar gibi Safevî yanlısı olmak yerine, Osmanlı yönetimi altında kalmayı tercih etmiştir. Bu tercihin sebebi etnik kökene vurgu yapan Safevî propagandasıdır. Safevî halifeleri, Anadolu’daki Türkmen aşiretlerin Türklüğüne vurgu yaparak, onların Türkoğlu Türk Şah İsmail’in yanında yer almasını istiyordu. Evvela, İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd Anadolu'ya geldiğinde "oğul mu(soy mu) önce gelir, sahabeler mi?" diyerek Türkmenler arasındaki propagandayı bu temele oturtmuştu. Osmanlı Devleti yapısı itibariyle bir imparatorluktu ve imparatorluklarda tebaanın etnik kimliğinin öne çıkarılması imparatorluk felsefesine aykırıydı. Safevî söylemi, Hacı Bektâş felsefesiyle müslüman olmuş gayri Türk unsurların dışlanmasına yol açmıştı. Balkanların Müslümanlaştırılmasında en önemli tekkelerden olan Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) Zâviyesi’nin şeyhi Balım Sultan bunu çok iyi görüyordu. Nitekim, Safevîlere karşı soğuk duran bu politik tavrı dolayısıyla Balım Sultan, Safevî taraftarlarınca Sırp veya Bulgar kökenli olmakla suçlanmıştır.

Balım Sultan’ın 1516 yılında ölümünden sonra postnîşin olanlardan Ka*len*der Çe*le*bi’nin 1527 yılında, Osmanlı idaresine isyan etmesi ve isyan neticesinde öldürülmesinden sonra pîr evi 1551 yılına kadar postnîşinsiz kalmıştır.

“Şah Ka*len*der (Çe*le*bi) Ayak*lan*ma*sı” olarak bilinen isyana, büyük çapta Dulkadirli beyleri destek vermiştir. Tımarları ellerinden alınan bir kısım sipahilerin de isyana iştirak etmesiyle sayısı otuz bine varan isyancılar, yapılan pek çok çatışmada Osmanlı ordularını yenilgiye uğratmıştı. Osmanlı yöneticilerinin Dulkadirli beylerine yaptıkları vaadler ile tımarlı sipahilere tımarlarının iade edileceği yolundaki taahhütler neticesinde, Dulkadirli beylerinin büyük bir kısmı ile tımarlı sipahiler isyancıları terk ettiler. Elbistan-Nurhak Dağlarında bulunan Başsaz yaylasında yapılan savaşta, Safevî Devletine geçmek isteyen Ka*len*der Çe*le*bi öldürüldü, isyancılar dağıtıldı.

Kalender Çelebi isyanını Balım Sultan çizgisi ile telif etmek güçtür. Kalender Çelebi’yi isyan ettiren sebepler hakkında yazılı kaynaklarda pek bilgi bulunmamaktadır. Kalender Çelebi’yi, ezilmiş halkın zalim Osmanlı’ya direnişini örgütleyen bir Alevî önderi olarak sunan yorumlar objektiflikten uzaktır. Zira, Kalender Çelebi‘nin Dulkadirliler tarafından terk edildikten sonra etrafında birkaç yüz kişinin kalmış olması, isyana Alevî Türkmen aşiretlerinin çok fazla katılmadığını göstermektedir. Bu isyanda dikkat çekici olan, Dulkadirli beyleri ile Hacı Bektâş Dergâhı postnîşini Ka*len*der Çe*le*bi arasındaki ilişkidir. Hacı Bektâş Dergâhı ile Dulkadirli Beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey arasında önceden iyi bir ilişki kurulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, 1515 yılında ölen Balım Sultan’ın türbesini 1518 yılında Şehsuvaroğlu Ali Bey yaptırmıştır. Şehsuvaroğlu Ali Bey’in ölümünden sonra, Dulkadirlilik davası güden beylerin Osmanlı Devleti ile mücadelelerinde, Ali Bey’in dergâh ile kurmuş olduğu sıcak ilişkileri kullanmaları ve dergâhın nüfuzundan istifade etmek üzere Kalender Çelebi’yi isyana teşvik etmiş olmaları en büyük ihtimaldir.

1551 yılında, Balım Sultan halifelerinden ve eski vezirlerden, Sersem Ali Baba adıyla da anılan, Ali Paşa Dedebaba ünvânıyla posta oturmuştur. Dedebabalık müessesesinin Sersem Ali Baba zamanında oluşturulduğu da rivayet edilmektedir.

1826 yılında meydana gelen yeniçeri ayaklanmasına kadar Bektâşî Dergâhı devlet nezdinde oldukça itibarlı bir konumda idi. Onların inançları dolayısıyla devlet katında itilip-kakılmaları söz konusu değildi. Dedebabalar Kırşehir’deki Pîr Evi’ne oturmadan önce İstanbul’a gelir ve Yeniçeriler kendilerini alıp alayla Ağa Kapısı’na götürürlerdi. Orada, Yeniçeri Ağa’sı tarafından tâcı giydirildikten sonra yine alayla Paşa Kapısı (daha sonraki adıyla Bâb-ı Alî)’na giderler, baba orada da Sadrazam’dan kürk giyerdi. Kendisinin Pîr Evi’ne dönünceye kadar Ocak’ta misafir edilmesi kanundu. Bektâşî Dergâhı, Yeniçeri Ocağında binbaşı rütbesinde bir baba ile temsil edilirdi.

1826 yılındaki Yeniçeri isyanı sırasında Bektâşî Dergâhları büyük zarar gördü. İsyana katılan ve teşvikçi olduğu iddia edilen Bektâşî dedelerinden bir kısmı idam edildi, bu dedelere bağlı 9 tekke yıktırıldı, diğer tekkeler kapatıldı veya açık tutulan tekkelere başka tarikatlardan mütevelliler tayin edildi. Postnîşinlik yapan dedeler yakın çevreleri ile birlikte sürgüne tabi tutuldular.

Bu baskının kalkmasından sonra geri toparlanan Dergâh, 1925 yılında yürürlüğe giren tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunla kapatılmış, Veliyeddin Çelebi son Bektâşî postnîşini olmuştur.

sinantavukcu@yahoo.com.tr


Hakk'ı görmek diler isen

Suret-i insana bak

Arayıp gezme bu halkı

Cismin içre câna bak.


Noksani Baba
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
mamican (10-14-2009)

Alt 01-30-2009, 09:34   #2
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12729 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Alevi Türkmenlerin aşiretten cemaate dönüştürülme serüveni-II

Safevilerin Şeyhlikten Şahlığa Geçiş Mücadeleri ve Türkmen Aşiretlerinin Rolü


Şah İsmail’in büyük dedesi Şeyh Safiyeddin, 1252-1334 yıllarında yaşamış bir Türk sofisiydi. Mezhep olarak Şafii mezhebine mensuptu. Onun Farisî veya Kürd olduğunu iddia edenler de vardır. Safevî tarihi uzmanı Prof.Dr. Oktay Efendiyev’e göre, Şeyh Safiyeddin’in İran’da pek müridi bulunmamasına karşılık, Anadolu’da büyük müridleri, taraftarları vardı. Şiîlik meselesi o dönemde henüz yoktu, o dönemde sofilik vardı. Şeyh Sadreddin ve ardılları olan Şeyh Hoca Ali, Şeyh İbrahim de sofiydiler. Erdebil o dönemde şeyhlerin hâkimiyetinde, tam bir sofi merkeziydi. Zikir ve Sema, Safevî tarikatının en önemli erkânlarındandı.

Şeyh Safiyeddin tarafından kurulan Hâlifetu’l-Hulefa müessesesi halife adı verilen mümessilleri aracılığıyla Safevîliği yayıyordu. Bu halifeler irşad için Anadolu’ya gidiyor, tarikata teveccüh eden Anadolu Türkmenleri de Erdebil’deki dergâh ve şeyh mezarlarını ziyarete geliyorlardı.

İzleyen dönemlerde Seyh Safi’nin torunlarından Şeyh Cüneyd, amcası Şeyh Cafer ile Safevî tarikatının şeyhliği için mücadeleye girdi. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın Şeyh Cafer’e destek vermesi nedeniyle Şeyh Cüneyd Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı ve Anadolu’ya gitti.

Şeyh Cüneyd yedi yıl kaldığı Anadolu’da, dedelerine olan sevgi ve hürmetten çok istifade etti. Türkmen köylü ve göçebelerin inançlarına uygun bir söylem geliştirmeyi başardı. Kendisinin Hz. Ali evladından olduğunu iddia ederek, dolaştığı köylü ve göçebe Türkler arasında mühim bir topluluğu kendisine mürid yaptı. Şeyh Cüneyd, başına topladığı beş-on bin kişilik müridleri ile Trabzon Rum Devleti topraklarına girdi ve buralarda yağmalarda bulundu. Bu sırada, Ak-koyunlu devletinin başına Uzun Hasan geçmişti. Uzun Hasan, Karakoyunlu Cihan Şah Mirza’ya karşı kuvvetlerinden faydalanmak istediği Şeyh Cüneyd’e hüsnü kabul gösterdi ve onu kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendirdi. Şeyh Cüneyd çok geçmeden, Çerkesler ülkesine gaza yapmak için sefere çıktı. Şirvan ülkesi topraklarından geçmek için Şirvan-Şah ile savaştı. Ancak bu savaşta öldürüldü (1460).

Safevîlik Şeyh Cüneyd’e kadar Sünni meşrepli sufi bir akım olmuş, Cüneyd zamanında Şiîliğe yönelmiştir. Şeyh Cüneyd dönemi, Safevî ailesinin siyasi-dünyevi iktidar mücadelesine başladığı dönemdir.

Şeyh Cüneyd’in mağlubiyeti Safevî tarikatı müridlerinin dağılmasına, hatta tarikatla bağlarının gevşemesine veya zayıflamasına sebep olmadı. Şeyhin diğer çocukları, Şeyh Cüneyd tarafından çocuk yaşta halife tayin edilen Hatice Begüm ‘ün oğlu Haydar’ın etrafında toplandılar. Bu sebepsiz değildi. Annesi tarafından asil olan Haydar, lüzumu halinde dayısı Uzun Hasan’ın destek ve himayesini elde edebilecekti. Bu sırada Uzun Hasan Karakoyunlu devletini ortadan kaldırmış, devletin sınırlarını Horasan’dan Sivas’a kadar genişletmişti. Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm’le evlenerek padişaha damat oldu. Bu evlilikten Şah İsmail’le birlikte üç oğlu dünyaya geldi.

Erdebil’deki şeyhlik postuna oturan Şeyh Haydar’ın Erdebilliler, Karacadağ Türkleri, Talişler, Karamanlular ve Kaçarlar dışında, İran’da yaşayan halk üzerinde hemen hiçbir nüfuzu bulunmuyordu. Şeyh Haydar, Anadolu’da nüfuzunu artırmak üzere dergâhın Halifetu’l-Hulefa müessesesinden istifade etti. Anadolu’lu müritlerinden kaabiliyetli olanları burada eğittikten sonra halife tayin edip, memleketlerine gönderdi. Halifeler orada tarikatı yaymak ve şeyhlerine mal toplamakla görevlendirilmişti. Bu propaganda etkisini göstermiş, sayıları gün geçtikçe artan tarikat mensupları, kalabalıklar halinde Erdebil’deki şeyhlerini ziyarete akar olmuşlardı.

Faruk Sümer Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişiminde Anadolu Türklerinin Rolü kitabında, o dönemin şahidi olan Fazlullah b.Ruzbihan’ın, Târih-i âlem ârâ-yi Emînî adlı eserinde, Anadolu’luların Şeyh Haydar’a ifrat derecesinde bağlı olduklarını, Şeyh Cüneyd’e Allah ve oğlu Haydar’a Allah’ın oğlu dediklerini, gönderilen halifelerin Haydar’ın ulûhiyetini ilan ettiğini yazdığını, İtalyan seyyahların da Fazlullah’ı teyid ettiğini yazmaktadır.

Şeyh Haydar’a ulûhiyet atfedilmesi, Anadolu Türkmenlerinin bir kısmında var olan hulûl ve tenasüh inancın bir sonucuydu. Kendisine “Baba Resul” denilen Baba İlyas nasıl bu inançtan istifade ederek kitleleri arakasından sürüklemişse, Şeyh Haydar’da bu inançtan istifade ediyordu. Benzer şekilde Mesih ve Mehdi beklentileri de tarih boyu birileri tarafından doldurulmuş, Mesih ya da mehdiliğini ilan eden insanlar peşlerinden pek çok kalabalıkları sürüklemiştir. Tıpkı bunlar gibi, bazı Türkmen kabileleri Allah’ın kendisine hulul ettiğine ya da Hz. Ali’nin onun bedeninde yeniden doğduğunu inandıkları kişilerin peşinden gitmekte tereddüt etmemişlerdir.

Şeyh Haydar, Anadolu’dan topladığı müridleri ile iki sefer Kafkaslara sefer düzenledi. Bu başarılı seferler onun ününü ve müritlerinin sayısını artırdı. Üçüncü bir sefer için bu defa Şirvan’a girdi, hedefi babasını öldüren Şah Ferruh Yesar idi. Ancak, Ak-Koyunlu hükümdar’ı Yakup Bey’in Şirvan Şahına yardım etmesi sonucu Şeyh, bu savaşta yenildi ve hayatını kaybetti.

Şeyh Haydar kendi müridlerine oniki kırmızı dilimli başlık (Tac-ı Haydari ) giydirdi. Oniki dilim, Oniki İmam’ı sembolize ediyordu. Bu başlık dolayısıyla, Haydar taraftarlarına “Kızılbaş” denildi. Şeyh Haydar ile birlikte ortaya çıkan Kızılbaş tanımlaması, Anadolu, Azerbaycan ve diğer yerlerdeki Safevî bağlılarını ifade ediyordu.

Bu yenilgi’den sonra, Şeyh Haydar’ın müritleri, oğlu Sultan Ali’nin etrafında toplandılar. Bunu tehlikeli gören Ak-Koyunlu hükümdar’ Yakup Bey üç yeğenini (Sultan Ali, İsmail ve İbrahim) anneleri ile birlikte, İstahr kalesine hapsetti. Onlar orada dört buçuk yıl kaldılar. Bu müddet esnasında Sultan Yakup ölmüş, hanedan arasında saltanat mücadelesi başlamıştı. Uzun Hasan’ın torunlarından Rüstem Bey, Yakup Bey’in oğlu Baysungur’a karşı iktidar mücadelesinde Safevî mürtlerinden destek almaya karar verdi ve bu maksatla Sultan Ali ve kardeşlerini hapisten çıkardı. Sultan Ali’nin desteği ile yapılan mücadelede Baysungur bertaraf edildi, Rüstem Bey Ak-Koyunlu hükümdarı oldu.

Bu defa, Anadolulu Türkmen müridlerine dayanan Sultan Ali, Ak-Koyunlu tahtında hak iddia ederek, Rüstem Bey’e karşı iktidar mücadelesine girdi. 1493 yılında yapılan savaşta Sultan Ali öldürüldü. Sultan Ali dönemi, Safevîlerin doğrudan Ak-Koyunlu iktidarına talip oldukları dönemdir.

Bu savaştan sonra, Kızılbaş emirleri 7 yaşındaki İsmail’i Ak-Koyunluların elinden kurtararak, annesi ile birlikte Erdebil’e götürdüler. İsmail 6 yıl Gilan’da Zâhican hakiminin yanında yaşadı. 1499 yılına gelindiğinde, 13 yaşındaki İsmail yanındaki taraftarlarıyla Erzincan’a hareket etti. Maksadı, Anadolu’daki müridlerini etrafına toplamaktı. 1500’de Erzincan’da yedi bin kişilik bir ordu oluşturan İsmail İran’a geri döndü. Şirvan’da Ferruh Yassar’ı, ardından Nahcivan’da Ak-koyunlu Elvendi yenerek 1501’de Tebriz’i aldı.

O sırada Tebriz’in nüfusu 300 bin kişiydi ve nüfusunun üçte biri Şiî, kalanı Sünniydi. Tebriz ele geçirilince, Şah İsmail burada Şiîliği resmi mezhep ilan etti ve Hz. Muhammed’in eşi Ayşe, Ebubekir, Ömer ve Osman’a hutbelerde lanet edilmesini emretti. Bu emre direnen din adamları ve Sünni halka karşı müthiş bir katliam yapıldı. Yapılan katliam hakkında İtalyan seyyah Angiolello A Narrative of İtalian Travels in Persia adlı kitabında din adamları, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere öldürülenlerin yirmi bin kişiden fazla olduğunu söylerken, Kemal Paşa Zade Tevârih-î âl-i Osman kitabında bu sayıyı Ak-Koyunlu oymağından kırk-elli bin kişi olarak yazmaktadır. Her iki kaynak, Şah İsmail’in kendisini zulümden men etmek isteyen annesi Halime Begüm’ü de öldürttüğünü belirtmektedir. Şiîliği kabul etmeyen İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdar vesair bölgelerin yerli halkından mukavemet edenler toplu halde katledildiler. Hatta bunlardan bir kısmı, bu sırada tebrike gelmiş olan, Osmanlı elçisine gözdağı vermek için bizzat onun önünde yakıldılar.

Azeri tarihçi Oktay Efendiyev’e göre, bu esnadaki kızılbaşlık, sofilikle şiîlik arasında bir yerde, batınilik şeklindeki halk inanışıydı. Kızılbaşlığın temel kaynağı Şah İsmail’in Divanı’ydı. Şah İsmail’in inancı Seyyid İmameddin Nesimi’nin şiirlerinin etkisinde kalarak biçimlenmişti. Şah İsmail’in şiîliği resmi mezhep olarak ilan etmesine rağmen, o dönem İran’ında şiîliğe ait hiçbir bilgi, kitap mevcut değildi. Efendiyev’e göre, Şiîlik hakkında fazla bilgisi bulunmayan Şah İsmail, Irak’tan bulup getirttiği, on dördüncü asrın ortalarında yazılmış, Gavaid ül İslam kitabından şiîliği öğrendi ve öğretti.

Şah İsmail ve taraftarları Sünni çoğunluğu oluşturan halk tarafından sevilmiyor, müstevli olarak görülüyordu. Kuvvet zoru ve şiddet ile sürdürülen bu hükümranlığın sonu yoktu. Bunun farkında olan İsmail’in devletini güçlendirebilmesi ve başarılarını devam ettirebilmesi için Türkiye’deki ana müridler topluluğu ile münasebetlerini sıkı bir şekilde sürdürmesi, buradan göç ettirilecek Kızılbaş oymakları ile sayısını çoğaltması gerekmekteydi. Türkiye’den beslenilmediği takdirde, Şah İsmail’in ülkeyi kontrol altında tutması mümkün olmayacağından, kısa bir zaman sonra iktidarını kaybetmesi mukadderdi.

Safevî tarikatını yaymak üzere Şeyh Safiyyeddin zamanında kurulan halifetül-hulefa makamı, Şah İsmail döneminde bu amaca hizmet etmek üzere yeniden yapılandırıldı. Kazvin’de bulunan halifetül-hulefa Anadolu’nun her yerinden gelen on bin kadar sofunun başıydı. Kendilerine halife adı verilen bu topluluk mensupları burada eğitiliyor, bir müddet Erdebil’de bulundurulup tarikatin usûl ve erkânı öğretildikten sonra, aldıkları talimatla memleketlerine gönderiliyordu. Faruk Sümer’in yazdığına göre(Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rol) bu talimatın başlıcaları; döndükleri memleketlerinde ayinler tertip ederek başında bulundukları zümrelerin tarikata bağlılıklarını devam ettirmek, propaganda yaparak taraftarların sayısını çoğaltmak, taraftarlardan nezir adı altında vergi toplayarak bunu İran’a göndermek, ayaklanmalar çıkarmak ve İran’a taraftar götürmekti.

Osmanlı hükümdarı II.Bayezıd (1447-1512), ilk başlarda Şah İsmail’e karşı olumsuz bir tavır göstermemişti. Hatta Tebriz’e gönderdiği elçilerle İsmail’in Şahlığını bile kutlamıştı. Şah İsmail de padişaha yazdığı mektuplarda “baba” diye hitap ediyordu. O sıralarda Venedik’le harbeden II.Bayezıd’ın rahatsızlığı, İran’a göç eden Türkmenler dolayısıyla hazinenin gelir kaybına uğramasından ibaretti. Bu sebepten dolayı İran’a göçü yasaklamıştı. Şah İsmail, II.Bayezid’e gönderdiği mektupta, tarikat mensuplarının ziyaretine engel olunmamasını istiyor, Padişah geri dönmeye söz verenler için bu yasağın uygulanmayacağı cevabını veriyordu.

Aynı dönemde Erdebil tekkesi bağlısı Türkmenlerin yaşadığı bir diğer ülke, Dulkadirli Beyliğiydi. Dulkadirli Beyi Alâuddevle (Beylik dönemi 1480-1515)de, ülkesindeki Kızılbaşların İran’a gitmesini önleyici tedbirler almıştı. Alâuddevle Bey’in Kızılbaşların İran’a gitmesine izin vermemesi, kızı Benli Hatun’u istediği halde kendisiyle evlenmesine müsaade etmemesi, kendisine karşı taht mücadelesini sürdüren Ak-koyunlu şehzadelerini desteklemesi ve Diyarbakır’ı alması Şah İsmail’i kızdırmıştı. İran’da hâkimiyetini pekiştiren Şah İsmail, 1507 yılında Elbistan üzerine yürüdü ve burayı baştanbaşa tahrip ederek Maraş'ı da zapt etti. Ele geçirdiği Alâuddevle 'nin bir oğlu ile iki torununu öldürttü. Şah İsmail'in çekilmesinden sonra, Turna Dağına kaçan Alâuddevle Bey Maraş ve Elbistan'ı yeniden ele geçirdi. Ancak, Elbistan camileri ve mezarlıkları da dahil olmak üzere öyle tahrip edilmişti ki, bu yüzden başkenti Maraş'a taşımak zorunda kaldı.

1510 yılında Şah İsmail Timurlu’luların toprağı olan Horasan’ı işgal etti. Bunun üzerine Özbek Hakanı Şeybani (ya da Şaybek)Han Şah İsmail’le savaşa girdi ve savaşı kaybetti. Zeki Velidi Togan (Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi), savaşta galip gelen Şah İsmail’in Şeybani Han’ı öldürtüp, derisini yüzdürdüğünü, içerisine ot doldurtup bu yaptıklarını anlatan bir mektupla zaferini Osmanlı padişahı II. Bayezid’e bildirdiğini anlatır. Aynı kitapta anlatıldığına göre, Şah İsmail, Şeybani Han’ın kesik başını kendisine şarap kadehi yapmış, bununla da yetinmeyip savaşın sonunda on binden fazla Özbek Türkünü öldürerek kesik başlarından piramit yaptırmıştır. (Hammer, Şah İsmail’in Şaybek'in kafatasını kıymetli taşlarla süsleyerek onu kase yerine kullandığını, başının üzerindeki deriyi de baharat ile doldurttuktan sonra bir zafer nişanesi olarak Sultan II. Bayezid'e gönderdiğini nakletmektedir.)

Bütün bu tarihi olaylar, Şah İsmail’in kozmopolit Osmanlı’ya karşı Türklüğün mücadelesini verdiğini iddia eden milliyetçi söylemin yapaylığını ortaya koymaktadır. Zira, Şah İsmail’in Tebriz, İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdâr ve diğer şehirlerde katlettiği Ak-koyunlu halkı da öz be öz Türk’tü. Tek kusurları mezhep dayatmasına direnmeleri idi. Aynı şekilde, ülkesi Şah İsmail tarafından tahrip edilen ve halkı bu savaşta öldürülen Dulkadirli Devleti’de, kafası kesilerek öldürülen Muhammed Şeybani Han ile birlikte öldürülen binlerce Özbek’te Türk’tü. Aşağıda anlatılacağı üzere, Anadolu’da taammüden çıkarılan isyanlarda ölenler de hep Türk’tü. Aslında olan hadise, iktidar mücadelelerine taraftar kazanmak ve bu mücadeleyi meşru kılmak için, kitlelerin inançlarının, sosyal ve ekonomik sıkıntılarının istismar edilmesinden ibaretti.

Halifetül-hulefa makamı tarafından Anadolu’ya gönderilen halifeler misyonlarını başarıyla yerine getiriyorlardı. İsyan çıkarma konusunda en başarılı olanlar Hasan Halife’nin oğlu Şah Kulu ve Rumlu Nur Ali Halife’ydi.

Erdebil’ de Şeyh Haydar tarafından şiî inançları doğrultusunda eğitilen Hasan Halife’nin oğlu Şah Kulu, Solak-ZâdeTârîhi’ndeki anlatıma göre “Bana erenlerden işaret olmuştur. Hâlen sâhib-i zuhûr olan Şah İsmail’in halifesiyim”, “min-bâd devlet ve saltanat bizimdir” diyerek 1511 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile ayaklanma başlattı. Ordu sadece Kızılbaşlardan oluşmuyordu. Dirlikleri elinden alınmış pek çok sipahide bu orduya katılmıştı. Sultan II.Bayezid ile oğulları arasında çıkan saltanat mücadelesinden kaynaklanan otorite boşluğu bu hareketin baştan önlenmesine mani olmuştu.

Şah Kulu, ilk önce, Antalya''dan Manisa''ya gitmekte olan Şehzade Korkud''un kuvvetlerine saldırarak hazinesine el koydu. Sonra Kızılkaya, İstanos, Elmalı, Burdur, Keçiborlu kasabalarını basarak kadılarını ve kendisine direnenleri öldürdü ve ele geçirdiği bu bölgenin yönetimine kendi adamlarını atadı. Şah Kulu, Osmanlı kuvvetlerini üst üste yenilgiye uğrattı. Selahattin Tansel'in anlatımına göre, taraftarları onun mehdi, peygamber, Allah olduğunu bile iddia ettiler. Etrafında toplanan şuursuz kitle her uğradığı yeri yakıp yıkıyor, bulduğu kitapları Kur'an-ı Kerim dahil ateşe atıyor, kendilerine uymayanları öldürüp, ailelerine tecavüz ediyorlardı. Şah Kulu Kütahya önlerinde kendisine karşı gönderilen Karagöz Paşa ile çarpışarak Karagöz Paşa''yı esir etti. Halkın Kütahya’yı teslim etmeyi reddetmesi üzerine Karagöz Ahmet Paşa'yı kazığa oturtarak öldürdü.

Karaman İli'ne giderlerken karşılarına çıkan bu eyaletin beylerbeyi Haydar Paşa'yı da yendikten sonra İran'a doğru yola çıktı. Karaman yakınında, Kızılkaya boğazında sadrazam Hadım Ali Paşa komutasındaki kuvvetlerce çembere alındıysa da kuşatmayı yararak Sivas yönünde kaçmayı başardı. Hadım Ali Paşa Çubukova''da ona yetişti ve iki taraf 2 Temmuz 1511''de Gökçay yöresinde savaşa tutuştu. Şahkulu çarpışma esnasında isabet eden bir okla öldürüldü. Savaşta Hadım Ali Paşa''nın da ölmesiyle Osmanlı ordusu çarpışmaya son vererek çekildi. İsyancıların öldürdükleri insan sayısı 50.000’ i geçmişti. Şahkulu''nun kalan kuvvetleri İran yönünde çekilirken Tebriz''den gelen bir kervanı soydular. İran’a vardıklarında, bu soygun sebebiyle Şah İsmail tarafından ağır biçimde cezalandırılarak dağıtıldılar. İ.Hakkı Uzunçarşılı, Şahkulu olayından sonra, Osmanlı İdaresi’nin Isparta ve Antalya taraflarında ele geçirdiği Kızılbaşları Mora'da zaptedilen Mudan ve Koron taraflarına göç ettirdiğini yazmaktadır.

1512 yılına gelindiğinde, tahta Selim’in geçtiğini haber alan Şah İsmail, Rumlu Nur Ali Halife’yi Anadolu’ya göndererek bu ülkede isyanlar çıkarmasını emretti. Rumlu Nur Ali Halife Sivas, Amasya, Tokat bölgesi Türkmenlerini ayaklandırdı. Bunlar bölgede tedhiş estirdi. Rumlu Nur Ali Halife Osmanlı kumandanı Faik Beğ’i Tokat civarında yenerek, Tokat’ı aldı. Burada Şah İsmail adına hutbe okuttu. Daha sonra yanında on bin Kızılbaş bulunan Şehzade Ahmed’in oğlu Murad ile Kazova’da buluştu. Bu sırada, Tokat halkının muhalefete geçtiğini öğrendi ve cezalandırmak için bütün şehri yaktı.

Şehzade Selim’in 1512 yılında tahta geçmesini kabullenmeyen Şehzade Ahmed, onunla mücadeleye hazırlanıyordu. Ahmed’in Amasya’da bulunan oğullarından Murad, bu mücadelede Türkmenlerin desteklerini sağlamak üzere, babasına rağmen, Kızılbaş olmuş ve Kızılbaş tacını giymişti. Murad, Rumlu Nur Ali Halife isyanından sonra İran’a gidip Şah’ın yanına sığındı ve Şahın kızıyla evlendi. Sultan Selim’in Şehzade Ahmet'in oğlu Murat'ı geri istemek maksadıyla Şah İsmail'e gönderdiği elçiler Safevî sarayında öldürüldüler.

Tarih 1514’e geldiğinde, Şah İsmail’le Sultan Selim Çaldıran’da karşı karşıya geldiler. Savaş Şah İsmail’in yenilgisiyle sonuçlandı. Şah İsmail’in yenilgiye uğrayarak kaçması, taraftarları üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bazen “Ben Allah’ın tecellisiyim”, bazen de “Ali’nin tecellisiyim” diyen Şah İsmail’in yenilmezliğine olan inanç sarsılmıştı. Çaldıran savaşından sonra Şah İsmail kalan ömrünü Tebriz’de ve Nahçivan’da avlanmakla, eğlenceyle geçirdi. Hayatının sonuna kadar hiç bir savaşa katılmadı. Şah İsmail bu sıkıntılar içinde, henüz 37 yaşındayken hastalığa yakalandı ve öldü.

Safevî devleti kurulduktan sonra Şah İsmail, devletin basit tarikat kurallarıyla yönetilemeyeceğini anlamış ve Şiî İsna Aşeriyye’yi devletin resmi mezhebi olarak ilan etmişti. Oniki İmam Şiîliği 16. yüzyıldan sonra yani resmi hüviyete büründükten sonra gittikçe Kızılbaşlıktan uzaklaşmıştır.

Bu dönemde Osmanlı devletinin, Safevî etkisine karşı Halvetilikle mukabele ettiği görülmektedir. Azerbaycan kökenli bu tarikatın silsilesi Hz. Ali’ye kadar çıkıyor ve Safevî tarikatı ile Zâhidiyye kolunda birleşiyorlardı. Ehl-i Beyt sevgisinin önde olduğu bu tarikat, geleneksel Sünni çizgiden sapmamış, Şiîlerde olduğu gibi Ashâb’ı lanetlemeyi benimsememişti. Safevîlerin baskılarına dayanamayan çok sayıda Halvetiyye dervişi, İran’ı terk ederek 16. yy. başlarında Anadolu’ya veya Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altındaki topraklara göçtüler. Bunlar gittikleri yerde, Azerbaycan ve çevresinde Safevîlerin Sünnilere yaptıkları zulümleri halka anlatıyorlardı. Safevîyye’yi yakından tanıyan bu tarikat mensupları, Osmanlı Devleti için Safevîlere karşı hazır bir güç olarak bulunmuş oldu. Tarikatin temsilcisi olan Cemâli ailesinin fertlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendi II. Bayezid zamanında şeyhülislamlığa yükselmiş, Sultan Selim döneminde, aynı aileden Piri Mehmed Paşa vezir-i azam olmuştur. Böylece Osmanlı Devleti’nde en yüksek makamlar, Şah İsmail’e muhalif olanların eline geçmiş, açılan pek çok dergâh aracılığıyla Sünni anlayış yaygınlaştırılmış, el-hasılı etki tepkiyi doğurmuştur.

(devam edecek)

sinantavukcu@yahoo.com.tr
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
mamican (10-14-2009)
Alt 01-30-2009, 09:36   #3
Devrim06
"Enel Hakk"
Kullanıcı Profili
 
Devrim06 - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 30
Üye No: 14
Mesajlar: 9.548
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 7745
Thanked 12729 Times in 5992 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 10
REP Puanı : 1264
REP Seviyesi : Devrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud ofDevrim06 has much to be proud of
İletişim
Standart

Alevi Türkmenlerin aşiretten cemaate dönüştürülmesi-III.
ALEVî TÜRKMENLERİN AŞİRETTEN CEMAATE DÖNÜŞTÜRÜLME SERÜVENİ -3


Safevilerin Kızılbaş Türkmen Aşiretlerini Kapalı Bir Cemaate Dönüştürmesi

Safevî Devleti’in kuruluşunda; Anadolu’dan gelen Rumlu(Sivas-Tokat-Amasya), Ustaclu (Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde yaşayan Uluyörük topluluğu),Tekelü (Antalya-İsparta-Burdur), Şamlu (Halep Türkmenlerinden), Dulkadirli (Maraş-Yozgat), Varsak (Tarsus), Çepni, Arapgirlü (Malatya-Arapgir), Turgudlu (Karaman), Bozcalu (Halep Türkmenlerinden),Acirlü (Halep Türkmenlerinden),Hınıslu (Erzurum-Hınıs), Çemişezeklü (Tunceli-Çemişkezek) oymakları mühim rol oynamıştır. Bu oymaklar arasında en kalabalık olanları Şamlu ve Ustaclulardı.

Devlet kurulduktan sonra, Karakoyunlu ve Akkoyunlu mensubu aşiret ve oymaklar da devlet hizmetine alınmışlar ancak, Kızılbaşlığı kabul etmelerine rağmen bu oymaklar ilk dönemlerde önemli mevkiiler elde edememişlerdi. Anadolu kökenli olmayan bu oymaklar Kaçar, Karamanlu, Türkmen ve Afşar oymaklarıydı.

Şah İsmail otuz yedi yaşında öldüğünde (1524), yerine hükümdar olan Tahmasb (1514-1576), henüz on yaşındaydı. Şah İsmail ölmeden önce, emirlerine emirü’l ümera olan Rumlu Div Sultan’a itaat etmelerini ve sözünden çıkmamalarını vasiyet etmişti. Bu sırada Türkmen boyların her biri, İran’ın bir bölgesini dirlik olarak elinde tutuyordu. Şah İsmail zamanından itibaren başlayan, Kızılbaş oymaklar arasındaki rekabet ve iktidardan daha fazla pay alma kavgası bu dönemde iyice gün yüzüne çıkmıştı. Nitekim, Ustaclular Şah İsmail’in vasiyetine rağmen, Div Sultan’ın emirü’l ümeralığını tanımadılar. Rumlular, Ustaclulara karşı Tekelü ve Dulkadirlilerle ittifak ederek, Ustaclularla savaştılar. Yapılan savaşta yenilen Ustacluların dirlikleri ellerinden alındı. 1525 ve 1526 yıllarında Ustaclular ısrarla savaşa devam ettilerse de, bol zayiat vermekten ve aşiret beylerini savaş meydanlarında bırakmaktan kurtulamadılar. 1527 yılına gelindiğinde, Tekelüler Ustaclulara karşı korudukları emirü’l ümera Div Sultan’ı öldürerek iktidarın mutlak hâkimi oldular.

Tekelülerin devletin en önemli makamlarını ele geçirmeleri diğer Kızılbaş boylarının kıskançlığına ve tepki göstermelerine sebep oldu. Tekelülerin nüfuzundan kurtulup, iktidarı fiilen ele almak isteyen Şah Tahmasb(1524-1586), Tekelülere karşı Şamlu ve Dulkadirlilerle anlaşmış, dirliklerini kaybeden Ustacluların dirliklerini iade ederek ülkeye geri dönmelerini sağlamıştı. 1531 yılına gelindiğinde Tekelülere karşı amansız bir savaş başladı. Tekelüler savaşta pek çok Şamlu’yu öldürdülerse de, Tekelü karşıtı ittifaka Afşar ve Rumlular da dahil olunca, mücadele Tekelü katliamına dönüştü. Tekelü Bey’i Ulama Sultan İstanbul’a kaçarak Osmanlı’ya sığındı. Ulama Sultan Veziri-i azam İbrahim Paşa’yı ikna ederek Safevî Devletine karşı Irakeyn savaşının açılmasına sebep oldu. Tahmasb dönemi, Tekelüler ile Şamluların gözden düştüğü, Ustaclularla birlikte Kaçar ve Afşar oymaklarının yıldızlarının parladığı dönem olmuştu. Tahmasb dönemi, Anadolu’da Kızılbaş Türkmen isyanlarının devam ettiği bir dönemdir. Celâlî isyanları yazımızın konusunu teşkil etmemekle birlikte, 16-17’inci yüzyıllarda Osmanlı Yönetimine isyan eden her isyancının, inancı ne olursa olsun, kaçıp sığınacağı kurtuluş kapısı İran olmuştur.

1576’da Tahmasb ölünce, şahlığa kimin geçeceği hususunda emirler arasında ihtilaf baş gösterdi. Ustaclular Tahmasb’ın oğlu Haydar’ı, başta Rumlu, Afşar, Türkmen oymakları olmak üzere diğer oymaklar, babasının 19 yıl hapsettiği İsmail Mirza’yı tutuyordu. Neticede, İsmail Mirza (1576-1577), şah oldu. Bu dönem de Haydar’ı tutan Ustaclular Şahın gazabına ve diğer oymakların katliamına uğradılar. Şah II.İsmail babası döneminde dışlanmış olan Tekelülere itibarlarını iade etti. Onun döneminde, anne tarafından akrabaları olan Türkmen oymağı en itibarlı konuma geldi. II.İsmail’in en önemli özelliği, şiî ve sünni iki mezhebi yakınlaştırmaya gayret etmesi, aşere-i mübeşşereye lanet okumayı yasaklaması, müfrit şiî alimlerini ordudan uzaklaştırmasıydı. Bu politika, Kızılbaş oymaklar arasında büyük tepkiye sebep oldu.

İki yıllık hükümdarlıktan sonra ölen Şahın yerine Sultan Muhammed (1577-1587) geçirildi. Gözleri görmeyen bu sultan döneminde karısı Melike iktidarı fiilen kullandı ve yönetimde hemşehrileri Mazenderanlılar’a dayandı. Bu dönemde ortaya çıkan düzmece Şah İsmail (kendisinin II.Şah İsmail olduğunu iddia edenler) ayaklanmaları ile iktidar mücadelesine Lur, Kürd, Taliş, Gur gibi yerli aşiretlerde ortak oldular. Sultan Muhammed’in karısı Melike’nin kendilerini dışlayan politikası Kızılbaş oymaklarının kızgınlığına sebep oldu. Neticede, her oymaktan birisinin katıldığı bir zümre sarayın harem dairesini basarak, şahın yanında karısını öldürüp, cesedini çıplak vaziyette sokağa attı. On yaşındaki Abbas Mirza hükümdar ilan edildi.

Şah Abbas’ı iktidara taşıyan Ustaclu Mürşid Kulu Han olmasına rağmen, onun nüfuzundan kurtulmak isteyen Şah Abbas bir süre sonra Mürşid Kulu Han’ı öldürttü. Ardından Sultan Muhammed döneminden kalan pek çok kızlbaş emirini de yok etti. Kızılbaş emirlerinin gaile çıkarmamalarını, itaatsizlik etmemelerini temin için, Türkmen oymaklarını kalabalık olarak yaşadıkları yerlerden çıkarıp İran içerisine dağıttı. Küçük yaşta saraya alınıp büyütülen Ermeni, Gürcü, Çerkez soyundan kaabiliyetli köleleri yükseltip, onlara mevkiiler verdi. Osmanlı sistemini takliden, bu devşirmelerden oluşan kul teşkilatı kurdu. Onları birçok Türkmen oymağının başına geçirdi. Yine yerli halktan oluşan tüfenkçi birlikleri kurdu. Bu dönemde Lur, Kürd ve Afganlı unsurlar siyasi bakımdan ehemmiyet kazandı.

Bütün bu gelişmeler, devleti kuran Kızılbaş Türkmen unsurunu etkisizleştirmeye yönelikti. Artık Safevî devletinin bu unsurlara eskisi gibi ihtiyacı kalmamıştı. Bu dönemde İran’da İmamiye Şia’sı hakim inanç olarak desteklendi ve kabul gördü. Anadolu kökenli en büyük Türkmen oymağı olan Ustaclu‘lar Şah Abbas döneminde bir daha toparlanamayacak şekilde darbe yediler ve katliama uğradılar. Kendi kimliklerini kaybederek başka oymakların idaresi altına girdiler. Aynı şekilde, Tekelüler’de bu dönemde büyük darbe yediler. Şah Abbas bütün Tekelülerin öldürülmelerini emretti. Şah Abbas’ın bunlara karşı öfkesi yatıştığında Tekelü oymağı mensuplarının çok azı hayatta kalmıştı. Abbas döneminde bir tek Şamlu oymağı Şahın himayesine mahzar olmuştu.

Safevî Devletinin kurucu ve sonraki dönemlere taşıyıcı unsuru olan Kızılbaş Türkmen oymakları, Şah Abbas döneminden itibaren devlet içerisindeki bu önemlerini yitirmiş ve yavaş yavaş sistemden tasfiye edilmişlerdir. Bu dönemde yaşayan Şiî ulemâdan Molla Muhammed Bakır Meclîsî, Şiileşmeye direnen Kızılbaş Türkmenlerin öldürülmelerine dair fetva bile vermiştir. Faruk Sümer’in “Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” ve Rıchard Tapper’in “İran'ın Sınır Boylarında Göçebeler, Şahsevenlerin Toplumsal ve Politik Tarihi” kitapları, Şah’a giden Kızılbaş Türkmenlerin başına gelenleri detaylı biçimde anlatmaktadır.

Dr. Ali YAMAN’ın ciddi bir araştırmaya dayalı olarak hazırlamış olduğu, “Alevîlik’te Dedelik ve Ocaklar” kitabında vardığı sonuca göre, bugün bilinen Alevî cemaat yapısının ne zaman ve nasıl oluştuğu hususunda kesin bir bilgi mevcut değildir. Bu konuda, farklı Alevî grupları kendi mensup oldukları gelenek doğrultusunda farklı tezler savunmaktadır. Dedebabalar, Çelebiler, Ocakzâde Dedeler, Babalar ve dikme Dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler.

Bu konuda, Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevî Yerleşmesi, Ocaklar-Dedeler-Soyağaçları” adlı kitabında ileri sürdüğü görüşler dikkat çekicidir. Nejat Birdoğan, Şah İsmail’den önce cem törenlerinin olmadığını, bu törenlere ilişkin erkânın Şah İsmail’den kaynaklandığını iddia etmektedir. Ona göre, Hacı Bektaş bir derviştir. Bugünkü anlamıyla Dede değildir. Onun döneminde Cem töreni de yoktur. Ancak, müzik vardır, semah vardır. O dönemlerde elimizde Alevî şiîri de yoktur. Hazreti Pir Hacı Bektâş’ın musahiplik erkânıyla da ilgisi bulunmamaktadır. Onun “ikrar” alması kendisine mürid olmak isteyenleri ıhtırarak, başını tekbirleyip saç ve sakalını bir kereye özgü traş etmesi ve salavatlayıp başına papak geçirmesinden ibarettir. Bugünkü durumu ile Cem törenleri Alevîlere Ahilerden geçmedir.

Hakikaten Şah İsmail, Anadolu Alevîliğinin tören olarak kurucusu sayılabilir. Yolun kurallarını, on iki hizmeti, semahı, içkiyi, sazı ibadete o dahil etmiştir. Şeyh Haydar‘ın halifeleri yoluyla Anadolu’ya nüfuz etmesinden önceki Alevîlik anlayışıyla, Haydar’la birlikte ortaya çıkan Kızılbaşlık arasında inanç ögeleri bakımından da temel farklılıklar vardır. Hacı Bektâş Veli’ye nisbet edilen hiçbir eserde görülmeyen on iki imam kültü Şah İsmail döneminde Anadolu Alevîliğine girmiştir. Safevi etkisi öncesi Alevîlik, ehli beyt sevgisine dayanan sufi bir anlayıştı ve Sünnilerle çatışmacı bir dil kullanmıyordu. Şah İsmail döneminde şiîlikten transfer edilen on iki imamcılık ve “tevella ve teberra” inançları Proto-Alevîlikten önemli farklılaşmalara neden oldu. Özellikle, Sünni inanç mensuplarının cennetle müjdelendiklerine inandıkları sahabeden, Peygamberin eşi Hz. Ayşe, Ebubekir, Ömer ve Osman’a lanet edilmesi iki kesim arasında düşmanlık tohumlarının atılmasına neden oldu.

Şah İsmail döneminden itibaren, farklı oymaklara bağlı Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin inanç ve ritüel olarak birbirlerine benzemeye başladığı, aşiretten ziyade bir cemaat örgütlenmesi sergiledikleri görülmektedir. Oysa aynı dönemde, Anadolu’da kalan Kızılbaş Türkmenlerin akrabaları olup Şah’a giden oymak ve aşiretler farklı bir tecrübe yaşamışlardır. Yukarıda etraflıca anlatıldığı gibi, Rumlu, Ustaclu, Tekelü, Şamlu, Dulkadirli, Varsak, Çepni, Arapgirlü, Turgudlu, Bozcalu, Hınıslu, Çemişkezeklü gibi oymak ve aşiretler geleneksel aşiret yapılarını ve aşiret kimliklerini korumuş, İran’da beyleriyle temsil edilmiş, aşiretin gücü oranında Safevî iktidarından pay almışlardır. Anadolu’da kalan Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin her biri, bir ocağa bağlı kapalı cemaatlere dönüşerek klasik Türk aşiret yapısını yitirmişler, bunun sonucu olarak tarikat kimliğinin aşiret kimliğini yuttuğu sosyolojik bir dönüşüm meydana gelmiştir.

Bahsedilen bu dönüşüm, Erdebil Şeyhliğinin Şahlığa dönüşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu dergâha mürid olarak şahsen bağlı olan Anadolu’daki Türkmen aşiret mensupları, Şeyhliğin Şahlığa dönüşmesiyle, bu dergâhla olan ilişkilerini, mürşid-talip ilişkisinden taraftarlığa dönüştürdüler. Bu dönüşüm Safevîler tarafından, Halifet-ül Hülefa müessesi aracılığıyla gerçekleştirilmekteydi. Anadolu’ya gönderilen halifeler, müritleri İran’a göçmeye teşvik ediyorlardı. Zira, Safevî devletinin kurulduğu dönemde, Şahın yerli halka dayanma gücü yoktu. Bu nedenle Safeviler, gerek Osmanlı, gerekse Dulkadirli topraklarında yaşayan Türkmen aşiretlerine dayanmak, onları İran’a göçertmek zorundaydılar. Göç etmeyen aşiretler halifeler aracılığıyla, Şah’a bağlı cemaatlere dönüştürüldüler. Oysa, İran’a giden oymaklar buraya vardıklarında, işin esasının dünyevi iktidar mücadelesi olduğunu müşahede etmişlerdi. Burada gerek Şah seçimlerine müdahil olarak, gerek birbirleriyle rekabet ederek iktidar kavgasına giriştiler. İran’da bunlar yaşanırken, Anadolu’da kalanlar için Şah’ın ülkesi hâlâ ulaşılmak istenen bir cennet, Şah ise ilahi bir varlıktı.

Safevî etkisiyle oluşturulan cemaat yapısı, Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan ve “ocak” olarak adlandırılan dede aileleri ile belli aşiret, köy veya aile grupları arasında kurulmuş olan pir(dede)-talip ilişkisi temeline dayandırılmıştı. Cemaat, ocakzâde dedelerin Peygamber soyundan geldiklerine yani evlâd-ı resul olduklarına inanıyor ve onları “seyyid” olarak kabul ediyordu. Muhammed-Ali ‘nin taşıdığı ilahi nurun, on iki imamlara ve onların soyundan olan dedelere intikal ettiğine inanıyorlardı. Dedelerin nesep yoluyla ilahi bilgiyi tevarüs ettiği kabul edildiğinden, dedelik yolu taliplere kapalıydı. Dedeler ile talipler arasında, soy esasına dayalı bir kast sistemi mevcuttu. Öyle ki, dedenin kızının bir taliple evlenmesi bile yasaktı. Zamanla ocak ve aşiret kimlikleri iç içe geçti. Bazen ocak, talibi olan aşiretin adıyla anılmaya başlanırken, bazen de farklı aşiretler kendi isimlerini bırakarak, bağlı oldukları ocağın adını aldılar.

Dede- talip ilişkileri İran’dan gönderilen buyruklarla şekillendirilmekteydi. Ca’fer es-Sâdık Buyruğu, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetu’l-Ahrâr ismiyle de anılan Şeyh Sâfî Buyruğu gibi buyruklar teolojik eserler olmaktan çok, tasavvufî/mistik ve menkıbevî nitelikli eserlerdi. Buyruklar bir mezhebe ait inanç esaslarını ortaya koymaktan çok, cemaatin ayinlerinin erkânının, dede- talip ilişkilerinin adabının anlatıldığı nizamnamelerdi. Buyruklarla konulan bu kaide ve kurallar, Kızılbaş topluluklarının içlerindeki farklılıkların azaltılmasını, mümkün olduğu kadar standart bir yapıya kavuşturulmasını ve Erdebil’le bağlantıyı sağlayan dedelerin tartışmasız bir karizma kazanmasını sağlamaya yönelikti. Böylece, siyaseten bir devletin tebaası olan topluluk, cemaat örgütlenmesi yoluyla, bir başka devletin hükümranlık sahası haline getirilmişti.

Bu yapılanma politikası gereği, cemaat mensubu olmak için Kızılbaş anne ve babadan doğmak esası getirilmiş, cemaat dışı evlenmek düşkünlük sebebi sayılmak suretiyle cemaatin içe kapanması sağlanmıştı. Musahiplik erkânı ile evli çiftler birbiriyle kardeş yapılıyor, bununla hem cemaat içi murakabe tesis ediliyor, hem de cemaat ilişkileri sıkılaştırılıyordu. Dar’a çekme erkânı, cemaat disiplinini sağlayan esaslı bir müeyyideydi. Cemaatin kendi içerisinde sağladığı bu adalet dağıtma sistemi, aynı zamanda, cemaatin tebaası bulunduğu Osmanlı hukuk sisteminin dışında kalmasını da sağlıyordu. Yine, Nezir adı altında, cemaat mensuplarının gelirlerinin 1/5’i toplanarak İran’a gönderiliyordu.

Bu yapı ister istemez kapalı olmayı gerektirmişti. Kızılbaş toplulukların Safevî devleti ile olan bu ilişkisini bitirmek isteyen Osmanlı yönetiminin baskıları da bu gizliliğin bir başka sebebiydi. Şah Tahmasb döneminde Safevîlerin bu cemaat üzerinde nüfuzları devam etti. İran’daki Türkmen unsurlar Tahmasb döneminde siyaseten kıyıma uğrarken, Şiîleşmeye zorlanırken Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin gözünde Şah hala kurtarıcı bir role sahipti. Osmanlı devletinin Safevîlere karşı düzenlediği Irakeyn seferine, Şah Tahmasb Anadolu’daki Türkmenleri ayaklandırarak karşılık veriyordu. İlginç olanı, Tahmasb döneminde İran’da çok ciddi bir Şiîleştirme politikası güdüldüğü halde, Caferi mezhebiyle çok da uyuşmayan hususlar ihtiva eden buyrukların arka bahçe olarak görülen Anadolu’ya gönderilmesidir. Bu durum, Şah Tahmasb’ın Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenleri Şiîleştirme politikası gütmediğini, insan ve vergi kaynağı olarak değerli gördüğü bu insanları mevcut inançlarıyla kabul ettiğini orta koymaktadır.

Şah Tahmasb’dan sonra, Safevîlerin Ocaklar üzerindeki nüfuzu azaldı ve Hacı Bektâş Dergâhı merkezi bir konum kazandı. Aynı dönemlerde, İran’daki Kızılbaş Türkmen aşiretleri de ya şiîleşmek veya sistemden yavaş yavaş tasfiye edilmek tercihleri ile yüz yüze kalmıştı. Safevî Devletine katılan Kızılbaş aşiretleri ile Anadolu’da kalanlar gittikçe birbirinden farklılaştı. Bu farklılaşmada, geleneksel yapıyı muhafaza eden Anadolu’da kalan Türkmenler konar-göçerlik ve sözlü kültür sürekliliğini devam ettirdi ve şiîleşmedi.

Tarihi süreç içerisinde Alevî Ocaklarının büyük kısmı Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlandı. Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlanmayı reddeden Ocakzâdeler, Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlananları dönük olarak nitelediler. Böylece Alevîler, Ocaklar ve Dergâhlar olarak ikili bir yapılanmaya bağlı kaldılar.

Cumhuriyet döneminde, özellikle 1950’lerden sonra, Alevîler şehirlere akmaya başladılar. Bu dönem, yüzyıllar boyu kapalı cemaat içerisinde, pîrlerin itaatkâr müridleri olarak cemaat disiplini içerisinde yetişen Alevîlerin bireyselleşme ve özgürleşme dönemi oldu. Bu dönüşüm, aşiret halinde yaşarken tarihi şartların kapalı bir cemaate dönüştürdüğü Türkmen unsurunun, modernleşme ile birlikte kendisini içinde bulduğu farklı bir sosyolojik dönüşüm macerası olarak merakla izlenmeyi hak etmektedir.


YARARLANILAN KAYNAKLAR

Abdülbâki GÖLPINARLI: “Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şîîlik”, Der Yay., 1997.

Abdülbâki GÖLPINARLI: “Melamilik ve Melamiler”, Milenyum Yayınları, 2006.

Ahmet Ocak: “Selçukluların Dini Siyaseti (1040-1092)”, Tarih ve Tabiat Vakfı,2002.

Ahmet Yaşar Ocak: “Babailer İsyanı”, Dergâh Yay., 1996.

Ahmet Yaşar Ocak: “Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17.Yüzyıllar)”,1999.

Ahmet Yaşar Ocak: “Türk Sufiliğine Bakışlar”,İletişim Yay.,2004.

Ahmet TAŞĞIN: “Mit ve Gerçeklik Arasında: Alevîlikte Ehlibeyt” Marife Yıl: 4, Sayı: 3 Kış 2004

Ahmet TAŞĞIN: “Hatai’den Günümüze Anadolu Alevîlerinde Farklılaşma” I. Uluslararası Şah Hatai Sempozyumu (9-11 Ekim 2003 Ankara)

Ali YAMAN: “Alevîlik&Kızılbaşlık Tarihi”,Nokta Kitap,2007.

Ali YAMAN: “Alevîlik’te Dedelik ve Ocaklar”,Karacaahmet Sultan Derneği Yay.,2004.

Baki ÖZ: “Alevîlik Nedir?”, Der Yay.,1996.

Battal Pehlivan: “Alevi-Bektaşi Düşüncesine Göre Allah”, Pencere Yay., 1994.

Bedri Noyan: “Bektaşilik-Alevîlik Nedir?” Ant Yayınları-Can Yay.ı,1995.

Bekir Kütükoğlu: “Osmanlı İran Siyasi Münasebetleri (1578-1612) [Cilt: 1+2]” İstanbul Fetih Cemiyeti, 1993.

E. Ruhi FIĞLALI: “Türkiye’de Alevîlik Bektâşîlik”, Selçuk Yay.,1994.

Faruk Sümer: “Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları”, Ana Yay, 1980.

Faruk Sümer: “Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü”, Türk Tarih Kurumu Yay., 1992.

Giovanni Maria Angiolello-Venedikli Bir Tüccar ve Vincenzo D’Alessandri: “Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar”, Yeditepe Yay.,2007.

Hammer, Joseph, Von. “Osmanlı Tarihi, Cilt I-II”,MEB Yay.,1991.

Hasan Onat: “Kızılbaşlık Farklılaşması Üzerine”, İslamiyat, 2003.

John Kingsley Bırge: “Bektaşilik Tarihi”,Ant Yay.,1991.

İlyas ÜZÜM: “Kültürel Kaynaklarına Göre Alevîlik”, Horasan Yay., 2002.

Irene Melikoff: ”Uyur İdik Uyardılar, Alevîlik-Bektaşilik Araştırmaları”,Demos Yay.,2006.

Irene Melikoff: “Kırklar'ın Cemi'nde”, Demos Yay., 2007.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri”, 4.baskı,1988.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Osmanlı Tarihi (II. Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına Kadar) [Cilt: 3/1]”, AKDTYK, 1995.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Osmanlı Tarihi (XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna Kadar) [Cilt: 3/2]” ,AKDTYK, 1995.

Mehmet Altan Köymen: “Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi”, Cilt-II: İkinci İmparatorluk devri” TTK.Yay.,1984

Mehmet Eröz: “Türkiye'de Alevîlik ve Bektaşilik”, Kültür Bakanlığı Yay.,1990.

Mustafa Akdağ: “Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi”, Cilt: 1, Cem Yay., 1995.

Nejat Birdoğan: “Anadolu ve Balkanlarda Alevî Yerleşmesi, Ocaklar-Dedeler-Soyağaçları”,Alev Yay.,1992.

Nejat Birdoğan:”İttihat-Terakki'nin Alevîlik Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey)”, Berfin Yay.,1995

Oktay Efendiyev: “Safevî Devleti, Bir Kızılbaş Türk Devletiydi”, [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]

Orhan Türkdoğan: “Alevî Bektaşi Kimliği”, Timaş Yay., 1995

Prof.Dr. Ali Sevim,Prof.Dr. Yaşar Yücel: “Türkiye Tarihi Fetih,Selçuklu ve Beylikler Dönemi”, TTK Yay.,1989

Rıchard Tapper: “İran'ın Sınır Boylarında Göçebeler, Şahsevenlerin Toplumsal ve Politik Tarihi”, İmge,2004.

Selahattin. Tansel: ” Yavuz Sultan Selim”, MEB, 1969.

Shahı AHMADOV: “Azerbacan’da Şiîliğin Yayılma Süreci”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2005.

Taha Akyol: “ Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet”, 1999.

Y. Ziya, YÖRÜKÂN: “ Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar”, (Yay. Turhan Yörükân), Kültür Bak. Yay., 1998.

Yusuf Küçükdağ: “Şah İsmail’in Anadolu’yu Şiîleştirme Çalışmaları ve Osmanlı Devleti’nin Aldığı Önlemler”, Osmanlı I, Siyaset, 1999.

Zeki Velidi Togan: “Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi”, Enderun Kitapevi, 1981.

Ziya Şakir: “Mezhepler Tarihi ve Şah İsmail, Alevîlik-Şiîlik-Sünnilik-Kızılbaşlık Ne Demektir ve Nasıl Çıktı?”,İstanbul Maarif Kitaphanesi,


sinantavukcu@yahoo.com.tr
Devrim06 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Devrim06 For This Useful Post:
mamican (10-14-2009), İşcanbaba (01-30-2009)
Alt 01-30-2009, 16:47   #4
İşcanbaba
Can
Bizden Biri
Kullanıcı Profili
 
İşcanbaba - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 6.063
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 12581
Thanked 8566 Times in 4033 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 50
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi : İşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud of
İletişim
Standart

Çok uzun ya,
Kimi bilgiler ise, güncellenmemiş,
sıkıntılı yerler var,
oturup okumak gerek,
Yasevi ile, vefailik ile bağımız tartışmalı,
Babai savaşı

Balım Sultanda
Kalender Savaşı yok,

Ve şii/şia etkisi üzerinde de ben fakirce eski bilgiler mevcut,
Zaman yok şimdi yazmam da, sonra belki.


2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.

Dinimiz sevgi
Kabemiz insan

Iscanim ne oldum deme
Siirin hakkini yeme
Kafiye yok gitmis güme
Kim neyi bilir bilinmez
İşcanbaba isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
alevi, aşiretten, cemaate, dönüştürülme, serüveniiiiiii, sinan, tavukçu, türkmenlerin


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açik
Smileler Açik
[IMG] Kodlari Açik
HTML-Kodu Kapali
Hizli Erisim


Sponsored links
alevi haber kayfe.net
balon süsleme ankara ankara palyaço balon süsleme ankara


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmis. suanki Zaman: 08:39.


Powered by vBulletin® Version 3.7.0
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Tüm hakkı GencAleviler'e aittir.Ad Management by RedTyger
no new posts