![]() |
|
![]() |
|||||||
| İsmail Beşikçi makaleleri ve makalelere ilişkin soru ve yorumları bu başlıktan takip edebiliriz. |
| Reklam Alanı |
![]() |
|
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
GENÇALEVİLER YAZARI |
Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji Türk siyasal sistemini belirleyen ve yönlendiren temel bir kurumdur. Resmi ideoloji sadece siyasal sistemi belirlemiyor, düşün hayatını da belirliyor ve yönlendiriyor. Resmi ideoloji bilimi, sanatı, hukuku, toplumsal hayatı da belirlemekte ve yönlendirmektedir. Örneğin bilim kavramını ele alalım. Bilimin her şeyden önce gerçeği araştırmak, gerçeğe yaklaşmak olarak ifade edilen bir anlamı vardır. Bilim kavramı insanlarda böyle bir çağrışım yapar ama Türkiye’de bilimin amacı gerçeği ortaya çıkarmak, gerçeğe yaklaşmak değil bilakis gerçeği gizlemektir, gerçeği saptırmaktır. Resmi ideolojinin tarih, sosyoloji, siyaset bilimler, antropoloji, ekonomi gibi sosyal bilimlere, hukuka verdiği görev budur. Kürt sorununda, Ermeni soykırımında, Alevilik sorununda, azınlıklar sorununda durum böyledir. Yönetim, bu konularda somut gerçekliklerin ortaya çıkmamamsı için düşün yasaklarına her zaman ihtiyaç duyar. Gerçekleri gizleme, gerçekleri saptırma işine bilim denilmesi doğru değildir. Türkiye’de, üniversitelerde, basında, yargı organlarında, resmi ideolojinin bilgilerine, resmi ideolojinin kabullerine “bilim” deniyor. Halbuki, bilim sınırsız bir düşün özgürlüğünü, sınırsız ifade özgürlüğünü gerekli kılar. Bilim ortamının oluşmasının temel koşulları bunlardır. Resmi ideoloji ise, yasaklarla ayakta duran bir kurumdur. 1960’ları ve daha sonraki yılları düşünelim. Resmi ideoloji Kürtleri Türk sayıyordu. Kürtlerin de Orta Asya’dan gelen bir Türk boyu olduğunu söylüyordu. Kürtçe diye bir dil olmadığını, ‘Kürtçe denen dil’in Türkçe’nin ilkel bir ağzı olduğunu ileri sürüyordu. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimleri, antropoloji, hukuk, ekonomi profesörleri de basın mensupları, yazarlar ve yargıçlar da bu düşünceleri, bu görüşleri doğrulamak için yoğun bir çaba sarf ederlerdi. Kürtlerden, Kürtçe’den söz edenler ise çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşırlardı. Bu konularla ilgili davalarda, yukarıda sözü edilen sosyal bilimler profesörleri, mahkemelerin isteği üzerine, resmi düşünceyi, resmi görüşü doğrulayan “bilirkişi” raporları hazırlarlardı. 1950’leri, 1960’ları ve sonrasını düşünelim. Kürtlerle, Kürtçe ile ilgili araştırmaları, incelemeleri, bunlarla ilgili davaları düşünelim. Bu süreçte bilimin görevi, gerçekleri araştırmak, gün ışığına çıkarmak mı oluyor, gerçekleri gizlemek, saptırmak mı oluyor?
Resmi ideoloji günümüzde Alevileri Müslüman kabul ediyor. Resmi ideoloji, Aleviliğin aynı zamanda Türklük olduğunu vurguluyor. Resmi ideolojinin görüşü bu doğrultudadır. Günümüzün sosyal bilimleri ise, Alevilerin Müslümanlığını ve Türklüğünü ortaya koyabilmek için yoğun bir çaba harcıyor. Aleviliğin, Müslümanlığın Türk yorumu olduğunu söylüyor. Bilim yine toplumsal gerçeği ortaya çıkarmanın, toplumsal gerçeğe yaklaşmanın peşinde değil, gerçekleri gizlemenin, gerçekleri saptırmanın peşindedir. Böyle bir sistem her zaman düşün yasaklarına gereksinim duyar. Siyasal sistem ancak düşün yasaklarıyla, somut gerçekliklerin tartışılmasını, bilinmesini engelleyebiliyor. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. Resmi ideoloji devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bit ideolojidir. Resmi ideolojini direktiflerine uymadığınız zaman, resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman bazı idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmanız büyük bir olasılıktır. Bilim ortamının oluşmasını engelleyen temel anlayış, sistematik uygulama budur. Halbuki bilim, sınırsız düşün özgürlüğü, sınırsız ifade özgürlüğü ortamında gelişir. Resmi ideolojinin düşün yasaklarıyla tartışmaları engellediği bilinmektedir. Resmi ideolojiye sahip bir devlet demokratik bir devlet değildir. Burada ifade özgürlüğü yoğun bir baskıyla, kısıtlamayla karşı karşıyadır. İfade özgürlüğünün baskı ve kısıtlama altında oldu bir devletin demokratik olmasından söz edilemez. Ama Türkiye’de devlet, kendini demokratik kavramlarla, demokratik terminolojiyle gizleyebilmektedir. Seçim, siyasal partiler, parlamento, milletvekili dokunulmazlığı, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, özerk üniversite, sivil toplum örgütleri gibi kavramlar resmi ideolojiyi, resmi ideolojinin gereği olan uygulamaları gizleyebilmektedir. Antidemokratik bir siyasal sistemi, demokratik diye göstermek, başkalarının da böyle kabul etmelerini sağlamak Türk siyasal sisteminin büyük bir başarısıdır. Resmi ideolojinin bilgilerinin bilim diye sunulması, resmi ideolojinin bilgilerinin bilim olarak kabul edilmesi resmi ideolojinin ayrı bir başarısıdır. Bir siyaset teorisi başlıca üç soruya cevap bulmaya çalışmaktadır. Birinci soru toplumun ve devletin kimler tarafından yönetileceğiyle ilgilidir. Babadan oğlu geçen kırallıklar, halkın oylarıyla yönetime gelenler… İkinci soru yönetenlerin meşruiyetiyle ilgilenir. Yönetenler meşruiyetlerini nereden alıyorlar? Yönetenler meşruiyetlerini Tanrı’dan, kutsal kitaplardan mı alıyorlar, halktan mı alıyorlar? Üçüncü soru yönetenlerin nasıl belirleneceğini sormaktadır.Yönetenler seçimle mi işbaşına geliyorlar, tayinle mi? vs. Bir siyaset teorisi bu üç soruya makul cevaplar bulmaya çalışır. Resmi ideolojiye sahip bir devlette bu üç soruya da resmi ideolojinin anlayışına, resmi ideolojinin direktiflerine göre cevap verilir. Siyasal ve toplumsal kurumlaşmalar bu direktifler çerçevesinde gelişir. Siyasetin sınırlarını belirleyen bazı kurucu ve düzenleyici normlar vardır. Anayasa, siyasal partiler yasası, dernekler yasası, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasası bu kurucu ve düzenleyici normları belirleyen yasalardır. Bunlar hep resmi ideolojinin anlayışına, resmi ideolojinin kabullerine, resmi ideolojinin direktiflerine göre belirlenir. Bu, aslında siyaset karşıtı bir ideolojidir. Siyasal aktörlerin özgürce faaliyet göstermesine engel olur. Resmi ideolojinin kabulleri ve direktifleri doğrultusunda siyaset kısıtlanmıştır. Resmi ideoloji devlet ve asker merkezli, düşüncelerin ve duyguların örgütlenmesi şeklinde belirir. Resmi ideolojiye Kemalist ideoloji demek de mümkündür. Dünyadaki küreselleşme, modernleşme ve kimliklerin öne çıkması, demokratikleşme ve katılım süreçleri resmi ideolojiyle yoğun bir şekilde çelişen bir içeriğe sahiptir. Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ilişkileri sürecinde bu çelişkiler her zaman kendini göstermektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım isteği, bu isteğin yaşama geçmesi, resmi ideoloji kurumunun kırılmasına, etkilerinin en aza indirilmesine bağlıdır. Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlet değildir. Çünkü resmi ideolojisi var. Bu durumu şu olguyla anlatmak mümkündür. JİTEM elemanlarından Abdülkadir Aygan yeniden Özgür Gündem gazetesinde, 2004 yılının Mart ve Nisan aylarında çok ciddi itiraflar yaptı. Bu itiraflarda örneğin Vedat Aydın’ın, Musa Anter’in, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın nasıl öldürüldüklerini, kimler tarafından öldürüldüklerini anlatıyor. Eşref Bitlis’in, Uğur Mumcu’nun öldürülmeleriyle ilgili bilgiler veriyor. JİTEM’ci Abdülkadir Aygan’ın itirafları kitap olarak da yayımlandı (İtirafçı, Bir JİTEM’ci anlattı, Hazırlayan: Timur Şahan, Uğur Balık, Aram Yayıncılık, Eylül 2004). Kitapta ‘Musa Anter’in İnfaz Timi’, ‘Vedat Aydın’ın İnfaz Timi’, JİTEM’e destek veren devlet yetkililerinin isimleri de yer alıyor (s.128-138). Kitapta JİTEMci komutanlarla çekilmiş fotoğraflar da var (s.81). Abdülkadir Aygan, kaçırdıkları, sorguladıkları, öldürdükleri insanlara ait bilgiler verirken yer gösteriyor, zamanı belirtiyor, bu operasyona hangi JİTEM elemanlarının katıldığını anlatıyor, cesedi nereye attıklarını belirtiyor. Türkiye demokratik bir devlet olsaydı, Abdülkadir Aygan’ın itirafları üzerine soruşturmalar açılırdı, bu cinayetlere karışanlar hakkında, bu kişileri yönlendirenler davalar açılırdı. Cumhuriyet savcıları bu davaları, bu itiraflar Yeniden Özgür Gündem gazetesinde yayınlandığı günlerde açarlardı. Gazetedeki anlatımları suç duyurusu kabul edip kendiliklerinden soruşturmalar açarlardı ama, hiçbir soruşturma açılmamıştır. Bu itiraflar görmezlikten, duymazlıktan, bilmezlikten gelinmektedir. Halbuki bu açıklamalar kitleler üzerinde çok derin etkiler yarattı. Örneğin bir ana baba yıllardır akıbeti hakkında sağlıklı bilgi sahibi olamadıkları oğulları hakkındaki bilgiyi Abdülkadir Aygan’ın açıklamalarından, itiraflarından öğrendiler. Güllü Aslan ve İzettin Aslan, oğulları Murat Aslan’dan 10 yıldır haber alamıyorlardı. Murat Aslan 10 Haziran 1994’te, Diyarbakır’da, Yenişehir semtinde iki arkadaşıyla yolda yürürken beyaz renkli Renault marka bir otomobile zorla bindirilerek kaçırılmıştı. Abdülkadir Aygan, Murat Aslan’ın nasıl kaçırıldığını, Nasıl Silopi’ye götürüldüğünü, nasıl sorgulandığını, nasıl öldürüldüğünü, cesedinin nasıl yakıldığını anlatıyordu. Cesedin Silopi’de yakıldığı yeri de belirtiyordu. Ana baba, anlatılanların oğullarını çağrıştırdığını farkettiler. Baba bu anlatımlardan sonra, cesedin yakıldığı yerde araştırmalar yapmış. Bir çoban babaya, on yıl kadar önce böyle bir olayın yaşandığını, infazı uzaktan gördüğünü, birkaç gün sonra cesedin yanına vardığını, bir çukur açarak cesedi oraya gömdüğünü anlatmış. Bunun üzerine ana, baba, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’ne başvurmuşlar. İnsan Hakları derneği ve Diyarbakır Barosu ile birlikte oluşturulan bir heyette Silopi Savcısı, doktor ve jandarma yetkilileri eşliğinde, söz konusu yerde mezarın bulunduğu yerde kazı yapılmış, cesede ulaşılmış. Baba cesedin ağız ve diş yapısından oğlu Murat Aslan’a ait olduğunu anlamış. Kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilmiş, ana babadan alınan DNA örnekleriyle karşılaştırılmış Adili Tıp Kurumu’nun 9.9.2004 tarihli ve 46375/1761 sayılı raporuyla cesedin Murat aslan2a ait olduğu belgelenmiş. Diyarbakır Barosu başkanı Av. Sezgin Tanrıkulu ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı Av. Selahattin Demirtaş 2 Şubat 2005 günü bu raporu açıkladılar (sözü edilen İtirafçı kitabı, s.57, s.204-206). Bu olgu, Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının gerçeği aksettirdiğini gösteriyor. Bu itiraflar bu açıdan da dikkat çekici oluyor. Bu çerçevede ele alınması ve incelenmesi gereken başka bir olgu ise ‘Susurluk Kazası’dır. 3 Kasım 1996’da Susurluk’a meydana gelen bu kazada özel savaş elemanları Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ölmüş, milletvekili Sedat Edip Bucak yaralanmıştı. Bu medyada ‘polis-siyaset-mafya ittifakı’, ‘polis-mafya-aşiret ittifakı’, ‘siyaset-mafya-aşiret ittifakı’ olarak değerlendirilmişti. Bu olay üzerine Başbakanlık, 1997 yılı ortalarında Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu olayla ilgili bir rapor hazırlamakla görevlendirdi. Başbakan o zaman Mesut Yılmaz’dı. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili Kutlu Savaş ‘Susurluk Raporu’ adı verilen bir rapor hazırlamıştı. Rapor 1998 yılı Ocak ayı başlarında tamamlandı. Rapor o günlerde basına açıklandı. 119 sayfalık raporun 68, 69, 70, 71, 75, 77, 78, 79, 80, 99, 103, 104 sayfaları, yani 12 sayfa sansürlenerek yayınlandı. 1 Şubat 1998 tarihi Radikal gazetesi raporu bu haliyle yayınladı. Raporda Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu cinayetiyle (20 Ekim 1978), Prof. Dr. Ümit Doğanay cinayetiyle (20 kasım 1979), Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil cinayetiyle (7 Aralık 1979) ilgili bilgiler de var. Cinayetleri işleyenler, azmettirenler belirtiliyor. Raporda Vedat Aydın (5 temmuz 1991), Musa Anter (20 Eylül 1992), Mehmet Sincar (5 Eylül 1993) cinayetleriyle ilgili bilgiler de var. Kürt işadamları Behçet Cantürk, Recep Kuzucu (12 Ocak 1994), Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım (3 Haziran 1994) cinayetleri de söz konusu ediliyor. Avukat Yusuf Ekinci (25 şubat 1994), Av. Medet Serhat (11 kasım 1994) cinayetleri belirtiliyor. Daha pek çok cinayet hakkında bilgiler var. Gizli devlet tarafından örgütlenen, cinayete teşvik edilen çeteler var. Çeteler tarafından yürütülen uyuşturucu ticareti var. Bu ticarette devlet olanaklarının kullanıldığı da biliniyor. Bütün bunlar hakkında ciddi soruşturmalar, davalar açılmadığı biliniyor. Aslında soruşturmalardan, davalardan önce demokratik bir devlette bu çetelerin nasıl oluşabildiği, nasıl faaliyet yürütebildiği, birbiri ardına cinayetler işlediği üzerinde durmak gerekiyor. Gerek JİTEMci Abdülkadir Aygan’ın itirafları, gerek Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk raporuna bu yönden bakmak gerekiyor. Kürt bilgesi Musa Anter 20 Eylül 1992 tarihinde Diyarbakır’da katledilmişti. Yaşar kemal 2005 yılında, Musa Anter’in öldürülüşünün yıldönümünde yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: “Benimki belki de tuhaf bir inanç. Ben hiçbir insanın, gözlerini kan bürümüş de olsa, işkenceci de olsa, yüzlerce insanın katili de olsa, Musa Anter gibilerine kıyabileceğine inanmazdım” (Esmer Dergisinde, Aydınlığın Onuru başlığıyla yayınlanan yazı, sayı 9, Eylül 2005, s. 23). Ama Musa Anter katledilmiştir. Canileri örgütleyenler, teşvik edenler besbellidir. Fakat onlar hakkında hiçbir soruşturma açılmamıştır. Belki de bu caniler bu tür cinayetlerini hala sürdürüyorlar. Bütün bunlar devletin demokratik olmadığının, önemli, ciddi göstergesidir. JİTEM’ci Abdülkadir Aygan’ın itiraflarının neden dikkate alınmadığı, bunların neden bir suç duyurusu kabul edilmediği, Susurluk’un neden üstünün kapatıldığı artık daha iyi anlaşılıyor. 9 Kasım 2005 günü Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması, Eylül-Ekim Kasım 2005’te, Yüksekova’da, Şemdinli’de meydana gelen bombalamalar, çetelerin faaliyetlerini sürdürdüklerini gösteriyor. 9 Kasım günü Şemdinli’de Umut Kitabevi’ni bombalayanların, derin devlet elemanı olduğu, aracın jandarmaya ait olduğu, bombalamayı askerlerin gerçekleştirdiği, bunların yakalandığı, polise teslim edildiği, polisin bu bombacıları serbest bıraktığı biliniyor. Resmi İdeolojinin Niteliği Resmi ideolojiyi nasıl kavramak gerekir? “Türkiye Cumhuriyeti Türk milliyetçiliğine dayalı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” denir. “Türkiye Cumhuriyeti, Türk milliyetçiliğine dayalı üniter bir devlettir” denir. Burada farklılıklarla birlikte yaşayan değil, farklılıkları asimile ederek, asimile olmamakta direnenleri yok ederek yaşayan bir anlayış söz konusudur. Bu, siyaseti sınırlayan, resmi ideolojinin direktiflerini öne çıkaran bir ideolojidir. Devlet ve asker merkezli düşüncelerin örgütlenmesiyle ortaya çıkan bir ideolojidir. Buna Kemalist ideoloji demek de mümkündür. Bugün önemli toplumsal farklılıkları iki kategoride toplamak mümkündür. Birinci kategoride Müslüman olmayan azınlıklar vardır. Bunlar Hıristiyanlar, Yahudiler ve Ezidilerdir. Hıristiyanlar içinde Ermeniler ve Rumlarla birlikte, Süryanileri de saymak gerekir. İkinci kategoride ise Türk olmayan Müslümanlar vardır. Bunlar, Kürtler, Çerkezler ve Lazlardır. Bugün önemli toplumsal ve siyasal sorun olarak Kürtler ve Aleviler vardır. Resmi ideoloji Kürtleri Türk sayıyor ve Türkleştirmeye çalışıyor.ç Alevileri ise Müslüman sayıyor,i Müslümanlaştırmaya çalışıyor. 12-15 yıl öncesine kadar Kürtler ve Kürtçe inkar ediliyordu. Kürtlerin aslının Türk olduğu, Kürtçe diye bilinen bir dil olmadığı, ‘Kürtçe denen dil’in de aslının Türkçe olduğu söylenirdi. Kürtlerden, Kürtçe’den, Kürdistan’dan söz edenlere çok ağır cezalar verilirdi. Cezai yaptırımlar yanında, idari yaptırımlar da gündeme gelirdi. Bu cezalar 1950’lerde, 1960’larda, 1970’kerde, 1980’lerde sistematik bir şekilde uygulandı... Bu aşıldı. “Kürdüm” demek, “Kürtler vardır, Kürtler Türk değildir”, “Kürtçe vardır, Kürtçe Türkçe değildir” demek artık suç değil... Yeni aşamada ise “Kürdüm” demek, “Kürtçe ayrı bir dildir demek suç değildir ama Kürtlerin milli ve demokratik talepleri vardır demek suçtur” denildi. 1990’lar, 2000’lerin başları da böyle geçti. Giderek bu da aşıldı. “Kürtlerin milli ve demokratik talepleri vardır” demek de artık suç oluşturmayabiliyor. Ama günümüzde Kürt sorunuyla uğraşmak, bu konuları anlamaya, kavramaya çalışmak yine suç kapsamındadır. Şimdiki anlayış şudur: “Kürtlerin demokratik talepleri vardır ama bunlar tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet çerçevesinde dile getirilmelidir, bu çerçevede çözüm aranmalıdır” deniyor. Sorunu bu çerçevede dile getirmeyen konuşmalar, yazılar, kitaplar yine suçlu kabul ediliyor. Resmi görüşün önemli bir özelliği var. Resmi ideolojide özeleştiri yapmak diye bir kavram yoktur. Örneğin 1950’ler 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler hep Kürtlerin Kürtçe’nin inkarıyla geçti. 1991’de Kürtlerin var olduğu, insanların kendilerine Kürdüm diyebilecekleri kabul edildi. İnsanların evlerinde ahırlarında, tarlalarında, kendi dilleriyle konuşabilecekleri dile getirildi. Kürt realitesinin tanındığı söylendi. Ama bu geçişte hiçbir özeleştiri yoktu. Geçmişte Kürtlerin ve Kürtçe’nin varlığını inkar, bu inkar da şöyle bir durum ortaya çıkarıyordu. “Bu yanlıştı, artık böyle yamayacağız, bu politikanın terk edilmesi gerektiğini anladık.. vs.” denmiyor. Özeleştiri yapılmamasının temel nedeni, Kürtlere karşı yürütülen temel politikanın başka yollarla sürdürülmesi isteğinden dolayıdır.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 10 ağustos 2005 tarihinde Ankara’da Türk aydınlarıyla görüştü. Türk aydın girişiminin sözcülüğünü Prof. Dr. Gencay Gürsoy yapıyordu. Bu görüşme sırasında başbakan Kürt sorunun varlığından, geçmişte devletin de hataları olduğundan da söz etti. Sorunu demokrasiyi çoğaltarak çözeceklerini söyledi. Recep Tayyip Erdoğan 12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da benzer açıklamalar yaptı. Diyarbakır ziyaretinde başbakanın 600-700 kişi tarafından karşılanması, Başbakanı çok az Kürdün dinlemesi ayrı bir olaydı. Örneğin programda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı DEHAP’lı Osman Baydemir’i ziyaret yoktu. Başbakan Ağustos ayı sonlarında Amerika Birleşik devletlerindeydi. Orada basın mensuplarıyla konuşurken Kürt sorunundan da söz etti, “Kürt sorunu var ama, bu, tek millet, tek bayrak, tek dil, tek vatan, tek devlet anlayışı içinde çözülecektir” dedi. Başbakan daha sonraki günlerde Kürt sorununa ilişkin açıklamalarını bu şekilde dile getirdi böylece başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türk aydınlarıyla yaptığı görüşmede ortaya koyduğu açılımı ABD’de yaptığı bir açıklama sırasında boğmuş oldu. “Kürt yoktur, herkes Türk’tür” demekle, “Kürt sorunu vardır ma bu sorun, tek millet, tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet anlayışı içinde çözülecektir” demek birbirine çok yakın bir söylemdir. Başbakan daha sonraki günlerde de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının üst kimlik olarak kabul edilmesini istiyor. Türk kimliği de alt kimlik olarak kabul edilmeden bu tür tartışmaların sonuç alıcı olması mümkün değildir. Yukarıda, devletin Kürtleri ve Kürtçe’yi uzun yıllar inkar ettiğini, 90’lardan itibaren Kürt realitesinin kabul edildiğini, fakat bu geçişte bir özeleştiri yapılmadığını belirtmiştim. Aslında resmi ideoloji bunu bir çelişki olarak görmemektedir. Burada, resmi ideolojinin temel anlayışı hikmet-i hükümet anlayışıdır. Önemli olan devletin çıkarlarıdır. 1990’lardan önce, Kürtlerin ve Kürtçe’nin varlığını inkar etmek devletin çıkarlarını daha çok koruyordu. 1990’lardan sonra ise Kürt realitesini kabul etmek devletin çıkarlarını daha iyi koruyor anlayışı var. Her iki durumda da, uygulamada görülen temel politikanın asimilasyon olduğu açıktır. Bugün devleti ve hükümeti meşgul eden diğer b,r toplumsal sorun ise Aleviler sorunudur. Devletle hükümet Alevileri Müslüman saymaktadır. Müslümanlaştırmaya çalışmaktadır. Devletin Alevilerle ilgili görüşü, Alevilerin Türk ve Müslüman olduğudur. Resmi görüş Aleviliği, Müslümanlığın Türk yorumu olarak değerlendirmektedir. Aleviliğin, Orta Asya’dan göç eden Türklerin getirdiği bir inanç olduğu, Şamanlıkla çok yakın ilişkileri olduğunu söylemektedir. “Alevilik Şamanlığın Müslümanlıkla yaptığı bir sentezdir” denmektedir. “Kürt olan Aleviler de vardır” denildiğinde ise, “Onların aslı Türk’tür, sonradan Kürtleşmişlerdir” denilmektedir. Kürtleri Türkleştirmek önemli bir çabadır. Kürt Alevileri Türkleştirmek ise ayrı bir program dahilinde yürütülen bir politikadır. Halbuki Alevilik ayrı bir inançtır. Musevilik gibi, Hıristiyanlık gibi, Müslümanlık gibi bir inançtır. Mezopotamya’da ve Anadolu’da Müslümanlıktan çok önceki asırlardan beri yaşayan bir inançtır. Şamanlıkla da hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik çoğu zaman da Şiilikle karıştırılmaktadır. Şiilik elbette Müslümanlıktır. Ama Aleviliğin, Şiilikle de hiçbir ilişkisi yoktur. Günümüzde Aleviliğin “Ali taraftarlığı” olduğu söylenmektedir. 4. Halife Ali’ye bağlı olanlara Alevi denilmektedir. Bu çerçevede devlet ve hükümet adamaları, “Alevilik, Hz. Ali’ye bağlı olmaksa, Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse biz Ali’yi herkesten çok seviyoruz, biz Ali’ye herkesten çok bağlıyız” denmektedir. Aleviler devlet ve hükümetin, Diyanet İşleri Başkanlığının bu tür söylemlerine kızmaktadır.Fiili olarak da Ali’ye, Hasan’a, Hüseyin’e, 12 imamlara bağlı bir inanç yaşamaktadır. Ali, Hasan, Hüseyin, 12 imamlar söylemin sık sık dile getirmektedir. Örneğin “üçler” denildiği zaman, “Allah, Muhammed, Ali” akıllarına gelmektedir. Ali, Hasan, Hüseyin, 12 imamlar, Şiilikle ilgili kavramlardır. Şiiliğin kavramlarıdır. Bu kavramların inancına ne zaman sokulduğu, nasıl sokulduğu ciddi bir inceleme araştırma konusudur. Aleviliğe Şamanlık anlayışının, Şaman inancının ne zaman sokulduğu, nasıl sokulduğu yine ciddi araştırmaların yapılmasını gerekli kılmaktadır. Tarihsel gelişim Resmi ideolojinin nasıl oluştuğuna, tarihsel gelişimine bakmakta yarar vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık gibi akımlar vardı. 19. yüzyılın ikinci yarısında bütün Osmanlı uyrukları, Müslümanlar, Hıristiyanlar “Osmanlı” kavramı içinde değerlendirilmeye çalışılıyordu. Türkler, Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Romenler vs. Osmanlı kavramı içinde ele alınıyorlardı. 19. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlar imparatorluktan ayrılmaya başladılar. 1820’lerde Yunanlılar, 1870’lerde Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Romenler imparatorluktan ayrılarak kendi bağımsız devletlerini kurmaya başladılar. Bu bakımdan Osmanlılık düşüncesinin imparatorluktaki halkları bir arada tutacak bir çözüm olmadığı anlaşıldı. 1870’lerde II. Abdülhamit’in padişahlığı döneminde (1876-1909) İslamcılık anlayışı geliştirilmeye çalışıldı. Bu, İslam kavimlerinin bir arada, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde tutulmasını amaçlayan bir anlayıştı. Yunanılar, Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Romenler gibi Hıristiyan halklar imparatorluktan şu veya bu şekilde ayrılmışlardı. Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Çerkezler, Lazlar gibi Müslüman halklar imparatorluk içinde tutulmalıydı. İslamcılık, bu anlayışın gerçekleşmesine hizmet ediyordu. Ama, Araplar, Arnavutlar da imparatorluktan ayrılmanın yollarını arıyorlardı. Gerek Araplarda, gerek Arnavutlarda milli hareketler gelişiyordu. 1910-1912 Balkan savaşı, savaşın yenilgiyle sonuçlanması, Arap, Arnavut gibi Müslüman halkların Osmanlı yanında yer almaması, İslamcılık anlayışının da çözüm olmadığını ortaya koydu. İslamcılık anlayışı da Müslüman halkaları bir arada tutmaya yeterli olmuyordu. İşte bu yıllarda Türkçülük akımı güç kazandı. Türklerin aynı bayrak altında toplanması anlayışı güçlenmeye başladı. Bu düşünce, aydınlar, ordu mensupları, subaylar ve bürokrasideki bazı elemanlar tarafından savunulmaya başladı. Türkçülük, Tanzimat döneminde de vardı. II. Meşrutiyet döneminde de vardı fakat imparatorluk içindeki Türk olmayan halkların milli bilinç kazanmalarını tetikler endişesiyle Türklüğe vurgu yapılmıyordu. Osmanlıcılık derken de, İslamcılık derken de, Türk etnisi etrafında bir devlet tasarlanıyordu. Ama Balkan yenilgisinden sonra artık tamamen Türk unsura dayalı olan bir devlet tasarlanmaya başladı. Ama, Türklüğe vurgu yapılırken İslamiyet’e de ayrıca vurgu yapılıyordu.Türk demek Müslüman demekti, Müslümanlık da önce Türklüğü çağrıştırıyordu. İttihatçıların böyle bir anlayışı vardı. Osmanlı devletini, Türk unsuru etrafında yeniden örgütlemek İttihat ve Terakki’nin çok önemli bir çabası oldu ama Osmanlı devletinin Türk unsuru etrafında yeniden örgütlenmesinde çok önemli bazı pürüzler de vardı. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Kızılbaşlar bu yolda çok önemli pürüzler olarak görülüyordu. Bunlarla nasıl başetmek gerekirdi? Bu hal çarelerin ortaya koymak için Türkçülük akımının nasıl geliştiğine bakmak gerekir. |
|
|
|
| Bu konu için İsmail Beşikçi üyesine teşekkür edenler. | yolda$ (12-11-2009) |
|
|
#2 |
|
GENÇALEVİLER YAZARI
Üye No: 862
Mesajlar: 4
Yaptığı teşekkür sayısı: 0
3 konuda 5 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Aralık 1908’de Türk Derneği kuruldu. 31 Ağustos 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu. 30 Kasım 1911’de Türk Yurdu Dergisi yayına başladı. 12 Mart 1912 tarihinde ise Türk Ocakları kuruldu. Türkçü akım bu yolda ilerlemeye başladı. Turancı düşünce ve Turancı hareket gelişti. Türkçülük akımı başka bir kanaldan daha gelişiyordu. Bu, Genç Kalemler dergisiydi. Ömer Seyfettin (1884-1920) ve Ali Canip Yöntem (1887-1976) 1910’ların başlarında yeni Türkçe, yeni dil üzerinde birbirleriyle yazışıyorlardı. Bu tartışmaya daha sonra Ziya Gökalp de (1876-1924) katıldı. O sırada Ziya Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası’nın Merkezi umumisine yeni seçilmişti. Genç Kalemler 11 Nisan 1911 tarihinden itibaren Selanik’de yayımlanmaya başlandı. Balkan yenilgisinden ve Selanik’in terkedilmesinden sonra Genç Kalemler dergisi İstanbul’a taşındı. Türk Yurdu ve Türk Ocakları bünyesinde yer aldı. Aynı dönemde Türkler Balkanlardan İstanbul’a, Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldılar.
İttihat ve Terakki’nin Temmuz 1910’da Selanik’te düzenlediği kongreden söz etmek gerekir. Bu kongrede Osmanlı devletinin Türklük esasına göre, Türk unsuru etrafında örgütlendirilmesinin gereği üzerinde ciddi bir şekilde durulmuştur. Osmanlı Devletinin geriye kalan sınırları içinde Türk esassına göre yeni bir devlet projesi üzerinde durulurken Rumlar, Ermeniler, Kürtler ve Aleviler önemli pürüzler olarak ortaya çıkıyordu. Kafkasya’daki ve Orta Asya’daki Türklerle birleşme projesinde de Ermeniler ve Kürtler önemli engeller oluşturuyordu. Bu pürüzlerin şu veya bu şekilde halledilmesi önemli görülüyordu. Ekonominin millileştirilmesi de, İttihat ve Terakki yöneticilerini, örneğin Talat Paşa’nın çok yakından ilgilendiği bir konudur. Rumların ve Ermenilerin birikimlerinin Müslüman Türk unsurunun denetimine alınması için yoğun bir çaba sarfedilmektedir. Örneğin 1915’te yapılan bir sanayi sayımında İstanbul, Ege, Akdeniz havalisindeki sanayi tesislerinin, fabrikaların, atölyelerin vs. %95’inin Rumlara ve Ermenilere ait olduğu saptanmıştır. Müslüman Türk unsurun ekonomideki rolü, varlığı, çok cılızdır. İttihatçılar bu rolün artırılması için çaba sarfetmektedir. Sanayi tesislerinin Müslüman Türk unsurun denetimine verilmesi için planlar, projeler hazırlanmaktadır. Bu da ilk önce Ermenilerin ve Rumların elindeki birikimi akla getirmektedir. Bu projelerin, planların gizli yapıldığı, kapalı kapılar ardında tartışıldığı açıktır. Bu kongrede, Ermenilere, Rumlara, Kürtlere ve Alevilere ilişkin bazı kararalar da alındı. Bu kararlar gizliydi. Bu gizli kararları şu şekilde özetlemek mümkündür. Karadeniz havalisinde yaşayan Rumlar, Pontuslar, Ege’de, Orta Anadolu’da İstanbul’da yaşayan Rumlar sürgün edilmelidir. İstanbul’da, doğu’da yaşayan Ermenilerin nüfusu çürütülmelidir. Ermenilerle birlikte, Asurilerin, Süryanilerin, Ezidilerin nüfusları da çürütülmelidir. Kürtlerin Türklüğe, Alevilerin Müslümanlığa asimilasyonu sağlanmalıdır. Bu dönemde Yahudiler için böyle sistematik bir politika düşünüldüğü, tasarlandığı kansında değilim. Bunun nedenlerinden biri ittihatçı, Türkçü, Turancı politikaların düşünülmesinde, saptanmasında Yahudi aydınlarının katkısının da olmasıdır. Turancı politikaların düşünülmesinde ve tasarlanmasında Yahudi aydınlarının önemli katkılar sağladığı bilinmektedir. İngiltereli Arthur Lumbary David (1811-1882), Macar Yahudisi Arminis Vanbery (1832-1918), David Leon Cahun (1841-1900), bu Yahudiler arasında sayabileceğimiz önemli kişilerdir. İttihatçılar Yahudileri kendi politikaları konusunda daha kolay bir şekilde seferber edebileceklerini düşünmektedir. Görüldüğü gibi, İttihatçılar dört kategori için de birbirinden farklı projeler üretmektedirler. Rumlar, Pontuslar Yunanistan’a, Ege adalarına sürgün edilebilirler. 1910-1912 Balkan yenilgisinden sonra Balkanlardan çok sayıda Türk İstanbul’a, Anadolu’ya dönmek zorunda kalmışlardır. O günlerde bu yenilginin nedeni “iç düşmanlar” olarak değerlendirilen Rumlar ve Ermeniler olduğu şeklinde bir anlayış vardır. Rumların, Pontusların sürgününün, Ermenilerin nüfuslarının çürütülmesinin bu bakımdan gerekli olduğu düşünülmektedir. Rumlara sürgün, Ermenilere nüfus çürütmesi tasarlanmaktadır. Rumların sürgün edilebilecekleri bir alan vardır. Ermenileri ise yüzbinlerce nüfusu kabul edebilecek bir devlet yoktur. Ayrıca Ermenilere böyle bir politika uygulandığı zaman bu politikayı ve uygulamayı eleştirebilecek, Osmanlı devletini uluslar arası kurumlara şikayet edebilecek bir devlet yoktur. Örneğin 1894-1895’te, Sason’da, İstanbul’da, 1909’da Çukurova’da Ermenilere karşı çok ağır, çok kanlı bastırma politikaları uygulanmış, hiçbir Avrupa devletinin bu uygulamaları eleştirdiği, Osmanlı devletinin u uygulamalarından şikayetçi olduğu görülmemiştir. Bu durum İttihatçılara, Ermenilere karşı tasarlanan politikaların içeriği hakkında da bilgi vermektedir. Rumlara, Pontuslara ise Yunan devletinin arka çıkacağı, bu uygulamaları uluslar arası platformlara götürebileceği, Osmanlı devletini şikayet edebileceği düşünülmektedir. Bu bakımdan Rumlara Pontuslara, Ermenilere nazaran daha ılımlı politikalar, uygulamalar tasarlanmaktadır. Kürtler için uygulanması tasarlanan politika ise asimilasyondur. Kürtlerin Müslüman olduğu,Türklerle uzun asırlar din kardeşi olduğu, bu bakımdan kolayca Türklüğe asimile dilebilecekleri düşünülmektedir. Aleviler için tasarlana politika da asimilasyondur. İttihatçılar Türklüğün Müslümanlık olduğunu düşünmektedirler. Alevilerin de Müslümanlığa asimile dilmelerinin büyük bir gereklilik olduğunu dile getirmektedirler. İttihatçılar bu yıllarda Kürtler ve Aleviler üzerinde gözlemler, incelemeler başlattılar. “Aşiretlerin iskanı ve Muhacirler genel Müdürlüğü” adı altında bir birim kuruldu. “Aşiretlerin iskanı ve Muhacirler genel Müdürlüğü” 1918’de ‘Kürtler’ isimli bir kitap yayınladı. Kitapta, Kürtleri aslının Türk olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Kürtçe diye bağımsız bir dilin olmadığı vurgulanıyor. Kürtçe’nin Türkçe, Arapça ve Farsça’nın karışımından oluşan bir dil olduğu belirtiliyor. K,tabının yazarının Dr. Fritz adlı bir Alman olduğu görülüyor. Aslında Dr. Fritz isimli bir Alman yok. Araştırmalar, Dr. Fritz’in, Habil Adem takma adını kullanan bir İttihatçı olduğunu ortaya koyuyor. Dr. Fritz isminin, yani bir Alman isminin kitleler üzerinde daha inandırıcı etki yaratacağı düşünülüyor. İttihat ve Terakki döneminde, politik konularda, askeri konularda Almanya’nın Jön Türkler üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu görülüyor. Habil Adem takma adıyla yazan ittihatçının İsmail Pelister olduğu da biliniyor. Kürtlerle birlikte Alevler üzerinde de gözlemler, araştırmalar yapılıyor. Baha Sait isimli bir ittihatçı 1914-1915 yıllarında, Alevilerin yaşadığı alanlarda araştırmalar gözlemler yapmıştır. Baha Sait’in çalışmaları 1926-27 yıllarında Türk Yurdu dergisinin 21, 22, 23, 24, 25 ve 26 sayılarında yayınlanmıştır. Baha Sait Bey Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etmiş olan Dağıstanlı bir ailenin oğludur. 1882 yılında Çanakkale’nin Biga ilçesinde doğmuştur. Harp okulundan ve harp akademisinden mezun olmuş fakat orduda görev yapmamış, serbest çalışmayı tercih etmiştir. İttihat ve Terakki fırkasında Türk ocaklarında Milli Türk talebe cemiyetinde, Karakol cemiyeti gibi cemiyetlerde politika yapmış, sanat ve kültür sorunlarıyla ilgilenmiştir(bk. Nejat Birdoğan, İttihat ve Terakki’nin Alevilik, Bektaşilik Araştırması, Baha Sait Bey, 2. baskı, Berfin Yayınevi, 1995, s.7-12). Ünsal Öztürk Osmanlı İmparatorluğu döneminde Alevi kavramının kullanılmadığını, Alevilerin kendilerine Hak ‘Erenleri’ dediğini, semah, sema gibi kavramlar yerine de ‘pervaz’, ‘pervane’,’çarka dönme’ gibi kavramlar kullandıklarını belirtmektedir (Damlanın içindeki gerçek, Alevlerin Büyük Sırrı, Yurt Kitap-Yayın, Kasım 2005, s.132). Osmanlı yönetimi ise Alevileri ‘kızılbaş’, ‘sapkın’, ‘zındık’, ‘mülhit’, ‘münkir’ gibi kavramlarla değerlendiriyordu (Ali Yıldırım, Osmanlı Engizisyonu, 2. Baskı, Piramit Yayınları, Mart 2004, s.133). İttihat ve Terakki Fırkasında Türk unsura dayalı devlet ve toplum yaratma projesi nasıl gelişti? Temmuz 1910’da, Selanik’te düzenlenen kongreden söz etmiştik. Bu olayın diğer bir boyutu da şudur: İttihat ve Terakki Fırkasının Merkezi Umumi denen bir organı vardır. Merkezi Umumi’nin üç önemli üyesi her zaman Dr. Nazım, Dr. Bahattin Şakir ve Ziya Gökalp olmuşlardır. Merkezi Umumi’nin şüphesiz başka üyeleri de vardır. Fakat bu üç kişi Merkezi Umumi’nin devamlı üyeleridir. Her zaman belirleyici ve yönlendirici olmuşlardır. Bu üç kişi Merkezi Umumi’nin değişmez üyeleridir (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3, İttihat ve Terakki, Bir Çağın Bir Kuşağın Bir Partinin Tarihi, Hürriyet Vakfı yayınları, İstanbul 1989, s.240 vd.) Ziya Gökalp’in Dr. Nazım’ın, Dr. Bahattin Şakir’in yukarıda sözü edilen tasarımının düşünülmesinde, planlanmasında birinci derecede rol oynadıkları açıktır. Bu yıllarda İttihat ve Terakki Fırkasının esas beyni ise Talat Paşa’dır. Talat Paşa’nın da bu toplum tasarımında rol sahibi olduğu açıktır. Türk unsura dayalı toplum anlayışına uygun politikalar Cumhuriyet yıllarında da aynen sürdürülmüştür. 30 Ocak 1923’te, Yani Lozan Konferansı sürecinde Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslümanların mübadelesi konusunda sözleşme ve protokol imzalanmıştı. 30 Ekim 1918’den önce İstanbul belediyesi sınırları içinde yerleşmiş olan Rumlarla Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacaklardır. Bu sözleşme 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren uygulanmaya başlandı. 1914 sürgününden sonra geriye kalan Rumlar da bu şekilde Türkiye’den uzaklaştırıldı. Türk unsura dayalı toplum projesi daha sonraki yıllarda da uygulandı. 1934 yılında Trakya’da yaşayan Museviler ağır baskılar karşısında kalırlar. Bu baskılardan sonra bu alanları ve Türkiye’yi terk ettiler. Kasım 1942’de Varlık Vergisi kanunu çıkarıldı. Bu kanun 11 Kasım 1942 ile Mart 1944 arasında kararlı bir şekilde uygulandı. Bu konuda Hıristiyan azınlıklara yani Rumlara ve Ermenilere ve de Musevilere çok ağır vergiler konuldu. Rum Ermeni ve Musevi işadamları bu çok ağır vergileri ödeyemediler. Bu süreç içinde taşınmazları Müslüman Türk unsura geçti. Bu vergileri ödeyemeyen azınlıklar mensupları Aşkale’ye, taşocaklarına, mecburi çalışmaya gönderildiler. 6-7 eylül 1955’tedki olaylar sırasında İstanbul ve İzmir’deki azınlıklar çok ağır zararlar gördüler. Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu eve Yunanlılar tarafından bomba atıldığı şeklinde bir söylenti yayılmıştı. Bunun üzerine Mukabele-i Bilmisil olarak İstanbul’da ve İzmir’de başta Rumlar olmak üzere, azınlıkların evlerine işyerlerine yoğun saldırılar yapılmıştır. Bombayı atanın ise bir Türk olduğu, Türk istihbaratına bağlı bir kişi olduğu, daha sonraki yıllarda valilik yaptığı da biliniyor. Nüfusu Türkleştirme, Türk olmayanlardan arındırma, ekonomiyi Türkleştirme bu şekilde sürüp gidiyor. Özel harp Dairesi eski başkanlarından ve Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri, emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu 9 Haziran 1991 tarihli Tempo dergisinde bu olayı açıklıyor. Emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu şöyle diyor “6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen saldırılar Özel Harp Dairesinin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı” Bu saldırılardan sonra Hıristiyan unsurlar, Museviler, özellikle Rumlar İstanbul’u ve Türkiye’yi terketmek zorunda kaldılar. Yukarıda 30 Ocak 1923 tarihli Yunan hükümetiyle yapılan mübadele sözleşmesinde, İstanbul Rumlarının bu sözleşmenin hükümleri dışında tutulmasını dile getiren hükümler de vardı. Varlık Vergisi uygulamasıyla 6-7 Eylül’den sonraki süreçte sürgün politikaları bu kesimler için de uygulanmaya başladı. 1964’teki Kıbrıs bunalımından da Rum azınlığı yoğun bir şekilde etkilendi. 30 Ekim 1930’da Türkiye ile Yunanistan arasında İkamet, Ticaret ve Seyr-i Sefail Antlaşması imzalanmıştı. 16 Eylül 1964’te Türkiye bu antlaşmayı tek taraflı bir şekilde bozdu. İstanbul’daki Rumların Türkiye’yi terketmesini emretti. Yine o yıllarda Bozcaada’ya ve Gökçeada’ya yarı açık cezaevi ve devlet üretme çiftlileri kurdu. Her iki kurum da çok geniş kamulaştırmaları gerekli kılıyordu. Sonuçta bu adalarda yaşayan Rumlar da buraları terk etmek zorunda kaldılar. 20. yüzyıl başlarında İstanbul ve çevresinde 300 bin yaşadığı belirtiliyor. Bu rakam şimdi 1000 civarına inmiş. Bütün bu süreçte Rumların ve Ermenilerin, Süryanilerin ve Ezidilerin sayılarının azaldığı da açıktır. Resmi İdeoloji Türk unsura dayalı Türk milliyetçiliğine dayalı bir ideolojidir. Din bu ideolojinin payandası olarak kullanılmaktadır. Fethullah Gülen ve cemaatı bu sürecin önemli bir göstergesidir. Fethullah Gülen’in dünyanın dört bir tarafındaki okullarıyla yaygınlaştırılmaya çalışılan aslında Türklük’tür. Türk yapılı İslam aracılığıyla bu okullar dünyada Türklüğü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu Türk siyasal siteminde resmi ideolojinin belirleyici ve yönlendirici olması Türk siyasal siteminin, yönetimin yekpare olduğunu gösterir. Bu sistemde devlet ve hükümet çelişkisi diye bir sorun yoktur. Hükümet elbette resmi ideoloji doğrultusunda icraat yapar. Bunun otoriter, otokratik bir siyasal sitem olduğu açıktır. Bu otoriterlik anayasaldır. Milli güvenlik Kurulu anayasal bir kurumdur. Milli Güvenlik Kurulu’yla kurumsal otoriterlik ortaya çıkar. Bireysel değil, kurumsal bir otoriterlik vardır. Diktatörlük de bireysel değil kurumsaldır. Bunun en iyi örneği Süleyman Demirel’in açıklamalarıdır. 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de başbakan olduğu sırada, 28 Şubat 1997’de Cumhurbaşkanı olduğu bir sırada askeri müdahalelerle karşılaştığı halde bu müdahaleleri yoğun bir şekilde savunmaktadır. 29 Ağustos 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınladığı “‘başarısız devlet’ nedir”başlıklı yazısı bu bakımdan önemlidir. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 11, 12, 13 Eylül 2005 tarihli Radikal Gazetesinde yayınlanan röportajı da önemlidir. “Süleyman Demirel 12 Eylül’ü Anlatıyor” başlıklı bu röportajı Radikal gazetesinden Murat Yetkin yapmıştı. Yargı faaliyetleri, adalet anlayışı yine resmi ideoloji tarafından yönlendirilmektedir. Yargı kurumlarının, mahkemelerin el koyduğu bir olay, şüphesiz resmi görüşün anlayışı çerçevesinde çözümlenir.Siyasal nitelikli olaylarda durum böyledir. JİTEM’ci Abdülkadir Aygan’ın itirafları karşısında, Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk raporu karşısında devletin tutumunu daha önce belirtmiştim. Devletin, herhangi bir olay karşısında “olay yargıya intikal etmiştir, olaya yargı el koymuştur” açıklaması, nasıl çözüme kavuşturulacağının da işaretidir. Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar sorunu gibi sorunlarda durum açıkça böyledir. Örneğin faili meçhul denen cinayetler, eğer yargıya intikal etmişse bundan hiçbir şey çıkmaz. Yargıya baskı, direktif en çok bu olaylarda gerçekleşir. Ama yargının bağımsız olduğu en çok da bu dönemlerde bu baskıyı gerçekleştirenler tarafından dile getirilir. Mülki idare amirleri, asker bürokrasinin en yukarı mevkilerinde bulunanlar “yargı bağımsızdır” sloganının en çok bu süreçte dile getirirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk milliyetçiliğine dayanan üniter bir devlet olduğu vurgulanmaktadır. Devletin laik, sosyal ve demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmektedir. Burada bir çelişki olduğu açıktır. Hem resmi ideolojiye sahip olmak, hem de demokratik olmak mümkün değildir. Hem JİTEM gibi gizli suikast devletine sahip olmak, hem hukuk devleti olmak mümkün değildir. Resmi görüşe sahip devletlerde düşün hayatının da resmi görüş tarafından belirlendiği ve yönlendirildiği açıktır. Düşün hayatının böylesine denetim ve baskı altına alındığı bir yerde bilim ortamı oluşmaz. Özgür düşünce, bilim gelişmez. İki üç yıl önceki kadar bir durumu hatırlayalım. İstanbul Üniversitesinin o zamanki Rektörü Prof. Dr. Korkmaz Alemdaroğlu, üniversitede ders yılını açış konuşmasında düşün özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne karşı olduğunu söylüyordu. Düşün özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne karşı olunarak, düşünceyi baskı altına alarak bilimin gelişmesi mümkün olabilir mi? Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığını, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu bir defa daha belirtmek gerekir. Resmi ideolojinin önemli bir özelliği, demokratik kavramlarla, demokratik terminolojiyle, demokratik söylemlerle kendini gizliyor olmasıdır. 1960’lardaki 1970’lerdeki, 1980’lerdeki anayasa hukuku incelemelerine, anayasa hukuku kitaplarına, siyasal bilim kitaplarına, hukuk kitaplarına bakalım. Bu kitaplarda, incelemelerde, resmi ideoloji ile ilgili bir analize rastlanmaz. Bu profesörlere resmi ideolojiyi dile getirdiğiniz zaman, bunun demokrasiye aykırı bir kurum olduğunu vurguladığınız zaman, Türkiye’nin hassasiyetleri olduğunu, böyle bir kurumun gerekli olduğunu kararlı bir şekilde dile getirirler. Halbuki siyasetin sınırları resmi ideoloji tarafından çizilmiştir. Siyaset alanı oldukça daraltılmıştır. Milli güvenlik Kurulu, Türkiye’nin siyasal hayatında rol oynayan çok önemli bir kurumdur. Atanmış bir kurumdur. Askerlerin ve sivillerin eşit ağırlığı var. Kurumun genel sekreteri 2004 yılına kadar bir askerdi. 2004 yılında yapılan bir anaysa değişikliğiyle kuruma sivil bir görevli atanmaya başladı. Bu anayasa değişikliği sırasında sivil üyelerin sayısında da artma oldu. Bütün bunlara rağmen Milli Güvenlik Kurulu militarist düşüncenin baskın odluğu bir kurumdur. Milli Güvenlik Kurulu, siyaseti belirleyici ve yönlendirici olmasına rağmen uygulanan politikalardan, bu politikaların sonuçlarından sorumlu değildir. Sorumlu olan bu politikaları uygulayan, uygulamak zorunda olan hükümettir. Milli Güvenlik Kurulu, yetkili fakat sorumsuz, hükümet yetkisiz fakat sorumludur. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin Türkiye’nin gizli anayasası olduğu söylenir. Bu, kamuoyuna açıklanmamış bir belgedir. Türk siyasal hayatında bu belge “Kırmızı Kitap” olarak anılır.Anaysa dahil hiçbir yasa, Milli Güvenlik Siyaset belgesine aykırı hükümler taşıyamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisinde anayasa değişikliklerinin ansı zor bir şekilde yapıldığı biliniyor. 550 milletvekilimden 367’sinin bu değişikliklere evet demesi gerekiyor. Bu oturumlar sırasında, değişiklik teklifleri konusunda birçok tartışma yapılıyor. Madde iki kere oylanıyor vs. peki, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi nasıl değişiyor? Kamuoyunun bilmediği, kamuoyuna açıklanmayan bu belge, nerede kimler arsında tartışılarak değiştiriliyor? Bu belgenin basına yansımaması da gerekiyor. Ekim 2005 sonlarında toplanan Milli güvenlik Kurulu, Milli güvenlik Siyaset Belgesi’ne son şeklini vermiş, bu belge ile ilgili bazı bilgiler basına da sızdırılmıştı. Başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı Abdullah Gül, bu belgenin kimler tarafından basına sızdırıldığının soruşturulmasını, sorumlular hakkında soruşturma açılmasını istemişti. Rejimin otoriter niteliği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bu görüşmelerle ve tartışmalarla gizleniyor. Anayasa hukuku kitaplarına siyaset bilimleriyle ilgili incelemelere bakıldığı zaman Milli Güvenlik Kurulu’yla, Milli Güvenlik Siyaset belgesi ile ilgili analizlerin olmadığı da görülmektedir. 2945 sayılı ve 11.11.1983 tarihli Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu’nda da gizli olan bazı maddeler var. Türk siyasal hayatında siyasal partilerin, hükümetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Milli Güvenlik Kurulu’nun ağırlığı karşısında hiçbir hükmü yoktur. Bunun demokratik düşünceyle, demokrasi anlayışıyla bağdaşır bir yönü de yoktur. Ama devlet kendisini demokratik bir devlet olarak anlatma gayreti içindedir. Kürt sorunu, Ermeni soykırımı Alevi sorunu, azınlıklar sorunları resmi görüşün büyük bir duyarlılıkla üzerinde durduğu sorunlardır. Siyasal partilerin bu sorunlara bulaşmasına engel olmak için her türlü önlem alınır. Bu sorunları programına alan,i bunalar çözüm önerileri sunan partilerin kapatılması için davalar açılır. Bu siyasal partiler sürekli olarak idari ve cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalır.Üniversitenin de bu tür sorunlarla ilgilenmemesine özen gösterilir. Sorunlara özgürce yaklaşım, resmi ideolojiyi eletiri daha başından engellenmeye çalışılır. Üniversitedeki akademik hiyerarşi sorunlara özgürce yaklaşmaya, resmi ideolojinin eleştirilmesine izin vermez. Bilim kavramının nasıl algılandığı konusunda bir olguya değinmek istiyorum. İstanbul’da üç üniversite, Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri, Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi” konulu bir uluslararası sempozyum düzenlemeye karar vermişler. Sempozyum 2005 yılı Mayıs ayı sonlarında Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecekti. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, bazı kurumların şiddetli tepkisi üzerine bu sempozyum yapılamadı, sempozyumun yapılması ertelendi. Aradan aylar geçti. Eylül başlarında üç üniversite tarafından tasarlanan sempozyumla ilgili bir açıklama yapıldı. Sempozyumun aynı katılımcılarla, aynı programla 23-25 Eylül 2005 tarihleri arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirileceği duyuruldu. Sempozyumun başlayacağı günden bir gün önce, yani 22 Eylül 2005 akşamı,sempozyuma ilgili olarak İstanbul idare Mahkemesi tarafından yürütmenin durdurulması kararı verildiği açıklandı. Hukukçular Birliği Yönetim Kurulu üyesi avukat Kemal Kerinçsiz İstanbul İdare Mahkemesine başvurarak, sempozyumun bilimsel olmadığını anlatmış, yürütmenin durdurulması kararı verilmesini istemişti. Avukat Kemal Kerinçsiz, yürütmenin durdurulması kararı verilmesini isterken, sempozyuma katılanların hangi kriterlerle seçildiğinin bilinmediğinin, tebliğ sunacakların neler söyleyeceklerinin bilinmediğini, sempozyuma katılanların yol masraflarının, yeme, içme, otel masraflarının nasıl karşılanacağının bilinmediğini söylüyor. Bunlardan dolay sempozyumun bilimsel olmadığını, bunun için de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi gerektiğini vurguluyordu. İdare mahkemesi bu istem üzerine yürütmenin durdurulması kararı verdi. Bu karara üniversitenin ve avukatın çok farklı tepkileri oldu. Üniversite, mahkemenin kendi alanına girmeyen bir işle meşgul olduğunu, üniversitenin belirlediği konularla ilgili sempozyum düzenleyebileceğini, üniversite özerkliğinin bu anlama geldiğini belirtiyordu. İdarenin de mahkemelerin de, bilimsel bir sempozyuma müdahale edemeyeceğini belirtiyordu. Avukat ise yürütmenin durdurulması kararı veren mahkemenin, bilimsel bir karara verdiğini, bilim,in, devletin onurunu koruduğunu, esas bilimsel çabanın bundan sonra başlayacağını dile getiriyordu. Avukatın bilim tanımlaması, bilimden bekledikleri, çarpık bir anlayışın göstergesi oluyor. Bu anlayışta, bilim yönteminin temel koşulu olan düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü yok, özgür eleştiri yok. Burada, bilim, baskıya, militarizme meşruluk sağlayan bir araç gibi kullanılmak isteniyor. Sempozyumun programı ile ilgili olarak da birkaç şey söylemek istiyorum. Program Kürtlerle ilgili bir başlık içermiyordu. Türk-Ermeni ilişkileri dile getirilirken Kürtlerin nerede durduğunu belirten bir başlık yoktu. Halbuki 19. yüzyıl sonunda 20. yüzyıl başında Türk-Ermeni ilişkileri konusunda bütünsel bir bilgiye ulaşmak için bu analizlere Kürt olgusunun katılması da gerekir. İyi veya kötü pek çok ilişki vardır. En azından Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri içinde yer alan pek çok Kürdün olduğu biliniyor. Bunların belirtilmemiş olması eksikliktir. Bunun nedeni yine resmi ideolojinin baskısı olabilir. “Ermeni sorunuyla ilgileniyorum. Bu zaten tepki çeken bir sorun bir de Kürt sorununa bulaşmayalım” anlayışı söz konusu olmuş olabilir. |
|
|
|
| Bu konu için İsmail Beşikçi üyesine teşekkür edenler. | yolda$ (12-11-2009) |
|
|
#3 |
|
GENÇALEVİLER YAZARI
Üye No: 862
Mesajlar: 4
Yaptığı teşekkür sayısı: 0
3 konuda 5 kez teşekkür edildi. REP Gücü : 0
REP Puanı : 10
REP Seviyesi :
![]() |
Resmi ideolojinin önemli kavramlarından biri de laiklik kavramıdır. Cemevlerinin ibadet yeri olarak yasak olduğu biliniyor ama Aleviler günde beş vakit ezan dinliyor. Cemevleri yasak ama Alevi köylerine cami yapılıyor. Camisi olmayan köylere kablo yoluyla hat çekilerek komşu köydeki ezanın Alevi köyünde dinlenmesi de sağlanıyor. Bu, laiklik anlayışıyla bağdaşır bir durum mudur? Devletin bütün inançlara eşit mesafede durması gerekmez mi? Türkiye’de laiklik şimdiye kadar hep İmam-hatip okulları, imam hatip okulu mezunlarının üniversiteye giriş puanları, türban, ezan, kuran kursları gibi konular etrafında tartışılmıştır. Tartışılması gereken ama hep dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılan teme konu ise laiklik-Alevilik-Müslümanlık ilişkileridir. Laiklik-Alevilik-Müslümanlık bağlamında, Alevilik-Müslümanlık-Devlet-Diyanet İşleri bağlamında tartışılmalıdır.
Bugün Türkiye’de 86.000 civarında cami vardır. Bu camilere tayin edilen, camilerde görev yapan, imamların müezzinlerin, din görevlilerinin ücreti devlet tarafından ödenmektedir. Devlet bu görevlilerin maaşlarını ödemezse, camilerin %90’ına yakın bir bölümü kapanır. Cemaatın da bu görevlilerin ücretini ödemesi, sürekli ödemesi olanaklı değildir. Türkiye^de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi birçok bakanlığın bütçesinden daha büyüktür. Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi bazı icracı bakanlıkların bütçesinden de büyüktür. 2006 bütçe tasarsısında üniversitelerin toplam bütçe artışı %12’de kalırken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi %16 artışla bir milyar 308 milyon YTL’ye ulaşmıştır. Bu 22 üniversitenin toplam bütçe büyüklüğü oluyor (Radikal, 20 Ekim 2005, s.9) Devlet yol vermediği sürece Türkiye’de dinsel akımların ciddi bir tehdit olma durumları yoktur. Örneğin Hizbullah 1990’şarın başlarında devletin gizli güçleri tarafından, derin devlet tarafından kurulmuştur. Hizbullah’ın bu yıllarda askeri garnizonlarda eğitildiğini bilmeyen yoktur. Hizbullah’ın gerilla mücadelesinde halka karşı, yani Kürt halkına karşı kullanıldığı ise çok açıktır. Diyarbakır Emniyet müdür Gaffar Okkan’ın da Hizbullah tarafından öldürüldüğü birçok yerde dile getirilmiştir. (Örneğin bk. Aktüel, sayı: 629, 6-12 temmuz 2003, s.26-30). Devlete yaptığı hizmetler karşılığında özerklik kazanmaya çalışan bu çevrelerin bir süre sonra da kendi programını yaşama geçirmek için çalışmak isteyeceği doğaldır. Dört olgu 2005 yılı Kasım ayının ikinci haftasında cereyan eden dört olguyu birbirleriyle ilişkilendirerek resmi ideolojiyi açıklamak mümkündür. Bu olgulardan birincisi, 9 Kasım günü Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanmasıdır. İkinci olgu 10 kasım 2005 günü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban sorunuyla ilgili kararının açıklanmasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye’den götürülen bu davayla ilgili olarak mahkeme davacı Leyla Şahin’i değil, Türkiye’yi haklı bulan bir karar açıklamıştır. Üçüncü olgu, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Kasım 2005’te Danimarka’da ROJ TV’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Danimarka başbakanı Anders Rassmussen’le geliştirdiği temastır. Dördüncü olgu ise, 16 kasım 2005’te, 2006 Dünya kupası sürecinde Türkiye-İsviçre milli takımları arasında yapılan futbol karşılaşmasıdır. 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut Kitabevine bomba atanların Jandarma genel Komutanlığına bağlı astsubaylar olduğu ortaya çıkmıştır. 1 Kasım 2005 günü Şemdinli bombalanmış, 67 dükkan içindeki eşyalarla birlikte, yakılmış yıkılmıştır. Temmuz-ekim 2005 tarihleri arasında, Yüksekova’da, Şemdinli-Hakkari bölgesinde 20’nin üzerinde bombalama olayı meydana gelmiştir. Bunlardan dolayı halk bombalama olaylarına karşı duyarlılık kazanmıştır. 9 kasım günü, Umut Kitabevi’ne bomba atılması sırasında kitabevi sahibi Seferi Yılmaz atik davranarak bomba atanın peşinden gitmiştir. Seferi Yılmaz, bomba atanın eski bir PKK itirafçısı olduğunu farketmiştir. Bombayı atıp kaçan kişi, hemen ilerdeki bir arabaya sığınırken yakalanmıştır. Seferi Yılmaz’ın çağrısı üzerine öbür dükkan sahipleri de bombacının peşinden gitmiştir. Kitabevine bomba atan kişi arabaya sığınırken yakalanmış, araba içindeki kişilerin bu itirafçıyı yönlendirdiği anlaşılmıştır. Halk arabaya, içindeki malzemelere el koymuştur. Araba, görev emeriyle hareket eden askeri bir arabadır. Arabanın içinde çeşitli silahlar, bombalar, bombalanacak yerlere ait krokiler ele geçirilmiştir. Arabada üst rütbeli komutanlar tarafından imzalana sefer görev emirleri içeren yazılar da vardır. Arabanın içinde, astsubaylardan birine ait bir ajanda da ele geçirilmiştir. Ajandadaki notlardan, bölgede gerçekleştirilen faaliyetler hakkında, örneğin bombalamalar hakkında, kaçırılan, öldürülen, yok edilen kişiler hakkında üst makamlara bilgi verildiği de anlaşılmaktadır. Savcının olay yerinde zabıt tutması, mağdurları dinlemesi engellenmiştir.Güvenlik güçleri arabanın etrafında toplanan kalabalığa ateş açmış, Zahid Korkmaz adında bir kişi ölmüştür. Buna rağmen, arabanın etrafında toplanan kalabalık arabaya ve içindekilere el koymayı sürdürmüştür. Şemdinli halkı, bombacıları polise teslim etmiş fakat polis onları gözaltına almadan serbest bırakmıştır. Bu arada, Jandarma Genel Komutanlığı, olayı gerçekleştirenlerin jandarmayla hiçbir ilişkilerinin olmadığı, olayın terörist grup tarafından, PKK tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğine dair bir rapor açıkladı. Daha sonra olayla ilgili olarak MİT ve Jandarmanın hazırladığı raporla İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı rapor arasında çelişkiler olduğu da söylendi. İçişleri Bakanlığı’nın raporunda olaydan astsubayların sorumlu olduğu, MİT ve Jandarmanın raporunda ise, olaydan PPK’nin sorumlu olduğu söyleniyordu. Şemdinli halkı ve bazı sivil toplum kuruluşları olayın peşini bırakmadı. Van Ağır Ceza Mahkemesi, bombacıyı yönlendiren iki astsubayı tutukladı. Bu olayın önemlisi yönlerinden biri, kalabalık halk tarafından yakalan astsubayların Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Mehmet Ağar’ı aramaları ve yardımını istemeleri olmuştur. Mehmet Ağar’ın Susurluk dosyasında da adının geçtiğini hemen hatırlayalım. Olayın önemli olan diğer bir yönü de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yakalanan astsubaylardan Ali Kaya için “iyi çocuktur, Kuzey Irak’ta teröristlere karşı beraber çalıştık” şeklindeki açıklaması olmuştur. Olayın daha sonraki bir aşamasında, Emekli Org. Hurşit Tolon’un da Başçavuş Ali Kaya’yı tanıdığını, belirtilen işleri gerçekleştirmasine ihtimal vermediğini belirtmesi dikkate değerdir. Bunun yargıya müdahale olduğu açıktır. Bu müdahale aynı zamanda sözü edilen görevliler ve onların eylemleri hakkında bilgi sahibi olunduğu anlamına geliyor. Bu süreçte en çok telaffuz edilen en çok duyulan kavramlardan biri “yargı bağımsızdır” şeklinde dile getirilen bir slogandır. Bu sloganı da siyasiler ve bürokratlar dile getirir. Aslında bu tür olaylarda “yargının olaya el koyması” olayın üstünün kapatılması anlamına gelir. Susurluk dosyası da soruşturma komisyonlarının raporlarına rağmen kapatılmıştır. Susurluk olayında, bazı kamu görevliler hakkında dava açılmıştır fakat bu, buzdağının suyun yüzeyinde görünen küçük bir kısmı ile ilgilidir. Kamu görevlileri devletin bilgisi dışında uyuşturucu kaçakçılığına kalkışmak gibi, bazı iş adamalarından yüklü miktarda haraç alamaya çalışmak gibi bazı eylemlerden yargılanmışlardır. Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon yaptık” şeklinde ifade ettiği olaylar hakkında hiçbir soruşturma açılmamıştır. Olayda iki astsubay tutuklu yargılanıyor. Ali Kaya ve Özcan İldeniz. Haber elemanı olarak kullanılan PKK itirafçısı Veysel Ateş ve kalabalık üzerine ateş ederek bir kişinin ölümüne neden olan uzman Tanju Çavuş ile tutukludur. Onlara görev veren üst rütbeli komutanlar da vardır. Şemdinli halkı, arabaya ve içindeki malzemelere el koyduğu zaman, Sefer Görev emirleri de ele geçirilmişti, bu yazıları ihtiva eden belgeler de vardır fakat onlar hakkında herhangi bir soruşturma açılması söz konusu edilmemektedir. Bu da olayın üstünün kapatılacağı anlamına gelmektedir. Şemdinli’de, Umut Kitabevi’ne bomba atılmasından bir hafta kadar sonra Başbakan Recep Tayip Erdoğan bölgeye gitmişti. O günlerde, “ucu nereye varırsa varsın, kime çıkarsa çıksın, bu olayın peşini bırakmayacağız” şeklinde açıklamalar yapılıyordu. Soruşturma üst rütbeli bir subaya varınca, bu söylemin yaşama geçmediği de biliniyor. Örneğin bu astsubayları kimler görevlendirmiş?.. Başbakan, Ankara’ya döndükten sonra ise, olaya ilişkin olarak, “Şemdinlililerin tanıklığı kabul edilmez.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu olay üzerinde durulurken, bu sözün irdelenmesinde de yarar vardır. Bir de şöyle bir varsayım üzerinde duralım. Başbakan, örneğin Jandarma Genel Komutanıyla ve Kara Kuvvetleri Komutanıyla bölgeye gidiyor. Sorumlular hakkında takibat yapılacağını askerler de dile getiriyor. Olayın üstünün kapatılmayacağı ancak, böyle bir varsayımın yaşama geçmesiyle mümkün olabilir. Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanmasından, faillerin yakalanmasından, olayın basına yansımasından sonra, birçok sivil toplum kuruluşu Şemdinli’ye gitti. Sivil toplum kuruluşları, kişiler, Umut Kitabevi’yle, Şemdinli halkıyla, dayanışma içinde oldular,Şemdinli halkının acılarını, mağduriyetini paylaştılar. Umut Kitabevi’na paket paket kitaplar götürdüler. Sivil toplum kuruluşlarının, kişilerin Şemdinli’ye gidip geldiği, olayların basına yansıtıldığı, tartışıldığı günlerde, Silopi’den de benzer bombalama haberleri gelmeye devam ediyordu. Bu bombalamaların, Habur gümrük kapısından elde edilen rantın paylaşımından doğan anlaşmazlıklarla ilgili olabileceği de basında, medyada dile getirilen bir konuydu. Bütün bunlardan sonra, İspanya hükümetinin, siyasal açıklamalar yapan bir generale karşı nasıl bir tutum izlediğiyle ilgili bir habere de değinmek gerekli olmaktadır. 8 Ocak 2006 tarihi Hürriyet gazetesinde yer alan bu haber şöyle: “İspanya’da ayrılıkçı Katalanlara karşı çıkan komutana ev hapsi” “Darbe iması generali yedi” Haberin ayrıntıları şöyle: Katalanya’nın aşırı özerklik taleplerini eleştirirken,“gerekirse İspanya’nın bütünlüğü için, kışlamızdan çıkarız” diyen Kara Kuvvetleri Komutanı, General jose Mene Aguado (64) 8 gün ev hapsine alındı. İlk kabine toplantısında ise, general Aguado’nun görevden alınması konusu görüşülecek. Genelkurmay Başkanı Felix Sanz silah arkadaşı Aguado’nun derhal görevden alınması talebiyle Savunma Bakanlığı’na başvurdu. Sosyalist hükümetin Savunma Bakanı Jose Bono, Aguado’nun 8 gün süreyle ev hapsine alınmasını emretti. Kara Kuvvetleri Komutanı Aguado, Sevilla kentinde, düzenlenen askeri törende konuşmuştu. 10 Kasım 2005 günü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türbanla ilgili kararını açıkladı. Bu, Mahkemenin Türkiye’nin lehine verdiği ender kararlardan biriydi. O güne kadar AİHM köy yakmalar, adam kaçırmalar, yok etmeler, işkenceler, ifade özgürlüğü gibi alanlarda onlarca karar vermiş, Türkiye’yi mahkum etmişti. Bu bakımdan Türban kararını AİHM’in Türkiye’nin lehine verdiği ender kararlardan biri olarak yorumlamak gerekir. Fakat bu kararda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç’ın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri bakanı Abdullah Gül’ün, hükümetin diğer bazı üyelerinin, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne mensup birçok milletvekilinin rahatsız oldukları görüldü. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 seçimleri sırasında seçmenlere verdikleri bir söz vardı. Seçim propagandası sırasında seçmenlere sık sık hükümet oldukları zaman türbanı serbest bırakacakları söyleniyordu. Seçimler sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına hükümet kurdu. 367’den çok milletvekili çıkardı. Bu sayıyla anayasayı, kendi istekleri doğrultusunda, parti programı doğrultusunda rahatça değiştirebilirlerdi. Ama parti, hükümet, bu iktidarı gösteremediler. Askerlerin, Milli Güvenlik Kurulu’nun, türbanı serbest bırakmanın laiklik ilkesini zedeleyeceği şeklinde bir anlayışı var. Bu, dinin, dinsel akımların devletin denetiminde olmasını gerektiren bir anlayış oluyor. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, bunca milletvekiline rağmen bu anlayışları aşıp kendi programını yaşama geçiremiyor. Recep Tayyip Erdoğan 14 Kasım 2005 günü Danimarka’daydı. Danimarka başbakanı Anders Rasmussen’le ROJ TV’nin kapatılması konusunu görüşüyordu. ROJ TV’nin kapatılması konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nin de Danimarka’ya bası yaptığı söyleniyordu. Taraflar bir basın toplantısıyla kendi düşüncelerini açıklayacaklardı. Basın toplantısına ROJ TV muhabirinin de katıldığı Türk görevlileri tarafından başbakana söylendi. Başbakan Danimarka başbakanına ROJ TV muhabirinin basın toplantısının yapıldığı salondan çıkarılmasını istedi. Danimarka başbakanı, Danimarka’da basının hür olduğunu, böyle bir şeyin mümkün olmayacağını dile getirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “ o zaman ROJ TV muhabirinin soru sormasını engelleyin” dedi. Danimarka başbakanı bunun da mümkün olmayacağını, salondaki her gazetecinin basın toplantısı yapanlara soru sorabileceğini söyledi. Bunun üzerine basın toplantısında başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendi görüşlerini açıkladı. Danimarka başbakanı Rasmussen’in ne söyleyeceğini dinlemeden salonu terk etti. Avrupa basını bu tutum üzerine, “ Avrupa Birliği’ne katılmak için çaba gösteren Türk başbakanı Avrupalı gibi davranmadı” şeklinde yorumlar yaptı. Uzun yıllar Kürtlerin ve Kürtçe’nin inkar edildiği biliniyor. Son yıllarda Avrupa Birliği istiyor diye anayasada ve yasada bazı değişiklikler yapılsa da, bunların yaşama geçmesi de mümkün oluyor. Örneğin TV’lerde Kürtçe yayın hala gerçekleştirilemedi. Özel radyo ve televizyonlarda Kürtçe yayın hala yok. Olaylar ise, medyada, devletin kavramlarıyla, devletin istediği doğrultuda veriliyor. ROJ TV ise Kürt bölgelerinde cereyan eden olaylar, çatışmalar hakkında daha objektif olabiliyor. Yalanları deşifre edebiliyor. Bu durumda Kürtlerin önemli bir sesi olan ROJ TV’nin sesinin kısılması, resmi görüş taraftarları bakımından zorunluluk olarak algılanıyor. Başbakan, ROJ TV muhabirinin varlığından neden rahatsız oluyor? “Terör örgütünü muhatap kabul edemeyiz”, “Terör örgütüyle yan yana olamayız”, “terör örgütüyle aynı mekanı paylaşamayız” gerçeği aksettiriyor mu? Şöyle düşünelim: Türkiye’nin bu konularda devlet ve hükümet olarak bir düşüncesi var. Diyelim basın toplantısına ROJ TV muhabiri de katıldı, farz edelim bir de soru sordu. O zaman başbakanın devlet ve hükümetin düşüncelerini dünya basını karşısında etraflı bir şekilde anlatması gerekmez mi? “terör örgütü” dediği örgütün düşünceleri, eylemleri vs. hakkında bilgiler vermesi, örgütü deşifre etmesi gerekmez mi? Ama başbakanın bunu göze alamadığı anlaşılıyor. Bunu gizlemek için de “terör örgütünü muhatap alamayız”, “terör örgütü ile aynı mekanı paylaşamayız...” diyerek, esas muhatabı Danimarka başbakanı Anders Rasmussen’i ve salonda bulunan dünyanın çeşitli ülkelerinden basın mensuplarını hayretler içinde bırakan bir tutum sergiliyor. Bu olaydan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir. Türkiye artık Kürt sorunu konusunda Avrupa’nın ve dünyanın yoğun desteğini alamamaktadır. Şu konuya da değinilmelidir. Türk yöneticileri, “terörist yayınlarıyla” halkı rahatsız ettiğini, halkı kurtarmak için de ROJ TV’nin kapatılması gerektiğini ileri sürmektedirler. 2005 yılının son günlerinde, 30 Aralık’ta, DEHAP’lı 56 belediye başkanı ROJ TV’nin kapatılmaması konusunda, Danimarka Başbakanı Rasmussen’e müşterek imzalı bir mektup gönderdi. Mektupta, ROJ TV’nin Kürt halkının sesi olduğu vurgulanıyordu. Demokratik değerler açısından, hükümetin tutumuyla 56 belediye başkanının tutumları arasında derin bir çelişkinin olduğu açıktır. DEHAPlı belediye başkanları, ROJ TV.nin kapatılmasında ısrarlı olan hükümetin anti-demokratik bir tutum sergilediğini vurgulamaktadır. Belediye başkanları Roj TV’nin Ankara, İstanbul veya Diyarbakır’dan yayın yapabilmesini talep etmektedir. Belediye başkanlarını, Kürt halkının dilek ve isteklerini daha doğru bir şekilde yansıttığı açıktır. 56 belediye başkanının bu açıklaması üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturma başlattığı yine, gözden uzak tutulmaması gereken bir süreç oluyor. ROJ TV konusunda Türk hükümetinin ve Kürt belediye başkanlarının tutumları, düşünceleri, bu tutumlardaki ve düşüncelerdeki çelişkiler, Türk demokrasisinin Kürt sorunu karşısında ne kadar yoğun bir hastalık içinde olduğunu açıkça gösteriyor. 16 Kasım 2005 akşamı, İstanbul’da Türkiye-İsviçre milli takımları arasında futbol karşılaşması vardı. Kazanan takım 2006’da Almanya’da düzenlenecek olan dünya futbol şampiyonasına katılacaktı. 12 kasım 2005 tarihinde İsviçre’de yapılan karşılaşmayı İsviçre 2-0 kazanmıştı. İstanbul’a avantajla geliyordu. Ama Türkiye’de Türk milli takımının 2006 Dünya Şampiyonasına katılması konusunda büyük bir istek vardı. Bu istek doğrultusunda İsviçre Milli Takımı her hal ve her şart altında elenmeliydi. Bu sonuca ulaşmak için her yol denenecekti. Bu yöntemler arsında korkutma, yıpratma, sindirme, bezdirme de vardı. İsviçre futbol kafilesi maç öncesinde, İstanbul’a gelişlerinde, havaalanında, henüz uçaktan inerlerken protestolarla, sloganlarla karşılaştılar. Milli takım taraftarları İsviçre Milli takımını, uçaktan inerken protestolarla, sloganlarla karşıladılar. “İsviçre’de Türk Milli Marşına saygısızlık yapıldı. Ona karşılık veriyoruz” denerek İsviçre kafilesine karşı yoğun bir protesto geliştirildi. Uçaktan yolcuların indiği bölüme gazetecilerin bile girmesine engel olunurken, Türk milli takım taraftarlarının bu bölüme nasıl girebildikleri, hem de çok miktarda girebildikleri soruşturulmaya değer bir konudur. Şemdinli’yi bombalayarak Türk egemenliğini halk üzerinde hissettirmeye çalışan bu zihniyetle, havaalanında İsviçre milli takımını sloganlarla protesto eden bu zihniyet arasında güçlü bir bağ var. İsviçre milli takımının, havaalanından kalacakları otele kadar gidebilmeleri de üç saatten fazla zaman aldı. Yoğun yumurta ve domates yağmuru altında protestolar, sloganlar eşliğinde İsviçre milli takımı kalacakları otele ancak üç buçuk saatte varabildi. Şemdinli’ye bomba atan zihniyetle İsviçre milli takımını domates ve yumurta yağmuruna tutan bu zihniyet arasında da yoğun bir bağ vardır. Havaalanı polisinin, gazetecilerin bile giremediği bu alana, milli takımın fanatik taraftarlarının girişine izin vermesi bu zihniyetin açık göstergesidir. Maçın nasıl cereyan ettiğini biliyoruz. Türk milli takımı 4-2 kazandı ama bu başarı takımın elenmesine engel olmadı. Buysa milli takım çalıştırıcısı Fatih Terim’in, oyuncuların, taraftarların büyük öfkesine neden oldu. Maç sonunda İsviçre milli takımının elemanları Tünel denen yerde milli takım oyuncuları ve fanatik Türk taraftarlar tarafından hırpalandılar, dövüldüler. Tünel denen bu yere fanatik taraftarların çok ayıda girebilmiş olması ancak emniyet görevlilerinin göz yumması sonucu olabilir. Bu dört olgunun birbirleriyle ilişkilendirilerek ele alınması, resmi ideolojiyi açıklamakta önemli bir anahtar işlevi görebilir kanısındayım. 2005 yılı Kasım ayının 2. haftasında cereyan eden bu olaylar sırasında gelişen bir süreç daha vardı. Bu, Kürdistan Demokrat Partisi başkanı ve Kürt federasyonu başkanı Mesut Barzani’nin Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Avusturya, İtalya, Vatikan gezileridir. Ekim’in son haftasında başlayan, Kasım’ın ilk yarısında da süren bu gezide Mesut Barzani devlet yöneticileri tarafından devlet başkanı gibi karşılanmış, devlet başkanı muamelesi görmüştür. Bu arada, eski Jandarma Genel Komutanı, Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un açıklamalarına yer vermek de yararlı olabilir. 4 Ocak 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’nde, Hikmet Bila tarafından yayımlanan bu açıklama şöyle: “Bugün Kuzey Irak’ta bir devlet kurulmasına Türkiye de katkıda bulunmuş oldu. Keşke öyle olmasaydı. Hata yaptık. Barzani-Talabani, PKK-Öcalan arasındaki çatışmalar, çekişmelerle sonunun kontrol edilebileceği düşünüldü. Klasik birbirine kardırma politikasıyla sonuç alınacağı zannedildi. Halbuki, sonuçta bunların hepsinin amacının aynı olduğunu göremedik. Ortak amaçları bir Kürt devleti kurmaktı. Aralarında çekişme, çatışma,yarışma olsa da, ortak hedeflerinin bu olduğu unutulmamalıydı.” Sonuç Türkiye Avrupa Birliği’ne katılmak istemektedir. Türkiye’nin bu isteği resmi ideolojiyi aşındıran bir süreç ortaya çıkarıyor. Avrupa Birliği, IMF gibi örgütler Türk siyasetini yakından etkiliyor. Dünyada bugün küreselleşme, modernleşme, kimliklerin ön plana çıkması, demokratikleşme, katılım politikalarının gelişmesi, resmi ideolojiyle çatışan süreçler yaratmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte yerel kimliklerin, baskı altında tutulan kimliklerin, ulusal kimliklerin ön plana çıkması, güç kazanması resmi ideolojiyle çatışan yeni süreçler yaratmaktadır. Avrupa birliği sürecinde resmi ideolojinin belirleyici ve yönlendirici niteliğini koruması gittikçe zorlaşmaktadır. |
|
|
|
| 3 üye bu mesaj için İsmail Beşikçi kullanıcısına teşekkür etti. |
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| ideoloji, resmi, sisteminde, siyasal, türk |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| yeni türk lirası/ islami türk liraları | Devrim06 | Siyaset | 10 | 09-04-2009 10:27 |
| İdeoloji ve Kadın | equlibrium | Kadın | 0 | 09-21-2008 12:34 |
| Türkiye siyasal İslam açısından eşsiz bir sınav-1 | Devrim06 | Siyaset | 2 | 07-22-2008 15:57 |
| günün resmi ... | cetin aktas | Resimler | 1 | 07-13-2008 23:55 |
| Küreselleşme Ve Siyasal Islam | mihrali | Serbest Kürsü | 0 | 06-27-2008 16:58 |
Sponsor Linkler - (Link Takası)
|
|||||||||
|
|||||||||