![]() |
|
![]() |
|||||||
| Alevi Kültürü Alevilik kültürüne dair paylaşımların yapılacağı alan. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Yeni Üye |
TOPLUMSALLAŞMA VE ALEVİLİK
BÜLENT ÜNVER Alevilik; nedir, nereden geliyor? Bu soruların yanıtını aslında kimse tam olarak bilmiyor. Bu yazıda Aleviliğin tarihçesini değil; Aleviliğin sosyolojik, psikolojik ve felsefi yönünü öne çıkacaktır ve tarih bölümüne çok da değinilmeyecektir. Ancak önemli gördüğüm kimi tarihsel olayları kaynaklarından aktarmaya çalışacağım. Alphonse De LaMartine 1800’lü yılların ortalarında yazdığı “Osmanlı Tarihi” adlı yapıtında, Yavuz Sultan Selim’in Şii’lere yönelik yaptığı katliamı şöyle anlatmaktadır: “Şah İsmail, Hz. Ali’nin uzaktan akrabası olduğu için Hz. Fatma’nın oğullarını tutan İranlılar arasında önemli bir yeri vardı.” Kitaptan bir not: Safeviler (Şah İsmail) bir Türkmen ailesi olmakla birlikte politikalarını halka yaymak amacı ile yayınladıkları “Silsilename”de kendilerini “Hüseyin’in Evlatları” olarak göstermişlerdi. Herhalde bu kaynak LaMartine’i yanılttı.” Bugün bazı Alevilerin, “biz Ali’nin soyundayız” demelerinin altında Şah İsmail’in kendisinin “Ali’nin soyundan geldiğini” söylemesi yatar. Konuya biraz ara verip Şah İsmail’i kısaca tanıyalım. Şah İsmail kimdir? “Şah İsmail, Azerbaycan Safevi devletinin kurucusu, önemli devlet adamı ve şair (17 Temmuz 1487 - 23 Mayıs 1524). Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan Avşar boyundandır. İran Safevi Devleti'nin Sultanlığını yapmıştır. Şii’lerin başı olmak için savaşmıştır. Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Sultan Selim'e yenilmiştir. Şah İsmail 17 Temmuz 1487 yılında Erdebil şehrinde soyu çok eskiye dayanan nüfuzlu ve tanınmış bir Azerbaycan'lı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba tarafından Şeyh Seyfettin'nin soyundandır. Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd'dir. Şah İsmail anne tarafından da devrin güclü ve köklü bir ailesine mensuptur. Annesi "Alemşah beyim" Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızı, Sultan Yakub'un kız kardeşidir.” [1] Görüldüğü gibi Şah İsmail bir Türk’tür ve soyunun, Araplarla bir bağlantısı yoktur. Peki, İslamcı Aleviler neden Ali’nin soyundan geldiklerini direnerek vurgulamaya çalışıyorlar? Bu sorunun yanıtını irdelemeden önce Sultan Selim’in dönemine geri dönelim. Alphonse De LaMartine devam ediyor yazısına: Osmanlılar arasında, özellikle yobaz dervişlerin dillerinden düşürmedikleri bir söz vardı: “Savaş sırasında bir Şii’yi öldürmenin Allah ve Peygamber nezdinde bir Hıristiyan öldürmekten yetmiş kez daha fazla sevabı vardır” Osmanlıların bu tutuculuğuna inandığı için mi, yoksa inanmış görünmek için mi olduğu anlaşılmayan bir nedenden Sultan Selim Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün Ali taraftarlarını yok etmeye başladı. İranlı Şeyh’in yaptığı propaganda ile çıkardığı isyanlar sonunda özellikle Türkmenler ve Karamanlılar arasında Ali taraftarları çoğalmıştı. Yavuz Sultan Selim, casusları aracılığıyla Anadolu ve Rumeli’nin bütün köy ve kasabalarında, aşiretlerinde yaşayan Alevilerin listesini hazırlattı. Bu listelerde yedi yaşından yetmiş yaşına dek kırk bin kişinin adı yazılmıştı. Bursa sarayından verilen bir işaret üzerine bu kırk bin kurban, milli inanç adı altında acımasızca boğazlandı. Yok edilen kırk bin Şii’nin yükselen feryatları, onlara özdeş inançları paylaşan İran’ı ayağa kaldırdı. Şah İsmail öldürülenlerin öcünü almak için yüz bin kişilik ordusunu harekete geçirdi.” [2] Bu anlatılanlardan şunu çıkarabiliriz: Alevilik, Arapları ikiye bölen, Şii ve Sünni ayrımından etkilenmiş ve Sünni olan Osmanlıya karşılık Şiiliği seçmişti. Türk gelenekleriyle Şiiliğin beraber yaşatılması, Anadolu’da Alevilik denen bir topluluk yarattı. Geleneklerde Türk kimliği yaşatılsa da benlik olarak bazı Aleviler artık Araplaşmıştı. İslamcı Aleviler bugün Ali’nin soyundan geldiklerini vurgulamaktadırlar. Bu Aleviler Aleviliği Anadolu Aleviliği olarak değil, Aleviliği Arap topraklarına bağlamaktadır. İslamcı Aleviler Ali’nin soyundan gelmeyeceğini bilmeyecek denli kendilerini kaybetmişlerdir. Bugün çağdaş olarak bilinen İslamcı Aleviler, 1400 yıl önce yaşamış yüzlerce insanın katili olan Ali’nin soyunu yüceltmeye çalışmaktadırlar. Ali’nin kılıcını her defasında överken bu kılıcın, “adam öldürmenin simgesi” olduğunu görememektedirler. Ali’den bin yıl önce yaşamış olan yunan filozofları kalemlerine sarılmış dünyayı ve evreni kavramaya çalışırken, Ali ve adamları “nereyi yağma etsek de oradan ganimet alsak” düşüncesizliğiyle düşler kurmaktadır. İslamcı Aleviler bugün bilimi değil ilkelliği savunurken; Filozofların, bilim insanlarının araç ve gereçlerini kullanmakla birlikte bu araç ve gereçlerin kimler tarafından bulunduğunu dahi bilmemektedirler. Aşı olurlar, elektriği kullanırlar, televizyon seyrederler, Röntgen çekilirler, ampulü kullanırlar ama hiçbir an Ali’yi andıkları sürenin milyonda birini bu buluşları bulanlara ayırmazlar. Ali’ye bu denli yakınlık duymaları onun Muhammed’in soyundan gelmesinden ötürüdür. Muhammed, Ali ile birlikte öbür dünyanın kapılarını açmaktadır İslamcı Alevilere! Ali, Muhammed ölene dek Fatma ile evlidir. Muhammed birden fazla kadınla evli olduğu halde Ali’nin kendi kızından başka kadınlarla evlenmesini istememiştir. Ali, bu isteği Muhammed’in ölümüne dek sürdürmüştür. Muhammed’den sonra Ali, Fatma’nın üstüne sekiz kadın almıştır. Fatma ile birlikte dokuz kadın olan Ali’nin eşleri ve çocukları şunlardır: 1- Fatıma: Çocukları; Hasan, Hüseyin, Zeyneb, Ümmü Kulsum. 2- Ümâme; Ebu’l-Âs b. Rabi b. Abdulizz b. Abduş-Şems’in kızı. Çocukları; Muhammed-i Evset. 3- Ümmü’l-Benîn; Hezam b. Rebi b. Abdul-izzî Kelâbiyye’nin kızı. Çocukları; Abbas, Cafer, Abdullah, Osman. 4- Leyla; Mesut b. Halit ….. kızı. Çocukları; Abdullah, Ebu Bekr 5- Esmâ; Umeys Haysemi’nin kızı. Önce Cafer-i Tayyar’ın hanımı idi, Cafer-i Tayyar’ın şehadetinden sonra Ebu Bekir ile evlendi. Ebu Bekir vefat ettikten sonra Ali ile evlendi. Çocukları; Küçük Muhammed, Yahya 6- Ümmî Habib; Rebiâ Tağlabiyye’nin kızı.. Çocukları; Ömer ve Rukeyye, ikiz kardeştiler 7- Hûvla; Cafer b. Kays b. Müslime Hanefi’nin kızı, bir rivayete göre de Ayas’ın kızı Hûvla ile evlendiği nakledilmiştir. Çocukları; Muhammed-i Ekber 8- Ümmû Sa’d; Urve b.Mesut Sakafi’nin kızı. Çocukları; Ümmü’l-Hüseyin, Remle-i Kübra (Büyük Remle) 9- Mahba’a; Emri’l-Kays b. Udeyy Kelbi’nin kızı. Çocukları; Küçük yaşta vefat etmiş bir kız çocuğudur. (Cariye) [3] Alevilik nedir? “Alevilik nedir?” sorusuna çok çeşitli yanıtlar verilmektedir. İslamcı Aleviler bu çeşitli yanıtlar içinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu da kesin olarak bilmemektedirler. Aleviler yaşama nasıl bakar? Bu sorunun yanıtı çok basit olsa da kendi içinde karmaşa yaratmaktadır. Bazı Aleviler arasında çok çeşitli görüşler vardır. Örneğin bir konuşmada şunlar söylenebilir: Biri “ben sadece Ali’yi tanırım” der; bir başkası “ben sadece Allah’ı tanırım”; bir başkası da “ben hem Allah’ı, hem Muhammed’i, hem de Ali’yi tanırım”; bir başkası hiç birini tanımaz ama kendisine “Alevi” diyebilir. Bu söylemler kişinin beyin yapısının ne denli dünyayı algılayıp algılayamamasına bağlıdır. Yüzlerce yıllık Alevi Sünni karşıtlığı aslında 1400 yıl önceki Ali ve karşıtlarının taht/mülk kavgasından başka bir şey değildir. Yani sermayeyi paylaşma kavgasıdır. Bir çıkar alanı veya çıkar pazarlarıdır bu kavganın nedeni. Alevileri, Müslüman kabul etmeyen Sünnilere karşılık, bazı Aleviler “biz Müslümanız” diye direnmektedirler. Uslarına hiçbir zaman bilimden yana olmak gelmez. Bilim, insanları öbür dünyaya taşımadığı için İslamcı Aleviler öbür dünya tasarımını taşıyan Müslümanlığa sığınmaya çalışıyorlar. Bilim insanlarından konuşulduğunda “onlar gavur” deyip, çıkarlar işin içinden; oysa her gün o bilim insanlarının buluşlarından faydalanmaktadırlar. Adını bile duymadıkları bu bilim insanları, insanlık adına kendilerini feda ederken, onların buluşlarına karşılık kötü söz (küfür) ile karşılık verilmektedirler. İslamcı Aleviler kitap olmazlar. Okusalar dahi Alevilikle ilgili saçma sapan kağıtlar (kitap demiyorum) karıştırırlar. Merak diye bir duyguları gelişmemiştir. Bir araya geldiklerinde mülklerinden konuşurlar; kim ne denli mülk edinmiş, kimin çocuğu ne yapmış ne yapamamış diyerek dedikodu yaparlar. Hiçbir zaman bilimden, doğadan, sevgiden konuşmazlar. Birbirleriyle yarışır, birbirlerini kötülerler. Birbirlerini sevmedikleri halde beraber olabilirler. Bir başkası ötekinin mutluluğunu istemez. Biri araba alınca öteki “ben niye alamadım” diye üzülür. Kısacası, sabahtan akşama dek akçe (para) ve mülkten konuşurlar. Sevgi dillerinin ucuna bile gelmez. Zaten birbirini severek evlenmezler. Evlenmeleri gerektiği için evlenirler. Gelenek ve görenekleri yaşatmak için ellerinden geleni yaparlar. Bilim çağında ilkel gelenek ve göreneklerle yaşamayı kendilerine bir yaşam tarzı olarak görürler. Alevilikte Dedelik Dedelik, Aleviliğin hala günümüzde devam eden bir uygulamasıdır. Dede kavramı nereden geliyor, ne süreçlerden geçmiş gibi olaylara girmeden; dedeliğin günümüz bilim çağındaki anlamını ortaya koymaya çalışalım. İslamcı Dedeler, Alevi topluluğunu sömüren, onların çıkarlarını paraya çeviren, yalancı, düzenbaz, erdemsiz, kişiliksiz, utanmaz, bilgisiz kişilerdir. Bazı Dedeler bir parazit gibi yaşarlar. Bazı Aleviler de bu durumdan çok memnundurlar. Bu parazitleri yaşatanlar İslamcı Alevilerin kendisidir. Bu cehalet günümüz bilim-bilgi çağında hala devam etmektedir. Bir örnek verirsek; herhangi bir dede bir köye gittiğinde orada bulunan taliplerinden ne kopardıysa (para, kuzu-koyun, yiyecek vb.) alır ve gider. Kimse sormaz; “çalışmayan, üretmeyen, parazit gibi yaşayan dede, neden bizleri soyup gidiyor.” Dedenin ilahi bir güce iye olduğuna inanan İslamcı Aleviler, dedeye herhangi bir saygısızlık karşısında çarpılacaklarına inanırlar. Bu yüzden dedenin tüm istekleri kabul edilir. Dede, gittiği köylerde inananlar tarafından istediği her şey yerine getirilir. Ayrıca dedenin yediği yemeği ve içtiği suyun kalanını yemek ve içmek de İslamcı Aleviler için büyük bir ilahi eylemdir. Zöhre Ana Ankara’da Zöhre Ana diye biri var. Bu kişi Alevilerin ona verdiği servetle lüks içinde yaşamaktadır. Sözde “ilahi” bir kadınmış, doktorların iyileştiremediğini bu kadın iyileştiriyormuş. Bir hastanız varsa doktora değil Zöhre Ana’ya gidin, kapısını süpürün, suyundan için, eteğine el sürün; üfürsün, tükürsün ve sizi iyileştirsin. Ama boş gitmeyin. Zöhre anaya giderseniz eli dolu gidin. Yoksa şifa bulamazsınız! Konu Bülent ÜNVER tarafindan (04-13-2010 Saat 20:07 ) değistirilmistir.. |
|
|
|
| The Following 4 Users Say Thank You to Bülent ÜNVER For This Useful Post: |
|
|
#2 |
|
Yeni Üye Yas: 25
Üye No: 2849
Mesajlar: 1
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Sayın bülent ünver;
Yazdığın yazıyı dönüp okudunmu bilmiyorum, tamamıyla çelişkilerle dolu, belliki araştırma ürünü değil, sadece her parçasını bir taraftan aldığın derme çatma yapı. Bi kaç noktasına değineyim istersen; 1- Alevilik; nedir, nereden geliyor? Bu soruların yanıtını aslında kimse tam olarak bilmiyor. demişsin ama aklı sıra aleviliği tanımlamıssın tuhaf. Hatta ve hatta aleviliğin psikolojik,felsefi boyutundan bahsedeyim demişsin. Tanımını bilmediğin bi olgunun bu kadar ayrıntılarını nasıl kavradın,inan çok merak ettim. Ve yazında aleviliğin ne felsefi nede psikolojik yapısıyla ilgili bi kelime göremedim... ???2- Bu Aleviler Aleviliği Anadolu Aleviliği olarak değil, Aleviliği Arap topraklarına bağlamaktadır. .. İlginç bi yaklaşım, ama açıklaması yok. Verdiğin sözde açıklama,malesef bu kanıyı hiç desteklemiyor hatta yakınından bile geçmiyor. Bu düşünceni destekleyen açık bi yazı yazarsan sevinirim... 3- Biri “ben sadece Ali’yi tanırım” der; bir başkası “ben sadece Allah’ı tanırım”; bir başkası da “ben hem Allah’ı, hem Muhammed’i, hem de Ali’yi tanırım”; bir başkası hiç birini tanımaz ama kendisine “Alevi” diyebilir. Bu söylemler kişinin beyin yapısının ne denli dünyayı algılayıp algılayamamasına bağlıdır. Alevilerde bu tür cevaplar vardır. Doğrumudur değildir.Bunun alevilikle ilgili olmadığını,kişinin dünyasını algılamasıyla alakalı olduğunu yazmıssın, yani kendi soruna kendin cevap vermissin. Burdaki sorun ne,onu anlamadım???? 4- İslamcı Aleviler kitap olmazlar. Okusalar dahi Alevilikle ilgili saçma sapan kağıtlar (kitap demiyorum) karıştırırlar..Bu bi şakamı?? yoksa kendi uydurduğun şeylermi?5- Merak diye bir duyguları gelişmemiştir. Bir araya geldiklerinde mülklerinden konuşurlar; kim ne denli mülk edinmiş, kimin çocuğu ne yapmış ne yapamamış diyerek dedikodu yaparlar. Hiçbir zaman bilimden, doğadan, sevgiden konuşmazlar. Birbirleriyle yarışır, birbirlerini kötülerler. Birbirlerini sevmedikleri halde beraber olabilirler. Bir başkası ötekinin mutluluğunu istemez. Biri araba alınca öteki “ben niye alamadım” diye üzülür. Kısacası, sabahtan akşama dek akçe (para) ve mülkten konuşurlar. Sevgi dillerinin ucuna bile gelmez. Zaten birbirini severek evlenmezler. Evlenmeleri gerektiği için evlenirler. Gelenek ve görenekleri yaşatmak için ellerinden geleni yaparlar. Bilim çağında ilkel gelenek ve göreneklerle yaşamayı kendilerine bir yaşam tarzı olarak görürler.. Buda şakanın devamı herhalde. Yada kendine ait şşeyleri alevi toplumunamı mal ediyosun ![]() 6- İslamcı Dedeler, Alevi topluluğunu sömüren, onların çıkarlarını paraya çeviren, yalancı, düzenbaz, erdemsiz, kişiliksiz, utanmaz, bilgisiz kişilerdir. Bazı Dedeler bir parazit gibi yaşarlar. Bazı Aleviler de bu durumdan çok memnundurlar. Bu parazitleri yaşatanlar İslamcı Alevilerin kendisidir. Bu cehalet günümüz bilim-bilgi çağında hala devam etmektedir. Ben hiç rastlamadım senin bu saydıklarına,senin çevrende bölelerimi var yoksa..? Sevgili bülentciğim; sen bu yazıyı neye göre hangi akla hizmetle yazdın bilmiyorum.İnsanların hatalarını bütün bi topluma mal etmekter,hatadır,suçtur. Dediğim gibi aleviliğin tanımını bilmiyorum demissin ama alevilik hakkında yazı yazmıssın.Bak bi kaç tanede ben sana söyleyimde,onuda başka birgün başka bi yazında yayınlarsın. ...mum söndü olayını yazabilirsin mesela.Bacı kardeş tanımaz aleviler.Temizliği,banyo yapmayı,suyu sevmezler,istersen bunu çoğaltabilirim sana,Sanırım senin böyle şeylere ihtiyacın var, sayın bülent ünver....
Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Yeni Üye Bulunduğu yer: Hatay
Üye No: 3415
Mesajlar: 36
Thanks: 2
Thanked 24 Times in 15 Posts REP Gücü : 1
REP Puanı : 26
REP Seviyesi :
![]() |
Değerli arkadaşlar, aşağıdaki yazıyı Almanya'da yaşayan Arap Alevi (Nusayri) bir kardeşim yazdı ve sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü farkımız ve hassasiyetimiz anlaşılsın istiyorum.
-------------------------------------------- Sevgili Kardeşim, Avrupa Yüksek Alevi Şurası'nın oluşum çalışmalarında doğrudan aktif rol almaktayız ve naçizane bendeniz yönetim kuruluna seçilmiş bulunmaktayım. Ancak henüz resmileşme süreci tamamlanmadığından internet sayfası yayına geçirilmedi. Zamanı gelince Usbat, federasyon sayfasını hazırlamayı ve yayına sokmayı üstlenmiştir. İsim konusuna gelince... Malum, anavatanımızda husule gelen "Nusayri miyiz, Arap Alevisi miyiz, Akdeniz Alevisi miyiz?" konusu burada da çok ateşli şekilde tartışıldı. Kabul etmeliyiz ki, eğer zaten Avrupa'da mevcut olan Bektaşi federasyonlar ile (eğer kontağın varsa, "Alevilik" adı altında neyin propage edildiğini takdir edeceksin) felsefik ve ideolojik bir farkımız yoksa, o halde bu federasyonun kurulmasına gerek olmazdı. Dün İslam adını bizden gasp ettiler, sonra Alevi adını.... şimdi "Nusayri" adını da gasp etme eğilimleri baş gösterdi. Evet, Anadolu Aleviler ile bazı ortak yanlarımız var. Bunların en önemlisi de Ehl-i Beyt aşkımızdır. Ancak aynı sevgi Şia'da, Caferiler'de ve İsmaililer'de de mevcuttur. Hatta ve hatta İshakiyye de Ehl-i Beyt taraftarı olarak ortaya çıkma iddiasında olmuştur. Oysa hepimiz biliriz ki özellikle İsmailiyye bizim en kadim düşmanlarımız olagelmiştir. İshakiyye'nin Emir Hasan bin Mekzun es-Sincari -rahamehu Allah- tarafından nasıl yok edildiğini anlatmaya gerek yok. Eğer aynı yolun yolcusu isek, onları neden yok ettik? Başka bir örnek vermek gerekirse, Harran'da yaşayan bir halkın bugün adı Sabailer'dir, ki Kur'an'a göre bunlar Ehl-i Kitap'tan bir kavimdir. Oysa, tarihi sürece bakarsak, burada yaşayan kavmin bu adı sonradan aldığı, ve Sabailik olarak bilinen inanç ile alakaları olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki "Ehl-i Beyt'i seviyorum" demek tek başına yeterli değildir. Gerek itikatte, gerek amelde, Aleviliğin alametlerini taşımak icap eder ki bu alametleri taşıyan bireyler işte bizim içinde doğma şerefine nail olduğumuz bu toplumdadır. usbat.org sayfasında isim tartışması üzerine bir yazım var. Onu okuduysan, tarihte bize pek çok isimler verildiğini, ismimizin dönemlere göre değiştiğini belirtmiştik. Oysa, "bunlardan hangisi bizim adımızdır?" şeklinde bir tartışmaya girmek, Allah'ın 99 ismi konusunda "Hayır O'nun ismi Rahman'dır", "Hayır O Kadir'dir" şeklinde bir tartışmaya girmekten pek farklı değildir. Anadolu Aleviliği'nde kabul etmemizin mümkün olmadığı bir "hulul" inancı mevcut iken, biz onlar olamayız. Onlar'dan bazıları (AABF Dedeleri de bu olaya girmiştir) Muhammed'i ve Kur'an'ı inkar ve Alevilik'i (Eski milliyetçi sözde bilim adamlarının eskimiş ve geçersizliği kanıtlanmış) söylemlerinden yola çıkarak "Alev" kelimesi ile etimolojik bağlantıya sokmaya çalışıyorlarsa ve daha da trajikomiği, eğer onlar Ali'nin sadece bir "mazlum sembol" olarak alındığını söylemeye başlamışlarsa ortada büyük bir sorun var demektir. Böyle düşünenlerin bizi dışlaması bize şereftir. Emir Hasan bin Mekzun es-Sincari -rahamehu Allah- bir şiirinde buyuruyor ki: "Yermekteler sevmekteki aşırılığımı, Oysa yerdikleriyledir şerefimin tamamı" Bu bakımdan, isim konusunda 1 yıla yakın, işin her ince ayrıntısı, kullanılacak ismin toplumca nasıl anlaşılacağı ve doğuracağı muhtemel olumlu ve olumsuz sonuçlar tartıldı. Tartışma'da, din alimlerimizin de değerli emirlerine başvuruldu. Sonuç olarak "Alawi" adının en sağlıklı orta yol olduğuna karar verildi. Bu ad sorunsuz mudur? Mükemmel midir? Tabii ki hayır! Ancak artılar ve eksiler bir yana dizilip alt alta toplandığında en fazla pozitif ve en az negatif sonuca yol açan çözümdür. Nitekim "Aleviyyun (Aleviler)" olarak okunan Arapça asıl adımız sadece bizleri ifade eden bir terimdir dünyada. Anadolu Alevileri'nin "Alevi" adını alışı ise son 80 yılın ürünüdür. Elbette ki bizi dışlamaktalar, ama sorarım sana, 500 yıl önce Alevi katleden Osmanlı Yeniçeri'si de Bektaşi değil miydi? Dolayısı ile dışlanmışlık yeni kazandığımız bir özellik değildir. Adımız Ehl-i Tevhid de olsa, Muvahhidun da olsa, Alevi de olsa, başka birşey de olsa bu böyleydi, böyledir ve böyle olacak. Biz emaneti alıp sadakat yemini ederken acı suyu içmeye de and içmedik mi? Bu bakımdan bence adlara fazla takılmayıp, sapasağlam ve değişmemiş İslam öğretimizin toplumca yaşanmamaya başlanmasından, bilinmemeye başlamasından doğan toplumsal yozlaşma tehlikesinin önüne geçecek tedbirleri almak şu aşamada en önemli vazifemizdir. Diğer yandan fıkhi ayrımlara bağlı olarak toplumumuzun tam ortasından siper kazarak bizi ikiye bölmeye çalışan nifak odaklarına karşı da mücadele etmek boynumuzun borcudur. Elbette ki dini bazı ayrıntılarda farklı yorum getiren kardeşlerimiz olmuştur, olacaktır. Ancak yabancılara gösterdiğimiz müsamahanın onda birini kendi kardeşimize göstermekten aciz isek adları, öğretiyi ve benzeri şeyleri tartışmamız boştur. Çünkü içindeki ilacı boşaltıp döktüğümüz toprak kabın adını tartışadururken, ilaç heba olmuş, hasta ölmüştür. Burada "Alawıten sollte man nıcht mıt Aleviten verwechseln" ibaresinin de fazla rahatsızlık verici olduğu kanısında değilim. Soy olarak desen zaten farklıyız. Ritüeller açısından desen, bizde namaz var, ramazan orucu var, hac var, zekat var; onlarda cem evi, cem, semah, muharrem orucu var. Kaynağı araştırırsan mutlaka Horasan'da Mühelleboğulları'nın valilik dönemi ile bir bağlantı tespit edebiliriz ama, öğretilerinin gerek Şah İsmail (Hatayi) gerek diğer dönemlerde, tanınmayacak hale gelecek bir değişime uğradığı da muhakkaktır. Bu demek değildir ki, onlara düşman olalım. Ama aynı vücudun iki uzvu gibi de olamayız onlar asıllarına dönmedikçe. Bu bakımdan kanımca, onlarla yapılacak işbirlikleri güncel gerekliliklerden doğan belli konularla sınırlı kalmalıdır. Nitekim Ateist bile mazlum olsa sesimizi çıkarmalıyız ki, onlar Ehl-i Beyt sevgisi bakımından kardeşlerimizdir. Biz onlardan sadece soy açısından ayrılıyormuşuz gibi bir imaj çizecek şekilde Araplık vurgusunu yaparsak "Fazilet soyda sopta değildir" diyen bizler kendimizi yalanlamış oluruz. Diğer yandan onlar "ha Arap ha Türkmen. Gelin konfederasyonumuza üye olun!" diyecekler. Diyelim ki girdik. Onlar kaç kişi, biz kaç kişiyiz. Onlar karar çıkaracak "Alevilik İslam dışıdır ve kökeni Orta Asya Şamanizmidir" diye, siz red oyu kullanacaksınız, yine de kabul görecek ve siz de istemeden onların kararının altına imza atmış olacaksınız. "Alawi" adı ile gerçekleştirilen en önemli nokta, Mevlana Ali'ye intisap edilen hak İslam öğretisinin kavmî, nesebî, fıkhî ayrımlara yabancı, İMAN PAYDASINDA BİRLİK arzeden bir öğreti olduğu, nesebi ister Farsî, ister Türkî, ister Kahtanî, ister Adnanî olsun, bu öğretiye gerçekten sarılan herkesin bu adın gerçek sahipleri olduğunu vurgulamak olmuştur. Biz dünden beri Alevi değiliz, İslam güneşinin doğduğu ilk günden beri Alevi'yiz. Ki 'Alev'den değil "Ali bin Ebi-Talib"den gelen bu Alevilik, Almanca Alawi olarak nitelendirilen Alevilik'tir. Diğer yandan Almanya'daki siyasi tabloyu siz de iyi bilirsiniz. Milliyetçilik kokabilecek her türlü isimden uzak durmak siyaseten en yararlı yöntem olacaktır. Nitekim "Arap" dediğiniz bir toplulukta herkes ya Türk, ya Alman vatandaşı ise, kavimsel bir vurgu yapıldığı ortada olur. Bunun yanında, "Alevilik" adı altında Alevilik davasına hizmet eden her örgütün birincil görevi, öğretinin yaşanmasında gerekli olan dünyevi şartları sağlamanın ötesine geçen her türlü ideolojiden uzak durmaktır. Bu milliyetçilik için de geçerlidir, radikal solculuk için de. Herkesin siyasi görüşü mutlaka vardır, ama bunu Alevilik'e hizmet ettiği dört duvarın dışında yaşaması icap eder. Alevilik her daim birileri tarafından kullanılageldi. Artık devir "Aleviler'in devrim için sokağa döküldüğü" devir değil, "Aleviler'in kimseden medet ummaksızın kendi davalarına sarılması" dönemidir. Nitekim Aleviler'in bir vasiye, bir büyük Ağabey'e ihtiyacı olmadığı gibi, kimsenin savaşında öne sürülecek piyonlar da değildirler. Kendimize, Anadolu Alevileri'nin bir koluymuş gibi bir imaj çizmeye kalkarak "Arap Alevileri" veya "Nusayri-Aleviler" desek bile onlar bizi kendilerinden gibi görecek mi? AABF topluluğu bunu asla yapmadı, yapmayacak. Hatta bize hakaret etmeye devam edecekler (kaç dernek başkanında yaşadım bunu). İzzettin Doğan ve onun değimi ile "Alevi-İslam" veya Cem Vakfı ekolü bizi kabul etti mi? Eğer kabul etseydi, açılım toplantılarına başlarken bırakın bizi de davet etmeyi veya ettirmeyi, en azından bize has sorunlar konusunda bize bir danışma gereği duyulmaması açık bir cevap değil mi? Adana AKAD kendi inisiyatifi ile gitti rapor verdi, açılımı övdü. Bu bize, kendimizi hafiften satıyormuş imajı çizmekten başka bir fayda getirdi mi? Sonuç: Samandağ'da 10 önderimiz hakkında dava açıldı. Toplumsal potansiyel kinetiğe dönüşüp, kontrollü demokratik bir tepki sokağa taşınınca (olaylarda provokasyon için çok uğraş verenler oldu) davayı açanlar ifade vermedi, "görmedim" dedi dava "delil yetersizliğinden" düştü. Oysa bu davanın kararı da, açılması kadar skandaldır. Diğer bir değişle yargı erki demektedir ki, "Uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarınız Türk Yasaları önünde geçersizdir ve devlet ileride aynı fiiller karşısında mahkumiyet verme hakkını saklı tutmaktadır." Bu nedenledir ki, olayın başlangıcında Avrupa Parlamentosu'na, Alman Dışişleri ve Şansölyeliği'ne, Avrupa Birliği Dış İlişkiler Komisyonu üyelerine gönderdiğimiz önerge ve resmi yazıların takipçisi olmaya devam ediyoruz. Avrupa Birliği Parlementosu'na sunduğumuz 0366-10 numaralı önerge, Komisyon toplantısında usül ve içerik bakımından onaylanmış, başvuru haklı görülerek konunun resmi olarak Avrupa-Türkiye Karma Komisyonu'nda gündeme getirilmesi kararı verilmiştir. Hazırlamakta olduğumuz çok daha geniş kapsamlı bir dosya hazırlanır hazırlanmaz aynı önergenin eki olarak komisyona ibraz edilecektir. Bizi seven zaten sevmektedir, sevmeyen de asla sevmeyecektir. Biz kendimizi sevdirmek zorunda değiliz kimseye. Bizi sevmeseler bile bize saygı göstermeyi öğrenecekler ama. Birlikte yaşamanın en önemli gereği budur! Bırakalım biraz başkalarının bize nasıl baktığını ve biraz içimize dönelim. İçte yeterince aşılması zor sorunlarımız varken, dış imajımız sekonderdir. Nitekim evin içinde bir düzensizlik hakimse, dıştan badana yapmak bir işe yaramaz. Önce içeriyi bir toparlayalım. Sonra badanayı hangi renk yapacağımızı tartışırız. Halk arasında dendiği gibi "kaçmıyor ya!" _______________________________ Not: [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...] adresinden alıntı yaptım.
"İlmin cevherini ehlinden men etmeyin, ilmin cevherinin ehline zulmetmiş olursunuz. İlmin cevherini ehlinden olmayanlara vermeyiniz, aksi takdirde ilmin cevherine zulmetmiş olursunuz."
İmam Hz. Cafer-i Sadık (a.s) |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Sponsored links
|
|||||||||
ankara nakliyat palyaço ankara balon ankara tabela ankara balon süsleme ankara palyaço ankara doğum günü ankara |
|||||||||