Genç Aleviler  

ANASAYFA Bugünkü Mesajlar Sohbet & SohbetRadyo
Go Back   Genç Aleviler > ALEVİLİK GENEL > Alevilik Tarihi

Alevilik Tarihi Alevilik Tarihine dair paylaşımların yapılacağı alan.

Reklam Alanı
Cevapla
 
Bookmark and Share Seçenekler Stil
Alt 03-22-2010, 13:51   #1
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart Türkmen Başıbozukluğu

TÜRKMEN BAŞIBOZUKLUĞU


Ahmet Ateş


Giriş

Bir konuda bir başkasıyla en azından konuşabilmek için kavramlara ihtiyacımız var. Zaten en bilgisizimizden en bilgemize kadar kavramları kullanmaktayız. Ama kavramlarımız anlaşabilmek, bilgi aktarmak, bilgi almak için bir önkoşul olsalar da, konuşmacıların onlara yüklediği anlamlar çok farklı. Bazen de, kavramlarımız sanki aynı içeriği, aynı önkabülleri, aynı tarihi gelişimi, aynı mekanı, aynı inancı... kapsıyorlarmış gibi davranarak konuşmayı, tartışmayı, bir savı ta başından kendimize ve başkalarına içinden çıkılmaz bir hale getirmekteyiz.
Sosyal bilimlerde bu belirsizlik, bu görelilik bir konuyu sorunsala dönüştürmekten başlayıp, o sorunsalı çözümlemeye kadar izlenen yolda herkesin söylediklerinin kendine açık, başkalarına kapalı bir hale getirmektedir. Bu da birçok yönden çözüldüğü varsayılan sorunsalın, aslında hiç kurulamadığı ve kurulamayan sorunsalın çözümlenmesi, çözümden ya da çözümlerden bir sonuca gidilmesi gibi bir etkinliğin olmaması anlamına gelmektedir. Bu durumda ciltlerce yazılmış tarih tezleri, bağlantısız, kopuk; dolayısıyle sonuçsuz kalmaktadır. Elbette sonucu açık tez/tezler de olabilir. Fakat bu yaklaşım bilginin, bilmenin bir karabasanı gibi algılanmakta; acilen bir sonuca gitme zorunluluğu sosyal bilimcilerin kolaycı bir eğilimi olarak yaşanmaktadır. Bu makalede yer alacak tezlerin sonu bilinçli olarak açık bırakılmaya çalışılacaktır. Böylece algılanan ve kurtulunmaya çalışılan o karabasanın aslında bilmenin önemli bir itici gücü olabileceği sergilenmeye çalışılacaktır.
Bu makalelerde Türkmen başıbozukluğunun günümüz demokrasisi için taşıdığı olanaklar irdelenecektir. Sorunsalın kurulmasından, tarihi sürecin incelenmesinden, yaşayan Türkmen kültürünün demokrasi açısından incelenmesinden önce bazı kavramların/adlandırmaların içerikleri sorgulanacaktır. Bu taramadan sonra da kavramların değişik kullanım önerileri yapılacaktır.

1. Türk, Türkmen, Oğuz, Moğol, Tatar...
Türk adı, Çin kaynaklarında 7. yüzyılda sık sık geçmektedir. Bu kaynaklardaki “tu-küe” yazılışından hareket edilerek, 8. ve 9. yüzyıllarda geçen törük ve türük sıfatlarının güçlü, kuvvetli anlamları yanında, cins isim olarak da o yüzyıllarda yaşayan Göktürklerden kalan birkaç boybirliği –aşiret, federasyon- örgütlenmesine ait budunları -etni- işaret etmektedir. M.S. 6. yy.a gelince Türk adını taşıyan bir devlete rastlıyoruz: Göktürkler (532-744). Dağınık Çin kaynaklarından, Bizans kaynaklarında geçen birkaç pasajdan başka elimizde yazılı bir belge yok. Orhun ve Yenisey Anıtlarının tarihi ise 8. yy. Uygur Anıtları 9. yy. olarak belirleniyor.Yazılı kaynaklardan Kutadgu Bilig ve Divanü Lügat it-Türk 11. yy.a ait. Dede Korkut Oğuznamelerinin 13.-14. yy.da yazıya geçirildiği tahmin ediliyor ve Cami al Tavarih, Şecere-i Türk, Şecere-i Terakime, daha sonraki yüzyıllara ait. Türklerin ve Oğuzların kökenine ilişkin bilgiler Osmanlı vakaname –kronik-lerinde bu kaynaklara dayandırılarak tekrar ediliyor. Oğuz Kağan Destanı ise 14. yüzyılda Reşidettin tarafından aktarılıyor.
Bütün bu kaynaklarda bulunan kavim/budun –people/volk- adlandırmalarındaki karışıklık sürüyor.Türkmen, Oğuz, Tatar, Moğol, Memluk sözcükleri birçok yerde Türk sözcüğüyle karşılanıyor. Yine bu kaynaklarda bu sözcüklerin birçok yerde ayrıldığı, farklı etnik ve kültürel kimlikleri işaret ettiği görülüyor. Tahminimce bu karışıklığa neden olan birçok eğilimden ikisi şu:
1.1. Ortaçağ yazılı ve sözlü –söylenceler birkaç yüzyıl sonra yazıya geçiriliyor- kaynaklarında olgulardan çok, zamanın dünyayı ve toplumları kavrayıştaki anlayışları gereği bir genelleme, bir tekliğe indirgeme eğilimi bulunuyor. Bu yaklaşım en eskisi 8. yy.a ait –Agacanov’a göre 9.yy.- Arap kaynaklarında da egemen. Kısacası bu kaynaklarca Orta Asya ve Uzak Asyada yaşayan bütün kavimler Türk soylu. Onların yanında Çinliler ve Farslar var. Hatta söylencelere göre bu kavimler ve Ruslar da Nuh’un oğullarından türediler (Raşid al Din, Bahadır Han, Oğuz Kağan Destanı –Uygurca metin-, bazı Arap seyyahları ve onların yazdıklarını bir yere gitmeden tekrar yazan “gezginler”). Ortaçağda bu anlayış dünyayı kavramakta bir kolaylık sağladığı –hepimiz Ademden gelmedik mi?-, ikincisi de, yazmayı bilenlere devlet saraylarında şöhret ve para sağladığı için bol bol kullanılıyor. Zamanın yazarlarını ve onların müşterileri olan zamanın egemenlerini çoğaltan, eserleri moda kılan da yazılanların meliklere, sultanlara, padişahlara, hanlara, beylere egemenliklerinin tanrısal, köklü, eskiye dayanan göksel bir hak olduğunu göstermesi. Bunun için Selçuklu Melikşah da ısmarlama bir tarih yazdırır. Zamanın bilimi, sanatı, tarihi, coğrafyası, edebiyatı ve dilbilimi... bu kaynaklardan, saraylardan besleniyordu.
Burada “sarayın” baskıyla örülmüş bir egemenlik anıtı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Oysa tabi boybirliklerine –federasyon- dayanan dikey bir örgütlenme olan ortaçağ Asya devletleri, Oğuzlara yabancıdır (Yakubovskiy, kısmen Roslyakov -aktaran Agacanov 1969-, Sümer 1965-1980: Oğuzlar’da bir tanımlama olarak bahsedilen “devletçi gelenek”, ayrıntılarda defalarca çürütülmektedir; s.139, 141, 142, 143, 164, 377, 395 ve daha birçok yerde). Hazarötesi “Oğuz federasyonunun yönetim tarzı için ne Pritsak’ın (1981-1982) ileri sürdüğü gibi Oğuz Yabgu İmparatorluğu, ne de Golden’ın (1972) adlandırdığı gibi Oğuz Yabgu Devleti yaftalarını kullanabiliriz. Adını koymak gerekiyorsa bu düpedüz çokboylu başkanlık sistemidir ki, Oğuz’un henüz devlet kuramamış olduğunu gösterir” (Divitçioğlu 2000). “Hazar Denizi’nin doğusundaki bozkırlarda Oğuzlar da, onların torunları olan Türkmenler de kendi aralarında devamlı savaşmışlar ve bir türlü siyasi birlik kuramamışlardır” (Barthold 1927). Bundan dolayı da Oğuzların sarayı olmamıştır. Onlar hakkındaki tanıklıklar, tanımlamalar, adlandırmalar hep saraylılar tarafından yapılagelmiştir ve bir “öteki” tanımıdır.
Oğuzların kökeni sorunu bugün hala halledilmiş değildir. Göktürklerdeki Tokuz Oguzlar, Uygur birliğine dahil dokuz boy, 10. yy.da Hazar-Aral coğrafyasında yaşayan Oğuzlarlarla ilişkili görünmüyor. “Tokuz Oğuzların akıbetine gelince, bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiliz. Onların X. yüzyılda aşağı Seyhun –Sırıderya- boylarında sadece Oğuz adıyle karşımıza çıkan topluluk olmadıkları şüphesizdir” (Sümer 1965). Çünkü iki devletin tabi boylarının izleri bu iki devletin hüküm sürdüğü zamanlardan beri Çin, Bizans, Arap, Fars ve kendi yazılı ve sözlü kaynaklarından kısmen izlenebilmektedir. Bu boylarbirliği örgütlenmelerinin içinde 10. yy. Oğuzlarının yer aldıklarına dair açık bir kanıt bulunmamaktadır. Üstelik Oğuzların yazısız, tarihsiz ve devletsiz bir kültür; farklılaşmayı önleyici topluluk mekanizmalarına sahip, dolayısıyle bütünlüklü, eşitlikçi ve özgür bir yatay toplum olması onları tanımlayan bütün kaynaklarda izlenebiliniyor. Bu gevşek ve geçici “boylarbirliği” örgütlenmesi, kesinlikle Türk boylarının sürekli ordulu, dikey örgütlü, tabi boyların –yılkı, koyun, keçi, deve sürüleri- vergileriyle geçinen devletinden nitelik olarak farklıdır. Oğuzlar gayri devletçi ve yatay topluluk ilişkilerine sahiptiler. Cinsiyete dayalı bir örgütlenmeye boy, tire, uruk, çadır –Moğolca aymak=Türkçe oymak- yaşamının hiçbir alanında rastlanmaz. Ayrıca hayvancılıkta Oğuzlarda köle kullanımına da rastlanmaz (Agacanov 1969). Esasen Oğuz/Türkmen toplulukları bütünlüklü ve sınıfsızdır. Onların kendi haklarında anlattıkları hikayeler ise, bir kısmı13.–14. yy.larda yazıya geçirilen Dede Korkut Oğuznameleridir. Oğuznameler de, Oğuz Destanı gibi 14. yy.da Türk/Moğol/Tatar Memluk saraylarında çok sonraları yazılmışlardır. Oğuzların gelenek ve görenekleri, duygulanış biçimleri, düşünme biçimleri, inançları, birey ve topluluk olarak özgürlüğe ve bağımsızlığa düşkünlükleri bugün Anadolu, Rumeli, Azerbaycan ve Türkmenistan Türkmenlerinde hala yaşamaktadır (Alevi Bektaşi şiiri ve müziği, menakıbnameler, velayetnameler, dinsel törenler, batıni inançlar, hoşgörü ve alçakgönüllülük, devletten uzak durma, dilsel özellikler...).
6. yy.dan bu yana var olan “boylarbirliği” olarak Türk devletleri içindeki boylar kısa zaman dilimlerinde sürekli değişiyordu. Bir gerçek olarak bu dikey boylarbirliğindeki çekişmeler bir iktidar mücadelesi değil, iktidara boyun eğmeme mücadelesi olarak Oğuz boylarının önde gelen kültürel ve etnik özelliğidir. Göktürk, Uygur, Kırgız, Yabgu ve daha sonraları 11. yy.da açık olarak izlenen Karahanlılar, Selçuklular, Rum Selçukluları ve Osmanlılar zamanındaki bütün isyanlar anti iktidar, anti devletçidir. Sancar, Rüknettin IV, Beyazıd II zamanlarında sultan ve vezirlerin esir edilip ve hatta başşehirlerinin alınmasına rağmen Oğuz/Türkmen sivil savaşçıları –hiçbir zaman sürekli ordu beslemediler- her seferinde kenti bırakıp kıra dönmüşlerdir. (Togan 1928, Sümer 1965-1980, Agacanov 1969, Divitçioğlu 2000). Buna rağmen, 9.yy.da adı Arap kaynaklarında ilk defa geçen Oğuzlar (Agacanov 1969), sanki kendilerinin varlığına tanık bulamadığımız dönemlerde de, aynı siyasi yapıyı –boy birliği-, aynı topluluk özelliklerini, aynı coğrafi yerleşimi... koruyormuş gibi algınalıyor. Bundan dolayı da hayali bir köken indirgemeciliği hemen kendini gösteriyor. Oğuzların birçok tarihçi tarafından köken olarak indirgendiği Tokuz Oğuz boyları Çin kaynaklarında sayılmaktadır: Uygur, Buku, Kun, Bayurku, Tongra, Sse-ki, Sıkar, Kipi, ve Ediz’dir (Hamilton 1962/aktaran Divitçioğlu). Yine Kaşgarlı Mahmud, Tokuz Oğuz adını hiç kullanmaz; bunun yerine –topluluk, coğrafya, boylarbirliği olarak- Uygur sözcüğünü kullanmaktadır (Barthold 1927). Bu dokuz boy da Türk kökenlidir (Divitçioğlu 2000). Orhun anıtlarında ise, Tokuzguzların Göktürkleri her zaman uğraştırmaları dikkat çekmektedir. Onlar Türklerin en uslanmaz düşmanlarıdır (Orkun1936, Ergin1970, aktaran Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri 1996). Selçuklu-Danişmendliler, Selçuklu-Babalı Türkmenleri: başta Avşar, Kızık, Begdili, Kargın oymaklarının yer aldığı savaşlar; Osmanlı- Karaman (Avşar), Osmanlı-Beylikler, Osmanlı-Safevi, Safevi-Türkmen çekişmelerinin yer aldığı savaşlar düşünülürse, Türkmenlerin devletle uzlaşmazlıkları Tokuz Oğuzlar-Göktürk ilişkilerine benzemektedir. Yine de Tokuzguzların Hazarötesi Oğuzlar olmadıkları bellidir.
Oğuz etimolojisi de, Oğuzların belirlenmiş ve tanımlanmış ötekiliklerinin devamı olarak oldukça karışık. Oğuz’u süt veren hayvanlardan kuzulama, buzağılama... sonrası sağılan “ağız”la açıklayandan (Pelliot 1930), Öküz’e (Sinor 1950), akrabalığı imleyen“oğ” kökünden oğuşla açıklayanlara (Hamilton, Golden 1972), “ö-“, düşünmek kökünden “akıllı, hikmetli” deyimlerine bağlayanlar (Baskakov 1988) vardır (aktaran Divitçioğlu 2000, Golden’e katılmaktadır). Ayrıca Ok+uz (Marquart 1914: pheil Manner= oklu adamlar), tosun (Bazin 1953), ok+z (Nemeth/Orkun 1935: ok= boy, oymak; z= çoğul eki:oymaklar. Aktaran Sümer, Nemeth’e katılmaktadır.) etimolojisini ileri sürenler de vardır.
Bütün yazarlar, Agacanov’un şu belirlemesini birçok kez yinelemektedir -Divitçioğlu ise Oğuzların 6-10.yy.daki coğrafya ve boybirlikleri sorununu çözdüğünü düşünmektedir.- : “Tarih literatüründe, IX-XI. Yüzyıllar arasında Oğuz Devleti’nin yapısına ve sosyal konumuna ilişkin hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu alanda iki görüş ileri sürülmüştür. İlki, Oğuz Devleti’nin derebeylik ilkesi dışında bir özellik içerdiği; ikincisi ise, erken feodal denilebilecek bir yapıya sahip olduğudur... Orta Çağ eserleri ve tarihi rivayetler arasında mukayeseli bir analiz yapılırsa, Oğuz Devleti’nin feodal dönem öncesi yapıdan tedrici olarak erken feodal yapıya geçtiği görülecektir.” (Aşkabat 1969)
Hazarötesi Oğuzlarının Elleri ise aşağı yukarı birçok kaynakta bellidir. “Hazar denizinden Seyhun (Gök Türk Yinçü Ögüz) ırmağının orta yatağındaki Farab (XI. yy Türkçe adı Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı” (İstahri 930: kaynak Belhi 920/ aktaran Sümer 1965). Daha derli toplu bir saptama da X-XII. yy. Arap coğrafyacılarının (Fazlan, Istahri, Idrisi... ve Kaşgarlı Mahmud) söylediklerini toparlayan Divitçioğlu 2000’de bulunmaktadır: “Doğuda, Aral Gölü’nden Sütkent’e dek inen Sır-Derya kıyılarıyla Karaçuk dağları arasında kalan bölge (Türkmen ve Karlukla sınırdaş); Güneyde, Sütkent’ten başlayarak Amu Derya’yı Curcan’ı oldukça üstünden kesen, Maveraünnehirden Mangışlak’a kadar uzanan hattın kuzey bölgesi (Harzemle sınırdaş); Batıda Hazar Denizi, Kuzeybatıda Çim Irmağı (Hazar ve Peçenekle sınırdaş); Kuzeyde Karakum’un üstü (Kimekle sınırdaş).”
Oğuzların buraya ne zaman geldikleri ise bilinemiyor. Halife el Mehdi (775-785) zamanında gelmiş olduklarını (İbnül Esir/Tornberg yayını) Horasanlı bir tarihçiye dayandırıyor (Sümer 1965). Buraya nerden geldikleri konusu ise açık değil. Batı Göktürklerin artıkları On Oklar, Çu ve Talas bölgelerinden geldiler (Sümer 1965), Tokuz Oğuzlarlardan bazı boylar –Ba ça neg=Peçenek, Ha la yun log=Alayuntluğ, Çar du li=Çarukluğ (Göktürk’ün 12 Türk boyundan biri) , Aymur=Eymür (Eski Uygur Federasyonundan), Bayundur (Kimek Federasyonundan, Gardizi/Martinez) Uygurlarla anlaşamayıp Balkaş gölünü kuzeyden dolaşıp Seyhun’un doğusu ve Aral Gölünü çepeçevre saran bölgeye yerleştiler. Zamanla On Oktan kalan artıklarla birleşerek Oğuz birliğini kurdular (Divitçioğlu 2000) demektedir.
Ama burada bir dizi sorun çözülmeden beklemektedir. Akıbetleri meçhul Tokuz Oğuz’dan 5 boy, Çok etnili bir biçimde (Türk, Oğuz, Peçenek, Uygur, Kimek?) nasıl birleştiler? Bu göç 760 yılı Karluk göçü döneminde olduysa, Aral Çevresinde kimler oturuyordu? Karlukların son verdikleri Türgişler 2 kol – sağ: Nu şe pi, sol: Tu lu- 10 boylu bir yapıyı neden terk edip 2 kol 24 boylu bir yapıyı kurdular/ dahil oldular? Peçenek ve Kumanların 2 kol, 8 boy oluşları neden Aral çevresinde bozuldu? (Burada çok basit gibi duran bu sayı sistemi sorunlara çözüm olabilecek gizler taşıyor gibi duruyor. Oğuzların 1, 3, 4, 12 ve 24 olan kutsal sayılarıyla başka bir makalede oynamayı düşünüyorum.) Ve en önemlisi devletçi bir gelenekten gelen (?) On Oklar neden Aral çevresinde diğer boylara iktidar kurmaya çalışmadılar da, devletten vaz geçtiler? (Efsanelerin, Ortaçağ tarihlerinin gösterdiğinin aksine Oğuzlar arasında iktidarın cazibesine kapılan hep İç Oğuz= Üçok kolu oluyor. Taş Oğuz= Bozok ise, bu çabalara karşı hep direniyor. Bu da Selçuk Beg ve Osman Beg’in boy kökenlerini gündeme getiriyor; Selçuklu sürgünü, ve Osman’ın boyunun tanınmamış olması sorununu... –Dede Korkut Oğuznameleri, Dresden Yazması 12. boy.-) “Yabguluk –bazı Arap kaynaklarına göre beyguluk, benim notum- verasetle geçmez, hiçbir sülale ya da uruğun tekelinde değildir...kuz irkinler için de aynı kural geçerlidir. Yabguluk bir boya geçmişse, kuz irkinlik başka boylar arasında üleşilir. Böylece, siyasal erk topluluğun iyeliğinde kalır; paylaşılır(Divitçioğlu 2000).” Bu töreyi, (seçim, bazen de çöp çekerek kura) bu Türk, Peçenek, Kimek, Oğuz boyları Üstyurt’ta nasıl aştılar? Hangi dilde anlaştılar? Bu dil niçin Oğuzca/ Türkmence oldu? “Çin kaynakları, Batı Göktürklerin konuştukları dil, Doğu Göktürklerinkinden biraz farklıdır (Chavannes, Documents; Bazin Les Calendri Turcs-aktaran Sümer1965).” Kaşgarlı Mahmud ise, Tohsı ve Yağmaların Türkçesine Hakanlı Türkçesi adını veriyor –Orhon anıtlarının dili-. Ve bu Türkçenin Oğuzcadan farklı olduğunu sık sık vurguluyor. “Türkler ‘suwda yundum’, bunlar –Oğuz ve Kıpçak, benim notum- ‘çundım’ derler. Türkle Türkmen arasında bu kural değişmeyerek yürür (Divan II-s.314). Ve Toy: ordu kurağı, ordu karargahı. Bu sözden alınarak ghan toy denir ki, ‘Hakanın ordu kurduğu yer’ demektir: Bunu Oğuzlar bilmezler (Divan III-s.141).”
Bütün bunlara ek olarak Oğuz ile Türkmen ayrımı da sorunu iyice karıştırmaktadır. “Bu Türkmenler Oğuzlardan ve Karluklardan tamamen ayrı bir Türk elidir. Türkmen adının gerçek sahibi bu topluluktur. Türkmenler İsficab Balasagun arasında yaşıyorlar...Melik, Ordu adlı kasabada oturuyor. Türkmenlerin korkudan Müslüman olduğunu ve İsficab hakimine armağanlar gönderdiğini Mukaddesi (985) bildiriyor (aktaran Sümer 1965). Ama ayrıştırmayla başlamak, ayrıştırmalardan birleştirmelere gitmek ya da ayrıştırmalarda kalmak(?) bu konuda uygun bir yol gibi görünüyor. Agacanov Oğuzeli’nde oturan Türkmen nüfustan bahsederken, “...Orta Asya’daki eski Hint-Avrupai ahalinin torunlarıyla kaynaşan bir kısım Oğuz ve Türklere ‘Türkmen’ adı verilmişti. ‘Türkmen’ adının kendisi ise esasında İslam dinini kabul eden Oğuzlar için kullanılmıştı” (Agacanov 1969). “8. yüzyıl ve 9. yüzyıl başlarına ait Çin kaynaklarında Tö-Kyu-Möng Ülkesi’nden bahsedilmektedir. Muhtemelen Yedisu –Balkaş gölünün batısıyla, Isık gölün kuzeybatısına uzanan başta Çu nehri ve diğer ırmakların vadileri- kastedilmiş olmalı. Bu ülkenin ismi büyük bir ihtimalle ‘Türkmen’di” (Agadjanov 1963) demektedir.
1.2. Yakınçağda ise eskinin devlet anlayışı yerine yeni bir hayali devlet anlayışı yaygınlaşıyor: tek buduna –etni- dayalı devlet ya da ulusal devlet. Toplumsal kargaşanın, etnik kargaşanın, kültürel kargaşanın, ekonomik kargaşanın en belirgin hatta tek nedeni olarak bir devletin sınırları içindeki farklı etni, kültür, dil, din, hatta mezhepler görülüyor. Kargaşayı ortadan kaldırmak; uyumu, o başlangıçsız ve sonsuz uyumu sağlamak için yeni bir anlayışla tarih, toplum, siyaset, dil, din, ırk, kültür tekleştirilmeye çalışılıyor. Bu yaygın bakış, ulusçuluk; doğal sonucu olarak tek buduna, tek kültüre, tek dile...dayanan saf oluşumları, hayali oluşumları yeniden yaratıyor. Bütün yazılı kaynaklar, sözlü anlatılar yeniden yoğuruluyor. Türkler ve Türkçe; Türk tarihi ve Türk kültürü, Türk İslamı ve Türk mezhebi Hanefilik...kurulan ulus devletler kadar çeşitleniyor. Kurgusal sonuçlar bu kadarla kalsa pek “arı ve hoş” sayılabilirdi. Yaratılan dilin, tarihin, kültürün, sanat ve edebiyatın geniş bir pazarda çok büyük bir cirosu olduğu kolayca tahmin edilebilir. Sarayların yerine, yeni devletlerin kurumları “üretilen seri ürünlerin” en büyük alıcısı oluyor. “Üretim” sürekli teşvik ediliyor. Üniversiteler, araştırma kuruluşları, eskinin yeni vakıfları, yayınevleri ve yayın organları. Bu pazara ek, gelişen ikinci bir pazar olarak yeni toplum gün geçtikçe devreye yaygın olarak girerek resmi kurumların üzerindeki parasal yükü hafifletiyor.Bu alanda uğraş verip de ün, para, makam sahibi olmayan ulusçu/milliyetçi yazar/akademiker kalmıyor. Böylece sosyal bilimler de, zannedilenin tersine, yakınçağ öncesinde olduğu gibi azınlıkta kalan nesnellik peşindekilerle –bilimdeki ideolojiyi en aza indirme çabasındakiler-, çoğunluktaki bilimlerde var olan ideolojiyi artırma peşindekiler arasındaki çekişmede ikinciler tarafından temsil ediliyor. Farklı sesler susturuluyor; kurumlardan uzaklaştırılıyor, hapse atılıyor, en azından sesleri duyulamayacak bir hayat tarzına mahkum ediliyor.- Sokrates, İbni Sina, Galile, Bakünün, Buharin, Muzaffer Şerif, Mete Tunçay, İsmail Beşikçi... farklı zamanlarda benzer çileleri çeken binlerden sadece birkaçı.-
Türk adının bir devletin halkları anlamından bir budunun adı olarak kullanılmasına doğru geçilen süreç de karışıklıklar ve belirsizliklerle dolu. Şecere-i Terakime’de (17.yy.) bu adlandırma Türk, Türkmen, Oğuz, Uygur, Moğol, Tatar yerine kullanılmaktadır (Ölmez 1996, s.235-237). Ebulgazi’nin kaynağı “Reşideddin Oğuznamesi”dir ve orada da aynı belirsizlik bulunuyor. (Eckmann 1976-aktaran Ölmez 1996-, Togan 1972, Sümer 1980)
Bu karışıklığı kabul eden Türkologlardan Barthold, “... meşhur olup bilinenleri Karluk, Uygur, Kırgızlardır. Fakat bu kavimlerin son zamanlarda bilinen manası [yani bütün Türk kavimlerinin tamamını içerecek şekilde bir isim olması] müslümün kavimlerin bir eseri olsa gerektir... Araplar birçok kavimlerin M.S. VII. ve VIII. asırlarda harbettikleri Türklerle aynı lisanla konuştuklarını gördüler. Bundan dolayı hepsine ‘Türk’ demeye başlamışlardır.Bununla beraber bugün İslamiyeti kabul eden Türklerin hepsi kendi lisanlarını ‘Türkçe’diye adlandırmıyorlar. İslamiyet dairesi dışında ‘Türk’ kelimesi o kadar yayılmamıştır. ” (Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler1927, s.32), “Orhun abidelerinde... Türk olmayan kavimlerden biri de ‘Tatar’lardır ki, sonradan Moğollar kendilerine bu ismi vermişlerdir. Abidelerde ‘Tokuz Tatar’, ‘Otuz Tatar’ isimleri vardır” (ikinci ders, s.36), demektedir.
Bu budunların açık olarak ayrıldığı bir kaynak da, 13. yy.da yazılmış “Moğolların Gizli Tarihi”dir. Tatarlar s. 21, 22, 63 ve 84’te; Türkler s. 159, 160, 191 ve 195’te, Türkmenler s.132,136’da açıkça ayrı budunlar olarak geçmektedir.
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
İşcanbaba (03-22-2010)

Alt 03-22-2010, 13:51   #2
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart devam...

Kaşgarlı Mahmud ise, bu konuda oldukça değişken bilgi aktarmaktadır. “Tatar: Türklerden bir bölük (Divan I-411), Tawgaç: Türklerden bir bölüktür...bunlara Tat Tawgaç denir, ‘Uygur’ demektir; ‘Tat’tır, ‘Çinli’dir. Bu Tawgaçtır. Bu sözdeki ‘Tat’ kelimesinden ‘Farslılar’, Tawgaç kelimesinden de ‘Türkler’ murad edilir. (I-453-454), Mankışlağ: Oğuz ülkesinde bir yerin adı (I-464), Yağma: Türklerden bir bölüğün adı (III-34), Kiş: Sadak. Oğuzlar ve Oğuzların kardeşi bulunan Kıpçaklar bunu bilmezler (III-127), Türk: Türk. ... ‘kim sen’ denir; buna ‘Türkmen’ diye cevap verilir, ‘ben Türküm’ demektir (I-353), Türkler aslında yirmi boydur...Bizans ülkesine en yakın olan boy Beçenektir; sonra Kıfçak, Oğuz,...Tatar, Kırgız gelir... Uygur, Kıtay. Kıtay ülkesi Çin’dir. Bundan sonra Tawgaç gelir; orası Maçin’dir (I-28) ve Türkmen: Bunlar Oğuzlardır...Zülkarneyn ... onlara ‘Türkmanend’ –metinde Arap harfleriyle yazılı- demiş, ‘Türke benzer’ demektir... Zülkarneyn çekilip gittikten sonra, Hakan Şu [Çin’den] geldi, Balasagun’a kadar ilerledi...(I-416-417). Kaşgarlı Mahmud, Türk dilinin sözlüğünü yazdığını söylese de, kitap esasında Türkçe ile Oğuz/Kıfçak dili arasındaki ayrımları belirlemekle ilerlemektedir. Filolojik olarak bir gruplama –Altay/Ural, Hint/Avrupa, Latin...- etnik kökeni bir genelleme olarak çözebilir; ama çözemediği, teorik kaldığı yer ise, tarihin, dinin, kültürün vb. sorunlarıdır. Bunların çözümünü yalnızca filologlardan beklemek de onlara karşı işlenmiş bir haksızlık olurdu.
Yüzlerce “belirsiz” belirleme içinde en açığı ise, Küçük Abdal’ın Otman Baba Velayetnamesi’ndedir: “... ve kendi özü Oğuz dilin söyler idi...” (Koca 2002). Osmanlı Devletinin 15. yüzyılının ikinci yarısında yönetim dilinin Osmanlıca; medreselerin, enderunun ve dinsel kurumlarının dilinin Arapça; edebiyat dilinin Osmanlıca, Arapça ve Farsça olduğu; Türkmenlere ve hatta Türklere ait her şeyin aşağı görüldüğü bir zamanda Oğuz Dili/ Türkmence, devlete rağmen yaygın olarak yaşayan bir dildir. Bu ayrım/ayrımlar da tarihsel ve gerçek olgulardır: Karışmış ırklardan gelen yönetici Osmanlılar (Osmanlı Türkü müdür?) ile adı hiçbir zaman telaffuz edilmek istenmeyen temel unsur olarak yönetilen Türkmenler/Oğuzlar. Osmanlıca ile Türkmence. Türkmen gelenek ve yaşam tarzıyla, süratle Acemlikten çıkıp Araplaşan bir gelenek ve gündelik yaşam tarzı... “Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. Bu adın verilmesi, mensublarının saray ve ocaktan yetişmeleri ile kavmi bakımdan Türk (men, benim notum) halkından çıkmamaları ile ilgildir. Anadolu Türk(men, b.n.)leri bunlara adeta yabancı ve istilacı bir zümrenin mensupları gözüyle bakıyorlardı. Osmanlı sınıfının mensupları, Anadolu halkına bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hiylekar, sözünde durmaz, vefasız ve gayri adil ve benlikçi –başka sıfat kaldı mı? b.n.- insanlardır.” (Sümer 1980, s.15). Bunlar da “Büyük” ve Rum Selçuklularından: “... kendilerine karşı nefret hissi beslediklerini anladıkları Türkmenleri [96] başkentleri olan Isfahan mıntıkasına getirmeyip Rum sınırlarına sevk ettikleri ve diğer milletlerden müteşekkil halita orduya dayandıkları gibi; Rum Selçukluları da bu nevi Türkleri (? bnm.) Uc’lara sevkettiler. Ve kendileri Acem, Firenk (Slav), Gürcü ve saire milletlerden (? bnm.) toplanan “Tacik” ordusuna dayandılar” (Togan 1946, s.217) Selçuklular Oğuz kökenlidir; ama sülalenin devletçiliği, tıpkı Osmanoğullarında olduğu gibi, Oğuz toplum yaşayışından ziyade Türk, Moğol, Çin, Acem, Arap ve Bizans gelenekleriyle uyumludur. Bu yüzden bu üç devlette de devletin temel halkı Oğuzlar olmasına rağmen, en çok acı ve ölümü onlar tatmışlardır. Kültürleri ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Mülkün Nizamı gibi Vezirler Türkmenleri, onların inançlarını yok edecek bir çabayı devletin temel siyaseti kılmışlardır. Türkler – ki onlar da devletçi idiler- kendi kültür dairesinden çıkarak, Acem/Arap kültür dairesine girmişlerdir. Devlet anlayışları hala yaşayan “Siyasetname” anlayışıdır; ilk düzeyde de Türkmeni, ona ait her şeyi düşman sayan bir anlayıştır.(Bak: 1990-2004 Alevilik tartışmaları.)
6. yüzyıldan 20.yy.ın sonuna kadar geçen süreci, gelinen noktadan tarih, dil, kültür, din, budun açısından anakronik olarak milli bir ideolojik bakışla “Türkleştirmek”, en başta Bugünkü Türkiye’de konuştuğumuz dil, tahayyül özellikleri, budunsal karakteristikler, ırksal nitelik ve yapılar, geçmiş kültürün yaşayan öğeleri, eski dinsel özellikleri korumak/kurtarmak için 15 asırdır mücadele eden Türkmen/Oğuzlara ve onların özgürlükçü, eşitlikçi, kaynaşmacı dünya tasavurlarına karşı inkarcı ve kapatmacı bir yanlışlıktır. Bu –bilinçli ya da bilinçsiz olarak sürdürülen- yanlış, Türkiye halklarının demokratik bir yaşam kurabilmesi önünde bir engeldir. Geçmişle ilgili olduğu kadar şimdiyle ve gelecekle de ilgilidir.
“Türkiye” de nüfus çoğunluğu köken olarak Türkmendir. Mezhep olarak Hanefi sünniliğini izleyen, Türkmenliği erimiş ve bugün çoğunlukta olan ve kendilerine “Türk” diyen kesimler –gerçekten bunlar arasında Türkler de vardır: Kalaç, Çiğil, Kıpçak, Peçenek, Karluk, Uygur...ayrıca Moğollar, Tatarlar da bu kesimlerde yer alırlar- dışında, inançları –Alevilik-açısından kapalı topluluklar olarak yaşamış ve yaşamak zorunda olan Türkmenler hala etnik bir bilinci çoğunlukla taşımaktadırlar. Fakat bu bilinç, inanç motifleriyle bir arada yaşamaktadır; inanç boyutu olmayan bir etni düşüncesi Türkmenlere yabancıdır. Günümüzde birçok Türkmen/”Alevi”insanı –ne yazık ki bu iki kavram da tarih içinde ve bugün egemenler tarafından verilip, onları aşağılamak için kullanılagelmiştir; Oğuz’un tarihi ve yazısı yoktur; her şey önceleri olduğu gibi “söz”lüdür- hala Türk kelimesiyle kendilerine yabancı bir ege(me)n mezhep ve etniyi tanımlamaktadır. Bunda haksız ve yanlış da değillerdir: Türk/İslam yüzyıllardır onlara yabancı ve üstelik onlara düşmanca davranan: katleden, süren, soykırıma uğratan –1153,1240,1261, 1277, 1416, 1511, 1526, 1529, ...1826,1978, 1980, 1993- bir kültürdür. İslamiyet=Hanefi sünnilik, Ortaçağ ve günümüz Türk devletinin mezhebi olmuştur. Bu sentez birlik derken, başka kültürel, dini, insani toplumsal değerlerin kendi değerlerinde erimesini anlamakta ve savunmaktadır. Türkmen ve Aleviler için bu erime bile kabul edilemez bulunmaktadır; çünkü onlar zındık, mülhit, rafizi, kızılbaş, alevi olup biatları makbul ve kabul olunamayacak olanlardır –başka Alevi etniler de bu yargıya dahildirler- . Bu düşünce ve tutum hegomanyacı, monolitik, dogmatik ve dışlayıcıdır. Irkçıdır, faşisttir. Oysa Rum’un kapısını açıp orada kalmayı sağlayan Türkmen kültürü ve inançlarıdır. Rum kılıçla değil, sentezci, hoşgörülü, dayanışmacı bir inançla yurt edinilmiştir. Gaza teorileri üç beş Arap kökenli ulemanın ideolojik bir yakıştırmasıdır. Bu düşüncede birey yoktur; devlet anlayışında insanın yer almadığı bir oluşum metafizik olarak tahayyül edilmektedir: her şey devlet için... Bu inançtan dolayı da, düşman hep devletin düşmanıdır; bireydir, topluluktur, halktır. Bu inançtan dolayı mitinglere güvenlik sağlamaya giden polislerin bir kısmı birbirlerine, “gaza’n mübarek ola!” demektedirler.
Günümüz Türkiye Türkmenlerinin kültürel özellikleri hala canlıdır. Irksal özellikleri, topluluk içi evlilikler –bir sünniyle evlenilmez-di- günümüzde de yaygın olarak sürdüğünden hala saftır. Çoğunluk olarak iktidara ve onun araçlarına, düşüncede ve duyguda yabancı olduklarından dolayı sırtlarını dönmüşlerdir. Zamandan beklentileri hep insanca, kardeşçe ve özgür bir yaşam olmuştur. Ayrımcı değil, biraradacı; ayrılıklara ve farklara saygılı olarak kaynaşmacı; özgürlükçü ve bağımsızlıkçı; etnik ve kültürel özelliklerini hiç unutmadan, diğer etnilere ve kültürlere hürmetli olmuşlardır. Esasen bu kişilik özellikleri kültürel, etnik ve tarihseldir.
Türkler ise sıkıştıkları her tarihte, Çinli’ye, Moğol’a, Rus’a teslim olmuştur. Bu tarihsel bir gerçektir. Orta Asya ve Rum diyarında Moğol istilasına karşı direnen sadece Türkmenlerdir. Bu direnişten dolayı da başta Türkler tarafından huzur bozmakla suçlanmışlardır.Bunun kültürel ve ırksal boyutları vardır. Tıpkı Türkmenlerin asi, direnişçi, teslim olmaktansa ölümü göze alıcı olmaları gibi. Türkler Çinlilerle, Moğollarla, Acemlerle, Araplarla, Slavlarla kolayca karışıp melezleşmişlerdir. Bu melezleşme yeteneği Moğolların ve Tatarların çoğunluk olarak sonuçta Türkleşmesini doğurmuştur. Bugün Türkiye ve “Türki” ülkelerde yaşayan insanların çoğunluğu bu melez halktandır. Bundan dolayı da Türk, Moğol, Tatar ayrımı güncel olarak birçoğuna anlamsız gelmektedir. Bu, etnilerüstü bir anlayışla yapılmamakta, aksine herkesi Türkleştirme siyasetiyle anlamsız bulunmaktadır.
Türkmenler –etnik ve kültürel bilincini yitirmeyenler- azınlıkta kalsalar da, başta Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, İran, Irak, Bulgaristan, Yunanistan ve Suriye’de yaşamaktadırlar. Kültür ve ırklarının eriyip gitmemesinin bilincinde olarak, modern yaşam içinde bile esasta kapalı topluluk yapılarını korumaktadırlar. Esasen bu tarihsel bir reflekstir; bulundukları ülkelerde onların yaşamlarını iyileştirici pek fazla bir değişiklik olmadığından da bu refklesin gerçekçiliği vurgulanabilir. Dilleri “Türkçe” adı altında sürmektedir. Bu, tıpkı Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb (1492- 1504 arası seferler) ile oraya çok sonraları giden (1499) Amerigo Vespucci’nin adlarından birinin, “Amerigo”nun kıtaya kaşifin anısına koyulmasına benziyor( Kozmografyaya Giriş...Waldseemüller1507). Bence bir zararı yok; zararı olan şey, Türkmenlerin kültürel ve dinsel özelliklerinin yok edilebilmesi için açıktan ve gizliden ortaya konulan melezliğin kıskançlığı, melezliğin iktidar tutkusu ve melezliğin sömürüsü, melezlik ideolojisinin “Türkçülük-İslamcılık” adı altında egemen ve tek ideoloji olarak sürdürülmesidir. Melezlik de bir özelliktir; hatta çok güzeldir. Yeter ki adı saflık konulmasın ve bu “saflığın” başka etnilere, başka dinlere, belki başka mezheplere, hatta etnisiz ve dinsiz yaşamak isteyenlere karşı bir egemenlik ve üstünlük kurma aracı olmasına çalışılmasın.

KAYNAKÇA

Agacanov S. G. Oğuzlar, Selenge 2003
Aksüt Hamza, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafi Kökenleri, Art 2002
Anderson B. Hayali Cemaatler, Metis 1993
Aşık Paşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz. Nihal Atsız, K.T.Bakanlığı 1985
Aşıkpaşazade, Osmanoğulları’nın Tarihi, K.Yavuz/M. A. Y. Saraç 2003
Babinger F. Anadolu’da İslamiyet, İnsan 2003
Bahadırhan E.G. Şecere-i Terakime, (Haz. Ölmez Z.K.), Simurg 1996
Balive M. Şeyh Bedreddin, TVYurt 2000
Barthold V.V. Orta Asya Türk Tarihi, Çağlar 2004
Cahen C. Osmanlılardan önce Anadolu, Türk Vakfı Yurt 2002
Clastres P. Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, Devlete Karşı Toplum, Ayrıntı 1991, 1992
Çamuroğlu R. Tarih Heterodoksi ve Babailer, Der 1990
Dede Korkut Oğuznameleri, (Tezcan-Boeschoten), YKY 2001
Deleuze G.-Guattari F. Kapitalizm ve Şizofreni, Bağlam 1990
Divitçioğlu S. Oğuz’dan Selçuklu’ya, Ortaçağ Türk Toplumları Hakkında, Yky 2000-2001
Gordlevski V. Anadolu Selçuklu Devleti, Onur 1988
Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Ötüken 1980
Kaşgarlı M. Divanü Lûgat-it-Türk (çeviri Besim Atalay ), TDK. 1999
Köprülü F. Osmanlı’nın Etnik Kökeni, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Anadolu’da İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Edebiyat Araştırmaları, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, Köprülü’den Seçmeler (Orhan F. Köprülü).
Küçük Abdal, Odman Baba Vilayetnamesi, Can 2002
Lindner R.P. Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, İmge 2000
Mardin Ş. Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim 1991
Melikoff I. Uyur İdik Uyardılar, Cem 1994, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, Cumhuriyet 1998
Ocak A. Y. Babailer İsyanı, Dergah 1980, Zındıklar ve Mülhidler, T. V. Yurt 1998, Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim1999, Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim 1996, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İletişim 2000, Menakıbu’l Kudsiyye, (Erünsal-Ocak), TTK. 1995, Menakıbnameler, TTK.1997, Sarı Saltık, TTK.2002, Kalenderiler, TTK.1992.
Sümer F. Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı 1999
Tezcan S. Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar, YKY 2001
Togan Z.V. Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun 1981
Yüan-Ch’ao Pi-Shi, Moğolların Gizli Tarihi ( çeviri Temir A.), TTK.1948
Zachariadou E. A. (editör), Osmanlı Beyliği, TVYurt 1997


Kaynak: [Only registered and activated users can see links. Click Here To Register...]

Konu Seyhlerli1970 tarafindan (03-22-2010 Saat 14:00 ) değistirilmistir..
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
DoğAcAn (03-30-2010), İşcanbaba (03-22-2010)
Alt 03-22-2010, 13:57   #3
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart 3. Oğuz/türkmen Toplumunun “tarihi”

3. OĞUZ/TÜRKMEN TOPLUMUNUN “TARİHİ”

Giriş

Ahmet Ateş

Tarihin sadece kurulan ve yıkılan bir devletin en başta yöneticelerinin tarihi olarak kabul görmesi, devletsiz bir toplumun örgütlenme tarzını ta başından tarihdışı kılar. Burada mantıksal bir tutarlılık elbette var; ama bu tutarlılık ad hoc bir aldatmacaya dayanıyor: tarihin bir devletin tarihi olması. Elbette ad hoc aldatmacılara hoşgörü gösterilebilir; yeter ki bizi “Platon ve Popper’in üçüncü dünyasında” –önermelerin, doğrunun, ölçütlerin dünyası. Lakatos 1970- harekete geçirsin.
Oğuzların tarihdışılığı ve “tarihsizliği” ise yukarıdaki ad hoc varsayımın bir sonucudur. Haklarında ortaya konulan önermeler, doğrular, ölçüt –Kriter-ler ise tarih yöntemi izlencelerinin bir devletin tarihi olarak doğrulanmasını ve diğer bir açıdan da pekiştirilmesini amaçlamaktadır: Oğuz toplumu varsa ve/ya var idiyse, devleti/devletleri de var olmalı.
Oğuzların “tarihçilere” çıkardığı zorluk/lar ise, “ tarihsiz denen kimi kültür düzenlerinin çatışkısı, bunların (...) sürüp giden (dünyayı tarihselleştiren) bir yaklaşıma ayak diremeleridir. Bu durum “(Kaptan) Cook’un Hawaiililer için bir olgu olmadan önce, bir gelenek olduğunu...” belirten Sahlins’in cümlelerinde saklıymış gibi durmaktadır. (Sahlins’in çevirmeni C. Hakan Arslan’ın gelenek olarak yazdığı sözcük ‘mit’tir. Cümleyi aktaran Divitçioğlu 2000: “...Cook was a myth before he was an event.”)

Bu denemede Popper’in üçüncü dünyasında kımıldayabilmek için “kabul edilmez yardımcı varsayımlara ad hoc varsayımlar,dilsel aygıtlar, uzlaşmacı aldatmacalar –Lakatos 1970-” başvuracağım. Belki de bu yaklaşım ilerletici bir sorun değişikliği olacak. Bunu bana esinleyen yaklaşım “... rakip siyasi kurumlar arasında yapılan seçim gibi, rakip paradigmalar arasındaki de aslında birbirine tamamen zıt toplumsal yaşam tarzları arasında yapılacak bir tercihtir. Böyle olduğu için de, söz konusu tercih yalnızca olağan bilime özgü değer yargıları tarafından belirlenemez.” diyen Kuhn’un düşüncesidir. -T.S.Kuhn 1962.-

3.1. “Tarihsiz” Tarih


Oğuzların tarihi Arap, Fars, Çin, Bizans, Ermeni, Moğol, Türk ve modern Türk, Batılı kaynaklarda bir sisle kaplıdır. Oğuzların 10. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaşamları ve yaşadıkları yerler hakkındaki bilgiler birbiriyle çelişmeden biraya getirilememiştir. Onları Göktürk devletine bağlayan her görüşün halledemediği dizinelerce sorun vardır. Tokuz Oğuzların Göktürklerle birlikte Çin’e gitmeleri – Kafesoğlu-, onların Uygur oldukları ya da Uygurlarla Tokuz Oğuzların aynı budun/etni oldukları –Arap kaynakları, Kaşgarlı,Thomsen, Marquart-, onların Göktürk devletinin yıkılması sonrasında, Göktürk devletine son veren Uygur, Basmıl, Karluk Türklerinin baskıları sonucu Ceyhun boylarına göç ettikleri –Necef/Berdiyev-, Oğuzların On Ok Türk boylarının bakiyeleriyle yeni etnilerin birleşmesinden oluştuğu – Togan, Sümer, Divitçioğlu- ... Buradaki bütün varsayımlar 6-8. yüzyıllarla ilgilidir. Oğuzların coğrafya, tarih, dil, din, toplum örgütlenmesi, üretim... sorunlarından hiçbirini çözememektedir. Aksine, içinden çıkılamaz bir hale sokmaktadır. Bir tarih araştırması dizgesi kurmakta çok usta olan Sümer bile, şöylesi savlar ileri sürebilmektedir: “...Zira nice Türk topluluklarının, sürekli bir şekilde göçebe hayat geçirmelerine rağmen, siyasi ve kavmi varlıklarını koruyamadıklarını biliyoruz. Bizzat Gök Türkler yerleşik veya tam yerleşik hayata geçemedikleri halde Bilge Kağan’ın 734 yılındaki ölümünden on yıl sonra siyasi varlıklarını ve az sonra da kavmi varlıklarını kaybettiler. Öyle ki bu büyük kavim doğrudan doğruya halef bırakmadan yok olup gitti. Buna karşılık şehir hayatına geçen (...) Uygurlar siyasi varlıklarını XIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürdükleri gibi (...) mühim roller oynadılar –Sümer 1984:9, ibid.- Sümer, 1132’den 1197’ye kadar süren bir dönemde Oğuz ile Büyük Selçuklu İmparatorluğu sultanı Sancar ve sülalesinin çekişmelerini 10 sayfa anlattıktan sonra –Oğuzlar: s.137-147-, Oğuzların Selçuklu devletini

yıkmalarını anlatmasına rağmen görmüyor. Kentler alınıyor, yağmalanıyor, Selçuklu atanmış yöneticileri yerlerinde bırakılıyor, Sultan ve ölümünden sonra oğlu, yeğeni sultan olarak tanınıyor, ama ısrarla onlar dağıttıkları devletin kabı içine girip Oğuz devletini ilan etmiyor. Oysa Horasan da Oğuzların toplumsal gücünün ondalığı olamayan ve Oğuzların defalarca yendikleri Gorlar gibi, Harizmliler gibi devletli güçler yenilgilerine rağmen devletli olmaya devam ediyor. Sümer’in şu savı ise, daha önce bahsedilen çalışmasında olduğu gibi olgular yığını içinde sadece bir olgu; “ Ancak başlarında Selçuklu ailesi gibi dirayetli bir aile olmadığı veya içlerinden devlet adamı vasıflarına sahip bir kimse çıkmadığı için zaferlerinden gerektiği gibi faydalanamamışlar ve bir devlet kuramamışlardır.” –Sümer, Oğuzlar:s. 146-.

Burada, “bir bilgide kişisel inanışların toplamı açıklanabilen, öğretilebilen, kanıtlanabilen bilgilerin toplamını aşarsa bir psikanaliz kaçınılmaz olur...” –Bachelard 1949, s.72- savının geçerliliği işlemektedir: Onlarca olgu, devletler çağında devletsiz bir örgütlenmenin varoluşunun, bu varoluşun o toplumların bir seçimi, bilinçli bir seçimi olduğu; devlet varsa bir varoluştan bahsedilebilir, kişisel inancının gölgesinde kalmaktadır.

Bütün “tarihlerde” çözümlenmeye, açıklanmaya çalışılan, “siyasi ve kavmi varlıkların” ilelebet sürdürülmesi sorunudur. Sorun açıklanırken de siyasi varlıkları hemen hemen aynı uzunlukta olan iki devlet –Göktürkler: 551-742 ile Uygurlar: 742-840/940?1028?1226?-, sanki kurulan sorunsal açısından farklılarmış gibi kabul görmekte. Ayrıca aynı çalışmada “... Moğollar arasında baş gösteren sonu gelmez mücadeleler, Uygur devletini ortadan kaldırdığı ve Uygur ülkesindeki medenî hayata da onulmaz darbeler vurduğu gibi, Uygurlar’ın kendi yurtlarında ve toplu bir halde kavmî varlıklarını sürdürmelerine de son vermiştir.” –Sümer 1984-. Böyle bir yaklaşım, Türkçü tarih yazımı paradigmasını –siyasi ve kavmi varlığın ilelebet muhafaza ve müdafası- kendi sorunlarıyla baş başa bırakacaktır.Yine bu bakış, tarihe bilinen bir başlangıç –Hunlar ya da daha eski- kurup, bu başlangıcın seyrini özsel olarak değişmeden kalan bir olgular dizisi olarak ele almak zorundadır. Kesintiler ise, zamanda ve uzamda değişen hiçbir şey yokmuş gibi davranılarak alt edilmeye çalışılır.

Sümer’in bu belirsiz “siyasi ve kavmî varlığın” yok oluşu görüşünü “bu konuda onun kadar ileri gidemeyeceksek de ...” diye sınırlandıran Divitçioğlu -:2005: s.201- Oğuzları yine Sümer’den destek alarak Batı Kök Türk On Oklarıyla, Kök Türk Devleti artığı Tokuz Oğuz bakiyelerinin batıya göçlerine bağlamaktadır. Oysa Sümer’in öne sürdüğü savlara benzer görüşlere birçok tarihçide rastlanmaktadır: “...Kısa süren bir birlik sürecinden sonra bu imparatorluk [türkük denilen ve bizim ilk tarihsel Türklerimiz –Göktürkler, benim notum-] Batı Türkleri ile Doğu ve Kuzey Türkleri olarak iki ana kola bölündü, çöküş dönemine girdi. Basmiller, Karluklar ve Uygurlar olarak birleşik topluluklar oluşturan diğer Türklerin baskısı altında kesin olarak tarih sahnesinden silinmeden önce, 681 ile 744 yılları arasında imparatorluk kısa bir süre için tekrar canlandı –ibid-. (Roux 1984:201)..

Ama bu konuda olanca farklı sava rağmen, paradigma tektir: Oğuzlar Göktürkler’den gelir; anayurtları ötükendir; oradan kimilerine göre güneye, kimilerine göre de batıya göçtüler. Göçtükleri yerlerde şa-to, yabgu gibi devletler kurdular...

Ya daha önceki zamanlar? Durum doğal olarak – Çin kaynaklarının bulutsuluğu, Grek, Latin kaynaklarında tanımlanan etnilerin belirsizliğinden dolayı...- daha da çelişik bir hal almaktadır. Eldeki veriler olası verilerin çoğu olarak görülüyor. Hiçbir tarihçi Oğuz sorununu aydınlatacak yeni bir elyazmasına ya da arkeolojik, antropolojik bir bulguya ihtimal vermese gerek. Zaten böylesi bir tarihin de “modası” geçtiği gibi, “tarihin sonu” da geldi. Hiçbir kurum ya da kişi bu alanda yapılacak bir araştırmaya “1 Yeni Türk Kuruşu” bile ayıramaz görünüyor. Çünkü sorunun yeni kaynaklara dayalı olgular bulmak değil, mevcut olguları yeni bir dünya görüşüne göre yorumlama ve temellendirme sorunudur. Elbet bu keyfi bir şey olamaz. “Kurumsal Tarih”e, varolan tarihleri kurumsallaştırmakla iştigale devam eden tarihçilere de, ancak bu kurumlarda “dünya işleri yolunda gidenler” itibar edebilirler.

Yeni değilse de, tek paradigmaya rakip bir paradigma oluşturma özgürlüğü var mı? “1500 yıllık tarihin ağırlığı” cesaret kırıyor. Keşke şu cümleleri ben kurabilseydim: “Ele aldığım konunun, daha yakından bir incelemede önemsiz bulunmasından çekinmiyorum. Yalnızca, böylesine engin ve böylesine önemli bir soruya el attığım için fazlaca küstah gözükmekten korkuyorum –Carr 1961-. Ayrımsız -fikirlerinin erek ve amaçlarının insan/lara tehlikeli sonlar yaşatabilecek olumsallığı taşımasından ve kendilerinin “açıktan bir azınlığın çıkarlarına bağımlı”olmalarından dolayı nefret ettiğim tarihçiler dışında- saygı duyduğum bütün sosyal bilimcilere rağmen yine onlara dayanarak; Oğuzlar Göktürtürk değildiler.Göktürk kültürçevresine dahil değildiler. İlk Türk –Orhun- coğrafyasında oturmadılar; diyorum.

Bunu varsaymadan ne Arap coğrafyacıları, ne Barthold gibi Türkologlar ne de Sümer gibi seçkin Türk/Oğuz tarihçileri –Sümer, bence Oğuz/Türkmen tarihi konusunda önde gelen birkaç bilim insanından biridir- kendileriyle çeliştirilmeden anlaşılabilir.

3.2. “Tarihsiz” Coğrafya


Oğuzlar 10. yüzyılın ilk çeyreğinde bir boylarbirliği (=federasyona benzer bir yapı; sadece bütün birliği ilgilendiren bir konuda eylemli) olarak, yaklaşık 360 – 460 kuzey ve 400 – 570 doğu enlem/boylamları arasında el(=il) tutmuşlardı. Bu enlemler onların toplumsal yaşamlarını sürdürmeleri için oldukça elverişli olmalıydı. “... anayurdun tayininde o kadar verimli olan nebat ve hayvan coğrafyası görüşlerini ortaya çıkışlarını ona [I. Zichy’e] borçluyuz. –aktaran: Ligeti 1946- En azından, Oğuz/Türkmen kitlesinin bazen boy sayısının azalarak, bazen boyların alt örgütlenmelerinin –kol, uruk, tire- dağılması ve başka boy yapılarına eklenmesiyle birlikte daha sonraki cografyalarda el/il edinmeleri, bu enlemler arasının Oğuz toplumsal yaşamının kendisini üretmesi ve sürdürmesi, Zichy’in dikkatini çeken “bitki ve hayvan coğrafyasıyla” yakından ilişkilidir. Belirtilen kuzey enlemleri arasında kalan Hazarötesi, Horasan, İran’ın orta ve kuzey kesimi, Azerbaycan, Türkiye, Irak ve Suriye’nin kuzey bölgeleri, Balkanlar ve Karadeniz’in kuzey şeridi Oğuzlar’ın toplumsal yaşamı için uygun olmalıydı. Zaten bu coğrafi koordinatlarda da dolaştılar, koyun ve keçi sürülerini, yükletleri olan develerini ve binitleri atlarını dolaştırıp otlattılar, suvardılar...el kurdular; kendilerini alıştıkları ve vazgeçilmez buldukları yaşam anlayışlarından yoksun bırakmak isteyenlere karşı amansız karşı durmaya uğraştılar. Ta ki topluluğun kökten yok olması bir olumsal olarak belirince, kaçtılar, göçüp el değiştirdiler. Onlar için el kutsaldı; maliklikten değil - Tanrının yeri; göğü gibi...-, varoluştan dolayı – Tanrının insanı...- inanılan bir kutsallıktı bu. Zaten bir dağa, bir göle, bir ormana... sahip olduğunu söyleyen birini, birilerini, bir kültürü; böyle bir düşünceyi pek anlayamıyorlardı. Bu yüzden kavimlerin, devletlerin, insanların ayakaltı edebilecekleri bölgelerden uzakları el tuttular.

3.3 “Tarihsiz” Toplum

Onlar için sınırlar hep vardı: doğanın, toplumların, insanın; hatta inandıkları dindeki Tanrının. Bu sınırlar en geniş insan özgürlüğünün gerçekleşmesi için, bir zorunluluktu. Toplumun kendini örgütleme dinamikleri, bireylerin kendilerini bir toplum içinde tanımaları ve tanımlamaları onları eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum kıldı. Sevdikleri yaşam biçimleri, bunu sağlayan doğa ve toplumu koruma düşüncesi kendiliğinden oluşup toplumsal bir uzlaşma sağladı. Bunun için hiçbir özel/sürekli somut örgütlenmeye ihtiyaç duymadılar. Bu örgütlenmeden, toplumu önce parçalara ayıran sonra da yok eden egemen yapılardan kendiliğinden kaçındılar. İnsanı içinde yer aldığı doğayla bir bütün gördüklerinden, insanlardan oluşan yapıların da eşit insanlardan, insan topluluklarından ayrı olamayacağını bile isteye yaşadılar. Onlar için dağ kutluydu; su kutluydu; ağaç, ot, toprak; karınca, gurt guş... kutsaldı. Gök, yer, ö(ğü)z=ırmak, gün, ay, yıldızlar, burçlar... onları kendileri gibi bildiler –Keklik, sülün, suna, durna, telli, şahan, doğan, derya, boğa, goç, yıldız, dağ, deniz, ay, gün, yemlik(=yenilebilir bir ot), gül, gonca, selvi, alıç, nar, ülker, kutulmuş, satılmış, kutlu, döndü, döne, yeter, songül, poyraz, yel, başak, odman, duman, gündoğdu... Oğuzca insan isimleriydi-. Kendilerini onlar bildiler. Onları kendileri bildiler. İnsanın ırmak gibi akacağına, gün gibi parlayacağına, gece gibi karanlık olabileceğine inandılar. Bir dağa sürülerini ertesi gün götürmediler. Bir su kaynağına yekinmeden –niyaz- suyunu içmediler. Bir ağaçtan birden çok meyve koparmadılar. “Einmal ist keinmal/ biricik olan olmamış sayılırdı.” Karınlarını utanarak doyurdular; çünkü zorunlu bir yok edişe öznelik utanç vericiydi. Oğuz insanı günümüzde de yemek yerken utanır. Yemek ancak bir topluluk töreninde kısmen rahatça yenilebilir, anlayışındadırlar. Az yediler; kalanlardan “gurdun guşun payını” yekinme ve minnetle doğaya saçtılar.

Yaşlıları Türk geleneklerinde olmayan bir şekilde kolladılar. Onların toplumu ve bireyi ilgilendiren her konuda söz söyleme haklarını kolladılar. Çocukları sevip korudular. Kadın ile erkeği ayırıp toplumu ta başından parçalamaya, bölmeye itibar etmediler. Aksine toplumun bu ayırıma uğramaması için töre yarattılar.Törenin sıkı takipçisi oldular; Moğolların yasa ve yasağına imrenmediler.Toplu ibadet, toplu eğlenme, toplu yas onlar için bir varoluştu. Bireyi kolladılar; topluma doğrudan ve somut bir zarar vermeyen konularda yapılanları hoş gördüler. Hatta zararsız, alışılmadık davranışları yapanları “deli oğlan, deli kız, deli avrat, deli herif...” diye sevdiler, gülümsediler. “Delilik” topluma hoşluk katan, renklendiren, insanları eğlendiren bir sevecenlikti onlara. Uyguladıkları en anlamlı ve ağır yaptırım, toplumu ve bireyi zarara uğratan eylemleri ( bir kadının ırzına geçme, bir çocuğa cinsel saldırı/sarkıntılık, oğlancılık, birinin çadırını yakma, hayvanlarını öldürme...) “Düşkünlük” sayıp, düşkünle her tür ilişkiyi kesmekti. Düşkünle topluluğun aldığı karara rağmen konuşan, yardımlaşan, ilişkisini kesmeyen onun eyleminin ortağı sayılırdı. Düşkünlük yaptırımını doğuracak eylemleri düşünmek bile (gönül çepelliği) insan ve topluluk düşmanlığının bir belirtisi sayılırdı. Düşkün birey ve topluluklar bu edilgen davranışlara dayanamayıp toplumu ve yurdu terk etmek zorunda kalırdı. “... Pes Kazılık Koca oglı Yegenek, ... eydür: ‘Yücelerden yücesin, /Kimse bilmez necesin,/Azız Tangrı./.../ Ademe sen tac urdun,/ Şeytana lanet kıldun,/ Bir suçtan ötüri dergahdan sürdün./...”–Tezcan/Boeschoten 2001- bu sürgünün ilki –archetype- değil midir? Örneğin Kınık boyu: önce Hazarlara askerlik ettiler; sonra oraya da sığmayıp Seyhun’un ortaakarlarındaki şehir yakınlarında kalabilmek için, oradaki beylere karşı siyaseten –takiyye- Hanefileştiler: “Şah Merdan Ali-nün Düldülinün eyeri agaç,/Zu’l-fikarun kınıla kabzası agaç,/Şah Hasanıla Hüseyinün beşigi agaç,/... –age-, demekten cayıp “Hazretleri” demeye başladılar. Sonra Karahanlılara, Gaznelilere, ve Abbasilere asker (gulam, memluk=köle, yanaşma) oldular. En sonra da Gaznelilerin sanına, yerine, Abbasi Halife/Hükümdarları arasındaki Şii ile Hanefi çekişmesine karışarak dünya siyasetine, Mal davar dünyasından mülklerin nizamına düştüler.

Dinlerini, dillerini, törelerini, sanatlarını, kültürlerini zor ama mutlu yaşamlarının birer öğesi sayarak gizlice yaşadılar. Bunları topluma öğreten, toplumun sürekliliğini sağlayan kişileri ululadılar; göksel=göğe ait, saydılar –Dede Korkut, Aslan Baba, Yesili Hace Ahmet Ata, Baba İlyas, Bektaş Baba...ilginçtir, kerametin Hacda olmadığını söyleyen uluyu “hacı” saymak, en azından onu katre anlamamış olmak sayılmıyor günümüzde- Onları sevdikleri için saydılar; saydıkları için daha çok sevdiler. Çünkü insan“ihtiyacın eseri değil, arzunun eseridir.” –Bachelard 1946-. Tanrıları sevginin en büyük kaynağı idi. Tanrı her şeye rağmen onları seven idi. “Gul gusur işler mevla bağışlar –Pir Sultan-” idi. İnsanın tek sürekli yardımcısıydı Tanrı. İnsanı yerüstüne, suya, yeraltına ve göğe karşı koruyandı. Tanrı, insanları koruyacak ruhları dağa, taşa, ağaca, ırmağa, çadırın kapısına, garip bir yolcuya, bir düşküne, ak saçlı birine verendi. Hızır’ı darda kalan canlılara yardım için yaratmıştı o. Çağrılan her yerde hazır olandı Hızır. Onun için Türkmenlerde bütün ruhlara adaklar adanır, yıl gurbanı kesilirdi. Etli bir yemek durup dururken yenemezdi. Bir hayvan sadece “gurban” edilebilirdi; başka türlü kesim yapılmazdı. Adak için bütün topluluk bir araya getirilirdi. Atalar, babalar, dedeler dua ederek ilk lokmayı alır, topluluk ondan sonra yemeye başlardı.Topluluk üyeleri, başta dede olmak üzere kurban sahibine, çocuklarına “lokma” verirlerdi. Dedenin işaretiyle lokma sofrası baş ile işaretparmağı arasında tutularak dedenin duasına “Allah Allah!” dilekleriyle katılıp, biraz daha yemek isteyenler sofrada kalırlardı. Gurban edilen hayvanın tekrar yaşayabilme koşullarını ortadan kaldırmamak için onun kemikleri yakarışlarla el ayak değmeyecek yerlere gömülürdü. Ölüm geçici, zamansal bir olguydu; aslolan yaşamdı. Ölüm yalnızca yeniden hayata gelmek için bir zorunluluktu. Onun için doğan bebeklere ölüp dirilen ataların adları vurulurdu. “Ad verme ve ad galdırma gurbanı” kesilirdi. Çocukları olmayan aileler dağlara, türbelere, ulu ağaçlara, ırmaklara adaklar adarlardı. Eğer çocuk adakla doğarsa, çocuğa adak adananın adı ya da onu anıştıran bir ad verilirdi. Karataş, Aktaş, Akdağ, Irmak, Deniz... Hakverdi, Allahverdi, Hızır, Şahverdi, Veli, Bektaş, İlyas, İshak, Barak, Burak, Saltık, Emre, Sultan, Arap, Battal, Hüseyin Gazi, Seyit, İmmi, İmmihan...

Konu Seyhlerli1970 tarafindan (03-22-2010 Saat 14:01 ) değistirilmistir..
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
DoğAcAn (03-30-2010), İşcanbaba (03-22-2010)
Alt 03-22-2010, 13:58   #4
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart

Bunlardan dolayı vardıkları ellere istemeden damgalarını vurdular. “Yetmişiki Halk”a eşitlikçi bir anlayışla bakarken kendilerini unutmadılar. Oğuzlarda ne Çinli Göğün Oğullarına özenen bir insana, ne Arap’ın Halifelerine, Sasanilerin Şahlarına, ne Bizans’ın İmparatorlarına ne de Türklerin Kaan/Hakanlarına... özenen bir insana rastlanır. Bu anlayıştaki insanlar kendi devletsiz toplum örgütlenmelerinden hoşnuttular, kendi dillerini kutladılar, kendilerinin Tanrısını sevdiler ve tapındılar. Yıkılan devletlerdi, polislerdi, medeniyetlerdi, uygurluklardı; ama onların sivil toplumları (=civilization) hep gizlice yaşamanın bir yolunu buldu. Adlandırılmaları: Selçuklu idi, Harezmşah idi, Osmanlı idi, Türk idi. Tarihte siyasi/devlet örgütlenmelerinin sürekliliği olan bir kavim yoktur. Tarihçilerin önde gelen tutkusu böyle bir devlet tarihi yazmaktır. Böyle olunca Germen kavimlerinden Alman devletleri arka arkaya çıkar; Türk kavimlerinden 16? devlet çıktığı gibi. Devlet örgütünün olmadığı yerlerde, zaman dilimlerinde de devletler icad edilir: Karaman devleti, İsfendiyar devleti, Oğuz Yabgu devleti... Yeter ki süreklilik sağlansın. Ama sivil örgütlülükleri kendileri tarafından bağdaştırıma –syncretism: inançlar karışması; Melikoff tercümanı T. Alptekin- uğratılarak kültürel sürekliliğini var kılan etniler/boylar var: bunlardan biri de dünün Oğuzları, bugünün Türkmenleri.

Oğuzlar -kendilerine bu adı verdiler. “Orta Çağ kaynaklarında, henüz Müslüman olmuş veya Müslüman olmayan göçebe Türk (?) nüfusa Türkmen adı veriliyor...Melikoff /Türkçede1994 - 10. yüzyıldan çok önce konargöçer bir yaşam içindeydiler. İbni Fadlan’ın anlattıklarından anlaşıldığı üzere, Seyhun ırmağının iki yakasında birçok yerleşim yerinde ve yakınında kışlıyor, baharla birlikte yazlaklarına hareket ediyorlardı. Aral çevresi, Üstyurt, Mangışlak, orta Hazar yaylaları, Güney Hazar, Ceyhun’un orta yatakları, yine Oğuzların konargöçer olarak yaşadıkları yerlerdi. Halkların göç hareketlerinden etkilenerek Harezm, Dihistan, Kuzistan, Toharistan ve Horasan dışında Hazar’ın kuzey ve kuzeydoğusunda da konargöçer bir yaşam sürdürdüler. Kendilerine saldırılmadığı, toplumu tehdit eden bir doğa felaketi, kıran, kıtlık olmadan el değiştirmeden yüzlerce yıl yaşadılar. Yaşamlarının tehlikeye düştüğü koşullarda, varlıklarının devamı için çevre kentlere saldırıp geçimliklerini sağladılar. Yaşamlarının genel gidişatı “kendilerine yeten geçimlik bir ekonomi” idi. Bu üretim kesinlikle bir bolluk toplumu yaratıyordu. Üretim fazlalıklarını Dede Korkut Oğuznameleri’nin 12.sindeki gibi, “Üç Ok Boz ok yıgnak olsa Kazan evin yagmaladurıdı. Kazan gerü evin yagmalatdı. Amma Taş Oğuz bile bulunmadı, hemın İç Oğuz yagmaladı (Üç Ok). Kaçan Kazan evin yagmalatsa helalınun elin alur taşra çıkardı, andan yağma eder[ler]idi...” –Tezcan/Boeschoten 2001.- eritip birikimi önlüyorlardı. Fakat çevrelerinde devletli toplumlar, onların “Cihanın Fethi” ülküleri; doğanın kuraklık, öldürücü soğuk ve hayvan kıranları vardı. Binit olarak atları ilkönce bu felaketleri aşıp hayatlarını sürdürmek için yetiştirip beslediler. Davarcılık –mal: sığır, at, deve; davar: koyun, keçi- onlar için geçimlik bir üretim biçimi idi. Herhangi bir nedenle bu dirlik bozulursa, Oğuzlar “ata binip atlanır” ve talana çıkarlardı. Talan, geçimlik ekonominin bozulmasında hayatta kalmanın tek yoluydu. Yine Arap coğrafyacılarından biliyoruz ki, “Maveraünnehr halkının kuvvet ve kahramanlıklarına gelince; İslam dünyasında cihadtan onlardan daha çok nasibi olan bir bölge yoktur. Şöyle ki, bütün Maveraünnehr Dar el-Harb’e yakındır. Harezm’den İsbicab’a kadarki yerler Oğuz cephesidir (hudududur)...” –İbn Havkal/tercüme Şeşen 2001-, Oğuz Kafirleri zaman zaman şehirlere saldırarak talan ederler. Bu yüzden Müslüman Türklerin –Dar el İslam- savaş faaliyetlerine –gaza- her zaman hedef olarak “Dar el-Harb” cephesidir.

Anlatılan bir efsane yaşam değil. Değil ki, Oğuzlar 19. yüzyılın ortalarına kadar büyük bir kitle olarak yaşadıkları Anadolu’da kendilerinin bir yere yerleştirilmesine –medeniyete, uygurlaşmaya, devletin reaya ve askeri olmaya, zorun çeşitli uygulamalarıyla camiiye götürülüp Ramazan boyunca oruç tutturulmaya...en başta da bin yıllık özgür ve eşitlikçi bir yaşam tarzının bıraktırılmasına- karşı direndiler. Onların geçimlik üretimin kendi toplumlarına kazandırdığı değerlerin kapitalizmin emperyalizme evrildiği bir zamanda korunması gerektiği hususundaki bilinç/duyumları, bugün geçkapitilazmin insanın yaşayabileceği bir toplumu ve uzamı tüketmesine birkaç çeyrek yüzyıl kala daha da büyük bir kehanet sayılmalı. Onların her tür egemenliğe, satmak için üretmeye, biriktirmeye; toplumun içinde açlar ve toklar, özgürler ve esirler, gardiyanlar ve mahpuslar gibi ikiliklerin olmasına; ikilik kurulamadan düşünülememesine, eyleme geçilememesine eskiden bir dağın sahibi olunabilmesine şaşırdıkları kadar bugün de bunlara şaşırdıklarına inanıyorum. *Oğuzlar dinleri, inançları, gelenekleri, dilleri, sanatlarıyla bu kısır, parçalayıp bitirici ve bunaltıcı uygarlığın Türkiyesinde azımsanmayacak bir sayıda yaşamaya devam ediyorlar. Onların bütün insanlara ve insanlığa ders verme niyetleri hiç olmadı; olamaz da; çünkü çözümleri, çareleri hep boysal ve bölgeseldi. Ama başkaları tarafından yok olmanın eşiğine getirilen topraklarının, sularının, denizlerinin, otlaklarının ve bunlar kadar önemli olan topluluk değerlerinin ayaklar altına alınmasına seyirci kalacakları olası değil; bir daha çünkü bu seyir bir seyranın değil, kendi varoluşlarının sonlanması sürecinin seyri olabilecek.
_________________________________________

*Onlar her tür iktidarın uzağında kaldılar hep. İktidar ve çevresi, toplumun bütünsel bir anlayışla dokunan hayatına kast ederek, kendini bitirecek kirli ve çepel bir bolluğu yaşayan ve yaşatanlardır.

BAZI KAYNAKLAR

Avcı, ... Pir Sultan Derler 2004
- Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi 2004
Babinger/Köprülü, Anadolu’da İslamiyet 1996 (yeniden basım)
Bachelard, Ateşin Psikanalizi 1949 (T.1995)
Blocqueville, Türkmenler Arasında 1867 (T. 1986)
Carr, Tarih Nedir? 1961 (T. 2002)
Diakonoff, Tarihin Yörüngeleri 1969 (T. 2004)
Divitçioğlu, Ortaçağ Türk Toplumları Hakkında 2001
Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları 1942 (T. 1942)
Feyerabend, Bilgi Üzerine Üç Söyleşi 1991 (T. 1993)
Guattari, Üç Ekoloji 1990 (T. 1990)
Gulbenkian Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın 1995 (T. 1996)
Haviland, Kültürel Antropoloji 1988 (T. 2002)
Köprülü, Osmanlı’nın Etnik Kökeni 1999 (ayrı basım)
Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı 1970 (T. 1982)
Lakatos, Çoğulculuğun Kuramcısı: Lakatos 1968-1973 (Türkçede1999)
Ligeti, Bilinmeyen İç Asya 1946 (T.1986)
Melikoff, Uyur İdik Uyardılar (T. 1993)
Necef/Berdiyev, Hazar Ötesi Türkmenleri 2003
Orhonlu, O. İ. Aşiretlerin İskanı 1963
Planck, Modern Doğa Anlayışı...1949 (T. 1987)
Popper, Tarihselciliğin Sefaleti 1957 (T. 1985)
Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini 1984 (T. 2001)
- Orta Asya, Tarih ve Uygarlık 1997 (T. 1999)
Sahlins, Tarih Adaları 1985 (T. 1998)
Saydam, Deli Dumrul’un Bilinci 1997
Tekin, Makaleler II 1957-2002 (T. 2004)
Yörükan, Ortaçağ’da Türkler 2004

Konu Seyhlerli1970 tarafindan (03-22-2010 Saat 14:02 ) değistirilmistir..
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
İşcanbaba (03-22-2010)
Alt 03-26-2010, 21:39   #5
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart

AFŞARLAR - MİNİK (MİNÖR) BİR TARİH İÇİN NOTLAR


Ahmet ATEŞ


Baalik vermeyinen, yiitlik vurmayınan.
Afşar Atasözü (Kaynak: Satı Kılıç Tekin)

“Önce efsane vardı”


İnsanlık bilgiyle doğmamış olacak. Bilgi binlerce yıl süren, sosyal bilimlerde “tarihöncesi” denilen dönemlerin insanlarının kuşaktan kuşağa aktardıkları tecrübelerle birikmeye başladı. Tahmin edilebilir ki bu bilgiler önceleri gündelik yaşamın düzenlenmesiyle ilgili şeylerdi. Doğanın içinde yaşamını içsel yetileri ve sade bilinciyle sürdürmeye çalışan insan topluluklarının bilgileri. Antropolojideki insanların kökenlerine ilişkin tezlerde, iki cins varlık [primat]tan bahsedilir. Bunlardan biri günlerce açlığa, susuzluğa, yürümeye, soğuğa karşı dayanıklıdır. Ama tek başına yaşamaya eğilimlidir . Tahmin edilir ki 1-2 on bin yılda nesilleri yok olur. İnsanların kökeninde ise birinci türe göre çok daha zayıf, dayanaksız, güçsüz, korkak bir tür vardır. Fakat topluluklar halinde yaşamaktadırlar. Sürü içgüdüsü/bilinciyle hayatta kalıp evrilerek insan topluluklarını oluştururlar.
İnsanın bilgisi bir birikimin parçasıdır. Bu birikimin oluşması binlerce yıllık bir süreçtir. Bu yüzden önceki bilgileri küçümsemek ve o bilgi yaratıcılarına aşağılayıcı bir nitelemeyle “ilkel/primitive” demek bilgiyi zerre kadar anlayamamaktır. Tarihini kesin olarak belirleyemediğimiz olgular 2010 yılında da “burunları büyük” mirasyedi torunlarca hala kullanılmaktadır. Kim ateşin kullanılma bilgisinin elektrikli fırın/ocağın kullanılma bilgisinden ya da ağaçtan yapılmış iki tekerli araba bilgisinin günümüz otomobillerinin bilgisinden önemsiz olduğunu ileri sürebilir? Olsa olsa ilksel bilgiler ve günümüzdeki bilgiler bir sürecin oluşturduğu bir teşt mayalı hamurdur.
İnsan çok farklı yollarla bilgiye ulaşmıştır. Bu yollar farklı yaklaşımlar, farklı bilgi alanları yaratmıştır. Bu alanlardan biri de efsanelerdir. Batı dillerinde “mit” ile karşılanan bu bilgi türü insanlığın bir bilme/bilgi kaynağıdır. Efsanenin Hakikat karşısında geçerliliği bilimsel bilginin geçerliliği kadar vardır. Bilgi türleri arasında bir altlık üstlük kurmak ise 17. yy.dan günümüze gelen insanlığın bir “çocukluk hastalığı” olsa gerektir. Biliyoruz ki Homeros’un İlyada’sındaki[MÖ: 500] “efsane” bilgileri kullanıp Truva’yı 19. yy.ın sonlarına doğru yağmalayan Schlieman’lar ilksel bilgi alanlarının yaygın olarak geçerliliğine inanan ve bunu kendi çıkarları için kullanan insanlardı. Felsefede bütün felsefe birikiminin Eflatun’a düşülmüş bir dipnot olduğuna inananların sayısı az değildir. Öyleyse bilginin ilkselliği geçmodernliği değildir sorun; sorun nitelik[arete?]tir.
İnsan karnını doyurmak, barınmak, yaşamını sürdürmek kadar nerden geldiğini, kimlerden, nasıl oluştuğunu topluluklar içinde düşünmüş ve buna cevap aramış görünüyor. Kuşaktan kuşağa anlatılan, insan topluluklarının her birine ait yaratılış efsanelerinin çokluğu bu büyük merakın, insanları soğuğa karşı çare aramaktan daha çok yorduğunu, uğraştırdığını gösteriyor. Çünkü bir efsanenin oluşumu/oluşturulması uzun zamanları ve insan topluluklarının topluca eylemini gerektirir. Bu eylemler kişi bilincinde, topluluk bilinç yaratılıp bellekte saklama ve devretme araçlarını gerektirir.
Sonra yazı ve devlet çıkar. Yani eşitlikçi insan toplulukları farklılaşıp azınlığın çoğunluğu boyunduruk altına almasının araçları olan: yazı, silahlı güç, yönetici sınıf. Ama bu süreç dünyanın bütün toplumlarında/topluluklarında yaşanmış değildir. Yaşandıysa da zamandaş değildir.
Sosyal bilimlerde bir gelenek tarihi yazıyla başlatır. Bazı bilim adamları ise tarihin bu üç araç ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasıyla başlayacağını ileri sürer. Nereden bakarsak bakalım yazıyı, orduyu, devleti tanımadan bu baskı araçlarını kullanan toplumlarca eritilmiş/dağıtılmış binlerce toplum vardır. Günümüz geçmodern toplumun öncesi şimdisi kan revandır. Ve unutturulan halklar, gelenekler, inançlar, diller … yaşatılanlardan kat be kat fazladır.
Oğuz Destanı
Bu destanda Oğuzlar iki ana ile bir atadan türemişlerdir. Destanın belirgin birinci bezeğ [motif]i Türk halklarının türeyiş destanlarında rastlanmayan “insandan türeyiş” bezeğidir. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir farktır. Göktürkler kurt ana ve savaşta yaralanmış, bir halktan artakalmış bir erkekten; Kırgızlar bazı destanlarda kartaldan, bazılarında inekten; Moğollar bir köpekten, bazı destanlarda erkek bir kurdun bir Moğol kadınıyla çiftleşmesinden türemişlerdir. Oğuz destanında dünyanın başlangıcı hakkında bir bilgi yoktur.
Önce Kara Han vardır . Bir oğlu olur. Ona Oğuz adını vururlar. Oğuz büyür. Müslüman olur. Kara Han bu yüzden onu öldürmeye yeltenir. Oğuz babasını öldürür ve kurtulur. Oğuz bir vakitte av avlamaya gider. Bu sırada bir şimşek çakar. Yere bir nur bulutu düşer. Oğuz’un gözleri ışıktan kamaşır önce. Sonra o nur demetinin içinden çıkan sarı saçlı, gök gözlü kadın kamaştırır Oğuz’un gözlerini. Oğuz’la Işık Ana bir olurlar. Üç oğulları olur. İlkine Gün, ortancaya Ay, küçüğe Yıldız adını vururlar.
Günlerden bir gün Oğuz yine av avlamaya kuş kuşlamaya gider. Bir gölün kenarında soluklanırken yine gökten bir yıldırım düşer. Gölün kıyısına yakın bir adacıkta bulunan bir ulu ağaç tutuşur. Oğuz adacığa gider. Tutuşan ağacın kovuğunda dünya güzeli bir kadın vardır. Bakışırlar. Bir olurlar. Oğuz’la Ağaç Ana’dan üç oğul olur. İlkine Gök, ortancaya Dağ, küçüğe Deniz adını vururlar.
Yıllar geçer küçükler büyür, büyükler ölmelik olur. Oğuz yaşlılığında Nur ile Ağaç Kadın’dan olan oğullarını toplar. Onları sakladığı bir şeyleri buldurmak için Doğu’ya ve Batı’ya gönderir. Kardeşler günlerce dolaşırlar. Doğu’ya gidenler kırık bir yay, Batı’ya gidenler üç ok bulurlar. Birbirlerinden habersiz iki kümedeki kardeşler “olsa olsa agamızın bizi aramaya gönderdiği bu olsa gerek” diye aralarında söyleşip dönerler.
Oğuz Nur Anaoğullarına Bozok/Bozuk adını verip onların beglerbegliğini gün Han’a verir. Ağaç Anaoğullarına ise Üçok adını vurup onları da büyük oğlu Gün’e bağlar.
İşte Oğuzlar bu anaatalardan türerler. Gün Han’ın Kayı, Bayat, Alkaivli, Karaivli adlı oğulları olur. Onlardan türeyenler boy boy ayrılıp topluluklar oluşturur. Renkleri aktır. Ay Han’ın Yazır, Yasır, Dodurga, Döğer oğullarının toplulukları da başka bir yurda konar. Ay Han’ın rengi yaşıl/yeşildir. Yıldızoğulları Afşar, Kızık/Kizik, Begdili/Bigdilli, Garkın/Kargındır. Yıldız’dan türeyenler al/kırmızı renkle diğerlerinden ayrılırlar. Yıldız kutsal olan anaata yurdu bekçisidir. Küçük oğul olması nedeniyle emanetler ona bırakılmıştır.
Ağaç Ana’nın çocukları ve boyları şöyledir: Gök Hanoğulları: Bayındır, Beçene/Peçenek, Çavuldur/Çavundur, Çepni/Çetmi. Renkleri gök/mavi. Dağ Hanoğulları: Salur, Eymir/Eymür, Alayuntlu, Üreğir/Yüregir. Renkleri sarı. Denizoğulları: İğdir/Igdır, Bügdüz, Ava, Kınık. Renkleri Kara.
Bu 24 boyun kendilerine has damgaları vardır. Bazı yazarlar tarafından bu boylara ait ilan edilen ongun/totem kuşlar sorunu ise tartışmalıdır.
Sorun şudur: binlerce yılda oluşmuş, komşu halkların destanlarından, ilişkide olunan halkların destanlarından etkilenip katmanlaşmış bir efsane/mit/söylence ne kadarıyla Hakikati (Büyük “H” ile bilerek yazdım) anlatmaktadır? İslamcıtürkçülerin yöntemleriyle genelleme farkı ve farklılıkları yok ederek Hakikatı tek renge indirgemiyor mu? Türkmenlerin değişik yönlerden Rum diyarına gelişlerinde bu efsanesel yapıları bulanlar Hakikatın neresindeler?
Evet, efsaneler bir bilgi kaynağı ve insanlığın bir bilme biçimidir.Tıpkı bilimsel bilgi gibi. Fakat efsane eşittir Hakikat diyemeyiz; herhangi bir bilim (hele sosyal bilimler) özdeştir Hakikat diyemeyeceğimiz gibi.
Dede Korkut Oğuznameleri

Türkmenler hakkında kendilerine “uygun” ve ayrıntılı bilgiler Oğuznamelerde yer alır. Belge tarihçiliği, yazının ve devlet aygıtlarının tarihi olup yöneten ve zulmedenlerin tarihi olduğundan tebaaların bakışı ve durumları es geçilmiştir. Bu nedenle madunların/alttakilerin tarihinin oluşturulması hakseverlerin boynunun borcudur.
Oğuznamelerin en eski bilinen yazılı nüshaları Dresden ve Vatikan kitaplıklarındadır. Ayrıca İlhanlıların veziri Raşideddin’in, bugünkü Özbeklerin atalarından Bahadır Han’ın ve 2. Murad’ın yazıcılarından Ali’nin tevarih/vaka/kroniklerinde Oğuzlardan bahseden bölümler vardır.
Dede Korkut Oğuznameleri ise efsaneden halk hikayeciliğine geçiş yerinde yazıya geçirilmiştir. Oğuznameler zaman ve yer açısından çokkatmanlıdır. Hazar çevresinden Gürcüstan’a, Doğu Anadolu’dan Trabzon’a kadar birçok bölgede Türkmenlerin gündelik ve tarihsel hikayelerini Türkmen dili/Oğuzca anlatır.
Dede Korkut üzerine 1800’lü yıllardan beri birçok bilgin çalışmıştır. İlk çalışma H. F. von Diez’in (1751-1817) Dresden yazması üzerinedir. Yazmada 12 boy/hikaye vardır. Türkiye’de ilk çalışma 1934’te Kilisli Muallim Rifat[soyadı kanunundan sonra Bilge] tarafından yapılmıştır. E. Rossi’nin 1950’de Vatikan nüshasını tanıtmasıyla çalışmalar hız kazanır. Vatikan nüshasında 6 hikaye vardır.
Bu hikayelerin üzerinde bu kadar takılmamın nedeni, Türkmenlerin kendilerinin yaratıp anlattıkları [ama yazı sahibi başkalarının yazıya geçirdikleri; bu bir dolayım ve kırılmadır], kendi dünyaları hakkında oluşudur. Hikayelerde 900’lü yıllardan 1300’lü yıllara kadar Türkmenlerin dilleri, dinleri, gelenekleri, dünya görüşleri … yer almaktadır.
Tadımlık Dede Korkut Hikaye Parçası

İran Azerbaycanından Bulud Karaçorlu Sehend
[Qazan Xan’ın evinin yağmalanması] …
Qarşına çıxdı bir su./-Haq didarı görüp bu./Xaberleşir su ilen,/Neler soruşur ondan:
-Çınqım, çınqım kayalardan çıxan su,/Şaqqıldayıp derelerden axan su./Ağır ağır qayaları xırladan,/Denizlerde gemileri oynadan,/Şahbaz atlar, boz aygırlar içen su./Qızıl deve üzerinden kéçen su./Sahilleri ağca qoyun yatağı,/Çemenleri boğaların otlağı./Ayşe’nin Fatma’nın mekneti,/İmam Hasan, İmam Hüseyn hasreti,/ Èl, obamdan xaberin var, de mene,/Qara başım qurban olsun, su sene!
Su néce xaber vérsin?/Ne söylesin, ne désin?
Afşarların/Türkmenlerin Minik Genel Tarihi

Oğuzların bilinen en eski yurtları 800’lü yıllarda ve sonraları Peçenek Türkleri, Kıpçak Türkleri, Hazar Türkleri, Slav boyları, Bağdat Halifelerine bağlı Samanoğulları, Karahanlılar tarafından saldırıya uğradı. Savaşlar 1000’li yılların başına kadar sürdü. Göçebe Oğuzlar kendi boybirliklerinde bulunmayan düzenli ordulara karşı yıllarca direndiler.
Savaşlar Samanoğullarının, Karahanlıların, Hazarların devletçi yapılarına karşı tam bir el/yurt korumasına dönüştü. Peçenekler gibi devletsiz boybirliklerine karşı savaşmak kolaydı. Ama devletli yapılarla baş etmenin tek yolu görünüyordu; devlet kurmak. Bu ise Oğuzların toplumsal yapılarına uygun değildi. Onların eşitlikçi, özgür ve yatay örgütlü toplumları bir devlet yaratamazdı. Geriye boybirliğinin dağılması ve göç etme kalıyordu.
Bu döneme ilişkin kaynak sayılacak Oğuzlarla ilgili belge yoktur. Çünkü onlar sözlü bir kültür içinde eşitlikçi/yatay bir toplum idiler. Onlar hakkındaki farklı bilgi kırıntıları düşmanları tarafından kayda geçirildi. Bilinen ilk kaynak Oğuzların kuzeyindeki Bulgar Türklerine giden Müslüman misyonerlerin heyetinde yer alan İbni Fadlan’ın Bağdat’a dönüşünde halifeye sunduğu seyahatnamedir [921 yılı].
Öyle görünüyor ki toplumsal düzenin dış zorlamalarla bozulması üzerine boybirliğinden ilk büyük parça olarak Kınıklar ayrıldı. Kınıkların izine Arap ve Hazar kaynaklarında rastlanmaktadır. Hem de onların paralı askerleri olarak. Hatta Selçuk’un babası Dukak’ın Hazar ordusunda subaşılık/askeri komutanlık yaptığına ilişkin kayıt vardır. Benim görüşüm Kınıkların “düşkün” sayılmaları üzerine Hazar devletine sığınıp Oğuzlara düşmanlık güttüğü üzerinedir. Bu olgu, Oğuz boybirliği içindeki işleyiş tarafından olanak içinde verilidir. Yoksa birlikten bir boyun Hazara katılımını açıklayacak bir nedeni bilmemiz gerekir. Ayrıca Arap kaynakları Selçuk ve boyunun Hazar’dan da kaçmak zorunda oldukları bir yüksek görevlinin tokatlanması ve kaçış öyküsü anlatmaktadır. Bu olaylar 1000 yıllarının başındadır. Selçuklular 300 savaşçısıyla Seyhun’un orta akarlarına (Cend şehri yakınlarına) gelip orada yurtlanmak için açıkça Karahanlı beylerinin dinlerine [İslam] girerler.
Oğuzların Hazar çevresindeki yurtlarından başka boy ya da boy parçalarının ayrılmış olduğuna ilişkin Slav, Bizans, Latin kaynaklarında haberlere rastlanmaktadır. Bu göçebeler de Karadeniz’in kuzeyinden, Moldavya, Bizans topraklarına girip orada askerlik yapan parçalar olmalı.
Yine de anakitle Oğuzeli’ndedir. Onların bozulan düzenlerini sadece tahmin edebiliyoruz. Oğuz parçalarına bugünkü Türkmenistan, Özbekistan, İran’ın doğusunda rastlanılmaktadır. Bunlara ilişkin haberler yine Gazneli, Harezm, Karahanlı devletlerinin çekişmelerinde görülmektedir. Her devlet onları kendi ordularına katmak isteyecektir.
1040 yılında Selçukluların Gaznelilerle sürtüşmelerinde dağınık Oğuz boy parçaları ki Horasan’ın doğusunda ve Balhan dağları [Hazar denizinin Güney/G.doğusu] civarında Selçuklulara yardım etmişlerdir. Bu yıllarda Selçuklular Gaznelilerden devraldıkları “devlet kabuğunu” çabucak acem yönetici sınıfından kişilerle doldurarak ellerindeki savaşçı göçebelerle devletleşmeye başladılar. Devlet olmak, tanınmak o koşullarda Bağdat Abbasilerinin onayından geçiyordu. Tuğrul ve Çağrı beyler de kukla halifelerden bu onayı kolayca aldılar. Çünkü gıcırdayan Abbasi tahtı bir koruyucu bekliyordu uzun zamandır.
1040 sonrası Arap kaynakları hep Selçukluları yazar. Selçuklular susamış Abbasilere içecekleri suyu sunmuştur. Ama kaynaklar Oğuzların anakitlesinden zerre bahsetmez. 1050’li yıllarda Abbasilerle Bizans’ın arasındaki yurtlar [Kuzey Suriye, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu…] sanki kimsenin denetiminde olmayan topraklardır. Selçukluların gidişatından memnun olmayan boy parçaları, Azerbaycan, İran üzerinden gelen diğer Oğuz/Türkmenlerle Doğu Anadolu dediğimiz yaylaklarda at yortup davar otlatmaktadırlar. Oğuzlar Arap kaynakları tarafından artık Türkmen olarak anılmaktadır. Bilindiği gibi Urfa’dan Malatya’ya uzanan bir çizginin belli kesimleri Abbasilerin adı var kendi yok idaresi altındadır. Bizans’ın ise eski topraklarını sahiplenecek takati yoktur. Bizans Batısındaki dertlerle uğraşmaktadır.
Şunu ileri sürebilecek dayanak noktalarına sahibiz ki, anayurtta kalan boy parçaları ağırlıklı olarak Üçok parçalarıydı. Çünkü bugünkü Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan’da Salurlara, Çavundur/Çavuldurlara, Yazırlara rastlanmaktadır. Türkmenistan Yomutları hakkında bilgim yok. Türkmenistan’daki Teke Türkmenleri’nin Safevi döneminde oralara gittikleri düşünülebilir.
Göçenler ise boybirliği yapılarıyla değil parçalanmış ve yeni geçici birlikler oluşturmuş Türkmenlerdi. 15-16-17. yy.da Anadolu ve Suriye’de bulunan birlikler şöyle idi ki, efsane ile gerçeğin ne kadar birbiriyle ilişkili olduğu üzerine fikir verebilir. Tabii ki bu yapılar devlet ya da devletçi yapılar tarafından zorlanmış bozulmuş yapılardı. Kendiliğinden oluşmuş değildi. Güneyde Halep Türkmenleri, Şam Türkmenleri, Bozulus (Akkoyunlu Beyliği artıkları], Yeni İl, Ankara Yörükleri, Danişmendli, Dulkadirli Türkmenleri, Uluyörükler, Rumeli Yörükleri, Karaman Türkmenleri… Konumuz açısından bu yapıların önemi, içlerinde Afşarların yer alışıdır. Yani ne Afşarlar, ne de başka bir boyu saf haliyle bir arada bulamayız. Ama yine de eski akrabalık ilişkilerini bu yapılarda kısmen bulabiliriz. Bu yapılar vergi verdikleri sultan, bey, vezirlere göre de şekillendirilmişti. İslamcıtürkçü tarihçilerin “Türklerin Kuzey Suriye, Kuzey Irak’ta efsanenin belirttiği birliklere/boy yapılarına göre örgütlendikleri”ne ilişkin herhangi bir kaynak yoktur. Hatta hızını alamayan tarihçilerin aynı yapıların dağılmadan Anadolu’ya geldiği tezi insanı güldüremez bile. Sadece bir neden bile buna izin vermez: İran Selçuklu Devleti.
Rum Diyarına gelen Türkmenlerin İran Selçuklularıyla sadece bir ilgisi vardır. Onların düşmanlarıdırlar. Yukarıda bahsettiğim cümle Kınıkların devletli beylerine karşı gelen Selçukoğullarını da kapsamaktadır. İslamtürkçülerin Rum’a göçen Türkmenleri İran Selçuklularının ve Abbasilerin “ sınır tamponu” olarak oralara yerleştirdikleri/gönderdikleri tezleri, Türkmen özgürlükçülüğünü anlayamamayla muzdariptir. 1071’de İran Selçuklularının Sultanı Alp Arslan Fatimilerin üzerine Abbasiler adına yürürken Bizans ordusunun doğuya Abbasi topraklarına yöneldiği haberiyle Şiilik düşmanlığını Bağdat Sünni Halifesi adına bir süreliğine kesip Malazgirt’te gelmiştir. Orada Bizans ordusundaki Peçenek, Oğuz, Kıpçak komutan ve askerlerinin saf değiştirmesiyle Bizans ordusunu yenmiştir. Bu savaş gerileyen, takati kalmayan iki devletin savaşıdır: Bizans ile Abbasiler. “Anadolu”nun bir kapısı var idiyse bu kapı 1050’li yıllardan beri Türkmenlere zaten açıktır. Devletli kaynaklarda olduğu kadar Türkmenlerin kendi sözlü destanları Danişmendname ile sayısız Battalnameler bu dönemi çok güzel anlatmaktadır. Alp Arslan ve veziri Nizam’ül Mülk İran’daki başbelaları başıbozuk Türkmenler ve Batıni İsmaililerle uğraşmak için tekrar İran’a dönmüştür. Alp Arslan’ın son seferi ise Ceyhun boylarınadır. Bir hançerli saldırıda öldürülmüştür.
Rum diyarının o zamanlarki mührü birleşip tarihin Danişmendliler dediği yeni boylarbirliğindedir. Günümüzden geriye bakıldığında Bozok boylarının ağırlıklı olduğu eşitlikçi, dayanışmacı, Rumlara, Ermenilere, Gürcülere, Araplara, Kürtlere “72 kavme bir gözüyle bakan” boylarbirliğidir Danişmendliler. Bugünkü Sivas, Malatya, Tokat, Amasya yöreleri onların yurtlarıdır.
Aynı yıllarda sonradan Rum Selçuklularının kurucularının ataları olan Kutalmışoğlu Süleyman Bey ise İznik’e yerleşerek Bizans’a hizmet etmektedir. İran’daki akrabalarına küskün ve gidişatlarından şikayetçidir. Onlar Sünniliğe hizmet ettikçe; Süleyman Bey de Şii/Nizari Fatımilere yanaşır. Hatta Tarsus’u aldığında Suriye Fatimilerinden Şii kadılar ister.
Yıldızoğullarından Begdili, Afşar, Kizik/Kızık ile Garkın boylarının ilk büyük kitleler olarak yerleşim yeri Kuzey Suriye ile Azerbaycan üzerinden gelerek Divriği, İmranlı, Zara, Hafik; Hekimhan, Arguvan, Arapkir, Kangal coğrafyasıdır. Yıldızoğlu Afşar yeni yurtta ocak bekleyendir. Kızılırmak adı (Rumca Alys’tir) Aladağlar gibi Yıldızoğulları tarafından vurulmuştur. Yeşilırmak ise Gökhanoğullarının yurtlarına Aladağlardan çıkarak akar.
Rum Selçukluları devletlerini kurar kurmaz Türkmenlerle uğraşmışlardır. En büyük kırım 1240 yılında Dede Garkın halifesi Baba İlyas’ı kurtarmaya giden Babalıların Pir İlyas’ın “göğe at sürmesi” üzerine Konya’ya doğru yürümesi nedeniyle Kırşehri’nin Seyfe gölü yakınlarında (Malya Ovası) paralı Frenk, Gürcü ve Kürt askerleriyle destekli Rum Selçuklu ordusu tarafından 6 bin kadın, erkek, çocuk ve koyunların ve sığırların ve atların kırımı Süryani, Ermeni, Bizans vb. kaynaklara geçer. Hacı Bektaş A. Tekin’e göre savaştan kurtulup Sulucakarahöyük’e sığınmıştır. Baba İlyas’ın 4. kuşaktan torunu Elvan Çelebi’ye göre Hacı Bektaş İlyas’ın halifelerinden biridir.[Menakıb… yıl 1360]
Rum Selçuklularının Moğol tehdidini almaları üzerine Rum Afşarlarından büyük bir kolun bugün Karaman, Ermenek, İçel taraflarında yerleştirilmiş olduklarını görüyoruz. Karaman Afşarlarının buraya 1220’li yıllarda geldikleri kabul ediliyor. Bu Afşarlar çevredeki diğer boylarla birleşerek [Atçeken, Turgud, Bayburd, Bulgar, Varsak…]1250’lerden itibaren Moğol/İlhanlılara karşı kesintisiz 1308’e kadar savaşmışlardır. Karamanoğulları adıyla anılan bu birlik kurucuları daha önceleri Azerbaycan taraflarında görülmüşlerdir. Kurucu ataları Nuri Sofi (Nuru Sofu) Baba İlyas’ın müridi olup beyliği oğlu Karaman’a bırakmıştır. Karamanlıları anlatan vakanameler hep Osmanlı bakışıyla anlatılmıştır. Kendilerini anlattıkları Ahmed Şikari’nin Karamanname adlı bir tarihleri vardır. Bu tarihteki olaylar Osmanlı tevarihleriyle çelişir. Devletin maaşlı tarihçileri Şikari’yi küçümserler. Tarafsız olduğunu iddia eden bir tarihçi bile, “Burada, yazar, bir Türk devletini değil, Karamanoğullarını ve onlara uyduluk eden birtakım aşiretleri tarihine konu yapar; örneğin, bu eserde Türk sözü, toplumu adlandırma anlamında hiç kullanılmamıştır.” demektedir.
Karamanlılar 1300’lere gelinirken Rum’da en büyük güç olmalarına rağmen devletleşecek bir bozulma göstermeyip Osmanlılar’la 1480’lerin sonuna kadar durmadan savaşmışlardır. 2. Beyazıd’a karşı Sultan Cem’i destekleyen güçlerin içinde Padişah Leşkerine karşı kamu leşkeri olduklarını göstermek için kızıl börk giyerek Bursa’ya girmişlerdir. “Sosyal yaşayışlarının gereği yüzünden şehir, kasaba ve köyün yerleşik topluluklarına yabancı kalmış bulunan yaylacı göçebe Türkmenlere dayanan Karamanoğulları’nın… devletin temel düzeni yönünden göçebe geleneğine saplanıp kaldığı için, … Anadolu’nun Türklüğe dayanan toplum kavramını da göremediği için, aşiret tutumlu bir politika güderek Osmanlı topraklarına girdiğinde, Memlüklerin, hatta Hristiyan devletlerin işbirliklerini bile elde etmeye yeltenmekten geri durmamakta idi.” demekte Akdağ. Osmanlının Karamanı, Selçuklunun Danişmendine benzer kabaca. Temelde iki ayrı dünyabakışı, dünyaanlayışı yatmaktadır. Yatay örgütlü toplumlar ile dikey örgütlü sınıflı toplumlar. Esas sorun da budur. Habil Adem’in 1910’larda yaptığına inandığım şu gözlemi Türkmen eşitlikçiliğin bazı kaynaklarını gösteriyor. “Aşiretlerde bir nevi hukuk-i esasiye karşısında hukuk-i idarenin mevcut olduğunu… bu hukuk-i idarenin tekrar aşiret arasında müsavat esasını kabul ediyor… aşiret dahilinde taksim-i amali mucib olmuş ve bu suretle zümre faaliyeti meselesini meydana çıkarmıştır.”
Karaman coğrafyasının ilginçliklerinden biri de oradaki Hristiyan Türkmenlerdir. Ne acı ki bu Grekçe alfabe ile Türkmence yazan topluluk 1923 sonrası zorunlu olarak Yunanistan’a göçürülmüştür. Yunanistanlı politikacı Karamanlis’in o soydan geldiği söylenir.
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
Alt 03-26-2010, 21:40   #6
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart devam

Afşar boy parçaları hakkında kısa bilgiler

Değinildiği gibi belirgin olarak 920’lerden sonra düzenleri bozulan, 1045-1246 arası boylarbirliği dağılıp dirlikleri kalmayan Oğuzlar başta Anadolu’yu yurt tutmuşlardır. Bu topluluklar koyun besleyerek geçimlerini sürdürüyorlardı. Bunun için de göçebe bir yaşam sürmek zorundaydılar. Hayvancılığa dayanan geçimlik yaşam üretimi onları yaylak/yazlak kışlak arasında dolaşmak zorunda bırakıyordu. Bu hareketli yaşam kültürlerini de oluşturmuş; onları kıtlık kıranda yağma ve kovguna yöneltmiştir. Onlara karşı şehirli uygarlıkların almadıkları tedbir kalmamış, ribatlar, sınır kaleleri onları durdurmak için kurulmuştur. Oğuzlar bütün göçebeler gibi sıkıştıkları her durumda göçü yola dizmişlerdir.
Anadolu, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan topraklarında Türkmen boy artıklarından 1000’li yıllarla 1100’lü yıllarda tarihçilerin beylikler dediği yeni örgütlenmelerden bazıları şunlardır. Artukoğulları, Saltukoğulları, Mengücekler, Danişmendliler, Ahlatşahlar, Rum Selçukluları. Bu birlikler zamanla Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar arasında erimişlerdir. Bu dönemi anlamak Türkmenleri anlamanın anahtarıdır.
Aynı çoklu birlikler 1277’de Karamanoğlu’nun Konya tahtına 2. İzzeddin’in oğlu Siyavuş’u kısa bir süreliğine oturtmasıyla başlayan dönemde yeniden ortaya çıkmaya başlamıştır. 1300’lü yıllarda İlhanlı sonrası Anadolu’sunda 15’ten fazla beylik vardır. Karamanoğulları, Germiyanoğulları, , Çobanoğulları-Çandarlılar-İsfendiyar, Hamit, Eşref, Menteş, Aydın, İzmir, Teke, İnançoğulları, Osmanoğulları, Eretna , Kadı Burhaneddin beylikleri, Dulkadiroğulları, Karasioğulları…
Ayrıca Doğu Anadolu coğrafyasını ve bugünkü İran, Irak, Azerbaycanı kaplayan devletleşme yolunda nüfuslarının çoğu göçebe olan Akkoyunlu, Karakoyunlu ve 1500’lü yılların başında devletleşen Safeviler. Bunların hepsi halk olarak Türkmenlerin çoğunlukta olduğu topluluklar çevresinde oluşmuştur.
Bu birliklerden kalanların çoğunda Afşar boy parçaları vardır. Karamanlılar’ın yanısıra, Danişmendlilerde, Dulkadirlilerde, Akkoyunlu artığı Bozulus Türkmenlerinde, 1400’lerin Halep ve Şam Türkmenleri içinde Afşarlar yer alır. Safevilerin kurucu boyları içinde de Afşarlar önemlidir.
Afşarları kendi tarihsizliklerinde devletlerin kaynaklarına göre izlemek bizi gerçeklerden uzaklaştırır. Çünkü bir parça (oymak, oba; cemaat, mukata…) 20-30 yıl sonra başka bir coğrafyada kaynaklarda boy göstermektedir. Bunu çözmenin olanağı yoktur.
Kalecik Afşarları ile ilgili doğrudan bir atıf var mı bilmiyorum. Osmanlıların kendilerinden önceki devletler gibi göçebeleri denetleme yollarına yüzyıllarca kafa yorduğu kaynaklara “şöyle bir bakışla” bile görülebiliyor. Göçebeleri yerleştirip ehilleştirmek için 1600’lerin sonundan bütün 1700’lü, 1800’lü yıllar boyunca uğraşan yönetimler ancak zamanın değişmesiyle muratlarına kavuştular. Böylece onlara ait koca bir dünyanın güzellikleri de yavaş yavaş yok oldu, unutuldu. Onlarca kaynakta bir hayalet gibi dolaşan, örenlere viranlara zorla yerleştirilen; Kıbrıs, Rakka, Rumeli ve Mora’ya sürgüne gönderilen gölgeler halkından Afşarların göründüğü kaynakların kıyaslaması beni şu kanıya vardırdı. Kalecik Afşarları Dulkadiroğulları beyliğinde/ birliğinde İmanlu Afşarı diye çağrılan tayfa/boyun bir cemaati olmalıydılar. 1800’lü yıllarda Bozok platosunda yaylayıp kışları da Kızılırmak bucaklarında kışlayarak göçebe bir yaşam sürdürüyorlardı. Direnebildikleri kadar zamaneye ve devlete karşı direnip en son onlar zamana ve yönetimlere boyun eğip kışlaklarına yerleşmeye razı oldular. Bu kanıya Afşar inanç ve geleneklerini Dulkadirli Türkmenlerininin diğer tayfalarının gelenekleriyle kıyaslayarak vardım. Ayrıca konuşulan ağız, isim benzerlikleri, yer adları, mevkii adları bağlı olunan dede ocakları ve aşiret akrabalıklarının izleri bu kanıyı güçlendiriyor.
Antropolojik/etnolojik açıdan evlilik bağları, gelenekler, giysiler, mutfak, ev çadır eşyaları… şimdiye kadar sadece Dulkadirli Türkmenleri içinde yer alan Kavurgalı topluluğu ile kız alıp vermeler, Kalecik Afşarlarının nereye bağlı olduğuna ilişkin kuvvetli bir delildir. Günümüz yerleşimlerindeki coğrafya bağları da bu ilişkiyi gösteriyor. Adana, Maraş yöresinde Kavurgalı adlı yerleşimlerin yanıbaşında bir Afşar köyüne sıklıkla rastlanılması rastlantı olabilir mi? Örneğin Kozan yöresi kabileleri içinde Avşar ile Kavurgalı; Kadirli yöresinde Karamanlu [Afşar] ile Kavurgalı, Yozgat merkez Kavurgalı’nın yanında Recepli [Afşar] dikkat çekmektedir. Bu bölgeler de Dulkadirliden geride kalan tayfa ve cemaatların yerleştikleri coğrafyadır. Maraş, Elbistan bölgesi belki de Bozok’tan sonra yerleşilen 2. kalabalık bölgedir. Dulkadirlilerin 1360’lardan başlayan Kuzey, K.batı hareketlerinde hep Dinek Keskini, Kırıkkale, Sulakyurt, Delice, Sungurlu, Yozgat ile Sivas’ın Batı bölgesini görebiliyoruz. Hatta bugün Kırşehir’in Kuzey/K.doğu/K.batısı Dulkadirli İnlimurat, Dulkadirli Karaaisa, Dulkadirli Karşıyaka, Dulkadirli Yarımkale… gibi kasaba ve köylerle dolu.
Timurlenk’ten [1403] sonra, Çorum, Yozgat coğrafyasındaki Tatar ve bazı Uygur Türkü topluluklarının Timur tarafından götürülmesiyle Bozok boşalmıştır. Bu alanı bugünkü Çankırı İli’nin bazı kısımları da dahil Dulkadirli toplulukları doldurulmuştur. Bilindiği gibi Çiçekdağı ile Bozok yaylaları [bugün Yozgat] Dulkadirlilerin yaylaklarıydı. Ayrıca Sivasın güneyindeki yaylalara da başka bir kol içinde [Yeniil Türkmenleri] giden Dulkadirliler vardı. Esasında bu bölgeye Bozok ismi de bu Türkmenler tarafından vurulmuştur. 16. yy. başlarında Dulkadirlilerin buraları yoğun olarak yurt tutmalarından dolayı buralara Bozok denilmiştir. Keskin civarında Kavurgalı adlı yerleşimlerin yanısıra, adı Kavurgalı olmayan ama Kavurgalı tayfası artığı cemaatlerin kurduğu köyler bulunuyor. Kavurgalılılar da Afşarlar gibi süreç içinde farklı mezhepler seçmişlerdir. Delice yöresi Afşar köyleri, Yedibucak Afşarları [Kayseri/Sarıoğlan köyleri], Çamardı/Niğde, Zara, Divriği,Sungurlu Afşarları, Hekimhan Deliler Afşarları, Aksaray Gülağaç Akmezar Afşarları gibi topluluklar Alevidirler.

Biraz da Dulkadirliler

Tarih deyince alıştırıldık ki ya beyleri beylikleri ya da devletleri sadece kendileri gibi örgütlerle savaşları çekişmeleriyle anlatan yazı sanıyoruz. Oysa toplumsal tarih bu değil. Siyasi tarihi de içine alan bir dal, bir bütün. Diyelim ki Dulkadirliler; acaba kaç Türkmen obası, oymağı, boyu kendisini bu beyliğe ait hissetti? Güdük bir siyasal tarih bile bu beyliğin boyunduruğundaki toplulukların bu siyasal kuruluşa karşı onlarca kez savaştıklarını gösteriyor. Hem kim ister ki sürülerinden elde ettikleriyle geçinemezken bir asalak beylik yapısına yılda 3-5 kez yaylak, kışlak, yatak, savaş katkısı, asker, zorunlu çalışma görevi vergisi… vermeyi!
Dulkadirli yönetimi Memluk, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi, Osmanlı yönetimleri arasında kaldığı için beylikteki Türkmenler bu aradalığın sonucu bol çekişmeli tarihten [yaklaşık 170 yıl; 14. yy. ortalarından 16. yy. ilk çeyreğine kadar] çok acı çekmişlerdir. Bazılarımızın bildiği gibi Mısır Memluklarının bugünkü Anadolu’da toprakları vardı. Adana’nın Gülek Boğazı’na kadar olan yerler, Güneydoğu Anadolu ve zaman zaman Binboğaları da içine alan bir yönde Kayseri’nin bir kısmı, Elbistan’dan Malatya’ya doğru olan topraklar gelgitlerle Memluklulara aitti. Dulkadirli beyliği onların komşuları olarak zaman zaman bir “altyönetim” gibiydiler. Osmanlılar buralara başlangıçta dokunamadılar. Birinci neden düşman Akkoyunluların karşısında direnen bir güçtü Dulkadirli. Bu yüzden onlarla kız alıp verdi Osmanlı sultanları. İkinci neden onlar üzerine bir saldırı Memluk ordularının birçok kez geldiği gibi bu yörelere gelip hesap sorması olgusunu doğuruyordu. Bunu Yavuz Selim sonunda çok şeyi “hallettiği” gibi 1516’da halletti. Tabii ki eski Dulkadir beyleri bölge sancak ve kazalarında yeni Osmanlı yöneticisi oldular.
Dulkadirliler en çok Akkoyunlu ve Safavilerle didiştiler. Ortak düşmana karşı yanlarında destekçi olarak hep Osmanlı ile Karakoyulu beylerinin askeri güçlerini buldular. Osmanlılar Dulkadirlilerin yakın topraklarına gelemedikleri zamanlarda ise, Karaman ve Akkoyunlular başdüşmanlarıydı. Osmanlıların başları ne zaman Alevi Türkmenlerle belaya girdiyse, Dulkadirli beyleri Alevileri kıran güçlerin içinde yer aldı. Hatta Hacıbektaş postunda oturan Kalender Çelebinin 2 yıla yakın süren Osmanlıya başkaldırısında önce kalenderin yanındayken onu terk edip Nurhak dağlarında kalleşlikle Pir Kalender Çelebi’nin başını kesen gene Dulkadirli beyleridir[1527-28]. Ne garip! Aynı Dulkadir beyleri Türkmen tebaalarından zorla aldıkları vergilerle Hacıbektaş Tekkesi’nde Balım Türbesi’ni yaptırdılar. Çünkü kendi tebaaları olan Alevi Türkmen ve Kürtlerin gönüllerini karıştırma eylemi ihmal edilemezdi. Beyleri içinde Hacıbektaş ocağına tutkun görünmeyi sürdüren örnekler bol görünüyor. Tarihlerinde Osmanlıya gizliden yaklaştıkları, bağlanmaya çalıştıkları dönemlerde Memluk güçleriyle bir olup Dulkadirliye karşı savaş kuran Afşarlar ile diğer Türkmen tayfalarının kayıtları da bulunuyor. Yani Dulkadirli beyliğinin boyunduruğunda olmak onları gönülden desteklemek anlamına hiç gelmiyor. Aslında Türkmenler, Afşarlar Osmanlılardan çektiklerini hiçbir devletten beylikten çekmemişlerdir. Afşar olup da Osmanlıya kargış etmeyen var’mola!
Dulkadirli beylerinin oturakları Kars-ı Zulkadiriyye [bugün Kadirli/Adana] ve Abilistan [bugün Elbistan/Maraş] idi. Coğrafya olarak Alevi Afşar adlı ve adı Afşar olmayan Alevi Afşarların yoğun olarak oturduğu yer burasıdır. Buradaki Afşarlar Receplü Afşarlarıyla karıştırılmamalıdır. Sis [Küçük Ermenistan’ın başşehriydi; bugün Kozan/Adana] Afşarları da Binboğa Afşarları gibi Dulkadirli İmanlu Afşarlarıyla akrabadır.
Azıcık da 1530 tahrirlerinde Dulkadirli tayfalarından haber yazalım. Tamirlü [bence Temirlü=Demirlü], Gündeşlü, Anamaslu[Karacalu], Dokuz, Küreciyan, Bertiz, Cerid, Peçenek, Kavurgalı, Alcı, Döngelelü, Küşne, Eymir, Çimelü, Kızıllu, Alibeylü[ bu tayfadan cemaat parçaları Kalecik/Alibeyli’ye yerleştiler], Demrek, Çağırgan. Aynı yıl kayıtlı Dulkadirli cemaatlerinin sayısı 757 idi. [Yaklaşık 50 ile çarptığımızda 40 bin civarında bir nüfus o yıllarda hiç de az değil. Türkiye Rumeli dahil 1927’de 13 milyondan biraz fazla.] Vergi hanesi ise 21. 733. [Vergi hanesini 5 ile çarptığımızda nüfus 105 bini geçiyor…] Bozok bölgesi Dulkadirli kabileleri isimleri de şöyle: Kızılkocalu, Selmanlu, Ağçalu, Çiçeklü, Eymir, Gündeşlü, Küşne, Avşar, Kızıllu, Zakirlü, Mesudlu, Ağcakoyunlu, Kavurgalu, Demircilü, Şam Bayadı, Söklen, Hisarbeylü. Kalanlar Kadirli, Elbistan, Maraş taraflarına yerleştiler. Kadirli büyük grupları: Zakirlü, Kavurgalu, Karıkışlalu, Karamanlu, Demircilü, Selmanlu, Çobanlu, Hatablu, Mesudlu, Keçelik, Kemallu. Bunların 1530’daki tahrirlerde 8000 vergi nüfusu vardı.
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
İşcanbaba (03-26-2010)
Alt 03-26-2010, 21:42   #7
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart devam

Bazı Afşar tayfa/boy ve cemaat parçaları
Bozulusun bir parçası/Tabanlu [Haymana, Bala…] içinde: Gün(düz)lü, Kutbeglü, İnallu, Avşar cemaati, Karaavşar cemaati, Şereflü, Receplü.
Danişmendli içinde: Gündeşlü, Gün(d)üzlü, Köpeklü, Bekdik, Çöplü, Şereflü.
Dulkadirli içinde[bu halk Bayat, Avşar ile Beydili obalarından oluşmuştur]:Dulkadirli oymağı, Kutbeglü, Gündüzlü, Köpeklü, İmanlu, Bidil Avşarı[bu Beydil olabilir; Ama Bidil Avşarı kayıtlı], Pekmezlü, Çöplü, Sökmenlü, Karamanlu, Afşarlu Karamanlusu, Sarızlı Tüccarlısu[?], Receplü.
Yeniil [Sivas’ın Güneyinde Halep, Dulkadirli cemaatlarıyla 16.yy. ortalarında oluşturuldu;17. yy.ın ortasında dağıtıldı: 1548-1653] Türkmenleri içinde: Gündüzlü, Afşar Türkmeni, Pusucalu, Çöplü, Karagündüzlü, Taif(i) Afşarı, Afşarlu Karamanlusu, Aganlı Afşarı.
Halep Türkmenleri içinde: Köpeklü, Gündüzlü, İnallu, İmanlu, Receplü[Katip Çelebi o zamanda bunlara Şii göndermesi yapıyor], Bahrilü, Karaavşarlu, Genceli Avşarı.
Receplü [Kayseri] Avşarları: Torun, Çepnü , İmam Fakıhlu, Süleymanlu, Sarı Seydili, Sofular, Saruhanlu, Budaklu, Perakendeyi Maraş, Kargınlu Avşarı [Bunlar Kargın olmalı; efsanenin yapıları Bidil ve Kargınlu, Kizik Afşarı’nda kendini gösteriyor] .
Maraş Türkmenleri: Gündeşlü, İmanlu, Küçükimanlu, Pekmezlü, Faydalı, Akkuzulu.
İçil Türkmeni: Karaavşarlu, Genceli Avşarı.

Kalecik Afşarları’nın Minik Yerel Tarihi

Osmanlı yönetimi Kırım Savaşı [1856] sonrası o zamana kadar görülmemiş bir yerleştirme (iskan) siyasetini uygulamaya başlar. Siyasetin kademeli olarak uygulanması kararlaştırılır. İlkönce devletin başına en çok bela açan bölgeler, sonra da bütün topraklardaki göçebeler yerleştirilecektir . Alevi Türkmenler için ise yerleştirmede önemli ilke 1918’de yazan yıllardır İskan işlerinde üst bir yönetici olan gizli polis Habil Adem’in ifade ettiği gibi “Kızılbaşları, ufak kitleler halinde, Türk kitlelerine taksim etmek,” tir.
Bu ilke gereği Afşar oymağı parçaları “Türk” denilen Hanefi köylere 1860’ların sonlarında yerleştirilir. Afşarlar’ın kalecik’te yerleştirildiği köyün eski adını şimdilik bilmiyoruz. Ama bu Kalecik Kazasıyla ilgili mühimme, şerii sicilleri, tahrir, maliyeden müdevver vb. defterlerin bölümlerinde mutlaka kayıtlıdır. Bu köyün bir Hanefi köyü olduğuna ilişkin birçok delil var. Birincisi Haydar Kocaer’in [Uruf’un ] evinin Batı yönünde eve 5 m. uzaklıkta taşla doldurulmuş battal olmuş bir su kuyusu var. Caminin Kuyu. İkincisi H. Cevri Arslangil’in Kalecik adlı çalışmasında Afşar’dan Babas [Dağdemir?]’a göç etmiş ailelerden bahsedilir. Ayrıca Afşarlı her 50 yaş civarında insan bilir ki Gökçeviran’a giden aileler de var. Yine büyük ihtimalle Kızılbaşlar’a karışmamak için onların iskanı sonrası Kalecik’e giden ailelerin olduğunu biliyoruz [Gemalmaz’lar?]. Örneğin “arpalık” dahil birkaç parça tarlayı Mahmut Ağa [Elibol] Kalecik’te oturan birinden satın almıştır. Bir de Omaroğulları sülalesi/soyu meselesi var ki, buna delil olsa gerek.
İlk yerleşenler her Afşar köylüsünün bildiği gibi, 1936’da soyadı kanununa göre Tekin, Erkuş, Ünal, Çetin, Öztürk, Güngör, Kaya, Arslan ile Avcıların anasoyu Topallar [?] soyadlarını alan ailelerdir . Bunlardan ilk dördüne “Garadepel gabilesi” denir ki bu yerel tarihimiz için önemlidir. Çünkü cemaatin diğer parçaları da aynı yıllarda Karatepe ve ırmak bucağında Sarıkızlı [bu köy hala Alevi- Hanefi karma bir köy], Faraşlı, belki de Koçubaba ile Kıyıkavurgalı’ya yerleştirildiler. Yine Mahmudiye’nin Yeşilyurt, Sarıkavak ve Karatepe köylerine de bazı parçalar daha önceki yıllarda yerleştirilmiş olmalı. Bunu iyice anlamamız için Dulkadirli tayfa/boy/cemaat yapısını anlamak gerekiyor. Böylece İmanlu Afşarının bir ya da daha çok cemaati farklı zamanda iskan edilmiş olmalı. Bu cemaatin Afşara yerleştirilen 9 ocağını 5 ile çarptığımızda 45 kişilik bir topluluk elde ederiz ki bu da Osmanlı kayıtlarındaki cemaatlerin nüfusuna aşağı yukarı denk düşer. Kanıt: “… Danişmendlü Türkmenleri içindeki Çöplü Aşireti, Dulkadirli’den katılmış olmalı… 1582’de 15 hane vergi nüfusuna sahip…” 15x5=75. Beş altı kişi de vergidışı ise [tek kişiler, sakatlar, çok yaşlılar, seyitlik-şeriflik belgesi olanlar ya da gelen yazıcıyı seyit olduğuna inandıranlar…] eder 80 nüfus. Beş Aile de kaçıp saklanabildiyse eder 105 nüfus. Afşar’a yerleşenlerin yarısı da Karatepe’de olmalı zaten [Başta Gündoğdu sülalesi].
Öztürk’ler önce Afşar’a yerleştiler. Ateş’lerin evinin eski yerinde adını bildiğimiz yaklaşık 1865 doğumlu Cümük Sevran’ın evi vardı. Yine C. Sevran’ın iskanda verilmiş tarlaları vardı köyde. İhtimal ki C. Sevran 5-6 yaş civarında Afşarlı oldu. Sevranlar [deveci demek; sabran olarak da söylenir] köye yerleştiklerinde ocak başkanı M. Ali [doğ.1840?] olmalı ki bu kişi Mehmet Ali Öztürk’ün [Mamo] dedesidir. Cümük Sevran 1920’lerde Kavurgalı’ya göçtü. Orada 1930’ların sonunda öldü. M. Ali 1946’da Afşar’a tekrar geldi. Türkmen geleneklerinde yaygın olarak ilk oğula baba adı, ilk kıza da ana adı vurulurdu. Afşar’da çıkardığım soykütüklerinde bunu yaygın olarak gördüm. Aklıma hemen düşenler: Mehmet Ağa: Mehmet Elibol, Abdullah: Abdullah Ateş, Hamza: Hamza Arslan, Yusuf: Yusuf Elibol, Yusuf: Yusuf Güngör [daha onlarca yazılabilir]… Gelenek 1970 sonrası iyice bozuldu. Temelinde de ad kaldırma/vurma kutsal yemeğinden dolayı “ruhun devri” inancının kalıntısı var sanıyorum.
Güngör’lerin bilebildiğimiz dip dedeleri Yusuf Dede [Gurt Yusuf denildiğini duydum?]’nin babası [Ali?] ise cemaatin dedesi olmalı. Çünkü Alevi cemaatlerde çoğunda bir dede ocağı bulunurdu. Yusuf Dede gençken ölmüş olmalı. Çünkü Arap Dede “Deli Sultan’ın oğlu” olarak çağrılırdı. Osmanlı yönetimi dedeleri yok edemediği için mecburen dede sülalesi de bir yere iskan edildi. Dedeler cemaatin en fedakar insanları olduklarından o yıllarda topluluk parçalarını yolda düşkün etmemek için kendi ocaklarını parçalayıp yeni yerleşim yerlerine dağıttıklarına ilişkin örneklere sahibiz.
Çetin’ler, Erkuşlar’ın ana tarafından akrabaları. Çetin’lerden köye ilk yerleşen Delioğlan’ın [Satılmış] babası olmalı ki yaklaşık 1875 doğumlu görünüyor.
Diğer ilk yerleşenler Gurugulak [Mustafa?] ile Çolak Ali’nin babası [Mustafa?] görünüyor. Bu insanlar da yaklaşık olarak 1860 doğumlu olmalılar. Yine Ünal’ların Haydar’ın babasının lakabının Çürük, adının ise Veli olabileceğini tahmin ediyorum. Çünkü Haydar Ünal [1917 doğumlu olmalı. Nüfusta kesinlikle küçük yazılmıştır. Onun “Seferberlik çocuğuyum” dediğini hatırlıyorum;] Çürüğünoğlu diye çağrılırdı. Çürükler Gurugulakların baba tarafından akrabaları. Çürüklerin ana tarafı ise Cümük Sevranlar.
Kayalar’ın dipdedeleri Muzoğlan’ın babası [Ali ya da Hasan?]. O da yaklaşık 1870 doğumlu olmalı.
Arslan’lardan köye yerleşen dipdede [Haydar?] olmalı. Yaklaşık olarak Aşır 1918, Hamza 1895, Hamza’nın Babası [Haydar?] 1870 doğumlu olmalı.
Etni olarak bu sülalelerin Afşarlığı açık görünüyor. Diğer sülaler ise yetersiz bilgiden dolayı Afşarlık açısından kolayca sınıflandırılamaz. Kılıç’ların ilk yerleşimi Çayoba Köyü. Afşar olma ihtimalleri çok yüksek. Tufan’lar, Güler’ler, Unat’lar, Tezer’ler, Aykar’lar, Acar’lar Sarıkavaklı. Özkan’lar, Gençoğlu’lar, Bilgen’ler Yeşilyurtlu. Tamgüç’ler, Yılmaz’lar Çorum gelişli; yani daha önce bir yere yerleşmişler. Tahmin ederim ki Karataş’lar da Sarıkavaklı . Satılmış Karataş’ın Çorum/Sarımbey bağlantısı bacı tarafı bağı olmalı [Alataş’lar].
Geriye Sürücü’ler, Küstenler [soyadlarını hatırlayamadığım için üzgünüm. Mürşit’n soyadını bir yerlere yazdığımı hatırlıyorum], Erbay’lar, Çakır’lar kalıyor. Bunlar akraba ve Sarıkavaklı[?].
Saltık’lar için yeni bir paragraf. Bunlar ilkokulu bitirdiğim 1962 yılına kadar Erbay idiler. İsmail Erbay [Çalaplar] ile akrabalar. Afşar’a Sarıkavak’tan gelmiş olmalılar. Birinci kuşağın yaptığı evlilikler bunu gösteriyor.Bir soykütüklerini [Dersim] Veli Saltık’ın “Alevi Ocakları” kitabında gördüm. Merak edenler orada Sarı Saltık Ocağı’nın Kalecik şemasına bakabilirler.
Elibol’lar ise bildiğim kadarıyla köye 1930’ların ortalarında geldiler. Mehmet [Ağa] Elibol 1960’ların başlarında öldü. Mahmut Ağa Elibol ise 1950’lerin ortalarına doğru ölmüş olmalı.
Orhan’lar, Güneş’ler, Özer’ler, Uludağ’lar köye değişik zamanlarda göçtüler. Sırasıyla Sarıcalar, Taşlı Köy, Çayoba, Sarıcalar; Afşar’dan önceki duraklarıydı.
Tamer’ler ve Tetik’lerden kimse kalmadı. Daha önce de Deli Mehmetler’in evlerine komşu oturan bir aile [Lakapları Bekdeşler?] kimsesi kalmayarak yok oldu. Azıtepe’ler Ankara’ya ilk göçenlerden. Çorum/Boğazkale/Sarıçiçek bağlantıları var. Onların durumlarını ayrıntılı bilemiyorum.
Demir’ler Afşar’da eski olabilirler. Çünkü Ali Demir’in adı Kürdün Kızı’nın Ali idi. “Kürdün Kızı” köye ne zaman geldi, kiminle geldi, bunları bilebilme şansım yok. Onların akrabaları olan Memed Ağa/Süleyman/Müslüm aileleri ki soyadları Demir olmalı.
İmmi’nin Mehmet Güllü ise Hüseyin Avcı’lar gibi Hançılı göçmeni. Kalkan’ların yakın akrabası Mehmet Güllü. Fakat Satı Avcı’nın annesi Habba Ana ve eşi [Topalların Satılmış?] Afşarlı ve Afşar. Habba Ana’nın eşi genç yaşta [1940’lar?] ölmüş olmalı. Maalesef bende haklarında daha fazla bilgi yok.
Geygel Sorunu
Afşarların bazı cemaatlerine Geygel/Gegel derler. Bu cemaatler Mahmudiye, İsparta, Tokat, Nizip, Hacıbektaş, Alaca vb. yerlerde bulunuyor. Daha birçok yerde bu isimle anılan topluluklar olmalı. Hacıbektaş Araştırma Dergisi’nde bu konuda bir yazı yazan A. Aksüt, konuyu pek derinleştiremiyor. Yine İ. Elibol’un şiirlerinin ve söyleşilerinin yer aldığı “Bir Ozan Bir Köy” adlı çalışmada “Afşarlara Geygel Afşarı denildiği” belirtiliyor.
Hacıbektaş’ın Engel köyü kendilerinin ve çevre köylerinin ifadelerine göre Geygel/Gegel. Burada da Geygeller “Teber” çağrışımlı kullanılıyor. Teber, Abdal’ın Hacıbektaş’taki adı. Bilindiği gibi Kırşehir Abdalları müzisyenleriyle ünlü. Muharrem Ertaş bir Abdal. [Aha niyazı!] Onun bozlakları her yönüyle Afşar ezgileri. Bir Abdal’ın Afşar bozlaklarını ve diğer Afşar havalarını bu derece derin olarak bilmesi ve çalıp söyleyebilmesi ancak ortak bir yaşamla açıklanabilir.
Yine Antep yöresi Barak havalarının derin icracıları Elbeyli ve Barak köylerinde yaşayan Abdallar. Yani ortak tarih ve yaşam.
Geygellerin Antep, İsparta ve Tokat yöresinde gizli bir dilleri var ki bunu yöre Türkmenleri anlamıyorlar. Bunun bazı kelimelerini ve cümlelerini çocukluğumuzun geçtiği 1955- 1960 arasında Afşarlılar da kullanıyorlardı. Çocukların yanlarında konuşulmayacak konular bu dille konuşulurdu. Yine Hançılılıların Tüney değirmenlerinde üçlü oynarken Tüneylilere belli etmeden yardımlaştıkları ve onlara belli etmeden hakaret ettikleri bu dilin kalıntılarıyla olmalı. Bu dile A. Caferoğlu’nun 1935’te yayınladığı çalışmalarında da değiniliyor. Ayrıca Kayseri yöresinde yine bu dilin şöyle bir örneği anlatılıyor. Bir eve gelen misafirler arasında konuşma:
-“Ula Ali gavse jurna avzın ama deli oğlana geşimiş.” [Ev sahibi kahve getiriyor ama yemekten hiç haberi yok.]
Ev sahibinin bu dili anladığını misafirler bilmiyor. Ev sahibi:
-“Gavse jurna da arzın, deli oğlana da arzın ama danaşlar yumağa gitti.” [Ev sahibi kahve de yemek de verir ama kadınlar çamaşır yıkamaya gitti.]
Tokat Geygelleriyle ilgili bahislerden birinde şunlar var. “… Şah İbrahimileri diğer gruplardan ayıran özellikler ‘erkan evliyası’ inancı ve ‘şahlama’ da denilen ‘tevhid’ uygulamasıdır. Bölgede kendilerine ‘Geygel’ de denilen Şah İbrahimiler Tokat merkez Çerdiğin köyünde, Zile… Çakırcalı ve Alibağı köyleri ile Güzelbeyli kasabasında, Turhal merkez ve Kızoğlu köyünde, Niksar Ormancık köyünde vb. bulunurlar.” Bahsedilen dinsel adlandırma ve uygulama Afşar’da da bulunuyor. Ayrıca Alaca köylerinde de Geygeller var. Yine Kıyıkavurgalılara çevre köylüler [Yeşilli, Şarklı, Kıyıhalilinceli] Geygel derler ki bunu Kızılbaş anlamında kullanırlar. Ben bu anlama Abdal anlamını da katıyorum. Aşiretleri İskan Defteri’ndeki “Abdaloğlu’na tabi Karbendeli[Harmandalı; benim notum]… cemaatleri …Kalecik ve Bozok sancağı ve Kırşehir, Keskin… dolaylarında … Rakka’ya nakil ve göndermeleri için…” (C. Türkay, Oymak, Aşiret ve Cemaatler, s.687) kayıt konu açısından ilginç. Harmandalı cemaati Abdallar tayfasına bağlı görünüyor. Harmandalı köylerinden biri de Sarıkavak ve Yeşilyurt arasında ve ikisine de yaklaşık 6 km. uzaklıkta.
Geygel F. Sümer’e göre bir oymak adı. A. Rıza Yalkın’a göre Barak cemaatlerinde bulunan bir Abdal topluluğu. Rastladığım kaynaklarda konuyu derin işleyen Yusuf Ziya Yörükan. Yörükan kısaca Türkmenler arasına karışmış ve Türkmenleşmiş Çiğil Türklerine, Çigil=Kigil=Gigil=Gegel=Geygel adı verildiğini belirtiyor. Bilgilerini Sarıkavak merkezli olarak [1930’lar] delillendiriyor ki, bana da bu bulgular Afşar örneğinden hareketle uygun geliyor. Fakat Yörükan’ın satırları kaynak kişileri gibi çelişki dolu. “Sünnilerin indinde ‘Gegel’ tabirinin Alevi manasına geldiğini; Tahtacıların Gegel kelimesini ‘Türkmen değil’ manasında kullandıklarını; … Sarıkavak karyesinde ise Gegel’in büyük bir Türkmen uruğu olarak kabul edildiğini, Sarıkavak Gegel Ocaklısının doğrudan doğruya Hacıbektaş Çelebisiyle muhabere edebilecek salahiyette önemli bir kişi olarak kabul edildiğini; Gegel oymağının tümünün buraya bağlı olduğunu; bir kısım Harmandalı ve Abdal oymaklarının da buraya tabi bulunduğunu… Kiğil(Çiğil) veya Gegel tabirinin bir zamanlar Türkmen olmayan Türklere verilen umumi bir unvan iken, ‘bu unvanın ehemmiyetine ve umumileşme istidadına binaen Anadolu’da bütün Alevilere alem olmaya başlamış’ olduğuna işaret etmektedir.”
Evet Karahanlıların kurucucusu Karluk, Çiğil ve Yağma boyları Türktürler. Bunlardan bir bölümü tarihin bir vaktinde Oğuzlara karıştılar. Bunun yüzünden Arap kaynakları Karluklara sürekli olarak Türkmen dediler. Ebul Gazi ile Yazıcıoğlu Ali’de de bu kaynaşmaya ilişkin bilgiler var. Anadolu’da birçok Çigil yerleşimi bulunuyor. Ayrıca yer ve kişi adları da var: Ankara’da Çiğiltepe, Çiğil dağları[Şikari], Sarıkavak Çiğilleri[Yörükan], Asaf Çiğiltepe[AST kurucu sanatçısı]… Bir de Tahtacı Türkmenlerinde yolun dördüncü ve son evresine eren kişilere çiğildeş/çiğildaş ünvanı veriliyor.
Evet, Geygeller Alevi. Ama Türkmen değiller. Afşar’da Sarıkavak’tan gelen talipler Geygel görünüyorlar. Sarıkavak dedeleri ise, Çubuk Kargın/Sarıkavak/Hasandede/Hacıbektaş Ocağı zincirinin bir halkası ve Türkmenler. Yine Sarıkavaklı olup Elmapınar’a yerleşen Geygeller var. Süleyman Koçak’ın hayatını anlatan lisans tezinde, S. Koçak Sarıkavak kökenli olduklarını söylüyor. Fiziksel tip, renk, boy, vb. antropolojik özellikler Koçak’ların Cebeller dahil Türkik olduklarını gösteriyor ki bu tipoloji Unatlar ve diğer Geygellere de uyuyor. Ayrıca Geygellerin Türkmencesi sanki bir ağız havasında. Türkmencede bulunmayan ad ve sıfatlar da kullanıyorlar. Örnek bir deyimlerini vereyim: yiril yiril kokmak.
Afşarcada Çince, Mançuca Doğu Türkçesi Bazı Kelimeler

Köyde bazı lakapların bu dillerden geldiği görülüyor. Ama nasıl geldi, sorun bu. Heşi (bir kadın adı; Çince?), Çiçi (iki ayrı kuşaktan iki akraba kadın lakabı; Çince, Mançuca), Tonga (bir erkek lakabı. Tunga da olabilir: Doğu Türkçesinde kaplan anlamında), Hubu (bir kadın adı), Ceno (kadın lakabı), Civdiri [kadın lkb.), Ebbili (bir erkek lkb. Çince?), Çöllo (kadın lkb; Çince: ch’u-lo- hou), Böbo [erkek lkb.), İmmi [kadın adı), İmmihan (kadın adı, İmihan da olabilir) ve Neslihan, Hanne, Hanneli[burdaki eklerin “ile” anlamında fakat Türkmencede bennen, küreknen, yünnen, paraynan biçiminde kullanıldığı olanaklıdır]... Ayrıca Hançılı (Kanglı ile ilgili görünüyor) ve Hançılı’dan Hanlılar=Hannılar soyu oldukça ilginç ve anlamlı.

Unutulan Bazı Yolgardaşları


Telli Baa [Tamgüç] – Mamo [Öztürk], Alle Tamgüç – Sülo Gençoğlu, Abidin Kılıç – Abidin Elibol, Zeynel Güler – Arap [Ahmet] Güngör, Mehmet Erkuş – İbiş Tekin, Haydar Çetin- Mustafa Küsten[soyadını hatırlamadığım için özür diliyorum], Kazım Elibol – Haydar Saltık, İbrahim Tekin – Alişen Erkuş, Haydar Ünal – Aşır Arslan, Satılmış Ateş[ilk yolgardaşı Kavurgalılı Ahmet ?] – Mustafa Unat , Ahmet Orhan – İsmail Elibol, Satılmış Karataş – Hasan Acar, Abbas Kılıç – M. Ali Yılmaz, Hasan Kaya – Mehmet Güllü, Hüseyin Elibol[Gara] – Mustafa Elibol, Ali Kaya – Mustafa Erkuş…
Köy Sırlarından Biri
Hasan Tamgüç’ün yer evinde yüklüğün baş tarafında bulunan Telli Baa’den kalan kutsal sandığın içinde var olan kılıcı gören ondan başka biri var mıydı? Sandık şimdi kimin evinde ve niçe?
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following User Says Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
İşcanbaba (03-26-2010)
Alt 03-26-2010, 21:44   #8
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart Dipnotlar

Dipnotlar


1. Bu konuda Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanı okuyanları kederli hayallere itmektedir. Ben kederin bu kadar yaratıcı bir şey olduğunu Atay’dan öğrendim.
2. Bu konuda P. Feyerabend, I. Lakatos’un çalışmaları zihin açıcıdır.
3. Türkmenlerle ilgili bu süreç için kısa bir kaynak “Oğuz/Türkmen Tarihi; A. Ateş, www. Hacibektaslilar.com”
4. Destanın yazmaları, farkları üzerine birkaç notu “Türkmenlerin 10.. yy.daki dinleri üzerine notlar; A. Ateş, “www. Hacibektaslilar.com” Sulucakarahöyük Gazetesi, 1 Şubat 2010-12 Şubat 2010 arasında bulunabilir.
5. Destanı ayrıntıya kaçmadan kendi dilimce özetliyorum.
6. Bu bölümü kendi dilimce Kaşgarlı Mahmud, Raşideddin, Ebul Gazi Bahadır Han, Uygurca Oguz Han Destanı, Yazıcıoğlu Ali’den özetliyorum. Ayrıntılar için bak:Türkmenlerin 10.. yy.daki dinleri üzerine notlar; Ad ve Adlandırma Üzerine, A. Ateş.
7. Türkmenler’in Soykütüğü, E. G. Bahadırhan’da büyük oğul.
8. Bak. 6. dipnotta geçen deneme.
9. Bu kaynaklara bugün kolayca ulaşılabilir. Faruk Sümer’in Oğuzlar adlı çalışması bu kaynakları yer yer değerlendirir.
10. Hikayeler yüzeysel bilgi açısından A. Binyazar; Yapı Kredi Yayınları 1996’dan; derin bir okuma için Semih Tezcan –Hendrik Boeschoten;YKY. 2001’den yapılabilir. [Bu alanda 40’ın üzerinde çalışma vardır. Çoğu O.Ş. Gökyay’dan bahsedilmeden alınmış görünüyor.] Ayrıca kısa bir değerlendirme için bak:Türkmenlerin 10.. yy.daki dinleri üzerine notlar; A. Ateş.
11. Afşar’da Satı Kılıç Tekin [yiğit namıyla anılır:Basırı: gören, bilen, basiretli anlamında Arapça bir sözcük] Baa Böörek (Dresden nüshasında Bay Büre Beg oglı Bamsı Beyrek, Vatikan’da Bamsı Baryik) hikayesini 2008 yılında hala anlatıyordu. Yine Hatice Soykök Öztürk ile kızı Elif Öztürk Ateş 1960’lara kadar değişik Dede Korkut hikayeleri anlatırlardı. Bu Afşar için bir istisna değildi. Bütün kadınların çocuklarına ve torunlarına anlattıkları bu hikayeleri kaydetmediğimiz için Afşarlılar anaatalarına karşı eksiklidirler. Bir de güzel anlatma bahsi var ki girip de acılarımızı depreştirmeyelim.
12. Bu metin yayınlanmasına rağmen pek bilinmez. Ama günümüzde İran’da konuşulan Oğuzca açısından önemlidir. Dedem Qorqud’un dilinden/ Sazımın Sözü II, TDK 2002; s. 452.
13. Q=Arapça yazıdaki “kaf”, X= “hı”, é= Türkmencedeki kapalı “e”; “i” ile “e” arası bir sestir. Farsça yazılı bu metinde “Ğ” harfi olmamasına rağmen, yayını hazırlayan D. Yıldırım Farsça yazıdaki “kef”leri çoğu yerde günümüz “Türkçesindeki” “ğ” ile karşılamıştır.
14. Bak Türkmenlerin 10.. yy.daki dinleri üzerine notlar; A. Ateş.

15. Bu rakam yaklaşık olarak okunmalı. Her çadırdan bir savaşçı hesabıyla Kınıkların yaklaşık 1500 kişi olduklarını söyleyebiliriz.
16. Kınıkların ya da Selçukluların daha önce de Hazar yöneticilerinin dinine/Museviliğe girdiklerine ilişkin hayli kanıt vardır. Selçuk’un oğullarının İbrani kökenli adları anlamlıdır: İsrafil, Musa…
17. Bu konuda ünvanı prof. olmadığı için Umar Oflaz’ın çalışmaları pek dikkat çekmemiştir. Bazı eleştiriler saklı kalmak kaydıyla çalışma Faruk Sümer Hoca’nın Oğuzlar’ındaki ağlatan sayfaların devamıdır. Umar’a göre de Türkmenlerin Rum’a getirdikleri dinleri bugün “Alevilik” dediğimiz dindir. Bu coğrafyayla ilgili Hamza Aksüt’ün de “Anadolu’nun Alevi-Türkmen Coğrafyası???” adlı bir çalışması vardır. Benim ekleyeceğim tek şey bugün erimiş olan olan Alevilik, Hazar çevresinin birikiminin Rum’da devletlerin baskılarına rağmen yerli özgürlükçü dinlerden olan Grogeryenliğin heretik mezhebi Paulisyenizm vb. ile Batıni Müslümanlığın bir karışımıdır[senkretizm]. İşte bu yurttan dolayı Danişmendlilerin Divriği başta olmak üzere anlatılan coğrafyası Babalılığın, Bektaşiliğin, Kızılbaşlığın ve yakın geçmişin Aleviliğinin merkezi olmuştur. Sivas topraklarındaki topluluklar onlarca kez yakılmıştır. Babalılık için bak acemi bir deneme: Babalılık üzerine 2006; A. Ateş, www. Hacibektaslilar.com”
18. Prof. Dr. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İkt. ve İçt. Tarihi, c.2, s.15. Akdağ’ı kızdıran “Türk”ün devlet ve halk adıyla geçmemesi. ama Karamanlar Türk değil ki, Türkmen. Zaten Akdağ da bunu “uyduluk eden aşiretler”le dolaylı itiraf ediyor. Osmanlı’ya uydu olsalar bunu tarihçiler göremez zaten. Çocukluğumuzda Afşar’da “Türk” diye Sünni köy halkına derdik; biz Türkmendik. Aslında bu adlandırma mezhep dışında etnik bir yön de taşır. Örneğin 1918’de yazan devletin İskan İşleri yüksek görevlisi H. Adem, “Türkmenlerin % 80’inden fazlası Kızılbaştır.” der. H. Adem, Anadolu’da Türkmenler, s. 56.
19. A.g.e. s.96. İtalikler benim. Sanki Osmanlı ordusunda vezirler, beylerbeyi olanlar, yeniçeriler “zamanın Türk”ü imiş gibi. Sonra Osmanlı ordusunun içindeki Sırp, Bulgar, Romen, Rum, Karadağlı birlikler yokmuş gibi… “ Anadolu’nun Türklüğe dayanan toplum kavramını da göremediği için” belirlemesi o yıllar için zerre uygun değil. Bu Türklük 1930’larda uygulanan bir ideoloji. “Türklüğü” aşağılamadan yazan bir kaynak yok o zamanlarda. Akdağ’ın tek doğrusu: ”yaylacı göçebe Türkmenler”i.
20. Bu toplumlarla ilgili fantastik iki çalışma P. Clastre; Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu ile Deleuze-Guattari; Kapitalizm ve Şizofreni’dir.
21. Anadolu’da Türkmen Aşiretleri, H. Adem, s. 125.
22. Sarıoğlan Kayseri’nin Kuzeyinde yer alıyor. Bilindiği gibi Yönetimsel bölmeler anlamlı değil. Esas olarak coğrafyasal ilişki ve kopukluk önemli. Sarıoğlan bu açıdan Doğu Bozok yaylası. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Kıyıkavurgalı Kırıkkale/Sulakyurt’a bağlı. Afşar Ankara’ya… Ama daha Sulakyurt aşağı ve yukarı Şamlu ile Konur köycükleri iken Kavurgalı Kalecik’e bağlıydı. Kırıkkale Kıruklu obasının köyü iken Kalecik’e bağlıydı. En önemlisi Kavurgalı’yı Afşar’dan ayıran Kızılırmak’tır. 100 m. eninde bir akarsu… 1955-1965 arasında Kızılgedik’ten çıkan kara eşeklilerin bacaklarını sallaya sallaya Salı bazarına gidişlerini hatırlıyorum: Kavurgalılar; Afşar’ın kız aldığı kayın/dayı obası.
23. Bak Süleyman Çiltaş’ın Binboğalı Kökçüler adlı romanı ve diğer çalışmaları; Mehmet Bayrak’ın Anti-toroslarda Alevi Kürtler çalışması (bu çalışma buradaki Türkmenleri de toptan Kürtleştirdiği için, oradaki Kürtleri “Türk” gören İslamcıtürkçülerin çalışmalarını okur gibi karşılaştırmalı ve eleştirel okunmalıdır).
24. İ. Şahin, Konar-Göçerler, s.77.
25. Taife, kendisine bağlı çeşitli cemaatlerden oluşuyordu. Fakat daha sonraki yıllarda bu tayfalar dağılıp geriye cemaatler kaldı. Kavurgalı da bir cemaatler toplamıydı.
26. Bu isimleri Gündüz’den Altınay’a; Özdemir’den Yinanç’a; Köprülü’den Sakin’e çok değişik yazarlardan derledim. A.Menderes Kaya’nın listesinde “fazlalıklar” olduğu için yararlanmadım.
27. Receplüler bugün Alevi afşarlığı kabul edemiyorlar. “Afşarlığımız türklüğümüzün hüccetidir,” diyorlar. Çepnü cemaatinin yakın zamana kadar Alevi olması yüksek ihtimal. Trabzon Çepnileri dahil Alevi kökenli olmadıklarını söyleyen beri gelsin!
28. Bu cemaatin Bünyan köylerinde oturan parçaları Alevi olmalı.
29. Bunlar bugünkü Kalecik/Akkuzulu köyünde kalan Şehsuvarzade [Dulkadirli beyi]Ahmed Bey’in çiftliğine yerleştiler. 1730’da başka yere iskan emri geldi. Gitmediler ki, 2000 yılında Kalecik adliyesinde tarla tapuları için dava açmışlardı… Yine Alibeylü cemaati de bu yıllarda Kalecik’e yerleşmiş olmalı.

30. Bak Cevdet Paşa, Tezakir.
31. Anadolu’da Türkmenler. Dr. Fraylig, s. 360.
32. Bu yazıda kafatasçılık ya da mezhepçilik yapmıyoruz. İlk yerleşmecilik de oynamıyoruz. Soyluluk taslamayla ne bir Türkmenin ne de benim işim olabilir. Hakikati karınca kararınca ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Haydar Kocaer, ana tarafından Mamolara ve Ateş’lere de akraba olur. Eğer varsayım doğru ise, Omar-Oğlu-Haydar, üç kuşak ediyor. Haydar 1340/1924’lü olmalı. Omaroğlu 1900 ve Omar 1875/80 doğumlu olmalı. Omar ve ailesi sonradan Afşar olan köyde kaldılar. Çoğumuz gibi melezleştiler. Ne güzel, eğer böyleyse. Öyleyse Afşarlar köye 1875 öncesinde geldiler. Neden? Çünkü Omar’ın köyde kalabilmesi için en azından Kızılbaş gelenlerle bir geçmişi paylaşıp onlardan hoşlanması gerekir. Başka bir neden de Kızılbaşlığa karışması için bu sevginin büyük olması gerekmez mi? Bu da çocukluk yaşantılarını gerektirir çoğunda. Yine de kurgumuz yanlış olabilir. Ama Omaroğlu’nun Haydar’a bir cevap bulmak Afşar’ı çözebilmek için bir önkoşul gibi duruyor.
33. Soyadlarının Afşar’da nasıl verildiği hakkında bilgim yok. Genelinde “bir devlet politikası olarak” üstten belirlendiğine ilişkin okumalarım var. Hatta Alevi Türkmenlere tamamen zıt, yer yer aşalayıcı soyadlar oldukça yaygın. Bu konuda ayrıntılı bir çalışma yok. Ama Öztürk, Tekin, Erbay gibi soyadları sorunsal. Türkmen bir soy öz Türk, Türkmen bir soy Karahanlıların Tigin’i ve er Bay oluyor. Daha da ilginci, Ateş soyadının 1916’da “kayıtlı” olduğunu gördüm!!!
34. Kavurgalı bir tayfa/boy idi. örneğin Sis/Kozan Avşarlarından Köpeklü cemaati Kavurgalı tayfasına bağlıydı.
35. Gündüz, Danişmendli Türkmenleri, s.95.
36. Yaşanan çok acıklı hatta travmatik bir olgudur. İnsanlar, topluluklar alıştıkları bir hayattan zorla hiç bilmedikleri bir yaşamı öğrenip hayatlarını sürdürmeye zorlanmaktadırlar. Buna empati yetmez. Anlamak için yaşamak gerekir.
37. Burada Türkmen evlilik şemasının [içevlilik=endogami] çalışmasını açık açık izleyebiliyoruz. Aynı soydan M. Ünal, A. Ünal Sevranların kızlarıyla bir gelenek gereği evlenmiş olmalılar ki, o gelenek çoktan bozulmuş görünmesine rağmen. ayrıntı için bak “Türkmenlerin 10. Yüzyıldaki Dinleri… A. Ateş.
38. Yeşilyurt’tan kaynak kişiler iki köy arasında yerleşme açısından bir hayli gelgit olduğunu belirttiler. Doğruysa bu olgu önemli.
39. Unuttuğum bir ocak varsa bu bir kasıtla değil, zihinsel eksikliğim nedeniyledir. Peşinen özür dilerim.
40. A. H. Avcı’nın bu konuda insanı gülmekten kıran anlatımları var.
41. Anadolu Yollarında, T. doğan Avşargil, s.127
42. C.Üçer, Tokat Yöresinde Geleneksel Alevilik, s. 195
43. Tevhid: Afşarda “Cem Birleme”. “Geldi Cebrail çağırdı Ya Muhammed Mustafa/Hak sen Mirac’a okudu davana kadir hüda” beyitleriyle başlayıp “doksan bin kelam danıştı iki gönül dostuna/Tevhidi armağan verdi yeryüzünde insana” ile sürüp “Şah Hatai bu kelamı vasfedüben söyledi/Haklı söz inandıramam özü çürük ervaha” ile biten cem birleme deyişi. N. birdoğan, Hatai s.189-191. Erkan Evliyası ise, erkanlı olmalı. Yani pençeli [Penç-i Ali Aba’yı temsilen dedenin görümde talibin sırtına bir eliyle –beş parmak, Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ile Hüseyin- vurmasıyla değil, erkanla vurması.] ya da peçeli [Fazlullah darında yere yan yatıp sarılan erler ve onların ayaklarını başörtüleriyle örten bacılar yerine dörtlünün bir çarşafla üstlerinin örtülmesi ve dedenin bir eliyle “Allah, Muhammed ya Ali”lemesi] değil. Hamzalı ve bazı Çubuk köyleri Alevileri erkanı benimsemezler.
44. Y. Z. Yörükan, Anadoluda Alevi Bektaşi Tahtacı Zümreleri, s. 398.
45. Afşar’daki Güler, Tufan Dedeler aynı soydan. Burada Alevi Ocaklar açısından bir karmaşıklık çıkıyor. Şah İbrahimliler, Hasan Dedeliler, Kargın Dedeliler, Sarıkavak Dedeleri… Sanıyorum konuyu derinlikli araştırmalarla öğrendiğimizde bu karmaşa çözülecektir. Bu karmaşa Afşar’da Garip Musa Ocağı ile Hıdır Abdal Ocakları arasında da var. Elmapınar taliplerinden bazıları da Gani Abdallı ama Garip Musalı ve Hıdır Abdallı dedelere görülüyorlar… Alivilikte bir ocağın talibini başka bir ocaktan dede göremezdi.
46. Bir kez daha yazıyorum: Hakikat’ın parçalarının izindeyim. Ayrıca melezlik bana daha cazibeli geliyor. “Bizi titretecek damarlardaki soylu kanlarla” asla işim olmaz.
47. Bir ilginçlik de bu. Ne Ateş’in ne de Böbo’nun görülmemesi ve düşkün olmaları gerekiyor. Ama Afşar dedeleri de Afşar Çözümcülüğü sahibi olduklarından, yolu dogmatik değil yaşayan kılmışlar. Bizim kuşak ve bizden hemen öncekiler (1935-1945 doğumlular) ne acı ki bu çözümcülüğü gösteremedik. “Yol yürüyeni olmayan eski yol”a döndü.

Konu Seyhlerli1970 tarafindan (03-26-2010 Saat 21:50 ) değistirilmistir..
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to Seyhlerli1970 For This Useful Post:
fireA (03-31-2010), İşcanbaba (03-26-2010)
Alt 03-30-2010, 12:36   #9
Seyhlerli1970
Forum Katılımcısı
Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Butzbach/Almanya
Üye No: 270
Mesajlar: 111
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 300
Thanked 275 Times in 91 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 79
REP Seviyesi : Seyhlerli1970 will become famous soon enough
İletişim
Standart

Bu yazi gündeme uyuyor. Okuyunuz
Seyhlerli1970 isimli Üye simdilik offline konumundadir   Alinti ile Cevapla
Alt 03-30-2010, 12:48   #10
İşcanbaba
Can
Bizden Biri
Kullanıcı Profili
 
İşcanbaba - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Bulunduğu yer: Ankara
Yas: 49
Üye No: 134
Mesajlar: 6.064
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 12592
Thanked 8566 Times in 4033 Posts
Rep Bilgisi
REP Gücü : 50
REP Puanı : 1253
REP Seviyesi : İşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud ofİşcanbaba has much to be proud of
İletişim
Standart

Sn.Şeyhleri;

Gündeme uyuyor derken,
Türkiye de ve bizde gündem o kadar çok ki,
Hangisine uyuyor,


NOT: Ahmet Ateş , Benim Lise öğretmenimdi, Beden öğretmenimizdi,

Bir dönem Aydos Vakfı bunyesinde görüştük amma, uzun zamandır görüşemedik,
Yazısını okuyunca sevindim,

Sevgili Ahmet öğretmenim, Baba İlyas Ayaklanması ve O dömen hakkında da birikimli olduğunu sohbetlerimizde öğrenmiştim,
Bu konuda da, bi şeyler demez mi? bize,

Saygılarımı iletmenizi de isterim.


2 Temmz Sivas yangını günümüzün KERBELA sıdır, Bu günde de yanar yüreğim, gülesim gelmez, içesim gelmez, matemdir her anım. Matemdir.

Dinimiz sevgi
Kabemiz insan

Iscanim ne oldum deme
Siirin hakkini yeme
Kafiye yok gitmis güme
Kim neyi bilir bilinmez

Konu İşcanbaba tarafindan (03-30-2010 Saat 14:36 ) değistirilmistir..
İşcanbaba isimli Üye suanda  online konumundadir   Alinti ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtli üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açik
Smileler Açik
[IMG] Kodlari Açik
HTML-Kodu Kapali
Hizli Erisim


Sponsored links
alevi haber kayfe.net
balon süsleme ankara ankara palyaço balon süsleme ankara


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmis. suanki Zaman: 13:25.


Powered by vBulletin® Version 3.7.0
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
Tüm hakkı GencAleviler'e aittir.Ad Management by RedTyger
no new posts