![]() |
|
![]() |
|||||||
| Rıza Aydın Yazarımız Rıza Aydın'a ait makalelerin paylaşıldıgı, soru ve görüşlerin paylaşıldıgı bölüm |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
GençALEVİLER YAZARI |
TARİHE BAKIŞIMIZIDA, ANLAYIŞIMIZIDA DEĞİŞTİRMELİYİZ
ÖNSÖZ: Bu yazı, "tarihe bakış acımız değişmeli" konusu üzerine çokça konuşmamız gereken bir konu. Osmanlı basın bürosunun okur yazarlarının ağzından iyi bir söz çıkarmı diye beklemekten bıktık usandık. Avrupalılar bu konuları çok önceden görüp işlemişler düzünelerce bu konularda kitap var. Bunların yazdıklarına bakıp tarihimizi yeniden konuşmalıyız. Bu kitapları Türkçe okuyup yazabilen okura kavuşturmalıyız. Bu yazıda bunları biraz daha derinden yazmaya çalıştım. Biraz aceleciyimdir. Bir bilgiye ulaşınca onu paylaşmazsam rahat edemem. bu yüzden yazınca bir yazıyı paylaşıyorum. eleştirilere bakıp bazan ekler yapıyorum, ""tarihe bakış acımız değişmeli" maklesini tartışalım diye düşünmüştüm, ancak Kimseden pek bir şey gelmedi. Yazının başını bir çok yerini değiştirdim, yeni kaleme bölümler koydum TARİHE BAKIŞIMIZIDA, ANLAYIŞIMIZIDA DEĞİŞTİRMELİYİZ Materyalist tarih anlayışını savunanlar tarihin bir bilim olduğunu söylerler. Ülkemizde böylesi bir bilimsel tarih anlayışı var mı yâda hiç oldu mu bilmiyorum. Bizdeki tarih algısı daha çok bir anlatı niteliğindedir. Anlatı olunca da anlatılandan çok, anlatanın durduğu yer olaylara bakış açısına göre bu anlatı değişiyor. Bu durumu şu Afrika özdeyişi çok güzel anlatıyor; aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar av hep avcıların maceralarını anlatan serüvenler olmaya devam edecek. Ama aslanlar kendi tarihlerini yazınca bu köklü bir değişim geçirecek. Avcıların serüvenlerine aslanlar bizim yaşam alanlarımıza saldıran bir takım canlılara karşı bizler aslanlar gibi mücadele ettik, şöyle kaçtık böyle saldırdık onlarla onurluca savaştık diye başlayacaklardır tarihlerini anlatmaya. Bugüne kadar, Türkiye’de tarihçiliğe soyunan, öyle bilinen zatı muhteremler, sanki Osmanlının basın yayın -enformasyon bürosu gibi çalışmışlar; Osmanlının yaptı katliamları örneğin Kızılbaşları deftere kaydedip, “defterlerini dürmelerini” bile eleştirmek bir yana onu mazur göstermeye çalışmışlar. Eleştirel olmayan bir kalem, aydın olamaz. Böyle anlatılan tarihte tarih bilimi olmaz. Ben hem Çukobirlikte hem de Seyhan Belediyesinde Basın bürolarında çalıştığımdan, hem de bu tür yerlerde çalışanları tanıdığımdan dolayı buraların nasıl işlediklerini, bunların mantıklarını bilirim; buralardaki sistemin mantığı aynıdır: temel kural bağlı olduğun, “ekmeğini yediğin”, sana maaş veren kurumu yağlayıp ballayacaksın. Osmanlı Hanedanlığı döneminde bunlara zaten bürokrat yerine kapıkulu denirmiş. Bu kapıkulu tabirinin bu durumu anlatan harika bir deyim olduğunu düşünmüşümdür hep. Bugünde bürokrat yerine kapıkulu dense yerindedir. Ama aklımızdan çıkarmayalım ki Anadolu’nun asıl tarihi bunların anlattıklarından çok farklı. Bir gün gelecek işte bunu, Anadolu toprağına verdiği emekle bağlı, taşıyla toprağıyla, kurduyla kuşuyla, ona verdiği emekle ondan yediği ekmekle ona bağlı insanlar tarafından anlatılıp, yazılacaktır. O zamanlar Anadolu’da birçok beylik var. Her beyliğin kendine has bir yaşamı var. Gelenekleri görenekleri değer yargıları var. Osman Oğulları Beyliği de bu beyliklerden biri. Bu Osmanlı Beyliği batıda kuruluyor, Edirne'den sonra 1453 de Konstantino pol’i (yani İstanbul'u) alıp başkent yapıyor. Batıda kurulduğu topraklarda hazır bulduğu, Bizanssın geleneklerini alıp onu yaşatıyor. Batıdan özelikle de Sırbistan’dan gelen Sokullu gibi insanlar buraya önemli katkılarda bulunuyorlar. Aynı tarihlerde doğuda yükselen güç Uzun Hasan'ın liderliğindeki Akkoyunlular Devleti, Osman Oğullarının İstanbul’u aldığı 1453 yılında Akkoyunlular’da Amet'i (yani Diyarbakır'ı) alıp başkent yapıyorlar. Bu yüzden batıda Osmanlı padişahına büyük Fatih, Akkoyunlu Devletinin Padişahına ise küçük Fatih diyorlar; çünkü aynı tarihlerde biri İstanbul’u fethetmiş diğeri ise Diyarbakır’ı fethetmiş . Uzun Hasan liderliğindeki Akkoyunlular Mısır’daki Memluklu devletine de şeklen bağlı. Şah İsmail’in babası Uzun Hasanın bacısının oğlu olarak Diyarbakır’da dünyaya geliyor, 9 yaşına kadar burada yaşıyor 9 yaşında Erdebil’e geçiyor. Uzun Hasan bacısın oğlu Şah Haydara kendi kızını veriyor, bu evlikten Yar Ali ile Şah İsmail dünyaya geliyor. Bu yüzden, 13. YY dan 15.YY kadar Batıya (Avrupa’ya) yada Doğuya (Mısıra- Kahireye) giden oraları irşad etmeye çalışan, kendi kendilerine daha çok Babalılar yada Işıkçı diyen bu tayfalara bağlı olan dervişlerin Osmanlının adamları olması mümkün değil. Çünkü ne Abdal Musa’nın yaşadığı, Kaygusuz abdalın yetişti Antalya’daki tekke Osman oğullarının ülkesinde nede Hacıbektaş tekkesinin bulunduğu Sulucakara höyük Osman Oğullarının toprağında. Bunlar bugün çeşitli şekillerde adlandırılan ama özcesi Sünnilik denilmesi gereken anlayışlarla hiç bir ortak yanı yönü olmayan anlayışlara bağlı –bir nevi- misyonerler. Ne Mısıra (Kahire’ye) giden Kaygusuzun nede Avrupa’yı irşad eden Saru Saltuğun bir devlet adamlığı ile ilişkileri yok; hele hele de Osmanlı ile hiç mi hiç ilişkisi yok. Bunlar dünyayı yeniden irşad etmeye çıkan serden geçtiler, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş dervişler. Bunları, Osmanlının Basın bürosu gibi çalışan, anlı şanlı üniversite hocalarınca hazırlanan kitaplar yanlış gösteriyorlar, o kitaplara bakarsan bunlar Osmanlının öncü kuvvetleriymiş gibi anlatılıyorlar; bunlarla Osmanlının ne alakası var. Bunlar kendilerine edindikleri Babalı, Işıkçı - Kızılbaş inancını oralara yayıp oraları da irşad etmeye çalışan bir nevi misyonerler. Yunus Emre’nin şiirlerini inceleyenler bilir Yunus "Yukarı ileri" gezdim diye ta Azerbaycan’a gittiğini söyler. Yunus hiçbir devletin adamı değil, hiçbir devlet adına çalışmıyor, o bir inancın düşüncelerini oralara yaymak isteyen bir nevi misyonerdir. Bu dönemde daha Osmanlı devleti henüz yok yada rüşeym halinde. Osmanlı gerçek anlamda Anadolu’ya 1517 den sonra, Yavuz döneminde hakim oluyor; Osman oğulları buraları zorla istila ediyor. Örneğin Kalenden Şahın huruç eylemi boyunca, onu destekleyen sonunda onunla beraber kellesi kesilen Dülkadiroğlu Veli beyin beyliği olan Dülkadır Oğulları Beyliği Çaldıran Savaşından sonra Osmanlılarca ilhak ediliyor; bu İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Anadolu Beylikleri" kitabında da var Halil İnlalcığın kitabında Rumlu Hasan’ın kitabında da var. O zamanki Dulkadir oğlu beyi Osmanlılarca yenilince dört oğluyla beraber katlediliyorlar. Bu acı hemen unutulacak bir olay mı, bakınız Kerbela’nın acısı hala sürüyor insanın canını yakıyor. 2 Temmuz dün gibi hala acıyor yüreğimizde. 1527de, Çelebilerden Şah Kalender huruç eyleyince Dulkadir Oğulları da, onun beyleri obaları da onunla (Şah Kelenderle) beraber hareket ediyorlar. Bu yüzden bunlar bir isyan değil, o coğrafyayı istila eden zorba Osmanlıya karşı meşru direnişlerdir. Bu olguya böyle bakmak gerekir. Şöyle düşünelim, Irak'ı işgal eden ABD ye karşı gösterilen tepkiye ne deniyor yada ne denecek; bunlara isyan denebilir mi, bunlara bu günde yarında isyan değil direniş denecek değil mi? Düşün ki, yarın Saddam ailesinin yada BAAS Partisinin destekleyeceği, onların öncülük edeceği büyük bir halk hareketi olursa bu nasıl adlandırılacak. ABD zalimlerinin işgaline karşı direnişler vs denecek. Durum böyle kavranıp duruma böyle bakılmalıdır. Orta doğuda "yenenin yenilmesi" kuralı gereği, geleceğin manevi lideri, ABD'ye asla boyun eğmeyen Saddam Hüseyin ile onun her geçen gün şanı büyüyecek olan ailesinin olacak. İstemem dilemem hiç de Saddam Hüseyin’i sevmem ama adam (Saddam Hüseyin) adaşı İmam Üseyin’in Yezide, Emevi imparatorluğuna direndiği gibi ABD ye direndi, asla ona boyun eğip ona biat etmedi. Saddam’ın geçmişinin kötü yükü kötü mirası bunu görmemizi engellememelidir. Bugün ABD atına binip çaka satanlar yarın utançla anılacaklar, kimse çocuğuna onların adını vermeyecek; bugün Şimil, Yezit, Mervan adı verilmediği gibi yarında bunların adı verilmeyecek. Amerikan uşaklarının sülaleleri, o sülaleden oldukları bilinmesin diye soyadlarını değiştirecekler; düşünü bu ne büyük bir yük değil mi gelecek kuşaklar için. Bu olguları anlatan sanat eserleri yazılacak. Beklide yazılmaya başlanmıştır bile. Osmanlı Alanya Beyliğini de 1517 den sonra ilhak için işgal ediyor buna bir başkaldırı olan Şah Kulu Huruç eylemi de buradan başlıyor. Şah Kulu aslından buradan kalkıp Şaha gidelim diye Erdebil’e giderken önleri kesiliyor o savaş böyle yaşanıyor. Bu konuda, Safevi devletinde yaşayan ünlü tarihçi Rumlu Hasan’ın, “Ahsenü’t Tevâhir” adlı, Şah İsmail Tarihi diye dilimize kazandırılan kitabında anlattıkları ile Osmanlı Basın bürosundan çıkanların anlattıkları çok farklı anlatılıyor İşte Kızılbaşlık dediğimiz bu şey, Osmanlıya karşı, alttan alta, sesli - sessiz süren bu direnişlerin adıdır. Kızılbaş köyleri kon federal devletler gibi kendi kendilerini yönetip, Kızılbaş yaşamını sivil bir yaşam olarak örmüşlerdir. Bu köylerdeki (Salma, Hakgullah, Salgada vb gibi adlarla) vergisini toplayan, kendi oluşturduğu yasalarını halkın katıldığı halk meclisleri niteliğindeki cemlerde uygulayan, bunlara uymayanları dara çekip -cemlerde- yargılayan cana kıymak yasalarında olmadığı için onulmaz suçluları dahi düşkün edip kendinden uzaklaştıran ilginç bir devlet biçimiydi. Halkından kopuk bir silahlı devlet gücü, hapishanesi, bürokrasisi vs yoktu ama gerektiği zaman kadın çoluk çocuk demeden herkesi silahlanıp savaş meydanlarına çıkıyorlardı. Bu olguyu görmesi gerekenler görüp, incelemesi gerekenler incelemediler. Çelebizedelerin önderliğinde başlayan Şah Kalender’in huruç eylemi işte böyledir. Tarihçiler Kızılbaş isyanlarında kadın, erkek, çoluk, çocuk demeden herkes birlikte savaşırlardı diye yazarlar, bu malumun ilamıdır. Şah İsmail’in Savaşında kadınlardan oluşan bir güçte vardır, onun eşi de bu yüzden savaş meydanlarındadır, oradaki kadınlarda diğer arsanlar gibi savaşırlar. Buradan bakınca buranın kadınları bile farklı görünüyor değil mi? Hace Bektaşın o meşhur sözü işte burada anılmayı değer. Cemal Bardakçı “Kızılbaşlık Nedir adlı eserinde Kızılbaş köyleri kendi başına bir devletti derken bunu kastediyor ki bu tespit çok yerinde bir tespittir. Bu Kızılbaş köyleri bir nevi kon federal devletler gibi bir birine bağlı olan, kendilerine has gelenekleri görenekleri olan, kendilerine has bir edebiyatı, kendilerine has bir edebiyat dili vs olan yapılardı. Örneğin Osmanlı Hanedanlığının o zamanlar gerek Enderun’da gerekse saraydaki devlet işlerinde Osmanlıca denilen bambaşka bir dil konuşuyorlar kendilerine has bir edebiyatları var. Ama bugün topluma egemen olan dil, edebiyatta türkülerde Kızılbaşların kullandı dil, Kızılbaşların geliştirdiği edebiyattan ibadete kadar yaşamın her yerinde kullandığı dil. Bu dil Yunustan, Kaygusuzdan, Hatayiden, Pir Sultandan, Şiriden, Hasretiden Aşık Velkiden buyana gelen Kızılbaşların şiirlerinde, ibadetinde sosyal hayatında konuştuğu dil. Bugün Kahirede yaşayıp 1444 de Hakka yürüyen Kaygusuzun şiirleri herkesçe anlaşılırda Osmanlının dilini konuşan şairlerin diliyle yazılmış şiirler anlaşılamaz. İşte aranacaksa Kızılbaşlığın en büyük başarısı buralarda aranmalıdır. Bu tamamen sivil, asla devlete bağlı olmayan bir halk hareketidir, bir yaşamın özüdür. İşte bu yüzden, Kızılbaşlık bilinmeden bu toplumun ne türküleri ne şiirleri ne hayatı ne kültürü hiçbir şeyi anlaşılamaz. Bu topraklardaki sol bunu anlamadığı için kök salıp bu topraklarda kalıcı olamadı; gözlerini buraya kapalı tutup bunu görmediği sürece olamaz da. Biz Kızılbaşlığa böyle bakacağız. Köleliği hiç bilmeyen, köleliği hiç yaşamayan, yaşamamış olan, kendi içinde son derece eşitlikçi bir yaşamdan gelerek, gelenekselleştirdikleri bir yaşam tarzları olan bu insanların bir üst yapı biçimidir Kızılbaşlık; kendi gelenekleri görenekleri vardır bu yaşam tarzı bu güne kadar sürüp gelmiştir. Biz bunları ilerde böylesi çala kalemle değil de üzerinde uzun uzun konuşup her söyleyeceğimiz sözü pişirerek düzgün bir tarzda yazıp anlatacağız; anlatmalız. Bizim geçmiş tarihe ile topluma bakışımız Osmanlı propagandistlerininkinden temelde farklı olacak. Bunu geliştirirken temel olarak Avrupalı bilginlerin yazdığı eserleri okuyup onlardan hareket etmeliyiz. Her konu Osmanlı aydınından önce Avrupalılarca görülüp incelenmiş, onlar bunu daha yansız daha objektif yazmışlar. Onları okurken tarihi vicdanı görüyorsun. Bu yüzden bulan bütün bu eserler dilimize kazandırılmalıdır. Demokratik Alevi Örgütlülüğünün bir görevi de bu eserleri bulup dilimize kazandırmak olmalıdır. Belki de başarımızın kalıcı yanı burada olacaktır. Şimdilik sabırla okuyalım. Düşünüp danışalım. Kendi içimizde bunları muhabbet edip pişirelim. Önümüze gelen her sorunu aşmaya çalışırken bu yollardan geçmiş olan ulularımızın bunları nasıl yaptıklarını bir düşünüp ondan feyz alalım. Kabdan kaba süzülerek aşk ile hâsıl edeceğimiz bu şeyler için muhabbet gerekli. Belki bu yüzden, Pir Sultan muhabbetten kaçan insan sayılmaz diyor. Biriken su nasıl uygun bir yerden bir gedik bulup akmaya başlayıp kendine bir suyolu bir yatak oluşturursa; bizde öyle olacağız. Bunda kimsenin hiç kuşkusu olmasın. Aşkı niyazlarımla Selamlar. Ali Rıza Aydın Konuyla ilgili okunması gerek en önemli kitap Walther Hınz Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, TTK yayınları 2.baskı sayfa 31.W. Hınz Küçük Türk büyük Türk diyor, böylede denile bilinir tabi Timurun yıktığından sonra kurulan ikinci Osmanlı Türk devleti olarak kabuledilecekse. Alevi köylerinde düğünlerde davul zurna ile oynanan Yarâli (Yarâlim) denen oyunun buna atfen söylendiğini sanıyorum. Buna dış semahta denir, bu iç semaha şeklen çok benzer, davul zurna ile oynanır. Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139-140, 134-135 |
|
|
|
| The Following 2 Users Say Thank You to Rıza Aydın For This Useful Post: | Hasan Harmancı (10-20-2010), İşcanbaba (10-20-2010) |
|
|
#2 | ||
|
Can Bizden Biri Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 6.064
Thanks: 12592
Thanked 8566 Times in 4033 Posts REP Gücü : 50
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sevgili Rıza Abi,
Alinti:
1517, Yavız'un Mısır seferi zamanı, oysa Şah Kulu olayı Çaldıran öncesi, Sanırım yanlış tuşlara basdın, Alinti:
Osmanlı Dulkadirlilerin, toprakları üzerindeki TIMARLARINI geri verince, ŞAH KALENDER yalnız kalmış ve Nurhak'da KATLEDİLMİŞTİR. Zaten ondan sonra da, Osmanlı o topraklardan bir daha çıkmamıştır. Ve Alevilerin, Çaldıran sonrası Devlt olma gibi bir derdi yoktu, ve garipdir her ayaklanmalarında , her isyanlarında Alevilere desdek olanlar, YURTLUK aldıklarında , onları yüz üstü bırakmışlardır, aynı KERBELA sonra olaylara benziyor gibi geldi bana, Evet, Eski eserler türkceye cevrilmeli,
2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.
Dinimiz sevgi Kabemiz insan Iscanim ne oldum deme Siirin hakkini yeme Kafiye yok gitmis güme Kim neyi bilir bilinmez |
||
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| anlayişimizida, bakişimizida, değiştirmeliyiz, tarihe |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
![]() |
|||||||||