![]() |
|
![]() |
|||||||
| Hasan Harmancı Yazarımız Hasan Harmancı yazıları |
| GencAleviler.coM | Alevilik Hakkında Herşey |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#21 |
|
GençALEVİLER YAZARI |
ERKEKLER DÜNYASINDA BİR KADIN; SULTAN ANA
Abdallar, ekseriyetle yerleşik ve kısmen göçebe bir halde yaşayan Alevi- Kızılbaş zümrelerinden biridir. Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde bir takım abdal köyleri, müteferrik yığınakları, yani obaları vardır. Göçebe Abdallar, yılın muayyen mevsimlerinde yer yer dolaşarak, köy kıyılarında geçici olarak otururlar. Güney, batı ve Orta Anadolu başlıca coğrafi da ılış yerlerini teşkil eder. Bununla beraber, Antakya ili, abdalların en çok yurt tuttuğu bir bölgedir. Bu bölgedeki Zeytinköyü, mühim abdal merkezlerinden biridir. Abdalların sayısı, bütün Anadolu da 30-40 bin kadar tahmin edilmektedir. Abdallar, soy itibariyle Türkmendirler. Bugünkü Anadolu Abdalları -Tahtacılar, Çepniler daha doğrusu bütün Anadolu Kızılbaşları gibi- Babai Türkmenlerinin bakiyeleridir. Binaenaleyh bunları, dili ve soyu bütün bütün başka olan çingenelerle akraba veya yurt tutmuş çingene gibi telakki etmek katiyyen doğru değildir. Halk bunları elek, sepet yapmak; bir kısmı da göçebe olmak bakımından Çingene addeder. Mesela: Abdallara Güney Anadolu’da Çingene, Doğu Anadolu’da Elekçi derler. Kuzey Anadolu da ise Elekçi daha çok Gregoryen Ermeni Çingenelerine denilir. Konya ve dolaylarında da Abdallara Carcar adı verilir (halk dilinde carcar ilahi söyleyerek dilenen kimseye derler; dilenci derviş demektir). Binaenaleyh, halkın -aslında Türk soyundan olan- Abdallar hakkındaki bu umumi ve pek basit telakki tarzı, ilmi bir mana ve mahiyet taşımaktan çok uzaktır. Anadolu da eskiden beri yerleşmiş Abdal oymakları vardır. Bugünkü Abdallar kendilerinin, haklı ve doğru olarak, Türk ırkından ve İslam olduklarını ifade ederler. Bu ifadelerine ilave olarak da, ulu ve aziz saydıkları Karayağmur’un reisliği altındaki Horasan Erleri (güney ve doğu Abdalları ise, o uzlardan Beydili Boyu) ile beraber Anadolu ya geldiklerini ısrarla söylerler. Abdalların dilleri Türkçedir. Vakıa söz arasında dinleyenlere pek yabancı gelen bazı söz ve deyimler kullanırlar. Bu kadar var ki, kullandıkları bu söz ve deyimler, başka bir dile ait olmaktan ziyade kendilerince uydurulmuş argo mahiyetinde, birer söz veya deyimdirler. Yani bir sözü karşısındakinden saklamak isterlerse -ki bilhassa mezhebi sırlarını gizlemek için böyle konuşma tarzına daha çok başvururlar- bu söz ve deyimleri laf arasına karıştırırlar, cümleleri anlaşılmaz bir hale sokarlar. Abdallar, biraz da küfürbaz insanlardır. Ayin sırasında “yol erkânı”ndan,”Kerbela faciası”ndan bahsolunur. Ayin-i Cemi idare ile vazifeli olan Yasacı, taşkınlık edenleri önler; yüksek sesle konuşanları susturur. Sakilik edecek, Samah’a katılıp raksedecek olanları seçip “Meydan”a gönderir. Yasacı’nın ve Baba’nın emirleriyle kadınlar da işaret kullanırlar; sakilik eder ve samah yaparlar. Her erkek istediği kadını Samah’a çağırır ve bu davet de kadın tarafından reddedilemez. Sakilik edecek kimse önce “dem-içki” tablasının kenarına ellerini koyup boyun keser (hafifçe eğilir); sonra Baba’nın önüne gider boyun keser, geri dönüp herkese “dem” sunar. Abdallar, sofiyan erkânının adap ve şartlarından bahseden “Risale-i Şeyh Safiyüddin Erdebili” adlı yazma bir kitaptan başka “Menakib-i Evliya” denilen ve erenler, evliyalar hakkında düzülüp koşulmuş bir çok epik manzumeleri ihtiva eden “mecmua”ları da kutsal tutarlar. Bunlardan bilhassa “Hatayi (Şah İsmail)”, “Abdal Musa” ve “Kaygusuz Abdal” taraflarından söylenmiş nefeslere, menkıbelere daha fazla bir değer verilir ve bunlar saygı ile terennüm edilir. Abdallar -öteki Anadolu köylü Sofiyan Sürekleri ve Bektaşileri gibi- vaktiyle Hacıbektaş merkezindeki Çelebi’leri, Dede-Baba’ları manevi metbu sayarlardı. Abdal Dedeleri, Hacıbektaş Çelebisinden izin almadan yapamazdı. Bununla beraber, Konya ve Adana gibi merkezlerdeki büyük Dedeleri vasıtasiyle Çelebilere yaklaşabilirlerdi. Konya’daki “Kara Yağmur Dede” Horasan soyuna bağlı ve kutsal sayılan bir ulu kişi olarak tanınmıştır. Âşıkpaşazâde Tarihi’ne göre Anadolu ve Rumeli’yi Türkleştiren ve İslâmlaştıran manevî mimarlar arasında “Gâziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm” zümrelerinin adları zikredilmektedir (Atsız 1985: 195). Abdallar da beş gruba ayrılmaktadır: 1. Fakçılar, 2. Tencili Abdalı, 3. Beğdili Abdalı, 4.Gurbet yahut Cesis Abdalı, 5. Kara Duman Abdalları (Köprülü 1935: 32-42). Tasavvuf terimi olarak “Tebdil olmak, değişmek, bir merhaleden başka bir merhaleye atlamak, kabuğunu bırakıp rûha sinmek” (Oytam 1970: 106-107) anlamlarını taşıyan “Abdal” sözcüğü, kısaca, "kalender yaşayışlı derviş" anlamına gelmektedir. Fakat, "daha çok, 12. yüzyıl sonlarından itibaren bütün Orta Asya ve Orta Doğu'da, tabiî bu arada Anadolu'da muhalif bir sûfîlik hareketi olarak ortaya çıkan Kalenderî cereyanına mensup çeşitli zümrelerce kullanılmıştır." (Ocak 1992: 271) Bu cereyan, "bir yandan Yesevîlik ve bundan doğan Haydarîlik şeklinde Asya içlerine uzanırken, öte yandan Orta Doğu'da, Cavlakîlik, Kalenderîlik, Vefâîlik tarzında teşkilatlanmıştır." (Ocak 1992: 271) “Abdal” sözcüğü “Melâmetî, Kalenderî, Haydarî, Işık, Torlak, Bektaşî, Kızılbaş” gibi dinî-tasavvufî zümre mensupları karşılığında kullanıldığı gibi “Çingene, Abdallu, Abdâlî, davulcu, deveci, elekçi, gûyende, kazancı, kuyumcu, tahtacı, teberci” gibi oymak, meslek ve yer adları yanında “ahmak, şaşkın, meczup, divâne, serseri, dilenci, derviş” anlamlarında da kullanılmaktadır. Yakut Türkçesi'nde “Abdal” sözcüğü ile “şaman” ve şamana özgü özellikler arasında bağ kurulması dikkat çekicidir. Anılan Türk lehçesinde "Abıdal: erkek lâkabı [şamanın]; ap : l.Sihirbazlık, büyücülük, kâhinlik, falcılık; aptağ : sihirlemek; aptağh: sihirbaz, üfürükçü, büyücü (Pekarskiy 1945: 3, 25)." anlamlarına gelmektedir. Köprülü'ye göre "Abdallar", "Eftalitler"den yani "Akhunlar"dandır. Akhunların adı Hint kaynaklarında “Akhun, Huna, Eftalit, Abdal”, Bizans kaynaklarında “Ephtalit, Abdal, Neftalit”, Ermeni kaynaklarında “Hept’al”, Süryanî kaynaklarında “Eftalit ve Abdal” olarak geçmektedir (Konukçu 1973: 39-44). Ogurlar, Hunlarla karışınca "karışmış" (Bulgamış) manâsına gelen "Bulgar" adını aldılar. Eski Türk Bulgarlarının boylarından olan "Varsaklar" ile "Abdallar" da karışmıştır (Eröz 1984: 50). Tokat'ta bir yer adı da "Eftelit" olarak geçmektedir (Eröz 1984: 45). Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya kadar değişik yerlerde “Abdal” adlı topluluklara rastlanması, tarihte bu adla anılan bir Türk kabilesinin varlığının işareti olarak kabul edilmektedir. Zaten Oğuz boylarından biri “Abdal” adını taşımaktadır: Türkmenistan’da Türkmenlerin ayrıldığı oniki boydan altısının Kay’ın oğlu ve selefi Hasan (Esen)'dan geldiklerine inanılır. Bunlardan birincisi “Abdal” boyu olup sembolleri “ay”dır. Bu kabile 1. Deli, 2. Karban, 3. Uğur / Ogrı, 4. Mengli Koca gibi kollara ayrılır (Köprülü 1935: 47). Yakut Türkçesi'nde “Abdal” sözcüğü ile “şaman” ve şamana özgü özellikler arasında bağ kurulması dikkat çekicidir. Anılan Türk lehçesinde "Abıdal: erkek lâkabı [şamanın]; ap : l.Sihirbazlık, büyücülük, kâhinlik, falcılık; aptağ : sihirlemek; aptağh: sihirbaz, üfürükçü, büyücü (Pekarskiy 1945: 3, 25)." anlamlarına gelmektedir. Köprülü'ye göre "Abdallar", "Eftalitler"den yani "Akhunlar"dandır. Akhunların adı Hint kaynaklarında “Akhun, Huna, Eftalit, Abdal”, Bizans kaynaklarında “Ephtalit, Abdal, Neftalit”, Ermeni kaynaklarında “Hept’al”, Süryanî kaynaklarında “Eftalit ve Abdal” olarak geçmektedir (Konukçu 1973: 39-44). Ogurlar, Hunlarla karışınca "karışmış" (Bulgamış) manâsına gelen "Bulgar" adını aldılar. Eski Türk Bulgarlarının boylarından olan "Varsaklar" ile "Abdallar" da karışmıştır (Eröz 1984: 50). Tokat'ta bir yer adı da "Eftelit" olarak geçmektedir (Eröz 1984: 45). Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya kadar değişik yerlerde “Abdal” adlı topluluklara rastlanması, tarihte bu adla anılan bir Türk kabilesinin varlığının işareti olarak kabul edilmektedir. Zaten Oğuz boylarından biri “Abdal” adını taşımaktadır: Türkmenistan’da Türkmenlerin ayrıldığı oniki boydan altısının Kay’ın oğlu ve selefi Hasan (Esen)'dan geldiklerine inanılır. Bunlardan birincisi “Abdal” boyu olup sembolleri “ay”dır. Bu kabile 1. Deli, 2. Karban, 3. Uğur / Ogrı, 4. Mengli Koca gibi kollara ayrılır (Köprülü 1935: 47). Abdal sözcüğü, 12. ve 14. yüzyıllarda “derviş”, 15. yüzyılda “divane, meczup” anlamlarında kullanılmıştır. 16. yüzyılda Bektaşîlik etkisi Abdallar arasında kuvvetlenmiş, 18. yüzyılda “Bektaşî Abdalları” tabiri yaygınlaşmış, “Abdal” sözcüğü “Bektaşîlik” yerine de kullanılmaya başlanmıştır (Köprülü 1935: 34). “Dedegan” ve “Babagan” kolları olarak ikiye ayrılan Alevî-Bektaşî zümreleri içinde “Abdallar”, Dedegan (Sofiyân) koluna mensupturlar. “Tahtacı”, “Kızılbaş”, “Çepni”, “Sürek” ve “Abdal” adlı Türkler bu kolu oluşturmaktadırlar (Oytam 1970: 349-350). Köprülü’nün naklettiğine göre, Vahidî’nin Hâce-yi Cihân ve Netice-yi Cân adlı eserinde Rum abdallarından şöyle söz edilmektedir: “... sırtlarında yalnız bir tennure, adeta çıplak denecek şekilde, daima yalın ayak ve başları açık gezerlerdi. Bellerine yün örgü bir kuşak, omuzlarında Ebû Müslim nacağı, ellerinde baba Şüca çomağı, kuşaklarına asılı –kav, çakmak ve esrar taşımağa mahsus- iki cür’adan, tahtadan gayet büyük ve saplarına aşık kemiği asılı bir sarı kaşık ve bir keşkül vardı. Vücutlarında yanık yerleri, dövme Zülfikâr resimleri veya Ali’nin ismi, bâzûlarında yılan şekilleri bulunurdu. Ellerinde def, kudüm, boynuz gibi musiki aletleri bulunurdu ve zikir esnasında yahut yürürken bunları çalarlardı. Bunlar Âdem’in sünnetine uyarak çıplak gezerler, esrar yerler, sakallarını, saçlarını, bıyıklarını tıraş ederlerdi. Muharrem’de Kerbelâ şehitlerinin matemini tutarlar, bıçakla vücutlarına yaralar açarlar, sonra büyük bir aşure ziyafeti yaparlardı.” (Köprülü 1989: 374-375). "Abdal" mahlasını kullanan kırk iki halk şâiri tespit ettik. Bu şâirleri alfabetik olarak şöyle sıralayabiliriz: 1. Abdal 2. Abdal Dede 3. Abdal Mehmet 4. Abdal Musa 5. Abdal Oğlan 6. Abdal Pir Sultan 7. Ârif Abdal 8. Cafer Abdal 9. Derun Abdal (Derunî Baba) 10. Genç Abdal (Gencî) 11. Güvenç Abdal (Genç Abdal?) 12. Hüseyin Abdal (Hüseynî) 13. Kalender Abdal 14. Kara Abdal (Kara Baba) 15. Kaygusuz Abdal 16. Kazak Abdal 17. Kılıç Abdal 18. Koyun Abdal 19. Kul Abdal 20. Kumral Abdal 21. Küçük Abdal (Köçek Abdal) 22. Meczup Abdal 23. Mesrur Abdal 24. Meydan Abdal 25. Miskin Abdal 26. Muhyiddin Abdal 27. Pinhan Abdal 28. Pir Hâtem Abdal 29. Pir Gaip Abdal 30. Pir Sultan Abdal 31. Pir Sultan Abdal (Serezli) 32. Sadık Abdal 33. Sefil Abdal (19.yy.) 34. Sefil Abdal (20.yy.) 35. Seher Abdal 36. Sersem Abdal (Sersem Ali Dedebaba) 37. Şahin Abdal 38. Teslim Abdal 39. Uryan Abdal 40. Viran Abdal (Viranî) 41. Yeşil Abdal 42. Yûnus Abdal. Kazak Abdal ve Yeşil Abdal bu yüzyılda yaşayan Bektaşî şairlerindendir. Abdal, Abdal Dede, Abdal Oğlan, Kul Abdal, Teslim Abdal gibi halk şairlerinin Teslim Abdal, Yeniçeri ocağında “Halife Baba” mertebesine yükselmiştir. Dördüncü Murad döneminde yaşadığı ileri Keşan’a bağlı Teslim Abdal köyünde, Denizli’de ve Çorum’un Teslim köyünde “Teslim Abdal Türbesi” bulunmaktadır. sürülmekle birlikte, bir şiirinden hareketle Kanunî devrinde yaşadığı ve Bağdad'ın alınışını (1534) gördüğü sanılmaktadır. Kazak Abdal, Balım Sultan'a bağlıdır. Kazak Türkleri’nden olduğu için bu adı kullanmış olabilir. Annesinin Rus çarının kızı olduğunu belirten söylence, babasının da Kazak Türkü olabileceği yönündeki görüşümüzü desteklemektedir. Balım Sultan’a bağlandıktan sonra “Kazak Abdal” olarak anılmıştır. Kaygusuz Abdal tarzında şiirleri vardır. Bir şiirinde adının Ahmet olduğunu söylemektedir. Kazak Abdal'ın olarak bilinen “beğenmez” redifli şiir, Muhyiddin Abdal adına da kayıtlıdır. Kazak Abdal ve Yeşil Abdal Balkanlarda yaşamıştır. Söylenceye göre Kazak Abdal’ın asıl adı Ahmet olup, Demir Baba tarafından verilmiştir. Yeşil Abdal da Demir Baba dergâhına hizmet etmiştir. Deliorman ve Dobruca yöresinde yaşadığı bilinen Yeşil Abdal, Keçideresi’ndeki Kanaat Baba mezarlığında gömülüdür. Sultan Ana Sultan Ana (Sultan Battal) 1946 Akşehir Sorgun Köyü doğumlu. Yeniköy (Cediköy)’den evli. Ahmet Gezen Dede (babası) Hacıbektaş’tan icazetli olmasına karşın Dedelik yapmamış. İcazetini her aldığında sandıklarda saklamış. Pek öne çıkmamış. Zakirlik yapmış. Ara sıra Cem de yürütmüş. Hem saz hem de keman çalarmış. Sultan Ana’nın kayınpederi Mustafa Battal (Musto, Emirdağ’daki diğer lakabı Kağıt) da Cem Erkanı yürütüyormuş. Okuma yazması yok ancak kağıt kalem gibiymiş öğrenmesi. Herşeyden bilgisi olan bir insanmış. Cem’i babasının ve kayınbabasının yürüttüğü cemleri izleyerek ve dinleyerek öğrenmiş. Bir dönem eşi Rıza Dede cem yürütüyormuş. Ancak o hakka yürüyünce, gelen gidenin isteği üzerine o da yürütmeye başlamış. Köylüleri “Sultan Ana cemlerimizi yürütsün” demişler. Veliyettin Ulusoy’da 5 yıl önce icazet vererek erkan yürüttürmüş. “Burada postta oturan yoktu zaten. Kurbanımı aldım, hazırladım. Hüseyin Dede Beyşehir’den (eşi Dursun Ana ile beraber) gelerek posta oturttu. Sonraki yıl kendim yol açtım (posta oturduktan bir yıl sonra).” Görgü Cemi, Hacı (Müsahiplik) Cemi yürütüyor. Abdal Musa Cemi yürütmezlermiş. Posta oturmanın nasıl bir tartışmaya neden olduğunu sorduğumuzda; “Kadından dede mi olur. Kadından anca peygamber olur” diyormuş erkek dedeler. Sultan Ana’nın yanıtını sorduk, o da; “Peygamberi de diğer insanları da doğuran, dünyaya getiren anadır. Toprak nasıl her şeyi doğuruyorsa, ben de oyum” diyor. Sözü devam ediyor; “Her insan bir deniz derya, yolu bilirse” diye ekliyor. Erkanını nasıl yürütüyorsun diye merakla soruyoruz Cem’e başlamadan önce. Kısa kolay, anlaşılır yanıtlar veriyor; “Bizim erkanlarımız da değişik, yolumuz da. Yol bir, sürek bin bir. Göre göre gözcüyüm, süre süre yolcuyum” diyor. Yolu sürdürmek için; görme, sürme, okuma, gezme gerekiyor. Yol bilgim babamdan ve kayınbabamdan geliyor. Küçüklüğümden beridir cemlere girerim. Bir şeyi üç kez dinleyeyim hemen ezberliyorum. Nefesleri de öyle ezberledim. Okuyunca, dinleyince yol erenlerini oluyor.” diyor. Babasının Yağmurlu Ocağı’na, kayınbabasının ise, Tozlu Ocağı’na bağlı olduğunu öğreniyoruz. Babası yol sürerken, çocukluğundan başlayarak sayıyor; “Dergahtan Feyzullah efendim babamın evine gelirdi. Nagih Efendi, Cemal Efendi de gelirdi” diyor. Ayrıntılara giriyor. “Tozluoğulları (Baba’dan) Mustafa Dede (Ankara’da yaşıyor) asayla, kırkbudakla cem yaptırıyordu. Hacı Taşan’ın da içinde bulunduğu bir görüşmede talip olduk Mustafa Dede’ye. Abdallar, Emirdağ, Sultandağı, Yenimahalle (Afyon) Polatlı, Akşehir’de varlar. Yağmuroğulları’nı amcamgil olarak biliyoruz. Babamla konuştuğumda bizim köy Cidde’den gelmiş. Dedeler muhiti (Abdallar Köyü, yeni adı ile Uyanık)diye geçer bizim oralar.” Başka talipleri karışıyor söze, biz sordukça. Bazı yerlerde sessiz kalıyor Sultan Ana. Talipler devam ediyor. “Lakaplarımız arasında Keçeliler, Gögceler var. Bir kısmımız Dalman Yeniköy’de. Bizim köyde cami olmadığı için Cabar Abdalı diyorlar. Sonra da Uyanık yaptılar köyün adını”. Neden öyle olduğunu söylüyorlar. Erkekler sözü alıyor: “Askere gittiğimizde soruyorlar; şehrin nere köyün nere diye. Abdallar diyoruz, ‘aptal’ anlıyorlar. Bu yüzden köyün adı değişti...” araya sıkışmış bir sürü soru havada kalıyor. Köyde daha önce Sultan Anaların büyük odası Cem için kullanılıyormuş. Şimdi ise köyden taliplerden birinin bağışladığı (o da yanımızda. Çok heyecanlı. Cem de gözcülük yaptı o akşam. Sonra geleceğiz. Sorduğumuz soruya sarsıcı kısacık bir yanıt ile anlatacağını anlatıverdi.) evini Cemevine dönüştürmüşler. “Geçmişte nüfus cüzdanlarımıza Kıpti yazmışlar… Mısırlılar yalnız kalmamak için aramıza girmişler… İlk semaha kadınlar kalkar. Kadın gelir erkeğe niyaz eder, kaldırır semaha. 12 İmamların gözcüsü Karaahmet var. Akşehir de semahta mey, keman çalarlar… Biz Alevi olduğumuzu saklıyorduk 26 köy arasında. Erkanımızı otuz yıl yapmadık.” Sultan Ana söze karışıyor. 12 hizmeti yapacaklar onaylanarak, beraber kararlaştırılıyor. Bir kısmının söyleyecekleri kağıtlara yazılmış. Ana beni yanıtlıyor bir yandan, sohbet ortasındaymış gibi. “Bizim gördüğümüz erkan bazı bölgelerde uygulanmaz” diye tekrarlıyor. “Alim Allah derler; iyi de Ali’nin anası var, babası var. Nasıl Allah olur” Talipler de etrafta dinliyorlar. Onlara da söylüyor. “Bizde üç çeşit oturma var; bağdaş kurma Hünkar, yek diz durma Ali, iki diz oturma Muhammet…” Etrafı izliyoruz. Sıcakkanlı, konuşkan, kendini saklamayan, karşılıklı tartışmadan konuşarak çözüm bulan… Kadınlar günlük elbiseleriyle. Örtüleri kulak üstünden, boyun arkasında bağlanmış. Erkekler düzgün giyimli. Çoğu ceketli. Cem başlama saati geldi. Bekleniyor. Öğreniyoruz ki yakın köyden de katılacaklar olacakmış. Ceme katılanlar farklı çevre köylerden olduğu gibi, farklı kentlerden Denizli’ye gelenler de var. Onlar bekleniyormuş. Sultan Ana cemini bu sefer dernek merkezinde yürütmek istemiş. Yürüttüğü cemin herkese açık olmasını dilemiş. Beklerken bağlama çalınmaya başlandı. Nefesler söyleniyor (Şu zalimin ettiği işlere bak. Pir Sultan Abdal). Sesler doğal. bağlama notasında… Yerlerini almış herkes. Köylü dostları geliyor. Selamlaşıyorlar. Hallerini bildirdikten sonra ‘cem kurmak’ için Sultan Ana işaret veriyor. Binbir Renk Aynı Cem’de Kavelleşiyor Öğreniyoruz ki; zakirlerden biri Halveti Ali Özhan. Çivril’den. Diğer zakir kadın. Meral Saygül (Başı açık, boynunda kırmızı fular) Tavas’ın Tekke Köyü’nden; Sarı İsmail’in köyünden evli. Teslim Abdal’ın Tekkesinin bulunduğu köy doğumlu. Oğlu Ali, 14-15 yaşlarında. Ali Özhan’a uyarak bağlamasının tellerine dokunuyor. Sazına Zülfikar dağlamış. Siyah. Sonra dikkatimizi çekiyor ki Ali Özhan’da bağlamasına Zülfikar dağlamış. Onun ki kırmızı. Cem başlıyor. Kadın erkek karışık oturuluyor. Sultan Ana giriş yapıyor. Erkanda neler yapılacağını söylüyor. “Çoraplarınızı çıkarın” diyor... Erkan sahibi olanlar yanlarında kuşaklarını getirmişler. Fesi olanlar feslerini taktılar. Erkan sahipleri meydana çağrıldı. Değnekçinin değneği öpülerek değnekçiye sunuldu. 12 Hizmet sahipleri Anaya gelerek niyaz ettiler. Süpürgeci geldi. Yanında iki kadın (bacı). Niyaz ettiler. Okumaya başladılar; “Biz üç bacıydık. Güruhu Naciydik. Kırklar Cem’inde süpürgeciydik. Süpürge bu meydana gelmiştir. Bu yolu, bu erkanı Muhammet Ali kurmuştur. Muhammet Mustafa dara durmuştur. Hayır himmet edin süpürge yürüsün.” İki sağ bir sol süpürüldü. Sonra koltuğunun altına koydu süpürgeyi ve dara dikildi. Delil çıkarıldı, tutuşturuldu (bronz üçlü şamdan).Ardından bir kapla su getirildi. İbrikçi duasını okudu; “Haydar rahmında sinem pak u pak. Rüsüm meydanında sinem çak a çak. Kırklar meydanında Selman’ı pak. Hayır himmet edin Selman’ı pak yürüsün.” Ardından canlar “Geçti göremedim” diyerek niyaz ettiler. Cem’e katılan erkan sahibi ikisi kadın üç can ( birinin elinde ibrik, birini elinde havlucu ve bir diğerinin elinde de leğen) önce erkeğin eline su döktü, sonra da o kadınların ellerine suyu o döktü. Ardından tüm canlar iki işaret parmaklarını ıslatıp (sürterek yıkayarak) alın ve yüz çevrelerine sürdüler. Bu ritüelden sonra Sultan Ana “suyu götürün bir saksının altına dökün” diye uyardı İbrikçiyi. Ritüeller devam ediyor. Rehber postu getirdi; “Muhammet Ali Postu” diye üç kez posta niyaz etti. (Notlarına baktım ‘Postçu’ diye geçiyor.) Rehber duası okudu: “Buyruğumuz İmam Cafer Buyruğu. Tarihimiz Şıh Sofu tarihi. Milletimiz Şah Ahmet Milleti. Yolumuz oniki imamların yolu. Postumuz Muhammet Ali’nin postu. Hayır himmet edin. Postu dedeye teslim ediyorum erenler” Yazılanlardan öte ezberden okuduğu için, “Şıh Sofu tarihi” yerine; “Şıh Ahmet yolu” biçiminde okuyuşu dikkat çekiciydi… Delilci geliyor. Üçlü şamdanlarının sapı bronzdan, şamdan mermerden. Mumlar takılıyor. Her biri ayrı kibrit çöpüyle ayrı ayrı yakılıyor. Sultan Ana’yı izliyorum; başında beyaz yaşmak, yanlara dökülmüş. Bağlanmamış. Boynu açık. Yüzü açık. Taliplerine ve diğer canlara bakıyor. Elleri dizlerinin üstünde, doğal. Bu sefer bozlak ağzıyla o gülbeng okumaya başlıyor. Zakirliğini Eyüp Ceylan yapıyor. Ana, Şah Hatayi’den, Pir Sultan Abdal’dan okuyor. Burası Bir Can, Hepimiz Bir Canız Bitince okumaları ara bir sözle bağlıyor; “Burası bir can, hepimiz bir canız…” Dua okundu tekrar. Her duanın başka bir gerekçesi var. Sultan Ana söylüyor; “Eşk (aşk) eden ayağa kalkabilir.” İki can kalkıyor semaha. Önce ‘Abdal Semahı’ çalınıyor Pir Sultan Abdal’ın nefesiyle. Ardından başka canlar yürüyor. ‘Ali Yar Semahı’ devamında ‘Nenni Nenni Semahı.’ Canlar, dönenlere; İbrahim Sofu (adı), Fadime Sofu (adı) “aşk olsun” diyorlar sırasıyla. Yine semahlar başlıyor. Sultan Ana başlamadan söylüyor; “Yürüyenin işi yürüsün.” (Her semah başladığında bunu söylüyor ve bitirdiklerinde izleyenlere söylüyor. Semah dönenler niyaz ettikten sonra da onlara söylüyor.) Sırada ‘Alamut Semahı’. Dönmek için ayağa kalkıp hazırlananlar, konuşmuyorlar. Ne dönecekleri soruluyor. Ana’ya bakıyorlar. Ana söylüyor. Onlar işaret ediyorlar. Başka bir şey dönmek istiyorlar. Kendi dedikleri oluyor. Dönmeleri bittikten sonra farklı terimler de duyuyoruz. Dönenlere kimisi, “Aşk olsun. Eşkiniz cemal olsun” diyor. Boyasın Semahı (Aydın’a bağlı Karacasu Boyasın –yeni adı Esençay-) dönülüyor. Ara veriliyor. Soruyoruz değnekçiye, “niçin semah dönüyorsunuz?” Yanıtlıyor bir koca cümleyle; “Semahları günahları dökmek için dönüyoruz. Semah dönerken kendimi Allah’a adamışım” Başlıyor cem yeniden. Sultan Ana söylüyor; “İsteyen, aşkı çeken, gönlü çeken oynasın (semah dönmeye ‘oynamak’ diyorlar). Kırtıl Semahı sırada. Semah dönmek isteyenler için çağrı oluyor yine; “Aşkından çeken buyursun.” Süpürgeci geldi. Semah dönülen alan alelacele süpürüldü. Sözler dökülüyor herkesin ağzından; “Muaviye’nin üstüne gitsin, Yezid’in üstüne” Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Derneği Başkanı Hasan Erden kısa bir konuşma yaptı. Teşekkür etti… Lokmalar getirildi. Herkes lokmasının başına dikildi. Lokmacı (Niyazcı), “Allah Allah diyelim. Kadim Allah diyelim. Geldi Ali sofrası, yemesine Şah diyelim. Şah versin biz yiyelim. Demine hü.” diyerek dualadı. Sofra bezleri yerlere serildi. Lokmalar götürülüp tabaklarla getirildi. Cemde ilk kez karşılaştığım bir şeyi Ali Aksüt yaptı. Derneğe verilmek üzere Sultan Ana’ya lokma olarak kitaplarını sundu. Helva, elma, gözleme, kömbeler, poğaçalar, ekmek, büsküvi ve okunmak üzere ‘kitap’ Sultan Ana yine uyarıyor talipleri, “İmam Hüseyin için yanacaksınız. Tatlı yiyin. Su içmeyeceksiniz sakka gelinceye kadar.” dedi. Lokmacı dua okudu, “El nizam göz terazi. Herkes oldu mu hakkına razı. Lokmanızı getirdim erenler. Kiminize eksik koymuşumdur, kiminize fazla. Bana hakkınızı helal edin erenler.” Canların karşılığı; “Allah senden razı olsun. Lokmamızı bize getirdin. Sen de bize hakkını helal et.” dediler. Lokmalar yenirken Alevilik içerikli fıkralar ile Bektaşi fıkraları anlattı canlar. Devamında nefesler okunmaya devam ediyor. Sultan Ana bozlak ağzıyla nefes okuyor. Sonra sakka geldi. Sultan Ana “saka dönecek erenler” dedi. Aynı kaptan herkese sakka (su) içirdi. (Cemden sonra soruyoruz Sultan Ana’ya. “Eskiden içki içilirdi diyor. Ben uygulamıyorum amma”) Ardından kalan sakkayı (sakkacı dede görevini Sultan Ana kendisi yapıyor); “gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket yağsın” diyerek cem edenlerin üstüne savurdu. Herkes üstüne gelsin diye bekledi. Sultan Ana, “Cem sürdük, benden razı mısınız erenler. Yaptığım hizmetlerin himmetinden sizde yararlanın.” Hizmet yapanlar toplandı ardından. Helalleştiler. Kurban olmadığı için kurbancı seçildiği halde görevini yerine getirmedi. Peyk (haberci) gözcü ve dış gözcü de bulunmasına karşın işlevlerini açık göremedik. Sultan Ana halihazırda Denizli Hacı Bektaş Veli; Denizli bölgesinde bulunan ve kendisini tanıyan çeşitli yerlerde Cem yürütme dışında; Pınarkent Cemevi inşaatının sürdürülmesi, Kocabaşta, Kocabaş Cemevi’nin tamamlanması ve Yena (Güzelköy)’da Tahtacılar için 2-3 dönümlük bir arazinin kamulaştırılıp, Cemevi yapımı için alımıyla ilgilenmektedir. Bunu yapmaktaki tüm amacı da, kendi deyimiyle; “Hak için çalışırsam bana yeter.” olarak görmektedir. Kırtıl semahı: Kırtıllar’ın eskiden “Abdallar Köyü” diye anıldığını, sonradan adının sırasıyla “Tırtıllar” ve “Kırtıllar” olarak değişen yerdir. Neşet Ertaş, Hacı Taşan bu köyde doğmuştur. Sultan Ana’nın köyünün adı da Abdallar köyü ve Kırtıl Semahı dönüyorlar. Abdallar, öteki Anadolu köylü sofiyan sürekleri ve Bektaşiler gibi, vaktiyle Hacı Bektaş merkezindeki Çelebileri, Dede babaları tinel uyraç sayarlardı. Abdal dedeleri, Hacı Bektaş Çelebisi’nden izin almadan dedelik yapamazdı. Bununla beraber, Konya ve Adana gibi merkezlerdeki büyük Dedeleri vasıtasiyle Çelebilere yaklaşabilirlerdi. Konya’daki “Kara Yağmur Dede”, Horasan soyuna bağlı ve kutsal sayılan bir zat olarak tanınmıştır. |
|
|
|
| Bu konu için Hasan Harmancı üyesine teşekkür edenler. | İşcanbaba (08-12-2009) |
|
|
#22 |
|
Yeni Üye
Üye No: 1860
Mesajlar: 5
Yaptığı teşekkür sayısı: 0
3 konuda 13 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
merhaba sayın harmancı yazınızda semah dönmeleri için;günahları dökmek,kendilerini allaha adamak ifadelerini kullanmışlar.sanırım'günahları dökmek için semah dönmek'ifadesini insanın kendi kendisiyle tamamlanma isteği,bir çeşit öze dönme,kendini bulmaya çalışma guzergahı olarak algılayabiliriz değilmi.allaha adanmışlıktan sözederken neyi kastediyorlar sizce ben tam anlamadım.allah diye neye diyorlar daha doğrusu ne demek istiyorlar.bilgilendirirseniz sevinirim
|
|
|
|
|
|
#23 |
|
GençALEVİLER YAZARI
Üye No: 177
Mesajlar: 107
Yaptığı teşekkür sayısı: 22
95 konuda 396 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 1
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
ALEVİ KADININ CEM MÜCADELESİ ZORUNLUDUR
Kadın kimliği geniş anlamda feminist beklentileri içerir içinde. Kadına yüklenen tüm yaşam kriterleri onun cinsler arası bölüşümde bir kategori olarak yeniden kişilik kazanmasına neden olur. Kadın ile erkek arasında varolan biyolojik farklar toplumsal bir işleyişe ve değere dönüşür. Erkeğin biyolojik oluşumu ona toplumsal bir egemenlik ve moral değer olarak döner. Bu kimliğine doğuştan bir meşrulaştırma üzerinden sahip olur. Bu kadın ile erkeğin kültürlenmesinde aile, toplum ve kişi olarak kendisinin karşı çıkılmaz meşruluğudur. Sadece erkek veya kadın eksiksiz bu kimliğe sahip çıkılması için koruyucu ve gelenekçi bir rol sürdürücüdür. Cinsiyete bağlı işbölümünün egemenliğinin kurallarla uygulanmaya başlanmasının tarihi çok eskidir ve ne yazı ki kitaplı dinlerin de tanrısal bir yargıya ve yaşam biçimine dönüştürdüğü ve dayattığı bir kurala dönüşmüştür. Kadının beden ve ruh olarak kültürlerin neredeyse hepsinde aynı formüle uygun rollere sahip karakterler almış olması, bu rolün zorunlu yasalar çerçevesinde kabulünü dayatmaktadır. Kadının Tarihsel Biçimlenişi Kadının doğurucu olması ve tanrısal kurallarla bir bütünlük oluşturur kimlik ve kişilik kazanması onun bu rolünün vazgeçilmezliğini keskinleştirmektedir. Kadın çoğunlukla bunu erkekten önce kendi varlık alanı olarak görür. Cinsler arası iş ve kültür bölüşümünde bunu ideolojik yaşamının da merkezine koyar. Toplum yasalarının meşruiyet kazanmasına yol açan bu kategorileşme, ne yazık ki kadının dinsel, sanatsal, eğitsel ve cinsel işbölümünde de farklı bir iktidar biçiminin gelişmesine izin vermez. Hele hele bu alanların dinsel bir bağlayıcılık içinde sistemleştirilmesi kadının ancak içinde bulunduğu dinin izin verdiği oranda özgür olması, kadın kimliğinin oluşmasında kalıpların ne olabileceğini de ortaya çıkarmıştır. Kadındaki yaşam düzeneğinin en çok kemikleştiği alan olan eviçi kimliği ise onun toplumsal hayata katılabilme koşullarını belirlemiştir. Toplumsal cinsiyet ilişkisinin en belirgin yaşandığı alanda kadının özgürlüğü erkeğin kurallarıyla sürekli olarak yeniden biçimlenebilmektedir. Kadın birey olarak insan olmaktan önce, önce kocası karşısında kadın, sonra çocukları karşısında anne-kadın olmak ve geleneksel boyutta olsun olması iş ve sokak kültürü için de belirlenen kadın rolünü yerine getirmek veya bu alanlarda oluşmuş olan kurallarla beslenmek zorundadır. Kadın yaşam alanını geriye çekmeye başladıkça suçlamalar da artmaya başladı. Erkek kökenli kitapların destekçilerinin bir yanıyla kadınlar olmasına karşın, istedikleri hakları o kitaplarda bulma şansına sahip olamadı kadınlar. Kadınların cins olarak varlığı hep aynı mahiyetli suçlamaların konu¬su olarak inançlarda yaşayan bir kaynağa dönüştü. Giderek kadın geriledi, tanrısal bir gerileme ve yozlaştırma ile kötü olduğuna dair kutsallaştırıldı. Cinsler arası ayrımın tarih sahnesine çıkmasından ve tarihin erkek egemen bir güzergaha kaymasından bu tarafa, gerek kadın tarihi, gerek kadın kül¬türü, gerekse onu konu edinen inançlar, zıt bir kutba fırlamış erkekçe anlayış tarafından hep aynı dil ile suçlanmış ve aşağılanmıştır. Müslümanlık ise erkek hükümranlığını din dere¬kesinde en uç noktaya sürüklemiştir. Kim ne kadar yumu¬şatmaya çalışırsa çalışsın Müslümanlıkta, erkeğin hem fizik¬sel gücüyle özdeşleşen ve hem de cinsel organıyla aynılaşan bir erkek cins fanatizmi vardır ve o coğrafyada maya tutmaya hazır binlerce yıllık bir mirası devralmıştır. Onu sınırladığı¬na ilişkin belirlemeler de doğru değildir. Özellikle Ortadoğu alanına has bir yaklaşımla, daha da özgün olarak, bu konu¬daki tarihsel Arap kültünü öylesine içselleştirmiştir ki, çağ¬daş dünyada, bu çürümüş kültün ortaya çıkardığı kadın-erkek manzaralarını insanlık ibretle izlemektedir. Kadın burada bir varlık değildir. Sözü olmayan bir sömürü aracıdır. Tıpkı toprağı sadece çıkarlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde kullanmak ve o oranda iyi, değerli ve verimli görmek gibi. Bu nedenle İslamla aynı coğrafyayı paylaşan bir çok inançtan biri olan Alevilik kendi içinde kadın ve erkeği eşit alana taşıdığından ve kadını özgürleştirdiğinden dolayı suçlanmış ve kirli, lanetli bir inanç ve kültürel değer olarak görülmeye çalışılmıştır. Alevi Felsefesinde Kadın Aleviliğin kendini içine sokmaya, bağdaştırmaya çalıştığı İslamlık bir yana, kendi dışında kalan inançlarla tam bir ayrım gerçekleştiren Başköylü Hasan Efendi , “Hakikat Yolu” u da bu ayrımı şöyle açıklamaktadır; İki ana yolu vardır: biri Naciye’dir, biri de Havva’dır. Dünyada olup biten bütün kötülükler, iyilikler ana yolundan ispat olur. Kötülükle gelen de iyilikle gelen gibidir ve başta ana yolunda tasdik olur. İnsanlar her şeyi en başta ana yolunda arayıp bulmalı; ortada, sonunda bulunmaz. Baştan alıp süze süze kendisini bulduğu anda, hakikat aşikâre olur. Aşikâre olanların biri Havva’dır. Allah’ın verdiği emri bozdu, Âdem’i kandırdı ve kendine tabi ettirdi. Bu yüzden sürgün olarak dünyaya geldiler. Bu nedenle kötülüklerin başı Havva’dır. Emirle gelen Naciye’dir. Naciye ile Şit birbirinin emrinde Hakk’ın rızasını kazanmışlardır. Hakikat Naciye ile Şit’tir (Naci). Bu nedenle iyiliğin başı Naciye’dir ve hakikat yoludur. Hakikat yolu hem nurdur ve hem de sırdır. Naciye nurdur, Şit de sırdır. Şit’in esas ismi Naci’dir. Naci Hakk’ın emriyle sırdan gelip Âdem’e oğul olduğu için adına ‘Şit’ denilmiştir. Şit ile Naciye birbirine bağlıdır. Birbirine bağlı olanlar bakidir. Bâki dünyasında altı üstüne, üstü de altına bağlıdır. Bağlılardan doğanlar da ikrarla birbirine bağlıdır ve iman da şahitleridir. Bunlar Hakk’ı kendilerinde mevcut gördükleri için, birbirlerine secde niyaz ediyorlar. Bu nedenle yüz yüze, cemal cemale karşı olarak secde, niyaz ediyorlar. Secde erkâna, eşyaya, ağaca, taşa ve duvara değildir. Secde insanadır ve cemal cemaledir. İnsanın yüzü (cemali) Hakk’ın cemalidir. İnsana yapılan secde Hakk’ın cemaline ve vücudunadır. Bu nedenle birbirine secde, niyaz edenler bakidir, etmeyenler de fanidir. Doğuş yolu Hakk’ın yoludur. Doğuşu Hakk bilenler, Hakk’ın kendilerinde mevcut olduğunu bildiklerinden dolayı doğuş yolunun sır ve nur yolu olduğunu tasdik etmişler ve tasdikleri de imanlarıdır. Vücudun binası yenilen ve içilen gıdalardan alınan besinlerden oluşur. Yapılan bina anne ile babanın vasıtasıyladır; baba maya, anne de süttür. Süte maya atıldığında nasıl yoğurt oluyorsa; insanlarda da babanın mayasının (meni) annenin yumurtasıyla döllenmesi sonucu, ana rahminde maya tutmuş olur ve kırk gün mayada kalır. Kırk birinci günü çocuk vücudu hasıl olmaya başlayarak, vücudun 366 azaları oluşur. Her çeşit gıdalardan alınan besinlerle vücudun binası meydana çıkar. Vücudun binası da kuvvetini topraktan, sudan, havadan ve ateşten almaktadır. Bu dörtlü olmazsa ekilen maya vücut tutmaz. Tarlalardaki ürünler nasıl ki su ile yetişip büyüyorsa, ana rahmi de aynen tarlanın suyu gibidir. Bunlar da yerden, gökten, güneşten, aydan, yıldızlardan kuvvet almaktadır. İşte vücut bunlarla inşa edilip vücut binası halini almaktadır. Ayrıca vücuda gerekli olan kan da yine bunlardan oluşmaktadır. Ana yolu dört kalıptan doğup gelen yoldur. Dört kalıp şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir. Bu dört kalıbın da kapısı vardır ve bu dört kalıbı birleştiren kapıdır. Bu kapı Hakk’ın emriyle açılan kapıdır; Hakk’ın kapısıdır, kilidi ikrardır, anahtarı imandır… Hakk’ın cemalini görmek isteyenler aynada kendi yüzlerine baksınlar. Hakk’ın cemali ve yüzü, aynen sizin yüzünüz ve cemalinize benziyor, arada hiçbir fark yoktur. Cenabı Hakk insanları kendi nurundan yaratmış, var etmiştir. Hakk insanlarda mevcuttur. İnsanlar Hakk’ı kendilerinde mevcut gördüklerinden dolayı insanlara benzediğini de ispat etmişlerdir. Bu nedenle insan (insanı kâmil) Hakk’tır. Hakk insanda, insan Hakk'tadır. İnsan bu âlemde en değerli nesnedir. Bu yüzdendir ki Hakk en görünür hali ile onda misafirdir. İnsandan başkasına secde et¬meyin, ne arasanız insanda arayın. Aleviler ulu bir ışıktan(nur) kopup geldiklerine, ilahi ya¬sa gereği sonunda geldikleri kaynağa geri döneceklerine inanı¬yorlardı. Onların inanışında bu uzun yolculuk cansız nesneden olgun insana (insan-ı kâmil) doğru uzanan bir evrim süreciy¬di. Onların inanışında ölüm yoktu. Asıl kaynağa geri dönünceye kadar çeşitli bedenlerde yeryüzüne geliş gidişler vardı. Alevi inancına göre insan ve diğer yaratıklar Tanrı’nın birer parçasıdırlar. İnsan, tanrısal kendini bilme aklının gerçeklik kazandığı temel uğrak noktasıdır. Kendini bilmek arzusuyla kendi ken¬disini doğuran Hakk, cümle varlığın ve canlılar topluluğunun en yüce makamında kendini bulmuş ve onun vasıtasıy¬la kendini tanımıştır ki bu İnsan'dır. Bu kurguda Alevilik açısından gelinen en önemli nokta Hak- Muhammed- Ali kurgusudur. Alevilik bu üçlemeyi birlemede geldiği nokta Fatıma’dır. Fatıma Hakk olandır. Alevi erkeğin Musahip olması, ikrar alması için eşinden rızalık alması gerek. Kadınsız ikrar alınması söz konusu değildir. Kadının rızalık vermediği bir musahiplik darı olmaz. Pirlik makamı, zahiren pir tarafından temsil edilir ve makamda üç post bulunur. Bu üç posta ‘arş-ı rahman’ makamı olarak bilinir. Burada temsiliyet Pir Ana, Mürşit ve Pir arasında paylaşılır. Pir Ana ve Pir, Mürşidin iki yanında bulunurlar. Cemde kadın ve erkek diye bir ayrım bulunmaz. Burada rızalık almaya hazır canlar vardır artık. Benzer bir makam kurgusunu Hitit yönetim erkinde de bulabilmekteyiz. Anadolu’da ilk senatonun Hititler tarafından kurulduğu bilinmektedir ve bu senatonun bileşenleri şöyledir; Kral, Kraliçe ve Soylular Meclisi. Kral ve kraliçe ülkeyi, dinsel ayinleri yönetirler ve uluslar arası sözleşmelere birlikte imza koyarlardı. Mısırla yapılan Kadeş Antlaşması buna örnektir. Bu senatoda kraliçenin imzası (rızalığı) beklenir önce. Kadın imza atmadan kralın imza atma yetkisi yoktur. Bu bağlamda Kızılbaş meydanı farklıdır. Kızılbaş meyda¬nının en ayırt edici özelliği, toplumsal yaşamında kadına biç¬tiği değerin, cem erkanına yansımasında açığa çıkar. Erkek ya da dişi ayrımı yapılmadan can olarak cem meydanında yer alış ve saf tutuş dışında, ocak sol tarafında, pir postunun da önünde olmak üzere kadın-ana postunun (makamının) yer alması, bir Kızılbaş meydanının en temel özelliğidir. Bu dizge ve düzenek bir bütün olarak on iki ocak, on iki hizmet gibi temel toplumsal yapılanmaya dek uzanır. Oradan hare¬ketle cem erkânında da yansımasını bulur. Bir başka ifadeyle bu düzenek özetlenmiş bir Rızalık Şehri yapılanması örneğidir. Kadın-Ana postu, Tahtacı ve Çepni Kızılbaşlarda "Ak-ana" ya da "Taclı-Hatun" veya "Kadıncık-Ana" postu olarak tanımlanır. Bu post da pir eşi oturmakla birlikte eskiye doğ¬ru gidildikçe, ocak anaları içinden henüz küçük iken işaret¬lenmiş bir ana, makama uygun olarak yetiştirilmekte ve yer almaktaydı. Bu analar, evlenmezlerdi. Bu nedenle bu maka¬ma aynı zamanda "mücerret makamı" da denir. Makam, kadın-atanın, "kızlık, kadınlık ve analık" makamını simgeler. Bu nedenle bu makama, "Meryem Ana Makamı" denme¬sinde de bir beis görülmemiştir ki, bu örnek bize kadim Anadolu'nun Kadın-Ata gerçeğine, Kibele, Demeter, Artemis gerçeğine işaret eder niteliktedir. Diğer yandan bu pos¬ta ya da makama, "Taclı-Hatun Postu" ya da makamı denmesinin nedeni, Kızılbaş Erdebili Dergâhı'na atıfta bulunmak içindir. Şah İsmail'in eşi, Taçlı Hatun'dur. Kürt Kızılbaşlarda ise bu makam ya da post, "Ana-Fadime" ya da "Anamisi Seide" makamıdır. En evvelinde, bu post, Ana-Eşo Postudur. Ana-Eşo ya da "Ali e Aşa", her sabahın sahibi olarak Kızılbaş meydanında yer alır. "Haşa Ocaktan" ya da "Haşa Meydandan" diye özdarında bulunan her yol evladı, bu özdarının ardında böyle bir gerçek oldu¬ğunu bilsin ya da bilmesin, onun adını böylesi bütün vesile¬lerle anmış olur. Şafakların ve umutların anasıdır o. Adale¬tin, evrensel uyum ve ahengin, iç aydınlığının; esirgeyen, bağışlayan, besleyen ve büyüten anasıdır. "Ana Eynel", "Ana Eyş", "Ana Karaca", "Ana Hürremeddin", bu postta oturmuş, yol ve erkân yürütmüş değerli Kı¬zılbaş Analarıdır. Kadın-Anayı, temsil etmeyen hiçbir meydan Kızılbaş meydanı değildir. Kadın-Ata makamı, bütün makamların üstündedir. Bunun küçümsenmesi, yok sayıl¬ması ya da herhangi bir şekilde tartışma konusu edilmesi, yol erkânınca pirlerden ve rehberlerden dar istenmesini ge¬rektiren bir durumdur. Haşim Kutlu’nun cemde kadının rolünü unuttuğumuz süreçte yeniden hatırlatan tartışması aslında kayıp yanımızı yeniden görmek açısından önemli ve yaratıcı. Alevilik damarlarında akan kanın elbette farkında. Bu damarın en güçlü öğesi doğal olarak kadındır. Ancak bu doğal parçasını sürekli olarak ötekileştirip, kendini yüzleştirme ile karşı karşıya, Modern kadın hakları arasındaki ilişkilerde evrensel bir damarı vücudunda taşıyan Alevilik duyuları ile hareket etmeyi bazen bir yana bırakmaktadır. Aleviliğin beş duyusunu yitirmesi demek sakatlanması ve özürlü konuma gelmesi anlamına gelir. Tarihi okumalarını ve kültürel birikimlerini İslam üzerine kurmaya başladıkça ihtiyaçlarını da onun üzerine temellendirme yolunu açacaktır. Bu yol elbette ki önce kadının posttan atılmasını ve haremlik-selamlık uygulamasını açar. Kadının kutsallık adı altında başını bağlamaya başlaması ile birlikte de yüreğini başka inanç formlarına kaptırmaya başlar. Bu nedenle öncelikle Aleviliğin içinde kadının varlık alanının ve yaratıcılığının silinmesini engellemek gerek. Bunun için sadece erkeğin bu durumu görmesi gerekmiyor. Kadının da kendisini çekmemesi ve eylem noktası olarak erkekle bir ve ayrılmaz olduğunu her koşulda savunmak ve göstermek durumundadır. Kadın olmazsa cem olmaz. Cemin kurallarıyla ve eşit yürümediği yerde de Alevi kalınmaz. |
|
|
|
|
|
#24 | |
|
Üye No: 1897
Mesajlar: 7.662
Yaptığı teşekkür sayısı: 6020
3411 konuda 4904 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 42
REP Puanı : 554
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Alıntı:
bu şekilde bakmamıştım.. emeğine kalemine sağlık Şair...
böyle garip düştüğüme bakma
böyle mahzun durduğuma... varsın ateşin suskunlukla beslensin benim de yüreğim gençliğini almış yanına yürür başı dik.. ______içinden geldiği gibi yaşamalısın "herşeyi".. KıZıL DeLi
|
|
|
|
|
|
|
#25 |
|
Forum Katılımcısı
Üye No: 1417
Mesajlar: 157
Yaptığı teşekkür sayısı: 52
61 konuda 82 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 1
REP Puanı : 20
REP Seviyesi :
![]() |
Sayin hasan harmanci . Kisaca sorularim olacak
1- Cem evlerinde ibadet kime edilir ? Ayrintili yazarsaniz sevinirim . 2- Dede olmak icin cem evlerine ocaklarami gidip ona buna talipmi olmak lazim ? Yoksa yaratilista da bu ozelliklere sahip olanlarda varmi cem evlerine gitmeden talip olmadan !!!!! 3- Cumhuriyetcilik veya laik yasammi yoksa Alevilikmi diye iki secenek sadece size sunlara siz Cumhuriyetmi yoksa aleviligimi secerdiniz . Elbette bir alevi olarak ikisinide secerdiniz ama burda sadece size gore hangisi daha agir geldigini gormek istiyorum . Zamaninizi fazla calmis olmayayimki kisa ve oz cevapta doyurucu olabilir , Saygilar hurmetler . |
|
|
|
| Bu konu için Alibaba üyesine teşekkür edenler. | İşcanbaba (08-09-2010) |
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Soru Ve Yorumlarınız | Devrim06 | Esat Korkmaz | 17 | 08-09-2010 09:17 |
| Soru Ve Yorumlarınız | ismail kaplan | İsmail Kaplan | 2 | 09-24-2008 04:30 |
| Soru ve Yorumlarınız | Durak Aslan | Durak Aslan | 0 | 08-23-2008 11:49 |
| Soru Ve Yorumlarınız | Hüseyin Demirtaş | Hüseyin Demirtaş | 2 | 08-20-2008 17:43 |
| sizin sorularınız | TURAN ESER | Turan Eser | 0 | 07-29-2008 12:03 |
Sponsor Linkler - (Link Takası)
|
|||||||||
|
|||||||||